Etiket arşivi: nefis

İblisin enaniyetle imtihanı ve biz

İblisin enaniyetle imtihanı ve biz

İnsan, dünyada bir miheng noktasıdır. Tarihten, hadiselerden her şey insan ekseninde değerlendirilir. Yani bir cümle olarak ele alırsak insanı, öznesi de yüklemi de tümleci de insandır.

Bunun böyle olduğunu daha insan yaratılmadan meleklerin hikmetini bilmedikleri için itiraz etmesinden bu mana da çıkarılabilir.

Bakın Meleklerin hilkat-i Âdem (as) hakkındaki meselesi nasıl geçmektedir. “Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.[1]

Melekler insanın fıtratını gördükleri için hemen her şeyin müsebbibi olabileceğini anladıkları için bu istifsarı/sorup anlamaya çalışmaları göstermektedir.

İşin dikkat çekmek istediğim başka bir yönü de o zaman ismi Azazil olan Şeytan emre muhalefet etti. İrade ve ihtiyat sahibi olan Şeytanın imtihanı başladı. İrade ve ihtiyardan menbaını alan “İblisin enaniyeti, kibri, melâikeye sirayet etmiştir.”[2]

Ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.”[3]

Hilkat-i Âdemden (as) itibaren ene iki dalıyla dal budak sarmaya ve cennet ve cehennem semerelerini vermeye başlamıştır bizim için. (Can, yani Cin taifesi burada nazara alınmamıştır.)

İnsanların bireysel olarak yaptıkları işlerden gene kendileri etkilenir temelde ama bazı yapılan işler insaniyet cihetiyle insanla sınırlı kalmaz etkisi çok kimseler hatta toplumu bile etkilemektedir. Tarihte ve hususi alemimizde bunun nice numuneleri vardır.

Bizler de enemizi şahsi hayatımız ve hizmet hayatımızda mana-yı harfi ile kullanıp terakki etmeye gayret etmeliyiz yoksa Azazil gibi tenzil-i makam ile iblisleşebiliriz.

“Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet, hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmin.”[4]

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Bakara Suresi 30. Ayet meali

[2] İşarat-ül İ’caz (210)

[3] Sözler (535)

[4] Asar-ı Bediiyye (392)

Kaynak: RisaleHaber 

www.NurNet.org

Günahlarımız Bizi Ümitsizliğe Sevk Etmesin

     Bu kadar günahımız var. En basitinden gıybet ediyor, gözlerimizi haramdan sakındıramıyor, îman ettiğimiz hâlde Allah’a (cc) itaatte ihmalkârlıklar yaşıyoruz.
Bu hâlde iken bir yandan da Cehennem ile ilgili âyetleri işitiyor, bu âyetlerden etkilenip korkuyoruz. Peki, ne olacak bu hâlimiz? Bu durumda ne yapacağız ki ümitsizliğe kapılmayacağız?

     Evet, biz insanlar nefis ve şeytanın telkînâtıyla günah işliyoruz. Günah işlediğimizi bildiğimiz için bir pişmanlık ve suçluluk psikolojisi yaşıyoruz. Bu psikolojik durumumuzun farkında olan şeytan fırsattan istifade etmek istiyor. Şeytanın birinci hedefi bizlere “Hakikaten çok kötü adamsın. Bak yine harama baktın. Bak yine ezanı duyduğun halde namazını kılmadın…” gibi sözlerle vesvese verip bizi bunaltmaktır. İkinci hedefi ise verdiği vesveselerin ardından ümitsizliğimizi arttırıp Allah ile olan irtibatımızı kestirmek ve bizi Allah’tan uzaklaştırmaktır. Son hedefi ise, bize Allah’ı inkâr ettirmeye çalışması, etrafta duyduğumuz Allah’ı inkâr sözlerini kabul ettirmeye; melekleri, kıyameti, haşri ve Cehennemi inkâr ettirip sözde bizi bu hâletten kurtarmaya çalışıp vicdanen rahatlatmak istemesidir (!)

     Peki, biz neden bu hâldeyiz? Neden şeytanın bu telkînâtlarına maskara olup kendimizi perişan bir vaziyete sokuyoruz? Çünkü Allah’ı (cc) tam ma’nasıyla bilmiyoruz ve tanımıyoruz. Allah’ın isimlerini, sıfatlarını, kâinatı ihata eden Rububiyyetini bilmiyoruz ve göremiyoruz. Gönderdiği elçileri de tanımıyor, ilk emri “Oku!” olan Kur’ân-ı Kerîm’deki şiddetli emir ve yasakları okumuyor ve bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de yaşayamıyoruz. Hâlbuki okusak, yaşamaya çalışsak belki de hiçbir zaman bu hâlete düşmeyeceğiz. Aynı zamanda ümitsizliğimiz de son bulacak, korkularımız izale olacaktır. Bu yüzden böyle kötü bir hâlette iken sığınacak tek yer, gideceğimiz tek kapı Allah’ın dergâhıdır. Allah’ın dergâhına iltica etmeli ve O’nun kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm’e müracaat etmeliyiz. Fahr-i Kâinat, Hz. Muhammed’i (asm) dinlemeli O’na (asm) ittiba etmeliyiz.

     Bakın perişan bir hâlde olan biz âciz kullarına sesleniyor rahmeti bol olan Allah: “Ey nefisleri aleyhine (günah işlemekle ömürlerini) isrâf eden kullarım! (Günahlara bulaştık diye) Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Şüphesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar! Doğrusu, Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (kullarına çok merhamet eden) ancak O’dur.”1

     Elhamdülillâh… İşte bu âyet, adeta bir ümit şelâlesi gibi çağlayan bir âyet. Bizlere huzur veren, şevk veren, dertlerimize derman olan muazzam bir âyet. Bu âyet-i kerimede Allah, rahmet ve muhabbetinin sonsuzluğunu ifade ediyor. Rahmetinin her şeyi kuşattığını belirtiyor. Bu durumda biz insanlar asla ümitsizliğe kapılmamalıyız.

     Ancak şu hususa da dikkat etmemiz gerekir ki, Allah’ın “Benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin” demesi “Günah işlemeye devam edin, günahlarınızda ısrarcı olun” demek değildir. Bundan maksat, Allah’ın en günahkâr insanların bile tövbelerini kabul edeceğini bildirmek, dolayısıyla bir an evvel günahlardan vazgeçip Allah’a dönmemizi teşvik etmek ve bize şevk vermektir. Çünkü Allah Gafur ve Rahîm’dir. İşte şeytan Allah’ın Gafur ve Rahim olduğunu, Allah’ın bizi affedeceğini bildiğinden dolayı bizim de suçluluk psikolojimizden istifade edip bize ümitsizlik aşılıyor, karamsarlığa sevk ediyor daha da çok günah işlememize seebep oluyor.

     Evet, biz günah işleriz, hatta en büyük günahları dahi nefsimize uyup işleriz. Fakat şunu bileceğiz ki, biz Allah’a samimî bir şekilde, pişman olmuş bir hâlde dönüp içten bir tövbe edersek, Allah tövbemizi kabul edip bizi affeder. İnşâallah her daim bunun bilincinde olup ümitsizliğe düşmeyeceğiz. Günah işlediğimiz zaman ellerimizi ilâhî dergâha kaldırıp “Allah’ım Sen gönderdiğin kitabında dedin ya ‘Ben bütün günahları bağışlarım’ diye. İşte ben de Senin sonsuz rahmetine sığınıyor bütün günahlarımla huzuruna gelip diyorum ki beni affet, beni bağışla, bana mağfiret et ve bu günahlarımı öyle bir sil ki ben bile asla hatırlamayayım.” (Âmîn)

     Elhasıl: Rabbimiz bizi asla ümitsizliğe sevk etmez. Biz de bunu bilerek, asla şeytanın oyununa gelmemeli, ümitsizliğe düşmemeliyiz. En kötü hâlette iken bile Rabbimize sığınmalı O’na iltica etmeli ve her daim tövbe etmeliyiz.

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Kaynak: 1. Zümer Sûresi 53. Âyet; Hayrat Neşriyat meâli.

Bor’un Pazarı Toplanmadan

Atalarımızın söylediği en meşhur sözlerden biridir: “Bugünün işini yarına bırakma!”

Dünyada başarılı olmuş kişilerin hayatına baktığımız zaman da büyük çoğunluğunun, hayatlarını disiplin altına almış, bilerek veya bilmeyerek bu atasözünü hayatlarına geçirmiş kişiler olduklarını görebiliyoruz.

Hayatlarının tamamına uygulayamayanların bile çok istedikleri, hedefledikleri bir konuda başarıya ulaşmak için, geçici de olsa bu kuralı uyguladıklarını hepimiz biliriz. Ertelenen işlerin çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanması bunu kaçınılmaz kılmaktadır.

Süresi belirsiz olsa da sonunun geleceği kesin olan bu dünya hayatına ait bir konuda başarılı olmak için bugünün işini yarına bırakmazken, acaba ahirete yönelik, daha doğrusu Rabbimize yönelik işlerde bu atasözünü hayata geçirebiliyor muyuz?

Yoksa “Bugünün işini yarına bırakma!” atasözü, konu uhrevi işler olduğu zaman “Yarına bırakabileceğin işe bugün bulaşma!” şekline mi dönüşüveriyor?

Başta namaz olmak üzere vakitli ibadetleri kazaya bırakıyor muyuz meselâ?

İlahiyatçı değilim, fakat zamanında kaza namazı ile ilgili kapsamlı bir site hazırladığım için çok araştırma yapmıştım. Oradan edindiğim bilgilere istinaden söylüyorum: Namazı kaza etmek asla vaktinde kılmakla aynı değil. Bir defa sevap anlamında bütün kazançtan vazgeçmiş olunuyor. Bunun dışında çok sağlam gerekçe olsa bile kaza edilen namazın borçtan düşüp düşmeyeceği kesin değil. Oruç için Kur’an-ı Kerim’de tarif edilen kaza mekanizmasının namaz için de geçerli olacağı umuduyla yapılan bir özür beyanıdır sadece kaza namazı. Fakat elde olmayan sebeplerle vaktinde kılınamamış bir namazı da tamamen bırakmaktansa, Rabbimizin rahmet ve mağfiretine güvenip affetmesini umarak kaza etmek, son çare olarak yapılması gereken şeydir.

Şeytan’ın mesajlarını alıp alıp ruhumuza doğru seslendiren nefis, hacca gitmeyi yaşlanıp birilerinin sırtında tavaf edecek hale gelinceye, zekât vermeyi üçüncü dairenin tapusunu aldıktan sonraya, oruç tutmayı doktorun “artık oruç tutamazsın” diyeceği günlere erteletmek istediği gibi, namaz kılmayı da emeklilikten sonraya bıraktırmaya çalışır.

Bu noktada “Yarına bırakabileceğin işe bugün bulaşma!” felsefesinin insana en büyük zararı verdiği durumlardan biri ortaya çıkar.

Bir defa bu emeklilik hangi yaşa tekabül eder? Meselâ benim için bu yaş 52. Bunu baz alarak konuşursak; acaba o yaşa geldiğimizde çalışmayı bırakacak mıyız? Veya bırakabilecek miyiz? Yoksa emeklilik yaşımız gelse de çalışmaya devam edebilecek miyiz?

Gücümüz ve çalışma imkânımız varsa kaç yaşına kadar çalışmaya devam etmeyi planlıyoruz? Çalışmaya gücümüzün yetmeyeceği halde namazları nasıl kaza edeceğimiz sorusunu bir kenarda bekletiyoruz.

İyimser bir tahminle 52 yaşında tüm dünyalığımızı toplayıp inzivaya çekildiğimizi ve kendimizi uhrevi işlere verdiğimizi düşünelim.

Namaz kılmakla mükellef olduğumuz yaşı da sınır değer olan 15 olarak alalım. Elli ikiden on beşi çıkardığımızda, namaza emekliliğinde başlayan bir insanın en az 37 yıl namazı kazaya kalmış demektir.

Burada nefis ve Şeytan devreye girer ve der ki: Her gün bir haftalık kaza namazı kılsan beş buçuk senede bitirirsin namaz borcunu.

Fakat kazın ayağı öyle değil maalesef. Bir günlük kaza namazı yirmi rekâttır. Bir haftalık kaza 140 rekât yapar. 40 da günün namazları, eder 180 rekât. O yaşa kadar namaza alıştırılmamış mafsallara ve kaslara bu yükü yüklemek imkânsızdır. Beş buçuk yıl değil beş buçuk gün için bile sürdürülebilir bir program değildir bu.

Tecrübelerimiz bu işin yılmadan sürdürülebilecek miktarının her güne bir günlük kaza namazı olduğunu göstermiştir. Ara sıra bu miktar artırılabilmekle birlikte her gün vakit namazlarına ilave olarak bir günlük kaza namazı kılmak, bünyenin tahammül sınırları içinde kalan bir ölçüdür.

Örnek vakamıza dönersek, 37 yıllık namazı her gün 1, ara sıra kendini güçlü hissettiği günlerde de iki üç günlük kaza kılmak suretiyle 30 yılda bitirdiğini varsayalım. Haydi, daha iyimser (bu kadar iyimserlik Polyanna’yı bile aşar aslında) düşünüp 25 yıla düşürelim. Elli iki yaşında namaza başlayan bir kişinin insanüstü bir çaba gösterse bile kaza namazı borcunu bitirmesi (52+25=) 77 yaşında olacaktır.

77 yaşına kadar yaşama ihtimalimiz acaba yüzde kaçtır? Zaten 52 yaşını görme ihtimalimiz yüzde kaçtır ki?

Özetle: Uhrevi işleri dünyanın bizi bıraktığı zamana ertelemek büyük ihtimalle onları yapamadan dünyayı bırakmamız demektir.

Pazar henüz Bor’da kuruluyken yetişip erzakımızı temin edelim. Bor’daki pazara yetişemeyip Niğde yollarına düşmeyelim sonra.

Muhiddin Yenigün

İnsan nefsiyle mücadele edecek ki cennete gitsin!..

Yıllar önce bir kış gecesi, Çamlıca’ da sohbete davet edildim. Bir garibanın evinde ders yapacağız. Kar kış… Cerrahpaşa’ dan karşıya gideceğim. İstanbul’ un bir yakasından ötekisine… Bizim hanım, 
“Efendi, otur oturduğun yerde. Bu karda kışta ders olur mu? Millet evinde oturuyordur. Kimse gelmez!” dedi. 
Dedim ki, 
“Çıkayım bir bakayım. Kahveler boşsa dönerim.”
Çıktım. Kahveler tıklım tıklım. Millet kar kış dinlemiyor. 
Yola koyuldum. Baktım, otobüsler dolu. Vapur işliyor. Dolmuşlar çalışıyor. Trafiğin akışına karıştım Çamlıca’ yı buldum. Sonrasında otobüs yok!.. Gideceğim ev bir hayli uzakta. Neyse tabana kuvvet yürüdüm. Evi buldum. Üç beş kişi gelmiş. Kar, soğuk, kış diye çoğu sohbeti asmış. Bana da, 
“zahmet ettin” dediler. 
“Yok” dedim, “Millet cehenneme gitmek için yarışıyor. Ben ne diye cennete gitmek için yarışmayayım? Sayının önemi yok. Üç kişi, beş kişi… Melekler de var. Dersi onlar da dinler.”
Saat ona kadar ders yaptık, sohbet ettik. Sonra yola çıktım. Bir taksi geliyordu. İşaret ettim, durdu, bindim. Arabanın içi kokuyor. Şoför adamakıllı sarhoş… 
Düşündüm. Adamın arabası var. Gece, soğuk, kış demiyor, içmeye gidiyor. Ben evde otursaydım, yarışı kaybedecektim. 
Adam bütün imkânlarını kullanarak içmiş, ben de imkânlarımı kullanarak derse gittim. Bağlarbaşı’ na kadar beni getirdi. O başka istikamete gitti. Ben oradan iskeleye yürüdüm. Oradan vapurla Eminönü’ ne, sonra da otobüsle eve geldim. 
Çevrenize iyi bakın. Cehenneme gitmek için çalışanlar, ne kadar gayretli. Onlar kadar gayretli olmalı değil miyiz?
Sarhoşların içkiye verdiği parayı Allah için harcayan çok azdır. Kumarbazların kumara verdiği parayı din için harcayan çok azdır. 
Oturuyoruz, Mason-Yahudi deyip duruyoruz. Peki, Müslümanların bir kısmı menfaat, makam, şöhret için İslam’a zarar vermiyor mu? 
Bir kısmı da hiçbir meselemizle uğraşmadığı, rahat hayatından fedakârlık edip talebe ile fukara ile ilgilenmediği için İslam’a zarar vermiyor mu? 
Halbuki hayatın gayesi, Allah rızasını kazanmaktır.
Bu noktaya gelemeyen Müslüman, bedavadan yaşar ve ölür. Hayatı ona cenneti kazandıramamıştır. Allah bizi kendisini tanıyalım ve gerektiği gibi kulluk edelim diye yaratmış. Asıl maksada ulaşabilmek önemli. Dünya, rehavet yeri, sefa sürme yeri değildir. Eğer bunu, böyle kabul etmezsek, bedeli ağırdır. 
Ahir zamandayız. Sahabe ve Tabiin bu zamanın şerrinden Allah’a sığınmışlar. Bugünün samimi Müslümanlarına da imrenmişler. İçkili lokanta, bar, açık-saçık yayınlar, kumarhaneler… Hepsi Müslüman’a tuzak… Gençlerimizi en zayıf taraflarından yakalamaya çalışıyorlar. 
Üstat buyurmuş ki,
“Cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil.”
Unutmamak gerekir ki, 
Eğer insana nefis verilmeseydi, insan cennete gidemezdi. İnsan nefsiyle mücadele edecek ki cennete gitsin.
HEKİMOĞLU İSMAİL

Aslolan açlıktır

Şüphesiz insan azgınlaşır. Kendini ihtiyaçtan uzak görürse… Alâk sûresi, 6-7.

Bana şöyle geliyor: Mülkümüz tokluk değil açlıktır. Tokluk geçici bir haldir. Aslolan açlıktır. Allah en çok neyin kıymetini bilmemizi isterse bizi ona acıktırır. Tekrar be tekrar acıktırır. Ona dair herşeyi tadımlık kılar. Acıkmak kaybetmektir çünkü. Kaybetmek aramanın başıdır. Her nimet bir açlığa mukabildir. İnsan ihtiyaç duymadığı (veya duymadığını sandığı) şeyden yapılan başığı nimetten saymaz. En güzel sofralar dahi tokun istiğnasını sarsmaz.

Bu yüzden çoğu zaman elimizdekilerin kıymetini kaybettikten sonra anlarız. Neden kaybettikten sonra? Çünkü kayboluşu ihtar eder ancak lazımımız olduğunu. Eksikliğinin yokluğu hatırlatır varlığını. Bu nedenle ‘nimet’ kelimesine bir tanım getirdiğimizde, yalnız ‘faydalı’yı değil, ‘lazım derecesinde faydalı’yı da kullanmalıyız.

‘Lazım’ ile ‘faydalı’ arasında ince bir nüas var. Lazım, olmazsa seni eksik bırakandır. Faydalı, olduğunda seni arttırandır. İsraf, arttığında seni zarara uğratan, eksiltendir.

Bu kulakla dinlersek; “Yiyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz!” emr-i Kur’anîsi diyor ki bize: Dikkatli olun. ‘Lazım’ için çıktığınız yolculuk ‘faydalı’ya uğradıktan sonra (çünkü lazım olan herşey nihayetinde faydalıdır) müptelası edip israfa düşürmesin. Yemek ve içmek sizin lazımınız idi. Oradan yola çıktınız. Ne güzel. Lezzet, koku, süs, renk vesaire, o lazımı yapmanızın mükafatı/ücreti idi. Aman maşaallah. Fakat sakın lüzumun mükafatını lazımın kendisi sanıp yemeyi ve içmeyi araçsallaştırmayın. İşte o zaman yediğiniz, içtiğiniz israf olur. Sizi arttırmaz, azaltır. Yalnız tenevv-ü et’imeden (yeneceklerin çeşitliliğinden) gelen bir yalan iştah kalır dilinizde. Ücreti hedef kılmışsınızdır çünkü. Kapıcıyı sultan etmişsinizdir. Sağlığınızın bozulmasından dahi azaldığınızı farkedersiniz. Mürşidim nasıl tarif ediyor onu 19. Lem’a’da:

İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü-ü et’imeden gelen sun’î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.”

Dedik ya başta: Her nimet bir açlığa mukabil. Kumruya aslanlara layık et versen makamında değersizdir. Kedinin kuyruğu tavus olsa ona yakışmaz. Balıklara oksijen tüpü bağlasan severler mi sanırsın? Herşey yerinde hikmetli. Herşeyin yerli yerindeliği hikmet. Hikmetin bir gözü ‘ihtiyaç’a bakıyor. Muhtaç edildiğin kadar edinebilmeyi öğütlüyor. Görebilirsek.

Ve görebilirsek, Allah’ın rububiyeti, yani terbiye ediciliği, o ihtiyaçların diliyle ve eliyle bize gösteriliyor. İhtiyaçlarımız bizim öğretmenlerimiz. Belki de bu yüzden, 78 ayetlik Rahman sûresinde, tam 31 kere aynı şey soruluyor: Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Ben bu soruyu nimet ve ihtiyaç arasında yukarıda kurduğum bağlantının diliyle şöyle de işitiyorum: “Ey insanlar ve cinler topluluğu ihtiyaçlarınızdan hangi birini inkâr edersiniz?” Öyle ya. İhtiyaçlar inkâr edilmezdir. Nimeti ihtiyaç penceresinden okuduğunuzda nimetler de inkâr edilmezdir.

Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat mâşuk-u mecâzîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîkiye gider. Hem şu tarîk daha eslemdir.”

O mübarek sûrede sayılan mübarek şeylere dikkatle baksan göreceksin ki: Olmazsa olmazların onlar senin. Güneş, ay, gece ve gündüz, otlar, ağaçlar, beyan yeteneği, Kur’an ve diğerleri. Hepsine muhtaçsın aslında, fakat elinden alınmadıkça ve alınmış haliyle alınmamış halini kıyaslamadıkça, farketmiyorsun, farkedemiyorsun.

Ey imtihana gelen arkadaşım, sen, Allah’ın rububiyetini ihtiyaçlarınla ders alıyorsun. Birinci Söz’de geçen, aczinin ve fakrının en makbul şefaatçi oluşunu biraz da böyle anla. Onlar senin öğretmenlerin, eğer görebilirsen, o gözle bakabilirsen.

Sen Allah’a ihtiyaçlarının sayısınca muhtaçsın. Sen Allah’ı ihtiyaçların sayısınca bilebilirsin. Sen Allah’a ihtiyaçların sayısınca dua edebilirsin. Her ihtiyacın bir irtibat noktası aynı zamanda. Bir kapı, dilenebileceğin, arayabileceğin, görebileceğin. Demem o ki: Ancak ihtiyaçlarının sayısınca alabileceğin dersler var.Muzaaf meyil, ihtiyaç olur; muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur; muzaaf iştiyak, incizab olur.” Yani ancak böyle Rahman u Rahim’e doğru çekilir, zaten muhtacı olduğun Allah’ın (tabir-i caizse) yörüngesine kapılır, pervanesi olursun. Acz, fakr, şefkat, tefekkür yolunu bir de böyle düşün. Yüzünü öğretmenine dönmeyen nasıl dersini tefekkür etsin?

Ahmet Ay – hicbisey.com