Etiket arşivi: Prof. Dr. Himmet Uç

Dede Korkut hikayelerinden

Salur Kazan Esir Olup, Oğlu Uruz’un destanı

Tırabuzan tekürü Han kazan’a bir şahin gönderir. Kazan şahinci başına yarın sabah ava çıkalım, der. Şahin bir grup kazdan alamaz, Toman kalesine gider. Kazan şahinin peşine düşer, giderken gözünu uyku bürür, bir kale gördü ama,  beylerine” gelin yatalım” dedi. Toman kalesinin tekürü bir bölük atlının gelip uyuduğunu söyledi. Ve onların  Oğuz erenlerinden olduğunu anladı, tekür onlara saldırdı, yirmi beş bey şehid oldu. Kazanı uykudayken yakalayıp urganla sardılar. Kazan arabada uyanır. Bütün urganları koparır. Kazan’ı kalede bir kuyuya  bıraktı, bir değirmen taşı ile kapadılar.

Tekür’ün karısı Kazan’ı görmek ister. Ne yaptığını, ne yiyip içtiğini sorar. Kazan Bey ölülerin yemeklerini ellerinden aldığını, atlarına bindiğini söyler. Karı, “Yedi yaşında  bir kızcağızının öldüğünü ona binmemesini rica eder. Kazan onun kıymetli birini olduğunu devamlı onun yorgasına, atına  bindiğini söyler. Kadın bunları duyunca Tekür’e gider, Kazan’ın ölülerin yemeğini yediğini söyler. Onun kuyudan çıkarılmasını rica eder.

Tekür, Kazan’ın kuyudan çıkarmak için bazı şartlar öne sürer.” Bizi övsün , Oğuz’u yersin , ondan sonra şart eylesinl bizim memleketimize  düşmanlığa gelmesin” Kazan onlara cevap verir.

Muhammedin dini aşkına kılıç vurdum

Ak meydanda yumru başı top  gibi kestim

O zaman bile erim beyim diye övünmedim

Övünen erenleri  hoş görmedim

Eline geçmiş iken bre kafir öldür beni 

Kara kılıcını çal boynuma kes başımı

Kılıcından sapacağım yok

Kendi aslımı kendi kökümü yermem yok.

….

Oğuz erenleri dururken seni övmem  yok, dedi

Akça kale Sürmelide at oynattım

At ile Karun eline baskın yaptım

Ak Hisar kalesinin burcunu yıktım

Ak akçe getirdiler bakırdır dedim

Kızıl altın getirdiler bakırdır dedim

Ela gözlü kızını gelinini getirdiler  aldanmadım

Klisesini yıktım mescit yaptım

Altını gümüşünü yağmalattım

O zaman bile erim diye ben övünmedim

Övünenleri hoş görmedim

Eline geçmiş iken bre kafir öldür beni yitir beni

Kendi aslımı kendi kökümü yermem yok

Seni övmem yok , dedi.

..

İt gibi güv güv eden çerkez hırslı

Küçücük domuz şölenli

Bir torba saman döşekli

Yarım kerpiç yastıklı

Yontma ağaç Tanrılı

Köpeğim kafir

Oğuz’u görür iken seni övmem yok

Kazan böyle yiğitce tavır alınca onu domuz damına hapse attılar.

Kazan’ın Uruz babasını bilmez, Bayındır Han sanar. Birisi ona “Baban diridir Toman kalesinde esirdir” dedi..

Uruz gider annesine çıkışır, anne “Oğul baban sağdır, amma söylemeğe korkardım, kagire  varırsın, kendini vurursun helak olursun, onun için sana söylemiyordum canım oğul“

Babasının esir olduğu kaleye gider. Oğuzlarla bir kliseye girdiler, buldukları kafiri öldürdüler. Ağız açtırmadılar. Malını yağmaladılar, askerin üzerine geldiler kondular. Sığırtmaçları gider teküre haber verir, klisenin alındığını ifade etti.

Kafirler uyuşmak isterler. Oğuz erenleri alay alay geldiler, Beyrek at teper, Düzen oğlu Alp Rüstem gelir meydana girer.

Uruz meydana çıktı şefkat damarları kaynadı. Kara süzma gözleri  kan yaş doldu, attan yere indi, babasının elini öptü.  Oğuz’un yiğitleri kaldırdı. Derelerde tepelerde kafire kırgın girdi. Kaleyi aldılar , klisesini yıkıp mescid yaptılar. Dedem Korkut geldi kopuz çaldı, gazi erenlerin başına ne geldiğini söyledi.

Hikmetle bağlar dua eder.

Hani övündüğümüz bey erenler

Dünya benim diyenler

 Ecel aldı yer gizledi

Fani dünya kime kaldı

Gelimli gidimli dünya

Sonucu ölümlü dünya

Ölüm vakti geldiğinde arı imandan ayırmasın

Kadir seni namerde muhtaç etmesin

Beş kelime dua kıldık, kabul olsun

Amin amin diyenlerTanrı’nın yüzünü görsün

Günahımızı

Adı güzel Muhammed Mustafa hürmetine bağışlasın hanım hey !…228

Şahıslar

Bu epizodun önemli şahsı Kazan Bey’dir.  Kahraman ve mitik bir karakterdir. Türk milletinin eğilmez ve bozulmaz kişiliğinin emmuzecidir. Hain kafirler tekürün adamları onu bir gaflet uyku anında onu yakalayıp eser ederler. Uyku islam itikadında nimmevt yani yarı  ölümdür, Oğuz’un bahadır kimliği uykuya iyi bakmaz, uyku yersiz anda hep felaket getirir. “Kazan’ı küçücük ölüm tuttu, uyudu “ Kazan tekürün kendilerini öğmesi Oğuz’u yermesini ister,  o bunu karakterine uygun bulmaz. Şiirli söyleşilerinde, ölümü ister ama milletini aslını hicvetmeye yanaşmaz. “Kendi aslımı kendi kökümü yermem yok” der. Yine “Oğuz erenleri dururken seni övmem yok” der. Ölüme bile razıdır. “eline geçmiş iken bre kafir öldür beni yitir beni “

Bu bölümde fantastik olan Kazan‘ın ölülere gelen yemekleri yemesi ve onların atlarına binmesidir. Bu gelenek nerden gelmektedir. Araştırılması gerekir.

Diğer karakter Kazan’ın oğlu Uruz’dur. Babasının ölümünü çok sonra farkeder, onu kurtarmaya azmeder.  Sonunda baba oğul birbirlerini farkederler, Uruz babasını kurtarır.

Epizod’un bir şahsı Tekir’dür, tam bir kafir kişiliktir. 

Dede Korkut’ta hikayede kısa bir rol oynar dua eder.

Bölümün üç vakası vardır, Kazan’ın uyuması ve esir alınması, esirlik maceraları, Uruz’un vakası babasının varlığını hissedip onu kurtarması, tekürün yaptıkları da bir ayrı vaka halkasıdır.

Yapı olarak birbirine benzeyen plotlar vardır. Esaret ve kurtuluş plotu yaygındır, çocukların büyüyüp aileyi kurtarma plotu yaygındır.

Dede Korkut hikayeleri asil bir yaşamdır, kötülüğe karşı uyanık insanlardır. Karakterlidirler, ama ne yazık ki bu karakter menfaatler ve hırsların mahsülü olmuş bu seciye yerini menfaate terketmiştir. Yapıda “Adı güzel Muhammed” imajı önemli bir cümledir. Dede Korkut hikayelerinde vazgeçilmez bir ifadedir, günah ve af konusu da Peygamberimiz ile bağlantılı anlatılır Günahlar adı güzel Muhammed hürmetine bağışlanır.

Prof. Dr. Himmet Uç

Güzel ve çirkin

Çirkin estetik tarihinde ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde ve daha sonra anlaşılmıştır. Charles Lalo isimli faransız estetikçisi tıpkı Bediüzzaman gibi çirkinin güzelin meratibini ortaya çıkardığını söyleyerek hep banal telakki edilen çirkini kategorize edip güzelin yanına ve onsuz olmazına koymuştur.

Hem madem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve Cennetin nümunelerini binler tarzda icad ediyor. Hem madem bütün semâvî fermanlarıyla saadet-i ebediyeyi vaad edip Cenneti müjde veriyor. Hem madem bütün icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem madem, âsârının şehadetiyle, bütün kemâlât Onun nihayetsiz kemâline delâlet ve şehadet eder. Ve hiçbir cihette naks ve kusur Onda yoktur. Hem madem hulfülvaad ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette, o Kadîr-i Zülcelâl, O Hakîm-i Zülkemal, o Rahîm-i Zülcemal, vaadini yerine getirecek, saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennete sizleri, ey ehl-i iman, ithâl edecektir. Ahireti getirmemek çirkindir, çünkü bu kadar harika bir kainat ve onda kendini gören insanı yaratan  Allah bu birbiriyle özdeş olan güzelliği ahireti getirmemekle çirkin yapmaz, dün ya ve ahiret bir aynanın iki yüzü gibidir. Ne arkasını reddedebilirsiniz ne yüzünü , ikisi birbirini tamamlar, ve ortaktırlar. Bu yüzden Ahiretin yaratılmaması hem noksan , yani nakıs hem kusur  hem de çirkinliktir.

Güzel dinin her alanında vardır, bütün bu güzellikleri esması ile yaratan elbette güzelin kaynağı olmakla sınırsız güzeldir, dolayısla bu güzellikleri seyreden Allah’ın da cemalini güzelliğini görmek zorundadır. Çünkü Allah cemil-i zülcelaldir, yani güzelliği ile azameti birliktedir, gözyüzünün azameti, güneşin haşmeti bir papatyada güzelliğe dönüşür güzel olur . Bu yüzden o azameti ve haşmeti ile güzeldir.  İncizap ve cazibe de güzelin unsurlarıdır, onlar sayesinde güzele gidebiliriz.  Çünkü çekicilik cazime ikisi de bizi güzele götürür, varlıkların güzellik ve cazibesi bizi bütün güzelliklerin kaynağı olan cennete görürür. İnsan meşru güzelliğe ilgi duyarsa bu ilgi onu güzelin asıl kaynağına götürür, ama çirkinliklerle uğraşırsa onlar da onu cehenneme yani çirkinliğin başkentine götürür.

Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz. Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.

Taha Akyol Bediüzzaman’ın istibdad konusundaki fikirlerini izah etmediklerini ve topluma yansıtmadıklarını söylüyür, ve üzülüyor. İstibdadın çirkinliğini anlatıyor. Mehmet Akif ‘de istibdad hikayesinde yaşlı ve hasta oğlu Yemende şehit olmuş bir babanın hafiyelerle götürülmesine  rahatsız olur ve bunu yapana şiir lisanı ile beddua eder. Mülahaza ve fikirlere süreklilik getirmek okuyanların tekelindedir, yapmazlarsa bir bildikleri vardır.””İstibdadın çirkinliğine, meşrûtiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?”Cevap : Siz avam olduğunuzdan hayalinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsil size bürhan-ı nazarîden daha ziyade muknîdir. İşte, ikisinin mahiyetlerini misalle tasvir edip göstereceğim.

Bediüzaman baskının çirkinliğini kabul eder, bizim özellikle siyasi tarihimiz istibdad örnekleri ile doludur. Akif Abdülhamit’in zulmünü hicveder, sahneli olarak , ama ondan sonraki ömründe de hep istibdad ve aşağılanma görmüştür. Bizim son yüzyıl tarihimizde fikri ne olursa olsun yazarlar aydınlar istibdadla aşağılanmışlardır. Bediüzzaman Burdur sürgününde o kadar yorgundur ki bahçede mir hizmetçi ve işci gibi bir yere düşer uyur, biri birazdan gelir buraya Bediüzzaman’ın geldiğini söyler, ordaki görevli galiba şu yerde yatan der, adam çok garipser.

“Zira biliyoruz ki,  Fakat, meşrû, hakikî meşrûtiyetin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım. Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı; meşrûtiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı Şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez.” Bediüzzaman istibdadı hep eleştirmiştir. Bediüzzaman’ı tam yansıtmak kimseye menfaat için eğilmemek ile mümkündür, talebeleri bunu yaparlarsa onların bir fikri yansıtmadaki samimiyetlerini gösterir. Korku eleştiride olmaz, ama insanlar menfaatlerini kaybederse, o zaman düşünmek lazım gelir.

Prof. Dr. Himmet Uç

Mehmet Akif üzerine mülahazalar

1920’de Akif Burdur milletvekili olarak meclise girdi. Akif’in politik tarafı yoktu, ama milletvekili seçildi. Onun şahsiyeti bu seçimde en önemli unsurdur, çünkü o hep milletini düşünmüştür, bu herkese malumdur. Ankara’da ev bulamadı Hacettepe Hastahanesi’nin avlusunda bulunan Tacettin Dergahı’nın şeyhi tekkeyi Akif’e verdi.  Akif bu konuda şöyle der. “Bu iş yanlış oldu, aslında onun postunda ben oturacaktım, meclisteki benim yerimde de o  oturacaktı”

Meclisteki dört yıllık hayatı sessizliktir, zabıtlarda ancak birkaç kelimesi vardı. Bir gün memurların maaşlarının düzeltilmesi sonusunda bütçe müzakerelerinde zabıt katibi Osmanlıca olarak memurlar anlamındaki memurin kelimesini, memureyn şeklinde okuyunca  Akif’in yerinden seslenerek “memureyn olsa şekerle beslerdik” nüktesi ve hazır cevabı yazılıdır.

Bir gün Akif ‘i sevmeyen bir milletvekili ona alaylı şekilde. “Mehmet Bey siz veteriner değil miydiniz” diye sorunca  hemen” Evet bir yeriniz mi ağrıyor?!”cevabını yapıştırmıştır. O milletvekili iken bilmediği şeye karışmaz öyle bir prensibi vardı.

Onun dört yıl susması İstiklal Marşı çığlığı ile biçimlendi.

O yıllarda Ankara’ya giderken Kastamonu’ya uğradı. Nasrullah Camii hıncahınç doluydu, Camiiye girdi. Kalabalığı yararak kürsüye çıktı. Ülkenin o zaman içinde bulunduğu durumu özlü ve açık ifadelerle anlattıktan sonra haykırarak şunları söyledi. ”Mücahitlerimiz Sevr paçavrasını doğu bölgelerinde yırtmaya başladılar. Bize düşen görev, Anadolumuzun başka yerlerindeki düşmanları  denizlere dökmek ve murdar paçavrayı da büsbütün yırtmaktır.

Akif hem fikir hem de cemiyet adamıydı. Azimli ve vefakardı. Mütevazi idi. Ağırbaşlıydı. Mertti, cesurdu. Utangaçtı, dayanıklıydı, dostluğu kuvvetli idi, çok okur çok okuturdu, cahilliğe hurafelere, taassuba ahlaksızlığa  ve sapıklığa şiddetle karşı idi. Tek kusuru dava adamı olmaktı, sözde ve özde gerçek müslümandı.

Son yılları ve vefatı

Akif, 1923- 26 yıllarında birkaç defa Mısır’a gitti geldi, sonunda 1926 yılından itibaren vefatına kadar on yıl süre ile Mısır’da yaşadı. Ankara’da kurulan ikinci Büyük Millet Meclisi tarafından o birliği ile kabul edilen görüşe göre; Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercümesi görevi Mehmet Akif’e, tefsiri de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmişti. Akif kendisine verien “Kur’an mealini yazma“ görevini Mısır’da yapıyordu. Hatta bir görüşe göre onu orada bitirmişti. Fakat yurda dönüşünde kendisinin bazı sakıncalar gördüğü bu yüzden yazdıklarını beraber getirmeyip  bir arkadaşına emanet etmişti. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, 1961 yılında yazdıklarını emanet ettiği arkadaşının yakınları tarafından Akif’in vasiyetini yerine getirmesi düşüncesiyle yazdıkları yakılmıştır. Böyle bir vasiyetin var olup olmadığı bilinmiyor.

Akif dinini ve milliyetini samimiyetle seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sahip, şair ruhunun heyecanlarıyla  dalgalanan, edebi bakımdan çok değerli  şiirlerin şairi büyük bir Müslüman Türk şairidir. Aynı zamanda istiklal Marşı şairi olduğu içinde Milli Şairdir.

Onun vatan sevgisine bakın ki Mısır’da ya da başka bir yerde ölmekten çok korkuyordu. Mısır’da yakalandığı  Siroz hastalılığın  tedavisi ve hava değişimi  düşüncesiyle 1935‘de Mısır’dan Lübnan’a Beyrut’a geçti.

1935 yılında belki hastalığının verdiği bir duyuşla bir fotoğrafın arkasına şu şiiri yazmıştı.

Hepsi göçmüş hani yıldaşlarının hiç biri yok

Sen me kaldın yalnız kafileden böyle uzak?

Postu sermekse meramın yola serdirmezler;

Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak ,

Yine aynı yılda yazdığı şu mısralar sanki hayatının son demlerini yaşadığını hissettiğini ifade etmektedir.

Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim

Ne saadet hani ondan bile mahrumum ben

Daha bir müddet  eminim ki hayatın yükünü

Dizlerim titreyerek çekmeye mahkumum ben

Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını

Bana çok görme İlahi bir avuç toprağını

Böyle duygular içinde bulunan Akif  vefakar dostlarının daveti üzerine Ağustos 1936 ‘da Beyrut’tan Hatay’a geldi. Hatay o zaman henüz Fransız idaresindeydi, Antakya’da bir hafta kadar kaldı, Antakyalı  dostu ona Antakya’da bir konferans verdirmek istedilerse de  orada bulunan ve bunu haber alan şer kuvvetler şehir sokaklarında gösteri yaparak konferansa engel oldular.

Antakya’daki son gününde şehri yüksek bir yerden hayranlıkla seyrederken kendisine Antakya’yı nasıl buldunuz? Burası için bir şey söylemeyecek misiniz? Diye sorulunca muhtemelen Hatay’ın Fransızların yönetiminde olduğunu ima ederek “Havada bir ağırlık var” demiş ve hemen şu dörtlüğü söylemiştir.

Viranelerin yascısı baykuşlara döndüm

Gördüm de hazanın da bu cennet gibi yurdu

Gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum,

Ya Rab beni evvel getirseydin ne olurdu?!

Ertesi gün Antakya’dan tekrar Mısır’a döndü. Fakat  hastalığı onun peşini bırakmadı ve kendi ülkesinde ölme isteğiyle İstanbula geldi.

Ne gariptir ki hayatını milletine ve milletinin kurtuluşuna adayan o büyük insanı o Milli Şairi İstanbul’a gelişinde pek karşılayan olmadı. Ülkeye gelen bir sporcuyu, bir şarkıcıyı  karşılayan yüz binler olduğu halde M. Akif’in dönüşünden adeta kimsenin haberi bile olmamıştı.

Ve nihayet 27 Aralık 1936‘da Bayezıt Camii’nin musalla taşında bir tabut vardı. Üstünde ne bir bayrak ne de bir örtü vardı. Cami avlusunda cenazeyi bekleyen şair Mithat Cemal “Bir fukara cenazesi olmalı“ diye düşünmüştü. O anda Emin Efendi lokantasının sahibi elinde bir bayrakla cenazeye koştu sonra yüzlerce üniversiteli  ve askeri tıbbiyeli genç birden etrafında peyda oldu, çıplak tabutunu bir Türk Bayrağı ve Kabe  örtüsü ile  sararak  başında nöbet tuttular. Cenaze namazından sonra da  defnedileceği Edirnekapı Şehitliğine  kadar onu omuzlarında taşıdılar ve mezarının başında da İstiklal Marşı’nı okuyarak defnettiler.

Kimin etkisiyle bilinmez milli duyguları kör ve sağır edilen o zamanın edebi çevrelerinin  ve yetkililerinin  görmedği, duymadığı, tanımadığı o İstiklal Marşı şairi büyük Akif’in cenazesi bu şekilde Millet Töreni ile, Ümmet-i Muhammed duyarlığı ile ebedi istirahatgahına tevdi edildi.

Çektiği sıkıntılar

Akif, hayatının her döneminde  vatan için, millet için sıkıntılar çekmiş  benzersiz bir dava adamıdır.

Henüz on beş yaşında babası ölmüştür, iki kere evleri yanmıştır. Gençliğinden itibaren  çok az bir gelirle  aile hayatını devam ettirmeye çalışması gii maddi sıkıntılar  içinde yaşamıştır. Hatta hayatının  son demlerinde “Bela mı kaldı ki dünya evinde görmediğim ?“ diyerek  çektiği sıkıntıları ifade etmiştir. Hayatı boyunca  hep hür düşünerek, dürüst ve doğrucu, hakperest bir insan ve fikir adamı, entelektüel olarak yaşamış , hiçbir hizbe ve partiye yanaşmamıştır. Onun bu tutumu onu her devirde, her siyasi telakkide sakıncalı adam yapmıştır, bu yüzden daima zorluklarla savaşmıştır.

Dergisi defalarca iktidar partisi tarafından kapatılmıştır. Yazılarındaki tenkidlerden dolayı, Üniversite hocalığından ayrılmak  ve hayatın sonunda sevdiği ülkesinden uzakta Mısır’da sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bilfiil yirmi yıllık resmi hizmet, bir dönem milletvekilliği ve milli mücadeleye bizzat katılması sonucu, defalarca hak ettiği emeklilik maaşı kendisine verilmemiştir. Bütün bunlara ek olarak da Mısır’da bulunduğu son yıllarda  eşinin hep nefes darlığı çekmiş olması ve çocuklarının başıboş kalması ayrı birer sıkıntı kaynağı olmuştur.

Aslında garbın karşısında Şark kalmış bir şairin  taçlanabileceği bir tek zirve vardır. O da İstiklal Marşı’nın şairi olmasıdır. Böyle bir adama yapılacak en büyük işkence istiklalinin  marşını yazdığı topraklardan uzakta, onu kendi ölümünü beklemeye mahkum etmektir. Bundan dolayıdır ki bugün ölümünü anarken bile Akf’i her düşündüğümüzde biz adı konmamış bir mahcubiyet duyuyoruz. Çünkü cıvıl cıvıl öten o İstiklal bülbülü küstürülmüştür. Acı ve ıztırap çekmiştir. Ne hikmet o dönemler yeni cumhuriyetin bir çok insanı aynı mağduriyetleri yaşamış kimi görevlerle uzaklaştırılmış, kimi ülkesini terketmek zorunda kalmıştır. Yakup Kadri, elçilikle Yahya Kemal yine elçilikle uzaklaştırılmış, Halide Edip ülkesini terketmek zorunda kalmıştır. Çok soru işaretleri olan bir dönemdir. Ne hikmetse bu ülkede devletin, kültürün, dinin, sanatın varlığını savunan birçok insandan korkulmuş ve bir şekilde tesirsiz hale getirilmiştir.

M. Akif milletimizin milli tarihini, düşünce ve değerlerini kendi varlığında yaşayan onun sevinç ve kaygılarını gönlü ile duyan ve bu derdi  taşıyan  gerçek vatan evladı bir büyük şair ve derin bir düşünürdür.

Akif, yapması gereken görevi hakiki ve isabetli olarak yerine getirmiştir. Önemli olan budur, paranın ve hakim güçlerin uşağı ve yalakası olmamıştır. O yüce Allah’ın ona vadettiği ile şimdi mutludur. Ziya Rahat yaşamış  var mı güruh-ı ukaladan, derken bu sınıf insanları kastetmiştir. Bütün peygamberler, büyük veliler, büyük sanat adamları hep aynı şekilde yaşamışlardır. Thomas Mann Hitler’i eleştirdiği için kaçması kendine tavsiye edilmiştir, uzun yıllar sonra ülkesine dönmüştür. Setefan Zweig de daha ileri giderek intihar etmiştir. Yöneticiler düşünen, yol açan adam istemezler, ama istemedikleri için etraflarındaki karanlığı göremez oraya düşer silinirler. Şairin biri “düşmek etrafı görmemektir” der.

Birilerinin dürtüsüyle Akif hayatında hep yanlış gösterilmiştir. Benim çalıştığım bir üniversitede bir hoca bozuntusu onun için “O şair değil şeriatın şairidir” demiş öğrenciler bana geldi, ne diyebilirsin ki, yine yılllardır Akif’in anılmadığı bir üniversitede bin kişilik salonda yüz kişi var bir tane yönetci yok , kültürel dejenerasyon had safhada.

Yaşadığı dönemde o geniş kültürlü, ihata edilmez sanat adamı “hoca ünvanıyla “ anılır. Mısır’da hristiyan sanılır. Mısır’a gittiğinde kendine havaca diye seslenirlermiş, bir rivayet hoca  anlamına gelir. Mısır’da neden hristiyan diye anılmasının nedenini kendi izah eder” Mısırlılar niye beni hristiyan zannediyorlar, sonra düşündüm ki fesli ve sakallı olduğum için  bu saygın ifadeye mazhar oluyorum.”

Balkan Harbi’nde  Rumelili Müslümanlar  küçük büyük, kadın erkek farkı gözetilmeden sözde medeni Avrupalılar tarafından  bir soykırıma tabi tutulup hunharca  ve vahşice öldürülerek  nehirlere atılmışlardı. Müslüman  şehitlerin alınlarına bıçaklarla haç çizilmiş, Müslüman din adamları  sarıklarından asılmış ve masum genç kızlar sürüklenerek götürülmüşlerdi. Bu acılar ve ıztıraplar karşısında Akif elbette susamazdı, o da susmadı, savaş halindeki orduya destek vermek için değişik cami kürsülerinden halkı  birliğe, cihada ve orduya yardıma çağırdı.

İşte böyle bir ortamda adeta canavarlaşan  Avrupa medeniyeti adına yapılan o zulümleri kınamak  için  o tür insafsız medeniyeti lanetleyen şiirinden dolayı bazıları tarafından medeniyet düşmanı addedilmiştir.

Onun anlattığı medeniyet alçaklık edeniyet idi.

Azıcık kurcala toprakları seyret ne çıkar

Dipçik altında ezilmiş paralanmış kafalar

Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler

Medeniyet denilen vahşete lanetler eder

Vatan evladını bu şekilde perişan eden dış düşman kuvvetlere karşı ses çıkarmayan harekete  geçmeyen  hatta onları hoş gören kendi vatandaşlarını Akif yeriyor ve canlarını  feda ederek bu cennet vatanı bize bırakan şehitlerin ruhlarına seslenerek şöyle diyor.

Ey bu toprakta birer na’ş-ı perişan bırakıp

Yükselen  evkib-i ervah  sakın arza bakıp

Sanmayın şevk-i şehadetle coşan bir kan var

Bizde leşten daha hissiz daha kokmuş van var

Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarınıza

Tükürün, belki biraz duygu gelir arımıza !…

Tükürün milleti alçakca vuran darbelere

Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere..

Medeniyet denilen maskara mahluku görün,

Tükürün maskeli vicdanına asrın , tükürün..

 

İşte Akif, böyle acı manzara karşısında Medeniyet maskesi altında  suçsuz vatan evladını  soykırıma tabi tutan  zihniyete karşı  bu sert tavrı takındığı için kendisine yobaz ve gerici diyorlardı.

Kısacası şiirde, edebiyatta, aksiyonda ve her konuda kendisiyle boy ölçüşemeyen cüceler, işlerine geldiği gibi Akif’i düşündürdüler ve yaftaladılar. Oysa Orhan Seyfi Orhon’un dediği gibi “Akif yüksek ahlaklı, gösterişsiz, samimi bir insan Türk edebiyatına erkek sesi getiren bir şairdi.” Evet Akif veterinerdi, şairdi, devlet adamıydı, neyzendi, ilim ve dava adamıydı. Bütün bu sıfatlarla beraber bir de “demir hafızdı”

Akif herşeyden önce bir kahramandı, bir mücahitti. Peyami Safa’nın dediği gibi “Bütün ömrünü Türk bayrağındaki hilalin şerefini  müdaafaaya adamış, iyi vatansever ve iyi bir Müslümandı. İnanan, inandığından dönmeyen ve öyle ölen bir karakterdi. Fakat ne üzücüdür ki  bu inancından ve anlayışından dolayı Akif hep yalnız yaşadı Hz Peygamber asm döneminin büyük insanı, değerli sahabi Ebu Zer gibi Akif  de hep garip yaşadı, yalnız yaşadı, yerinde eleştirdi, yalnız kaldı, ama ölümünden sonra gönüllerde taht  kurdu.

O’nun şiirlerini topladığı Safahat adlı kitabı bugün temel dini kitaplardan sonra Türkiye’de  en çok basılıp okunan  bir eser olduğu gibi, merhum Akif de  her sene artan bir sevgi  ve saygıyla milletçe benimsenmektedir, çeşitli organizasyonlarla anılmıktadır.

Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi  Akif hayatta  çok sıkıntılar çekmiş pek çok iftiralara ve haksızlıklara uğramış , bazan aç kalmış, işsiz kalmış, evinden ve memleketinden sürülmüş, fakat her şeye rağmen  onun ağladığı ve ümütsizliğe düştüğü hiç görülmemiştir.

Ruhunda fırtınalar ve kasırgalar kopan Akif

Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir? Diyor, oysa o ideal yaşantısıyla, aksiyonuyla  vatan ve millet sevgisiyle  hep gönüllerde yaşayacaktır. Kim ne düşünürse düşünsün, Türk istiklalinin eşsiz şairi M. Akif 

Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak

Ya da

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var

Yahut

Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet

Hakkıdır, Hakka tapan milletimin istiklal..

Gibi pek çok mısralarıyla  bu milletin vefakar ve hürmetkar  evlatlarının kalbinde  şimdiye kadar canlı bir biçimde yaşamış  ve inşallah sonsuza kadar aynı şekilde yaşamaya devam edecektir.

Ne mutlu bu millete ki Akif gibi eşsiz bir evladı vardır,

Ne mutlu bu millete ki aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen içinden çıkan  ve milleti için rahatını  ve hayatını feda eden, Akif gibi iman ve istiklal kahramanı  büyük evlatlarını  unutmamakta onların değerini bilmekte ve örnek hayatlarından ve manevi miraslarından  yararlanmasını bilmektedir.

Akif bir eleştirmendir, büyük oranda bozulan toplum hayatının birçok yönünü eleştirir yerine sağlam görüşler getirir, Akif bir romancıdır, Safahat bir romandır, Müslüman Türk’ün hayatının hasta yönlerini görüp teşhir eden bir psikanalist gibidir. Akif bir gözlemcidir, rahatın, zevkin safanın değil milletin ıztıraplarının gözlemlerini yapmıştır. Akif bir müfessirdir, şiirleriyle ayetleri tefsir etmiş çaraler getirmiştir, Akif Cami’nin şairidir, camiden topluma hitap eder, çünkü cami bir okuldur, bir eğitim yeridir, onun çizdiği ideal cami bugün yoktur, ne yazık ki.

Prof. Dr. Himmet Uç

Kaynaklar

Safahat, Akif’in Manzum Hikayeleri, uluslar Arası Akif Sempozyumu bildirileri , Eleştirmen Akif ve Psikanalitik yönden Akif’in şiirleri, Fevziye Abdullah Tansel Mehmet Akif, Mustafa Varlı Mehmet Akif Ersoy ve Çanakkale Ruhu , daha çok bu son kitaptan istifade edilmiştir.

Kaos ve güzel

Kaos kelimesi lügatte evrenin düzene girmeden önceki hali olarak ifade ediliyor, bir kere bu tarif yanlış, yani evrenin üyeleri ve cüzleri bir inşaatın başlamadan önceki  etrafa yığılan daha sonra kullanılması gereken levazımın durumu gibi mi, evren önce tedarik sonra yapım gibi bir devre geçirmedi.

Bir bölüğün istirahata çekildikten sonra bir boru sesiyle herkesin yerine gelmesi gibi mi bu kaostan düzenli kainatın meydana gelmesi ve herşeyin yerli yerinde olması. Ama nasıl bir şey acaba sayısız layüadd ve layühsa olan varlık çeşitlerinin bir anda herkesin her şeyin yerine gelmesi en münasib yerde durması en yerinde işini yapması.

Şuanda herşey yerli yerinde, yerli yerinde olmak çok ciddi bir mimari sanat ve matematik ve geometri işi, her şeyin yerli yerinde olması gelmesi veya konulması, insan bedeninde herşeyin yerli yerinde olması vücut düzeninin gerektiği yerde olması, aynı şekilde evrende herşeyin yerli yerinde olması nasıl oldu. Yaratılış nöbetleşe mi yoksa hepsi  bir den mi, yaratılışta bir birliktelik var, güneş, bulut, su bitki, insan, hayvan hepsi birden olmalı mı yoksa biririni takib ederek mi ? garip ve acib bir mesele.

Bediüzzaman bu kaos denen yaratılış fotoğrafını yorumlarında güzele ve yerli yerindeliğe göre izah ediyor.

Birçok filozof şu evrenin şekli hazırını bir külli tasarıma ve akla dayandıramadığı için ona kaos demiş  kaotik demiş, veya müşevveşiyet.

Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki, icâd-ı eşyada müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizamsızlığa sebep olan nihayetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün nebâtâtı gör.

Bediüzzaman karışıklığı, iç içeliği görmüş, karışıklık intizamsızlık demek, karışıklığı gideren  bolluk, mutlak cömertlik karışıklığı engelliyor, asıl karışıklığı gideren bu  karışık şeyler arasında intizam  parelellikleri kuran insicam ve intizam, zahiri karışıklık nasıl bunlarla cömertlikle, bollukla, herkesi razı etmiş tatmin etmiş, sonra bu kalabalık bir düzenle yaşamakta işte müşevveşiyet ve topyekün güzellik bunu gör diyor, karışıklık değil tezyinat ve süs ve güzellik bunları gör diyor. Çok büyük bir kuşatıcı tefekkür gözü ile bakılmış.

Hem, mîzansızlığı ve kabalığı iktizâ eden icâd-ı eşyadaki sürat-i mutlaka dahi kemâl-i mevzuniyet içinde görünüyor. İşte, zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.

Hem, ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahi kemâl-i hüsn-ü san’at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak.

Mutlak çokluk çiçekler hakikaten mutlak çokluk, ama tam bir sanat güzelliğinde her çiçeğin harika matematik ve geometrisi uyumu estetiği var, güzelliği bunlardan esirgemiyor, derin düşünce bu demek.

Eşyanın icadında mutlak sürat var, bir fabrikadan aynı anda sayısız mamulat ortaya çıkıyor kargaşa yok yığılma yok, tam bir ard ardalık var, mevzuniyet kargaşa yok, şiir mısraları gibi vezinli. Meyveleri buna  örnek veriyor. Yukardaki cümleler meyveleri görmekle düşünülmüş, yeyip telezzüz ettiğimiz meyveler, en harika konserve kutuları.

Hem, san’atsızlığı, basitliği iktizâ eden icâd-ı eşyadaki suhûlet-i mutlaka dahi nihayetsiz derecede san’atkârlık ve maharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihazâtının sandukçaları ve programları ve tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.

Mutlak kolaylık,  mutlak kolayık basitliği sanatsızlığı doğurur, ekmek yapmak gibi hamuru fırına at, ama  her  tohumlar ve çekirdekler mutlak bollukta ama içinden çıkanlar, harika güzellikler onlara bak diyor. Bize okumayı değil bakmayı örgütlüyor, dünyanın en büyük sanat öğretmeni. Bu yaz batıdan en az elli sanat felsefecisi okudum böylesi yok.

Hem, ihtilâf ve ayrılığı iktizâ eden uzaklık ve bu’d-u mutlak dahi bir ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr-ı zeminde zer’ edilen her nevi hububâta bak.

Dünyanın her tarafına ekilen hububat faydalı gıdalar, sofralarımızın sürekli rahmet temsilcileri, uzaklık var ama her yerde aynı kanuna göre bitiyor ve ihtiyaçlarımıza koşuyor, uzaklık, mutlak uzaklık birlik ittihat içinde, bunlara bak, ne kadar ayrıntıyı gören bir göz.

Hem, karışmayı ve bulaşmayı iktizâ eden kemâl-i ihtilât, bilakis kemâl-i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yeraltına karışık atılan ve madde itibâriyle birbirine benzeyen tohumların sümbül vaktinde kemâl-i imtiyazları; ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere, kemâl-i imtiyaz ile tefrikleri; ve mideye giren karışık gıdâların muhtelif âzâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör.

Tam bir karışıklık var ama karışıklık içinde herşey şahsiyetiyle görünüyor, imtiyazlı, kimse kimsenin istiklaline müdahil  değil, iç içe ama ayrı ayrı müstakil. Tohumlardan yerden tam bir farkılık ile imtiyaz ile ortaya çıkmaları, o nerelere bakıyor biz nereye. Ağacın tepesinden ve köklerinden gelen mineraller ve havadaki faydalı gazlar nasıl ağaca dağıtılıp ortaya harika çiçekler çıkması, onları alttan üsten sağdıkları ile yapması, mideye giden  karışık gıdaların azalara ve hücrelere  yapılarına göre dağılması. Nasıl gruft bir bakış, bunlar kudretin eksiksizliği ve  tamlığını gösteriyor.

Hem, ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktizâ eden gayet derecede mebzûliyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuâtça, san’atça nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acâib-i san’at içinde, yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak, kemâl-i rahmeti kemâl-i san’at içinde gör.

Bol ve ucuz ama sanatı yerinde, bir yerde onların ezilip kısa sürede gitmesine üzülüyor, bunları düşünmeyen insanların elinde kaldı herşey, herkes menfaatini düşünüyor metinleri kim düşünür. Sanatın  rastlanmadık görüntüleri, bunları dutlara bakarak düşünmüş. Biz tadına bakarken o tasarımına hilkatine bakmış. Böyle yaşamadan akşam ne yesek gündüz ne giysek ile gitti ömür. Bizi birazcık da olsa unun gibi yaşat Allah’ım .

Altı cümle ya gör ile bitiyor ya da bak fiiliyle. Tasavvuf düşüncesi göze değil zihne ve kalbe, göndermede bulunur ordan emir çıkarsa ona göre hareket eder. Kur’an bakmak görmek üzerine kurulmuş, ama asırlarca anlatım bak ve gör üzerine değil, bir din adamı bakmayı görmeyi çok zaman nazara vermez.

İnkar denen şüphe ve inkar, bakmak ve görmekden mahrumiyetten ileri geliyor. Bediüzzaman bakmak ve görmek üzerine kurmuş öğretisini, her sabah sınıfa giren öğretmen gibi Bediüzzaman bu kainat denilen mektebin mihayetsiz sınıfına bakmak görmek için girer ve bakar görür ve anlatır.

Prof. Dr. Himmet Uç

Dede Korkut‘tan Deli Dumrul Hikayesi

Dede Korkut deha derecesinde zeki bir insan, Azrail ve melekler itikadını anlatmak için mizahi bir hikaye kurgulamış, henüz islamı yeni kabullenmiş ve derinleşmemiş  bir topluma ancak böyle bir komedi türü anlatım ile bu melekler hakikatı anlatılır.

Duha Koca Oğlu Deli Dumrul’dur adı. Bir çayın üzerine köprü kurar geçenden otuz üç akçe, geçmeyenden döve döve kırk akçe alır. Hemde topluma meydan okur, “Benden deli, benden güçlü er varmıdır ki çıksın benimle savaşsın, benim erliğim, bahadırlığım, kahramanlığım yiğitliğim Rum’a, Şam’a gitsin, ün alsın” der.

Bir gün köprüsünün yanında bir oba ağlaşırlar, bir yiğit hasta düşmüştür, bir süre sonra ölür. Deli Dumrul sorar, kimin o adamı öldürdüğünü , onlar da “al kanatlı Azrail” derler. Azrail’in hakikatını hareket tarzını bilmeyen Deli Dumrul Allah’tan yardım diler,” Azrail’i bana göster, onunla savaşayım neden  bu güzel yiğidin canını almış?”

Hak Taala‘ya Deli Dumrul’un sözleri hoş gelmez. Azrail’e emreder” git ona görün benzini sarart, canını hırıldat”der. Deli Dumrul arkadaşlarıyla otururken Azrail gelir ona görünür, birden Deli Dumrul’un gözü görmez, eli tutmaz olur. Deli Dumrul beklenmedik bir olayla Azrail’i çağırır.

Deli Dumrul, Azrail’in farklı birisi olduğunu ona sorar.

Bre ne heybetli ihtiyarsın

Kapıcılar seni görmedi

Çavuşlar seni duymadı

Benim görür gözlerim görmez oldu

Tutar benim ellerim tutmaz oldu 

 

Azrail konuşur gücünü heybetini anlatır.

Özü güzel kızların gelinlerin canını çok almışım

Ak sakallı kara sakallı yiğitlerin canını çok almışım

Azrail kızar canını almaya geldiğini söyler, Deli Dumrul da kızar, canını almak için saldırır. Fakat Azrail güvercin olur uçar, Deli Dumrul’un kılıcı elinde kalır. Güler. Onu korkuttuğundan övünür, kaçtığını görünce Doğan’ı ile peşine düşer. Azrail atın gözüne görünür, at yıkılır, Azrail Deli Dumrul’un göğsüne oturur.

Deli Dumrul, Azrail’in üstünlüğünü kabul eder,

Bre Azrail aman

Tanrı’nın birliğine yoktur güman

Ben seni böyle bilmezdim

..

Canımı alma Azrail Meded

Azrail , kendisine değil Allah’a yalvarmasını ister, kendisi emir kuludur. Deli Dumrul Azail’e “sen aradan çık ben Allah ile konuşayım” der , Allah’a yalvarır,

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

..

Benim canımı alacaksan Sen al

Azrail’i almağa bırakma, der.

Bu sözler Allah’ın hoşuna gider, Azrail’in Deli Dumrul, yerine can bulsun, der.

İhtiyar babasına gider, canını ister.

Dünya tatlı can aziz,

Canımı kıyamam belli bir

Benden aziz, benden sevgili anandır

Oğul anana var,

Anası da

Dünya tatlı can aziz

Canımı kıyamam belli bil, der.

Deli Dumrul  bu sefer hazretlisi esine varır.

Eşi,

Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar

Arş şahit olsun sekizinci kat gök şahit olsun

Yer şahit olsun gök şahit olsun

Kadir Tanrı şahit olsun

Benim canım senin canına kurban olsun, der.

Deli Dumrul, insan oğlunun ejderhası diye tasvir eden onu Dede Korkut, eşinin canının alınmasına razı olmaz

Alırsan ikimizin canını beraber al

Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak

Keremi çok Kadir Tanrı, dedi

Deli Dumrul’un sözü Allah’a hoş gelir, anasının babasının canını azrail alır, “ iki helalliye yüz kırk yıl ömürverdim” der.

Dede Korkut gelir kapanışı yapar hikmeti ve duayı yapar.

Yerli kara dağların yıkılmasın

Gölgeli koca ağacın kesilmesin

Taşkın akan güzel suyun kurumasın

Kadir Tanrı seni namerde muhtac etmesin

Ak alnında beş kelime dua kıldık, olsun kabul

Derlesin toplasın

Günahını adı güzel Muhammed’e bağışlasın hanım hey !…

Deli Dumrul bir fars örneğidir. Güldürme öğelerinden hareket ederek bir hakikatı veya bir eleştiriyi meydana getirmektir. Dede korkut çok büyük bir tasarım ve dramatik güçle harika bir kurgu ile yazılmıştır, o günün  şartlarında böyle bir eser meydana getirmek Dede Korkut’u büyük bir sanatçı kimliğine kavuşturur, Don Kişot da bu yoldadır, her ikisi de yiğitliğe halel vermeyen kimlikleri ile görünürler, saf, hatalarından dönen  şahıslardır. Ulvi hakikatleri mizahi kimlikle fiktif şekilde anlatmak zor bir alandır. Bu benzeri olmayan bir harika eserdir.

Prof. Dr. Himmet Uç