Etiket arşivi: Prof. Dr. Mustafa Nutku

Dünya Çevre Günü, Ozon Tabakası Mucizesi

Prof. Dr. Mustafa NUTKU 

1972 yılında Stockholm’de gerçekleştirilen “Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Çevresi Konferansı”nda çevre için uluslararası ilk iş birliği sonucu “BM İnsan Çevresi Bildirisi” kabul edilerek, 5 Haziran “Dünya Çevre Günü” olarak ilan edilmiştir. O tarihten beri her yıl 5 Haziran’da BM üyesi ülkelerde “Çevrenin korunması”na dikkat çeken çeşitli etkinlikler ve daha ziyade de o tarihte aktüel görülen bazı çevre konularıyla ilgili resmî beyanlar yapılmaktadır.

Halen, çağımızda dünya gündeminin en mühim meselelerinden bir kısmı da çevre meseleleridir. Ülkemizde de “Çevre Koruması”  mevzuuna verilen önemin sonucu olarak, hükümet kabinemizde yıllardır “Çevre Bakanlığı” ve çok sayıdaki üniversitelerimizde “Çevre Mühendisliği” eğitimi veren bölümler bulunmaktadır.

Aslında, 1972 yılındaki o BM konferansından ondört asır önce nâzil olmuş Kur’an âyetleri ve Peygamberimiz’in (asm) Hadisleri “Çevre Koruması”na da çok dikkat çekmiş ve İslâm dininde “Âyet ve Hadislerin ışığında Çevre Ahlâkı” da geniş yer almıştır. Çünkü, “Çevre, âdemoğluna ruh üfürülüp beden elbisesi giydirildikten sonra ona takdim edilen bir emanet; çevre büyük bir insan, insan ise büyük bir çevredir.” Allah’ın güzel isimlerinden bir kısmı doğrudan veya dolaylı olarak çevre ile ilgilidir. Bunlardan yedi tanesi: Kayyum, Adl, Hakîm, Kuddüs, Muhsin, Bâri,  Muksit’tir.

* * *

Çevre kirlenmesi ve tabiatın tahribinin ilk defa ateşin yakılması ile başladığı söylenebilir. Fakat, ancak 1869 yılında ABD’deki Massachusets Halk Sağlığı Komitesi’nin bildirisi, İslâm dini haricindeki insanların çevre meselelerinin dünyayı tehdit eder boyutlara geldiğinin ilk mühim bilimsel uyarısı niteliğindedir.

Günümüzde çevre meseleleri büyük ölçüde, sanayileşme ve ona bağlı düzensiz şehirleşmeden kaynaklanmaktadır. Çevrenin korunması için alınabilecek tedbirlerin temelinde temizlik ve israfsızlık bulunmaktadır. Kur’an tefsirlerinde ve hadislerde temizlik üzerinde önemle durulmaktadır. “Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri sever. Çok temizlenenleri de sever.” (Bakara, 2/222) mealindeki Kur’an  âyetinde: Allah’ın sevdikleri olarak önce çok tevbe edenlerden ve daha sonra da çok temizlenenlerden bahsedilmesi ile, maddî temizlikten başka, tevbe ile yapılan manevî temizliğin önemine de dikkat çekilmektedir. Buna göre, “Hakikî Çevrecilik”, asıl kirlilik olan manevî kirliliğe karşı olmayı ve buna tedbir almayı da ihmal etmeyen; hatta temizliğin manevî  yönüne   daha fazla ehemmiyet veren  çevreciliktir. Peygamberimizin “Temizlik imandandır.”  hadisinde bahsedilen temizliğin, maddî  boyutu yanında tevbe ile yapılan manevî boyutu da gözden uzak tutulmamalı; manevî temizlik de ihmal edilmemelidir.

* * *

Çevre meseleleri çok geniştir: Küresel ısınma, orman tahribatı, toprak erozyonu ve çölleşme, ozon tabakasının delinmesi ve bu deliğin büyümesi, meraların azalması, göller ve akarsuların kirlenmesi, katı atıkların birikmesi, büyük şehirlerin havasının kirlenmesi, elektromanyetik kirlenme, radyoaktif kirlenme, gürültü kirliliği vd, çevre meseleleriyle ilgili olarak üzerlerinde ayrı ayrı durulabilecek konulardır.

Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu çevre meselelerinin en mühimleri :

1 – Küresel ısınma,
2 – Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi

olarak ifade edilmektedir.

Küresel ısınmadan, son zamanlarda medyada çok bahsedilmiştir. Biz burada ozon tabakası (ozon perdesi) ve bunun tahribi ile alâkalı çevre meselesinden en mühim yönüyle kısaca bahsedeceğiz.

* * *

Üzerinde yaşadığımız dünyanın atmosferi, okyanusları ve 17 km derinliğe kadar katı yer kısmını içine alan kısmına “Yer kabuğu” denilir. Yer kabuğunda en bol bulunan element oksijendir ve kütle bakımından yer kabuğundaki miktarı  % 49,5 oranındadır. Oksijen, yer kabuğunda çeşitli maden filizlerinde, bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda, suda ve atmosferde bulunur. Oksijenin serbest halde bulunuşu genelde iki atomlu molekül:  O2  halindedir. Oksijen atomlarından üç tanesinin meydana getirdiği O3 molekül yapısındaki   maddeye, ozon adı verilir. Ozon, oksijenin allotropu, yani fiziksel hali farklı  bir şeklidir. İki atomlu oksijen molekülüne kâfi enerji verilirse, üç atomlu ozon molekülleri meydana gelir:

3 O2(g) +  68 Kcal  →  2 O3(g)

Oksijen atmosferde hacim bakımından %20, kütle bakımından ise %21 oranında bulunurken, onun allotropu olan ozonun atmosferdeki ortalama miktarı hacim bakımından %0,02 ppm (milyonda kısım)dır; yani oksijenin on milyarda  biri kadardır.  Ozon, oksijenden daha kuvvetli yükseltgen (oksitleyici) olduğundan, yeryüzünde bulunması canlılar için çok zararlıdır. Yeryüzünde çok az olan ozon konsantrasyonu 30 km yüksekliğe kadar artar; atmosferin stratosfer kısmında yerden 30 km yükseklikte, ozon konsantrasyonu atmosferdeki ortalama konsantrasyonunun 10 misli kadar bir miktara (%0,2 ppm) ulaşır. Atmosferin 30 km den daha yukarısına çıkıldığında ise, ozon konsantrasyonu gittikçe azalır ve 80 km yükseklikten sonra atmosferde ozona rastlanmaz.

Ozonun yerden 30 km yükseklikteki stratosferde %0,2 ppm konsantrasyonunda en yoğun şekliyle bulunmasına, “atmosferdeki ozon tabakası” denilir. Yeryüzündeki canlıları güneşin yüksek enerjili ışınlarına karşı koruyucu bir perde gibi vazife gören bu ozon tabakası, yeryüzündeki canlılar  için  çok lüzumlu ve  faydalıdır. Çünkü bu ozon tabakası, güneşten gelen ve canlılar için çok zararlı olan UV (ultraviyole) ışınlarını süzer ve yeryüzüne inmesini önler. Güneşten gelen UV ışınları bu şekilde ozon tabakasıyla % 99 oranında tutulmasa, canlı-cansız tabiatta çok kötü hadiseler olur. Bu hadiselerin insanda ilk görüleni, cilt kanserlerinde artıştır. Daha ileri safhada, yüksek enerjili bu ışınlar  canlı yapısının moleküllerinde bulunan C–H  ve  0–H  kimyasal bağlarını koparır. Bu kimyasal bağların kopması ise, canlılığın yok olması demektir!
          

İlgili kimya kitaplarında, yerden 30 km yükseklikte, ozonun atmosferdeki ortalama konsantrasyonunun 10 misli konsantrasyondaki tabakasının güneşten gelen UV ışınlarını  tutarak bir perde gibi vazife görmesine dair  kimya denklemleri, bu  ozon tabakasının atmosfere verilen hangi endüstri ürünü kimyasal maddelerle nasıl bozulduğunun kimya denklemleri, ozon tabakasındaki bozulmanın niçin daha çok güney kutbu bölgesinde görüldüğünün açıklaması, bu çevre âfetine karşı alınabilecek tedbirler, vd. vardır.

Burada  dikkati çekmek istediğimiz asıl  husus; yeryüzünde canlı-cansız tabiata zararlı çok aktif bir oksitleyici olan ozonun 120 km kalınlıktaki atmosferde bahsettiğimiz dağılımının, bu moleküllerin kendi karar ve tercihleriyle, tesadüfen, kendi kendine veya tabiatın eseri (?) olarak böyle rahmetli ve hikmetli neticeler meydana getirecek şekilde olmasının imkânsızlığıdır.

Çünkü, kimya vd fen kitaplarında kitaplarında, hidrojenin atmosferin üst tabakalarındaki  konsantrasyonunun nispeten fazla oluşu, onun bağıl molekül ağırlığının küçük olması (2g) ile açıklanır; fakat hidrojen molekülünden 24 misli ağır olan (48g) ozon molekülünün -ayni sebebe dayalı olarak- atmosferin yeryüzüne yakın  kısmında en yüksek konsantrasyonda olması gerekirken, yukarıda bahsettiğimiz gibi, yeryüzüne yakın atmosferde çok az bulunup 30 km yüksekte bir “ozon perdesi” teşkil edecek tarzda mucizevî  bir konsantrasyon dağılımı göstermesinin nasıl olabildiğine dair hiçbir  açıklamaya rastlanmaz!

Dünya atmosferindeki ozon tabakası, tabiattaki sebebler nizamından biri olan “Gravitasyon kanunu”na tam uymayan ve insanda hayret uyandıran bu olağanüstü özelliğiyle, üzerinde mutlaka önemle durup düşünmeyi gerektirmektedir! O, kimya vd fen bilgisi kitaplarında bahsedilenlerden başka, hayat boyu imtihanımızın olduğu bu imtihan dünyasındaki sebepler perdelerinden biri olarak, aklımızın nazarında ayni zamanda neyi perdelemekte ve neyi göstermektedir?

* * *

Âlemlerin Yaratıcısı olan Allah, kelâmı olan Kur’an-ı Kerîm’de (mealen) şöyle buyurmaktadır:

“O (Allah), biri diğeri ile tam uyum içinde olan yedi gök yaratmıştır. O Rahmân’ın yarattığında hiçbir nizamsızlık göremezsin! Haydi gözünü çevir de bir bak, bir eksiklik görebiliyor musun?

Sonra gözünü birkaç kere daha çevir tekrar tekrar bak! Gözün sana, güçsüz ve yorgun bir halde dönecektir”                                                                                                        (Mülk Sûresi, 67/3-4)

Bu âyetlere ve onların Kur’an-ı Kerîm’deki benzeri diğer âyetlere uyarak, sadece gözümüzle veya  teleskoplarla değil; burada sadece onlardan biri olarak bahsettiğimiz “ozon tabakasıyla ilgili vd bilimsel gerçeklerle” göklere bakan insanların aslında en mühim olarak neyi görmeleri gerekmektedir?

* * * 

“Evet, izzet ve azamet isterler ki; esbab perdedâr-ı dest-i kudret ola, aklın nazarında.
Tevhid ve ehadiyet isterler ki; esbab ellerini çeksinler, te’sir-i hakikîden.”  

(Risale-i Nur Külliyâtı, Meyve Risalesi, 11. Mesele)

En sevgiliden gelen en uzun mektup

Müslüman çocuklara yeni konuşmaya başladıklarında, onların büyüklerinin (babalarının, annelerinin, babaannelerinin, anneannelerinin, amcalarının, dayılarının ve diğer büyüklerinin) şu soruyu sormalarına ve onlardan da o sorularına şu cevabı vermelerini beklemelerine çok rastlanır:
Soru : “- En çok kimi seviyorsun?”
Cevap : “- Allah’ı..”

Fakat, çocukları büyürken onlara bu soru ve onun cevabı üzerine eğitimin verilmesine büyükleri tarafından ekseriya dikkat, itina, gayret edilmez ve çocukları yeni konuşmaya başlarken onlara sorulan o soru ve onun cevabı aslında çok mühim olduğu ve ömür boyu o soruya ve onun cevabına uygun olarak yaşanması gerektiği halde, o soru ve onun cevabı sanki sadece “çocukluk konuşmalarıymış gibi”, ekseriya mazide kalır ve unutulur, gider!..

İnsan en çok sevdiğine aslında en fazla öncelik vererek, en fazla onun hatırını sayar; en fazla onu memnun etmeye ve kendisini de en fazla ona sevdirmeye çalışır..
Ülkemizdeki bilhassa büyük şehirlerimizde çocukken kendilerine büyükleri tarafından en çok Allah’ı sevdiği söylettirilenlerin çoğunluğu ise, çocukluk yaşlarını geride bıraktıktan sonra Allah’ı en çok sevmeleri bir yana, Allah’ı sadece “sevmeyi” bile maalesef unuturlar; O’nu kendilerinden razı etmeye ve memnun etmeye ekseriya çalışmazlar, Onun kendileri tarafından yapılmasını istediklerine ve yapılmamasını istediklerine ekseriya uymazlar. Ve, aslında sadece O’nun namına sevmeleri gereken “mecazî sevgili”leri ise, O’nu unutup “hakikî sevgili” yerine koyarak en çok sevip yaşarlar ve öyle ölürler!..

* * *

Beş yaşında kadar gözüken küçük çocuk, etrafındaki kendi kendine sessizce bir şeyler okuyan büyüklerine sırayla göz gezdirdi. Sonra, bir an durgunlaştı ve aniden boşalıp:

“-Ben niçin okuyamıyorum?” diye hıçkırıklarla ağlamaya başladı..

Büyükleri, şefkatle onu teskine çalıştılar..

Aslında ne kendisinin ne de büyüklerinin, bu mevzuda bir hatasından veya ihmalinden bahsedilemezdi. Genellikle çocuklar okuma-yazmayı, altı yaşını bitirdikten sonra kaydoldukları ilköğretim okulunun birinci sınıfındayken öğrenirlerdi. Okula gidememiş erkekler askerdeyken, kadınlar ise okuma-yazma kurslarında okur-yazar hale gelirlerdi. Fakat gene de, o küçük çocuğun:

“-Ben niçin okuyamıyorum?”

diye hıçkırarak ağlaması, insana tesir ediyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu..

Bir köy ilkokulu öğretmeni, talebelerini okumaya ve yazmaya alıştırmak için;

“-Bulduğunuz her yazıyı okuyun ve bulduğunuz her boş kağıdı yazıyla doldurun..” tavsiyesini tekrarlarmış.

İslâmın ilk emrinin “Oku!” olduğunu bilenler çoktur: “Yaratan Rabb’inin adıyla (ve Rabb’in adına) oku.” (Alak Sûresi, 96/1). Bu âyette, “-Neyi?” sorusunun cevabı olacak bir nesne bulunmadığından, O’nun rızasına uygun olan bütün okumaları da içine almaktadır. Bulduğu her yazılı kağıdı okumanın Allah’ın “Oku!” emrine dahil olduğunu söyleyebilmek ise, mümkün değildir. Ancak, bu tavsiyenin okuma-yazmaya karşı direnci kırmak ve köy çocuklarının bu mevzudaki atâletini gidermeye faydası olabilir.

Bütün mülk, tesir, fiil, Allah’a aittir. İnsanın elindeki ve onunla dünya hayatı boyunca imtihan olduğu tek şey: “Seçmek”tir (meyelânı ile, irade-i cüz’iyyesi ile). Her şeyi okumamalıdır!.. Okumak, akıl midesini doldurmaktır. Mideye her şey, rastgele doldurulmaz; seçim yapmak şarttır. Çünkü, doldurulan şeylerin akıl midesinde bazıları gıda olsa da; bazılarının zehir, bazılarının hazmı güç, bazılarının da obezite (şişmanlık) yapıcı olması ihtimali vardır.

İnsanın okumaya en fazla istek duyabileceği yazılı metin: “Sevgiliden gelen mektup”tur. Okuma biliniyorsa; bu mektup, kalp atışı hızlanarak, yudum yudum içer veya teneffüs eder gibi okunur, koklanır, öpülür, muhafaza edilir. Okumasını bilmeyen bir ana, sevgili oğlunun askerden veya uzak bir yerden gönderdiği mektubunu alınca ne kadar çok sevinir; eline alır, öper, koklar, satırları üzerinde göz gezdirir ve hemen onu kendisine okuyacak birini bulup, okunanları sevgi gözyaşlarıyla dinler.. Sevdiklerinden gelen mektupları bizzat kendisi okuyabilmek için okuma kursuna giden yaşlı analar da çoktur..

“Evet, mevcûdatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, Bâki-i Hakikî’nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işarâtı ve çok perdelerden geçmiş zaif gölgeleridir; belki cilve-i esmâ-i hüsnânın gölgelerinin gölgeleridir.” (Risale-i Nur Külliyâtı, Üçüncü Lem’a)

Düşünecek olursak, Allah’ın mâsivâsını (O’nun haricindekileri); Allah’ın hüsün, kemâl ve ihsanının “gölgelerinin gölgesi”, mecazî ve çok küçük tecellîleri için sevip, o muhabbet sebebi sıfatların asıllarına en yüksek derecede sahip olan Allah’ı sevmekteki ihmalkârlık ve O “Hakikî Sevgili”nin bize gönderdiği uzun mektubu olan Kur’an’a karşı alâkasızlık; ne kadar tezat, haksızlık, vefasızlık, katı kalplilik ve yabanîlik değil midir?

Şimdi bir “manevî muhasebe” yapalım: “En Sevgili olan Allah’ın bize göndermiş olduğu en uzun mektubun” (Kur’an-ı Kerîm’in)  gönderildiği Ramazan-ı Şerif’in yıldönümlerinden birinde bulunuyoruz; acaba üçte ikisi de geçmiş olan bu ayda, “En Sevgiliden gelen o en uzun mektubu” tekrar ne kadar  okuyabildik?

Prof.Dr. Mustafa NUTKU

Hedonism’in köleliği

Prof.Dr.Mustafa NUTKU
İnsanların büyük çoğunluğu Hedonism’in kölesidirler, kendilerine lezzet veren şeylere yönelirler; fakat onlarla ilgili ve daha mühim olan başka şeyleri düşünmeyi hiç istemezler. Bununla da kalmayarak, kendilerinin ve kendileri gibi olanların lezzet peşindeki o hallerini savunmaya, onları haklıymış gibi görmeye ve göstermeye de çalışırlar! Halbuki, insanlar öncelikle Allah’a ve O’nun Resulüne (asm) itaatle mükelleftirler; öncelikle o vazifelerini yapmaya ve o vazifelerine aykırı hallerden kaçınmaya çalışmaları gerekir.

*  *  * 

Gazozlar konusundaki davranışlarının da buna göre tahlili, içinde yaşadığımız zaman diliminde Müslümanların “İslâm’da helal-haram” hassasiyeti ile ilgili en mühim konularından biridir. Çünkü “İslâm’da helal-haram” konusunda, insanların kendilerinin ve mükellefiyetlerinin olduğu insanların haramlardan uzak yaşamaları için gerekenleri yeterli şekilde yapmaları, onların bu dünyadaki en mühim vazifeleri arasında yer almaktadır.

*  *  * 

Maalesef, fennî bilgi noksanlığından ve “Hedonism” müptelalığı ile gerçekleri saptırmaktan doğan “gazozlarla ilgili bilgi kirliliği”, Müslümanlar arasında çok yaygındır ve bu hâl yıllardır Müslümanların dualarının kabul olmamasına da sebeb olarak devam etmektedir! 

*  *  *

Gazozlar su, şeker, tad ve koku verici esanslar ve fermentasyona karşı koruyucu maddeler karışımının, basınçlı C0gazıyla şişelere veya aluminyum kutulara doldurulmuş olduğu, “az alkollü içecekler”dir. Gazozların bileşimine, yağ cinsinden (hidrofob) oldukları için suda çözünmeyen tad ve koku verici esansları “suda çözünebilir” hale getirmek için iradî ve kasdî bir işlemle gazoz ana çözeltisine dışarıdan ilave edilen sarhoşluk verici “etil alkol” de ekseriya dahil edilir. Ayni görevi yapabilecek “propylen glycol” adlı helal bir gıda katkı maddesi de bulunmasına rağmen, “etil alkol” yerine, onu kullanan gazoz imalatçıları çok nadirdir ve o gazozları üretenler de gazozlarının etiketlerinde onun “helal” olduklarını bildirirler.

*  *  *

“Gazoz ana çözeltisi”ne bu maksatla ilave edilen “etil alkol” vasıtasıyla tad ve koku verici esanslar, kimya biliminde “solvatasyon” denilen fiziksel bir olayla suda çözünebilir hale getirilir. Bunun“fiziksel bir olay” olduğu, kimya biliminde “solvoliz” denilen “etil alkol ile tad ve koku verici esansların molekül yapılarındaki değişimle” olmadığı,  bu işlem sonucunda gazozların içindeki o esansların tad ve kokularının hiç değişmeyişinden açıkça bellidir.

*  *  *

Şeriatı kendimize uydurmaya değil, kendimizi şeriata uydurmaya; gerçekleri isteklerimize göre aslından saptırmaya değil, onları gerçek olarak kabul etmeye ve neşretmeye çalışmalıyız! “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” Hadis-i Şerifinin manâsı, gazozlar konusunda saptırılmaya çalışılmamalıdır! Sarhoşluk verici “etil alkol”ü az da olsa ihtiva ettiği halde, “Gazozları içerek sarhoş olana rastlanmamıştır” sözleriyle gazozlara “helal demeye çalışanlar, kendilerini ve muhataplarını o yanlış sözleriyle aldatmaya çalışmaktadırlar!

*  *  * 

Onlara daha evvel de muhtelif yerlerde bahsettiğim şöyle basit bir misal verilerek iddialarının yanlışlığı anlatılabilir: Bir insan bir oturuşta, içinde yüzde 45 “etil alkol” bulunan bir alkollü içecekten bir bardak (200 ml) içmekle sarhoş oluyorsa ve bir oturuşta da ard arda en fazla 2000 ml sıvı içecek içebiliyorsa, 190 ml o alkollü içecek+1810 ml su ile kendine 2000 ml’lik bir içecek hazırlasa, onu bir oturuşta tüketinceye kadar içse bile sarhoş olmayacağı için, “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” hadisine muhalefet etmemiş ve o içeceği içmek ona “helal” mi olacaktır? Bu misal ile de, “Gazoz içerek sarhoş olana rastlanmamıştır” sözüyle, az da olsa “etil alkol” ihtiva eden gazozlara “helal” demenin ne kadar yanlış bir söz olduğu kolayca anlaşılabilmektedir.

*  *  * 

Gazozlarda tad ve koku verici esanslar ile “etil alkol” arasında bir “interaction” neticesinde “etil alkol”ün kimyasal değişime uğrayarak, “haram” olmaktan çıktığı ve gazozların “helal” bir içecek haline geldiği de asla söylenemez! Gene internet ortamındaki bazı yanlış yazılarda da denildiği gibi, insanların besin olarak istifade ettiği sütlerin sığırların bedenlerinde teşekkül şekli emsal gösterilerek, gazozların bu yanlış kıyasla da helalliğine hükmedilemez! Kur’an-ı Kerîm’de aslında “helal” olana “haram” demek ve aslında “haram” olana “helal” demek, âyetle açıkça ve kesinlikle yasaklanmıştır! Peygamberimiz (asm) “Sebeb olan, yapan gibidir” buyurmuştur.

*  *  *  

Netice olarak, gazozların üretim şekli ve onun fennî açıklamaları ile ilgili bu bilgilerin, ilgili âyetlerin ve hadislerin ışığında, internet ortamlarında gazozlara “helal” diyen yazılar neşrederek Müslümanları bu yanlışa sevk etmenin, onların bu yanlışlarında ısrarla devamına sebeb olmak günahının büyüklüğünün çok iyi düşünülmesi gerekmektedir!

Kar yağışının hatırlattıkları

“-BİR ALLAH VAR.” DİYEN, ALLAH’A İMAN ETMİŞ SAYILIR MI?

Dinde lakayt, hattâ din düşmanıymış gibi bazı söz ve tavırları olanların, bazen:

“- Biz de Allah’a inanıyoruz. Sadece siz mi Müslümansınız, Müslümanlık sizin inhisarınızda mı?” şeklinde konuştukları da olur ve onların bu konuşmalarının nasıl yorumlanması gerektiğini düşündürür.

İslâm dinî ile ilgili bilgi veren kitaplarda, “İslâm dininde imanın, dil ile ikrar ve kalp ile de tasdikle olabileceği; Kur’an’ın Allah kelâmı olması sebebiyle, onun hiçbir âyetini inkâr etmemek gerektiği” yazılıdır.

Çok kısa bir şekilde ve sadece gereklilik-yeterlilik bakımından, yukarda nakledilen sözlere kısa bir cümle ile cevap verilecek olursa: “Allah var.” demek, Allah’a iman etmiş sayılmak için “gerekli”dir; fakat “yeterli” değildir! Çünkü insanlar, “hakikaten iman etmiş” olmadıkları halde, “inkâr etmemek manâsında da; “Allah var.” diyebilirler. 

Risale-i Nur Külliyâtı, Emirdağ Lâhikası-1’de bu konu şöyle açıklanmaktadır: “İnkâr etmemek başkadır; iman etmek bütün bütün başkadır.. Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden Rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve (lâ ilâhe illallah) kelime-i kudsiyesinin hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır, irade ve ilmini bilmemek ve emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikatine yaklaştığını göstermez. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî ta’zibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayt kalır. Fakat O’na iman etmek, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, O Hâlikı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek, ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.

*** 

“KAR” ADLI ROMANDAKİ BİR CÜMLENİN DOĞRU YORUMU NASIL OLABİLİR?

Türkiye’de “Nobel ödülü” alan ilk kişi, “KAR” adlı romanını yazmak için, en fazla kar yağışı alan illerimizden olan Kars’ta bir yıl kalmıştı. O romanı beğenmek, o romanın yazarını takdir ve tüm yazdıklarını da tasvip etmek manâsında olarak değil; sadece diğer cümlelerinden farklı olarak o romanındaki hayalî bir karakterine söylettiği bazı cümlelerinin, “Allah’ı inkâr etmemek”  yönüyle tahlil ve takdir edilmesinde belki fayda olabilir. O cümleler şöyledir:

“Bütün hayatım boyunca eğitimsizlerin, başı örtülü teyzelerle eli tespihli amcaların inandığı yoksulların Allah’ına inanmadığım için suçluluk duydum. İnançsızlığımın mağrur bir yanı vardı. Ama şimdi şu güzel ‘kar’ı yağdıran Allah’a inanmak istiyorum. Dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş, insanı daha uygar, daha ince kılacak bir Allah var.”

“..dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş..”, “..insanı daha uygar, daha ince kılacak..”sıfat cümlecikleri, dinî kitaplarımızda belirtilen Allah’ın sıfatlarına aynen benzemese de, “KAR” romanı yazarının, o romanındaki hayalî bir kahramanına sanki o şahıs hayalî değil de gerçekmiş gibi söylettirdiklerini “..bir Allah var.” hüküm cümlesiyle kendisinin noktalaması iyidir. Ancak, onun bu cümlesinin Allah’a gerçek iman için yeterli sayılamayacağı, Risale-i Nur Külliyâtı Emirdağ Lâhikası-1’den alınan yukarıdaki açıklamadan anlaşılmaktadır.

***  

KÂİNATTAKİ EN YÜKSEK HAKİKAT NEDİR?

Allah’ın varlığı ve birliğine: “Tevhîd hakikatı” denilir. Kâinatta en yüksek hakikat budur. Kelime-i şehâdetin ve kelime-i tevhîdin ilk kelimeleri, bu hakikati ifade eder. Kur’an-ı Kerîm’in üzerinde en fazla ehemmiyetle durduğu konu da budur. Tevhidin aksi “şirk”, yani Allah’a ortak koşmaktır ve en büyük günahtır. Varlık âlemi, en küçüğünden en büyüğüne kadar, aslında hâl lisanlarıyla: “Bir Allah var.” der. Kendisine akıl ve irade verilerek bu en büyük hakikate inanmaları beklenilen insanların ancak az bir kısmı bu hakikat yolunun yolcusudur; fakat büyük bir kısmı bundan dalâlet (sapma) hâli içindedirler!.

*** 

KAR KRİSTALLERİNDEKİ “TEVHİD” DERSİ NEDİR?

Karda, altıgen geometrisinde çok küçük “buz kristalleri” vardır; bunlara “buz” kelimesini kullanmadan, daha kısa olarak, ekseriya “kar kristali” denilir. Fakat karda birbirinin tamamen aynı iki buz kristaline şimdiye kadar hiç rastlanmamıştır! Ömrünün elli senesini kar kristallerinin fotoğraflarını çekerek geçiren ve binlerce kar kristali fotoğrafı çekmiş olan W.A.Bentley, çektiği kar kristali fotoğraflarından 2453 adedini 1931 de Amerika’da 226 sayfalık “Snow Crystals”(Kar Kristalleri) adlı kitabında neşrederek, Allah’ın varlığı ve birliğinin kar kristallerindeki bir çeşit deliline -bilerek veya bilmeyerek- dikkatleri çekmiştir.

Aynı cinsten olan canlı veya cansız bir varlığın, genel olarak ana hatlarıyla birbirlerine benzer yapıda olmalarına rağmen hiçbirinin diğerinin aynı olmaması, konuyla ilgili İslâmî eserlerde ve bilhassa Risale-i Nur Külliyâtından Sözler adlı kitapta Otuzüçüncü Söz’de geniş açıklaması yapılan, Allah’ın “Ferd” isminin içindeki “Vahidiyet” ve Ehadiyet” şekillerindeki birliğinin tecellîleridir.

*** 

 İNSANDA, ALLAH’IN VAHİDİYETİNİN VE EHADİYETİNİN TECELLÎLERİ NELERDİR?

Allah’ın, Vahidiyet ve Ehadiyet şekillerindeki birliğinin tecellîleri en fazla, “O’nun en mükemmel mahlûku olan insanların yaratılışlarında” görülür: İnsanların DNA’larında, parmak izlerinde, yüzlerinde, avuç içlerinde, ayak tabanlarında, ellerinin damarlarında, bakışlarında, seslerinde ve daha başka birçok yerlerinde Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin tecellîleri vardır. Bilimlerdeki ilerleme ile, Allah’ın insandaki bu birlik tecellîlerinin yeni misalleri de keşfedilmektedir.

İnsanlardaki kadar çok olmasa da, diğer bütün varlıklarda, Allah’ın birliğinin tecellîleri vardır. Meselâ bütün koyunlar, genel görünüşleri ile birbirine benzemekle, Allah’ın Vahidiyet şeklindeki birliğinin tecellîsini gösterir; fakat birbirinin tamamen aynı iki koyunun bulunmaması da, her bir koyunda ayrı olarak Allah’ın Ehadiyet şeklindeki birliğinin tecellîsidir. Aynı şey, bir ağacın bütün yaprakları ve bütün meyveleri için de, verilebilecek başka misaller için de söylenebilir. Meselâ:  Koç boynuzlarını toplayıp onları suda haşlayıp yumuşatarak levha haline getirdikten sonra saç tarağı yapan birisinin, sattığı o tarakların ambalajına “dünyada şimdiye kadar aynısına rastlanmamış ve bundan sonra da rastlanamayacak desendedir” yazarak yaptığı ticarî reklamı, aynı zamanda da Allah’ın “Ferd” ismi Âzamı içindeki “Vâhid” ve “Ehad” isimlerine de dikkat çekmesi olmaktaydı. Bu mevzuda verilebilecek, başka sayısız misaller vardır.

Risale-i Nur’da, Sözler adlı eserde, Otuzüçüncü Söz’de, Allah’ın altı adet İsm-i Âzam’ından, öncelikle bahsedilen “Ferd” ismi hakkındaki açıklamalar bu mevzuda çok mühim bir kaynak ve derstir. O dersi çok ve iyi anlamaya çalışarak okumakta ve üzerinde düşünmekte (tefekkürde) büyük fayda vardır.  

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Dünya kadınlar günü vesilesiyle

“Birleşmiş Milletler”in 8 Mart tarihini hiçbir atıfta bulunmadan ve gerekçe göstermeden “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul etmesine hiçbir itirazımız yoktur; hattâ bunun doğru bir karar olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü “kadın”, ailenin ve insan neslinin devamının temelini teşkil eder; onun önemine, niteliğine, vazifelerine daha fazla dikkat çekebilmek için böyle bir günün kabulü isabetlidir.

En basit bir makinenin bile “Kullanma Talimatı”na uyulmazsa, o makine ya bozulur veya ondan verim alınamaz. En mükemmel makine halinde ise, onun “Kullanma Talimatı”na uymak çok daha fazla önemlidir. Bu, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir.

Fakat insanlar, basit makineleri bile kullanırlarken onların kullanma talimatlarına ekseriya uyabilirlerken, “en mükemmel makine”yi kullanırken –tam aksi bir davranışla- onun kullanma talimatına –büyük bir ekseriyetle- muhalefet ederler ve aslında bu muhalefetlerinin neticesi olan arızaların sebeplerini ve giderilme yollarını da garip ve anlaşılmaz bir şekilde, başka yerlerde ararlar!

Halbuki insan, “kâinatın en mükemmel makinesi”dir. Onu Yapan (Allah), onun “Kullanma Talimatı”nı da vermiştir. Bu makine, onu Yapanın (Allah’ın) “Kullanma Talimatı”na uyularak çalıştırılmazsa, elbette arıza verecektir ve ondan verim alınamayacaktır.

Bütün fiilleri meydana getiren –“Amentü”de “Hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ” cümlesinde de belirtildiği gibi- Allah’tır. Risale-i Nur’da “Kader” meselesinde açıklandığı gibi de, insanın yaptığı, sadece “seçmek”tir. Allah insanın seçtiğini meydana getirir ve insanın bu seçimiyle ilgili– sadece niyet safhasında kalmış olsa bile- niyeti ve fiili sebebiyle mükafatlandırır veya cezalandırır.

Türkçemizin bir azizliğindendir ki aynı ifade, bazen aynı mevzuda “olumlu” bazen de “olumsuz” manâya gelebilmekte; kişilerin niyet ve maksatlarına göre, bazen bu cins ifadelerde tevilin en uç ve en aykırı noktasına kadar gidilebilmektedir! Bunun en bariz ve tipik misallerinden biri, çocuklarımızın okula ilk başladığında eline tutuşturduğumuz “Okuma Kitabı”dır. Bu kitap ismi, niyet ve maksada göre “Kitap okuma!” yasaklaması olarak da, yani tevilinin en uç ve en aykırı şekliyle, tamamen ters bir manâda da kullanılabilir. Bunun gibi, en basitinden en mükemmeline kadar bütün makinelerin onlara arıza verdirtmeden ve verimli olarak kullanılabilmesi için, “o makineyı yapan” tarafından verilen “Kullanma Talimatı” da tamamen ters bir manâda, yani –kelimelerin yerlerini değiştirerek- “Talimatı Kullanma!” yasaklaması olarak anlaşılırsa; bu tevil en uç ve en aykırı manâsına kadar zorlanırsa ve “Kullanma Talimatı”na uyulmazsa, o makinenin arıza vermesinden veya verimli çalışmamasından, kimin kime şikayete hakkı olabilir ve bu durumla ilgili başka sebepler ve çareler aramanın ne faydası olabilir?

İşte, insanın “kâinatın en mükemmel makinesi” olduğunu ve onu “Yapan”ın (Allah’ın) onun “Kullanma Talimatı”nı da yapmış olduğunu düşünebilmeli; bilhassa onun “ailevî meseleleri” de dahil, “insanın ferdî ve içtimaî hayatındaki her neviden bozuklukların” sebep ve çarelerini başka yerlerde aramak yerine, her şeyden önce, onu “Yapan”ın (Allah’ın) verdiği “Kullanma Talimatı”na uyularak çalıştırılıp çalıştırılmadığını araştırmalı ve buna göre gereğini yapmalıyız.

Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyâtı, Lem’alar, Yirmidördüncü Lem’a’nın İkinci Nüktesi’nde şöyle demektedir:

“İKİNCİ NÜKTE: Bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaîyeden çekildiğim halde bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekseri dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvalar işittim. ‘Eyvah!’ dedim. İnsanın hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi Cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış dedim. Sebebini aradım. Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimâîyesine ve dolayısıyla dîn-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; biçare nisâ tâifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan ma’nevî evlâtlarıma katiyyen beyan ediyorum ki:

Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yeganesi, daire-i İslamiyedeki terbiye-i dîniyeden başka yoktur!.. Rusya’da o biçâre tâifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risâle-i Nurun bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam; refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve dâimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o biçâre ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyâde hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor.

Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata ma’rûz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

Hem Risâle-i Nûrun bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refika-i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki; sefahete girmiş zevcesine ittiba eder; vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir sûrette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

İşte, Risâle-i Nûrun bu mealdeki cümlelerinin ma’nası budur ki: Bu zamanda aile hayatının dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız dâire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir.”

Risale-i Nur Külliyâtı, Lem’alar, Yirmidördüncü Lem’a 1934 yılında yazılmıştır. O tarihten şimdiye kadar 87 yıl geçmiştir. Maddeten bizden daha fazla gelişmiş ülkelere nisbeten Dinî inançlarımız ve aile yapımız bakımından onlardan  daha iyi durumda olduğumuzdan, bizi bu yönlerden zayıflatmak için, Bediüzzaman’ın 87 yıl önce Yirmidördüncü Lem’a İkinci Nükte’deki “biçare nisâ tâifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.” durumunun 87 yıldır artarak devam ettiğini nazar-ı itibara alarak, bu konuda tüm milletçe çok uyanık ve tedbirli olmamız gerekmektedir.
Prof. Dr. Mustafa Nutku