Etiket arşivi: Prof. Dr. Mustafa Nutku

Yöneten Kuvvet

Bir müddet evvel elime bir gazete geçti. Bu gazetedeki “Yöneten Kuvvet” başlıklı ve bir profesörün imzasını taşıyan yazının o başlığı, çok ilgi çekiyor ve insanı hemen o yazıyı okumaya sevk ediyordu.

Yazıda insanı meydana getiren sistemlerin başlıcaları:

1- Sinir sistemi, 2- Kan sistemi, 3- Kalp ve damar sistemi, 4- Hazım sistemi, 5-Teneffüs sistemi, 6-Üreme ve üriner sistem, 7- İç ifraz sistemi, olduğu belirtildikten sonra, bunların her birinin teferruatlı incelenmesini Tıp Fakültelerine bırakarak, bunların her birinin herkesi ilgilendirebilecek ve hayrete düşürebilecek  bazı harika özelliklerinden bahsediliyordu.

O profesör, insanı meydana getiren sistemlerin arasında en alâka çekenin “sinir sistemi” olduğunu söyleyerek, bunu şöyle basit bir misâl ile izaha çalışıyordu: “Meselâ, insan  beyni, kendisine öğretilen bir işi yapmak için oldukça büyük, yani normal insan kafasının 200-300 misli büyüklüğünde bir cihaz gibi çalışır. Eğer insan yapısı bir ‘elektronik beyni’ aynı zamanda iki işi düşünerek yapabilecek hale getirmek icab etseydi, bu cihazın  bir apartman büyüklüğünde olması gerekirdi. Eğer üç işi yaptırmak isteseydik, bu cihazın ne kadar büyük olması lazım geldiğini tasavvur edebilirsiniz.

Halbuki bir ‘insan beyni’ aynı anda beş on fikri düşünebilir. Çünkü insan beynini teşkil eden on milyar kadar hücre birbirleriyle bağlantı halindedirler. Bir hücrede meydana gelen hareket, his veya düşünce mesajı, onunla ilgili bütün hücrelere aynı anda yayılır ve şuurumuzun altında bu ilişkiler devam eder. Bu yüzdendir ki, yolda giderken herhangi bir tanıdığımızı görsek, ekseriya sanki onu o anda düşünüyormuşuz gibi gelir. Halbuki onu değil de başka birisini de görseydik, ayni şey olacaktı. Bu hadise, biz farkında olmadan devamlı olarak beynimizin içinde binlerce fikrin hareket halinde olduğunu gösterir.”

 *  *  *

O profesör, insanın sinir sistemindeki harikulâde özelliklerin sadece birinden o gazetedeki yazısında bu şekilde basit bir misâlle bahse çalıştıktan sonra, insanın “kan sisteminde” olan harikulâde özelliklerine misal veriyor: “Biliriz ki, kanımız hücrelerimizin muhtaç olduğu havayı ve onun içindeki oksijeni taşır. İnsan vücudunda 5-7 kilo kadar kan vardır. Bunun akyuvarları vücudu müdafaaya yarar, alyuvarları da kalbimizden akciğerlerimize gider, teneffüs ettiğimiz temiz havanın oksijenini yüklenir, tekrar kalbimize döner; oradan da vücudun en uzak hücrelerine kadar bu oksijeni götürür. Bilir misiniz, bütün vücudumuzu beslemek için sahip olduğumuz damar sistemimiz ne kadar uzunluktadır? Eğer vücudumuzdaki damarları en kalınından kılcal olanına kadar uç uca getirsek, yüzbin kilometre kadar uzunlukta ‘bir damar ipi’ meydana gelir. Kalbimiz, her atışı ile bu yüzbin kilometre uzunluğundaki damarlarımızda alyuvarları dolaştırır ve hücrelere oksijeni, yaşamak için muhtaç olduğumuz oksijeni havadan teneffüs yoluyla alınmış olarak gönderir.

Kan dolaşımında vücudumuzda kullanılan kanın 5-7 kilo olduğunu söylemiştik. Kalb, atışlarıyla dakikada 2,5 kilo kanı vücudumuza sevk eder. Bir taraftan atış baskısıyla kan damarlarımıza uzanır, bunun sonunda atışın açılışı esnasında meydana gelen menfî basınç ile de kalbimiz bir nevi emme durumuna geçer; böylelikle kullanılmış olan  kanımızı geriye, kalbimize doğru çeker. Şu halde kalbimiz dakikada 2,5 kilo kan sevk ettiğine göre, saatte 150 kilo ve günde 3600 kilo yani 3,6 ton kan kullanıyor demektir. Eğer muhtaç olduğumuz senelik kanı hesap edecek olursak, senede 1314 ton kana ihtiyacımız vardır. Bunu üç boyutlu bir şekil olarak gözümüzde canlandırırsak, cephesi 8 metre, derinliği 12 metre, yüksekliği 13 metre, yani 5 katlı bir apartmana tekabül eden bir hacim meydana gelir. Şu halde  yumruk kadar kalbimiz, damarlarımızdaki 5 kiloluk kan sermayesini atışları ile değiştire değiştire kullanmasaydı da devamlı olarak çeşmeden akar gibi kullansaydı, bir sene içinde beş katlı bir apartman büyüklüğünde bir kan deposuna ihtiyacımız olacaktı!..”

 *  *  *

O profesörün gazetedeki yazısında insanı meydana getiren başlıca sistemlerin iki tanesinden böyle bahsettiğini naklederek, onun bahsettiği diğerlerini de burada nakletmeye lüzum görmeden, bu bilgilerle ilgili olarak,  insanın mahiyetini izah eden eserlerden parçalar okuyalım:

“İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nâzik ve nâzenin bir mûcize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.

Eğer nur-u îman içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, o şuur ile okur. Ve o intisapla okutur. Yâni, ‘Sâni-i Zülcelâl’in masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım’ gibi mânalarla insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek Sâniine intisaptan ibaret olan îman; insandaki bütün âsar-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti o san’at-ı Rabbaniyeye göre olur. Ve âyine-i Samedâniyye itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve Cennet’e layık bir misafir-i Rabbanî olur.” (Risale-i Nur Külliyâtı, SÖZLER)

“Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünûn ve ulûm-u beşeriyye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalb dahi hadsiz hakâik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu; had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.

İşte, mâdem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere-i azîmenin cihazâtını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve herhalde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Mâdem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek” (Risale-i Nur Külliyâtı, MEKTUBAT)

* * *

O profesörün bir gazetedeki “Yöneten Kuvvet” başlıklı yazısında, insandaki harikulade özelliklerden bahisle, bunlardan yalnız beyin ve kalbe dair verdiği misalleri okuduktan sonra, yazının “SONUÇ” başlığını taşıyan son paragrafında insandaki harikulade özelliklere ait bu misalleri Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya, Vahdaniyete, İslâm imanının esaslarına, Esma-i Hüsnâ tecellilerine bağlayarak yazıyı bitirmesi gerektiğini düşünmüştüm ve insandaki ince sanatlı yapı, akıl ve kalb mevzuunda imanî eserlerden okuduğum yukarıdaki satırları, çağrışımla hatırlamıştım.

* * * 

“O profesör, gazetedeki o yazısına başlık olarak ‘Yöneten Kuvvet’i seçtiğine göre, mutlaka yazısının sonucunda da hakikaten ‘Yöneten Kuvvet’e dikkat çekmeli” diye düşünüyordum, Fakat o yazıyı okumaya devam etmekten de çekiniyordum. Çünkü o yazı, dine pek dost olmayan bir gazetede neşredilmişti. Öyle gazetelerin de kendilerine mahsus çok kötü bir neşriyat siyaseti vardı; onlar İslâmî neşriyat ve bilhassa Risale-i Nur eserleriyle de desteklenen bir İslâmî neşriyat asla yapmazlardı. O yazının “SONUÇ” kısmını bu endişeyle okudum.  Heyhat! Böyle bir başlık, böyle bir yazı ve böyle bir sonuç!.

 *  *  *

O yazıdaki birkaç cümlelik “SONUÇ” bir ibret konusu idi. Üzerinde uzun makaleler, kalın kitaplar yazılabilecek çok ehemmiyetli meseleleri, iman ve küfür muvazenelerini, Kur’an’ın ve felsefenin yolcularını, tabiata saplananların ve tabiîyyun fikrini taşıyanların mesleğini, esbabperestleri, vesaite icad ve tesir verenleri hatırlatarak o yazının başlığındaki “YÖNETEN KUVVET” kelimeleriyle bağdaşmayacak ifadelerle sona eriyordu. O yazıdaki “SONUÇ” cümleleri şöyleydi:

“Bütün bu ince sistemler, harikulâde düzenler canlının rahat, kolay yaşaması ve bulunduğu yere uyması yani adaptasyon içindedir. Eğer bu kıvrak sistemler olmasaydı, insan çok kaba bir yaratık olacak, hareketlerini kolay yapamayacak ve bugünkü gibi düşünceli ve mânalı olmayacaktı.”(!)

O profesör, bahse konu olan yazısının “SONUÇ” kısmında, “kıvrak sistemler”(!) dediği esrarengiz bir failden bahsediyordu fakat o “kıvrak sistemler”in kimin eseri ve kimin tarafından kurulup çalıştırılmakta olduğundan hiç bahsetmiyordu. 

 *  *  *  

O profesörün o gazetedeki yazısının sonundaki “SONUÇ”tan anlaşılabilen aslında şuydu: Hazret-i Adem’den kıyamete kadar, her biri -çeşitli derecelerinde- iman veya küfür ehli olarak bu imtihan dünyasında yaşayanlar olacaktır. O profesöün o  gazetedeki yazısındaki “SONUÇ”da, bu hakikatin delillerinden biriydi. 

  *  *  *

O profesörle ayni zihniyettekilerin yollarının yanlışlığını ortaya koyan, doğruyu, hakikati gösteren çok sayıda eserler asırlardır yazılmıştır, okunmuştur ve okutulmuştur. Asrımızdaki insanların anlayışlarına ve ihtiyaçlarına göre yazılmış Risale-i Nur Külliyâtında yer alan ve o zihniyet sâliklerinin durumunu tahlil eden bazı cümleler  de şöyledir:

“Eğer kat’ı intisaptan ibaret olan küfür insanın içine girse; o vakit bütün o mânidar nukuş-u Esmâ-ı İlâhiyye karanlığa düşer, okunmaz.

Zira Sâni’ unutulsa, Sânia müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidar âli sanatların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar.

Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; dediğimiz gibi: Kısacık bir ömürde hayvanatın en âciz ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.” (Risale-i Nur Külliyâtı, SÖZLER)

 *  *  *

Aslında insanların öğrendikleri bilimler, kendi hususî lisanlarıyla mütemadiyen Allah’tan bahsediyorlar; Hâlıkı tanıttırıyorlar. O’nun kudretinin büyüklüğünden, sanatının inceliğinden, Kayyumiyetiyle her şeyi idame ettiğinden, Rezzâkiyetiyle yüzbinlerce çeşit bitki ve hayvanı ayrı ayrı rızıklandırdığından, Hakîmiyetiyle her şeyi hikmetle tanzim ettiğinden, Rubûbiyetiyle her şeyi terbiye ettiğinden,.. ilâ âhir; bütün bilimler Allah’ın Esma-i Hüsnâsının kâinattaki tecellilerini anlatıyorlar.

Hakikî bir Müslüman, bilimlere bu nazarla bakar ve bakmalıdır. Acaba Müslüman olmayanlar, imansızlar, dinsizler niçin bu nazarla bakamıyorlar? Tıp biliminden basit bir misalin bile, Allah’a ve O’nun inanılmasını istediklerine imanın artmasına sebeb olması gerekirken, o bilimde veya diğer bilimlerde “profesörlük” gibi “ilmî unvanlar” ve hattâ onun daha da ötesinde “bilim ödülleri” alanlar ve “meşgul oldukları bilimlerle ilgili bilgilerinin çokluğunu bütün dünyaya kabul ettirenler” arasında nasıl oluyor da onlardan bazıları İslâm dinine lakayt veya tamamen dinsiz de olabiliyorlar?

Talebeliğim esnasında bu sual üzerinde bazen düşündüğümü hatırlıyorum. Bunun, dünyanın bir imtihan yeri ve insandaki enenin (benliğin) bilinmesiyle ilgili olduğunu, Risale-i Nur Külliyâtından SÖZLER adlı eserdeki Otuzuncu Söz’de bulunan,  insandaki “ene” ile ilgili bahsi okuyunca anlamıştım.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Futbol Hastalığı

Pandemi salgını on aydır devam ediyor. Bununla ilgili çeşitli haberler, yorumlar, ikazlar yanında çeşitli sektörlerde maddî ve manevî yönlerden sebeb olduğu çeşitli zararlardan ve faydalardan bahsedenlere de rastlanıyor. 
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) da,  1-2-3.  Super Lig’lerin 2020-2021 sezonundaki futbol maçlarının ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğine dair tarihlerle birlikte, pandemi salgını sebebiyle bu futbol maçlarının “seyircisiz” olarak yapılacağını da açıklamıştı ve o maçlar seyircisiz olarak yapılmaya devam ediyor. Acaba bir sezon boyunca seyircisiz futbol maçları yapılmasının manevî faydası olabilir mi, bunun hakkında ne denilebilir?
Bilhassa gençler ve hemen her yaştakiler için sporun, beden hareketlerinin faydası ve lüzumu inkar edilemez. Tatbik tarzına ait her türlü teferruatında İslâm’ın emir ve yasaklarına uymak şartıyla, sporu ihmal etmemelidir. Hareketsizlikten, çeşitli hastalıklar  meydana gelebilir. Kâinatta “daimi bir hareket kanunu” işlemektedir. Adalelerin çalışması, bazı vücut organlarının da daha iyi çalışmasına sebep olur; kan daha iyi devreder, akciğerlerin teneffüs kapasitesi artar, vücutta meydana gelen zehirlerin atılması kolaylaşır. Bedenî faaliyet, zihnî yorgunlukların giderilmesinde de müessir bir çâredir.

Sporun birçok nevileri olmakla beraber, herkes her nevi sporu yapamaz; sporun yaşla ve vücut kapasitesi ile yakın alâkası vardır. Fakat en çok  “sistemli yürüyüş” tavsiye edilmektedir..

İnsanlarda spora karşı fazla alâkanın bulunması yadırganacak bir hal de değildir. Aksine, askerlik gibi bazı mesleklerde sporun büyük önemi vardır. Fakat “spor alâkası” görünüşü altında, sporun hakiki gayesi, mahiyeti ve faydalarından mahrumiyetle; ölçüsüzce, körü körüne bütün mevcudiyetiyle bazı sürükleniş meyillerini de hoş görmemek gerekir.

– “Sporla meşgul oluyor musunuz?” sualine şu cevaplar vb çok verilmektedir:

“- Evet, mühim futbol maçlarını hiç kaçırmam.”

“- Evet, her hafta mutlaka spor-toto veya spor-loto oynarım(Bütün şans oyunları İslâm’da haramdır)

“- Mühim bir maç, olmadan önce ve olduktan sonra da, günlerce beni meşgul eder.”

“- Mühim bir maçı seyredebilmek için Türkiye’de veya dünyanın neresinde olursa olsun, bütün imkanlarımı kullanabilirim…”

“- Benim için en alaka çekici konuşma mevzuu futboldur.”

Yukarıdaki suale bunları ve benzeri cevapları verebilecek kişilerin halen ülkemizde çok sayıda bulunması, basın, medya vd  bazılarının (şöhret, tiraj, bol reklam ve bol para vd gibi) kendilerine ait çeşitli menfaat hesaplarıyla bu alâkayı devamlı olarak pompalamaları, futbol hastalığının durumunu gerçekçi olarak tahlil etmeyi icap ettirmektedir.

Oyun heyecanı fazla bir spor olan futbola aşırı alâka gösterenlere “futbol hastası”, maç günleri başka vilayetlerden bile gelip bilet alabilmek için bir gece öncesinden turnikeye girerek açık havada, soğukta sabahladıkları stadyumlara “hastane” denilmesi, oldukça yaygın ve eskidir. Fakat aşırı futbol meraklıları, kendilerine “futbol hastası” ve stadyumlara “hastane” denilmesine ekseriya kızgınlık göstermezler.

“Futbol hastalığı” tenkid ve münakaşa konusu yapılsa bunlar, bütün dünyanın futbol heyecanı ile sarsılmakta olduğunu, Güney Amerika memleketlerinden, İngiltere’den, İtalya’dan misâller getirerek anlatıp, sanki “asıl anormal hâlin futbola hiç alâka göstermemek olduğunu îma eder gibi konuşurlar!. Salgın bir hastalık birçok dünya memleketlerinde yaygın halde olsa, bu hastalığı “sıhhat” ve bu hastalığa yakalanmamış olmayı “hastalık” diye mi kabul etmek icap eder?

Bu hâl, Şark’lı bir yazarın daha sonra bir Türk hikaye yazarı tarafından da kendi hikayesiyle  tekrarlanmış “Herkesin içtiği su” başlıklı meşhur bir hikayesini hatırlatıyor: Bir hükümdarın ülkesinde bir su çıkmış. Bu sudan içenler deli oluyorlar ve bu sudan içmeyenleri kendileri “deli” olarak vasıflandırıyorlarmış!. Hükümdar ve veziri buna bir çare arayıp bulamazlarken, bu sudan içerek deli olanların sayısı da  artmaya devam ediyormuş. Onların sayısı arttıkça, o sudan içmemiş diğerlerinin üzerlerinde yaptıkları maddî-manevî baskıları da artıyormuş. Bu duruma bir çare arayıp bulamayan hükümdarın veziri, nihayet ümitsizlik içerisinde hükümdara gelip bu sudan içip deli olanların kendisine de karşı davranışlarına daha fazla dayanamayacağını, kendisinin de bu sudan içip diğerleri gibi olmaktan başka çare bulamadığını söylemiş. Hükümdar, bütün gayretlerine rağmen, vezirini bu kararından vazgeçirememiş. Veziri de o sudan içip “deli” olduktan sonra ve o sudan içmeyen hükümdara veziri de “deli” nazarıyla bakmaya başlayınca, son olarak hükümdar kendisinin de o sudan içmekten başka çaresi kalmadığınına kanaat getirmiş ve o da “herkesin içtiği su”dan içmiş..”

Bu Şark hikâyesi böyle bitiyor. Acaba tüm dünyayı sarmış olan futbol hastalığının hikâyesi ne zaman ve nasıl bitecektir?

Futbol hastalığının teşhisini ve tedavisini icap ettiren belirtisi; içi devamlı olarak teneffüs ettiğimiz atmosfer havasından biraz daha tazyikli hava ile doldurulmuş meşin bir topla oynayan futbolcuları ve hakemlerini aklıyla, kalbiyle, göz ve kulak gibi duyu organlarıyla, günahının da olabileceğini hiç  düşünmeden sürüklenmek şeklinde kendini gösteriyor!.

Futbol hastalığı insanların en kıymetli hazineleri olan vakitlerinin israfına, çeşitli ölçüsüz, taşkın ve günah sayılan işler yapmalarına, bazen de küfürleşmelerine, dövüşmelerine ve hattâ ölümle neticelenen olaylara, bizzat maça seyirci olarak giderek veya televizyondan futbol maçı seyredenlerde bunlardan hiçbiri olmasa bile, futbolcuların ve hakemlerin (uzatmasız maçlarda) en az 90 dakika müddetle İslâm’daki erkek tesettürüne aykırı şortlarla görüntülerine bakmanın günahlarına sebeb olmaktadır. Bir Anadolu şehrimizde, mahallî takımlarının başka bir şehirde yapacağı maça gitmek için otobüs kiralamak isteyen, fakat bunun için paraları olmayan bazı gençlerin gece tenha sokaklarda ellerinde zincirlerle yol kesip zorla para almaları ve benzeri, daha da kötü örnekler, futbol hastalığı ile ilgili  hastalık belirtilerinin bazı misalleridir.

Fıkıh âlimleri, “en iyi beyin sporu” olmasının yanında, insanların bu dünyaya gönderilmelerinin hikmeti ve gayesiyle uyumlu olmayan bazı mahzurlarını dikkate alarak satranç oyununda aşırılığı bile hoş görmemişken, satranca göre çok eksik ve geri yönleri bulunan futbolun ve bununla alâkalı futbol hastalığının durumunun, dinî olarak da ciddî şekilde düşünülmesi ve yorumlanması icap etmektedir.

Bazıları,

“-Daha kötü şeylerle uğraşmaktansa bırakalım; insanımız futbolla uğraşsın..” demekte ve bu sözleriyle kişileri futbol hastalığı aleyhinde konuşturmamaya çalışmaktadırlar. Onların bu hali, İspanya’yı 50 yıl diktatörlükle idare etmiş olan General Franko ile alâkalı bir nakli hatırlatmaktadır:

General Franko’ya 50 yıl koskoca İspanya’yı diktatörlükle nasıl idare ettiğini sormuşlar; General Franko:

“- Büyük arenalarda (boğa güreşlerinin yapıldığı yerlerde) ve büyük futbol sahalarında insanları uyutarak…”(!)

cevabını vermiş.

 Aynı mevzuyla alâkalı olarak söylenebilecek başka şeyler de olabilir.

“-Daha kötü işlerle uğraşmaktansa..” yanlış hoşgörü cümleciğine karşı, boş bir kabın doldurulması ile alâkalı şu duruma dikkat çekilebilir:

Boş bir kabı, “Daha kötü bir şeyle doldurmaktansa..” yanlış hoşgörüsüyle herhangi bir şeyle doldurursak, o boş kap “dolu” duruma geleceği için, onu daha sonra “iyi” bir şeyle dolduramayız. Bunu yapabilmek için, daha önce doldurulmuş olanın bir kısmını veya tamamını boşaltmamız icap eder. İnsanın ruhî, aklî, hissî alâkalarının mazharı bir “kab”ın var olduğu farz edilirse “o kab daha kötüsü ile dolmasın” diye “futbol hastalığı”yla doldurulursa, onun daha iyisiyle doldurulmasını kısmen veya tamamen engellemiş oluruz!. 
Ancak önceden doldurmuş olduğumuzu kısmen veya tamamen boşaltmak suretiyle, o “kab”a daha iyi bir şeyi doldurmamız mümkün olabilir. Bu ise pratikte hem zordur, hem de önceden doldurmuş olduğumuzu tamamen boşaltmadıkça, yeni doldurmuş olduğumuzla karışınca belki; “müşevveşiyet” (karmakarışık bir vaziyet) husule gelecektir. Nitekim, asrımızın insanlarında bu “müşevveşiyet” hâlinin misallerine çok rastlanmaktadır. 
Bu “müşevveşiyet” hâlinin misallerinden birini, tanıdığım yüksek dereceli ve beş vakit namazını kılan fakat “futbol hastası” bir memurun, futbol maçlarına namaz seccadesi ile gitmesinde, maça gelmiş seyircilerin tezahüratı esnasında namazını da aksatmamaya çalışmasında; fakat futbol sahasındaki, İslâmî tesettüre uymayan kısa şortlu futbolcu ve hakemlere en az 90 dakika  bakmanın günahını yüklendiğini düşünmemesinde görmüştüm.  

“Futbol hastaları” manevî değerlere de sahip olsalar, o hastalıklarının derecesine göre bu müşevveşiyet ile, zihinleri bazı futbolcular ve futbol maçları üzerinde yapılan fuzulî yorumlar ve değerlendirmelerle meşgul olur; boş zamanlarında ve bulabildiği bazı fırsatlarda İslâm’ın âyetlerle ve hadislerle yasakladığı “mâ-lâ-ya’nî” (mânasız, faydasız, boş şey) günahı sayılacak hâller ve sözlerle de günahlara girerler..

Böyle yanlış hâller ve sözleriyle de,  “futbol hastaları” –belki aslında öyle olmasa bile- kendilerini bu dünyaya sanki futbol oynamaya, futbol seyretmeye, futbol üzerinde konuşmaya, futbol münakaşası yapmaya ve hattâ bazıları daha da ötesinde “spor toto”, “spor loto” gibi şansa dayandığı için haram olan kumarları oynamak için gelmiş zanneder gibi davranırlar.

Bu mevzudaki manevi tehlikelere bir misâl de vermiş olmak için, Türkiye’de yıllarca “Gol Kralı  unvanını muhafaza etmiş, “futbol hastası” binlerce hayranını kendisine gıpta ettirmiş, küçük çocuklara büyüdükleri zaman onun gibi olmak özentisini vermiş meşhur bir futbolcuyla yapılmış ve basında yer almış eski bir röportajdan da bahsetmek istiyorum.

Röportajı yapan gazetecinin muhtelif soruları arasında,

“- Hayat görüşünüz nedir?” sorusuna, o meşhur “Gol Kralı”:

“- Hayat hoş ve boştur, gerisi loştur; al dizginleri koştur da koştur!..” (!) cevabını vermiş…

Meşhur ve muteber bir sözdür:

“- Hayat görüşünün ne olduğunu söyle; senin kim olduğunu söyleyeyim.”

İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmetini ve gayesini şuurlu olarak anlamış her mü’min, bu “hayat görüşü (!)”nün yanlışlığına çok kolaylıkla hükmedebilir. Onun bu çok yanlış sözlerine tepki göstermeyen insanların bu sözlerle ilgili manevî tehlikeleri ve zararları anlayabilmeleri için ise, önce hakikî ve şuurlu bir mü’min olmaları icab eder. Allah’a ve O’nun inanmamızı istediklerine gerektiği gibi iman etmemiş, insan olarak bu dünyada bulunuşunun hikmetini ve gayesini tam idrak edememiş bir “futbol hastası” ise, aklı bazı meşhur futbolcuların hayat hikayeleriyle, şimdiye kadar oynadıkları takımlarla ve attıkları gollerle geveze, ruhu da bunlar gibi faydasız şeylerle sersem olmuş bir halde ve hakikat gözü de bu sebeple kısmen kapanmışken, kendisinin en büyük alâka mevzuuna yapılan haklı tenkitleri kabul edemez ve onlara karşı haksız tepkiler gösterir.

Futbol hastalığı, “manevî bir hastalık”tır, bütün dünya memleketlerinde salgın halinde oluşu, bunun aksine delil gösterilemez. Zira bir insan için normalliğin hakikî ölçüsü, “moda olan cereyanlara veya salgın manevî hastalıklara kapılmış olmak” değildir. Bütün kâinatı ve bu büyük kâinat içinde küçük bir kâinat olan insanı yaratan Allah, yarattıkları için ölçüler, kanunlar, nizamlar da koymuştur. Aklıyla muhayyer (seçmeli) olarak dünya imtihanına gönderilen insanlar, cüz’î iradelerini Allah’ın kendileri için koyduğu ölçülere, kanunlara ve nizamlara ne derecede uygun olarak kullanırlarsa, o derecede “hakikî bir insan” olmak vasfına ulaşabilirler.

Zamanımızda, kıyafetlerde ve ideolojilerdeki “yeni moda olanı taklid etmek” temayülü, futbol hastalığı mevzuunda da mevcuttur ve hakikî insanlık şahsiyetini bir ucundan da bu taklitçilik kemirmektedir.

Hayata boştur (!) diyerek iftira eden, dolayısıyla Kâinatın Yaratıcısını mânasız, abes ve maksatsız iş yapmakla (Hâşâ) itham edenlere, İyi top sürüyor veya Çok gol atıyor” diye muhabbet etmenin tehlikesi açıktır. Maalesef bu tehlikeye gereği ve yeteri kadar dikkat çekilmiyor.

“Gerçek değerler sistemini” bulabilmenin ve muhafaza edebilmenin daha zor olduğu bu âhirzamanda, çocukluğundan itibaren yavaş yavaş futbol hastalığının pençesine düşen bazı nesillerimizi, “masum bir spor alâkasının çemberine girenler” olarak mı göreceğiz? Onların, ruhlarıyla, akıllarıyla, bedenleriyle, zamanlarıyla aşırı şekilde top peşinde koşmalarının, tahlili icab eden bazı psikiyatrik yönleri de yok mudur?

Belli şekildeki ve büyüklükteki, içi etrafımızda çok bol ve her an teneffüs ettiğimiz havanın biraz daha yüksek tazyikli hali ile dolu meşin bir topun peşinden -çocukluk çağlarını çok geride bırakmış olmalarına rağmen- bazı insanlarımızın bütün mevcudiyetleriyle koşmaları, bu şekilde vakit geçirmeye, oyalanmaya, iç sıkıntılarından kurtulmaya, teselli bulmaya, deşarj olmaya çalışmaları, kendilerinin de teşhis edemedikleri, fakat teşhisi icap eden marazî bir ruh halini aksettirmiyor mu?

Bir zamanlar, imanla küfür arasındakilere onlardan farklı “üçüncü bir ekol” mânasında “ne sağcı, ne solcu; futbolcu” denilmesi çok yaygındı. Şimdi böyle denilmiyor; çünkü futbol alâkası bu mevzuda, yukarıda da bahsedilen yazılı basın ve diğer medyanın pompalama gayretlerinin neticesinde, imanla karışıp yukarıda da kısaca bahsedilen “müşevveşiyet” halini meydana getirmiş durumda! Bu mevzuda kendisinin hiçbir şikâyeti, endişesi olmayanlar ve bu halde yaşamakta mahzur görmeyenler de mevcut olabilir; fakat bu mevzuda şikâyeti, endişesi ve hassasiyeti olanlara, bilhassa çocuklarının küçük yaşlarından itibaren terbiyeleri esnasında, yukarıda bahsedilen “boş kabın doldurulması” misâlini dikkate almalarını tavsiye etmek yerinde olacaktır.

Çocuklarının midelerini, küçük yaşlarından itibaren besleyici çeşitli gıdalarla doldurmaya ve onların maddî bünyelerinin gelişmesine hizmete çalışmakla kalmayarak, onların akıllarının, hislerinin ihtiyaçları olan “en iyi manevî gıdaların da zamanında verilmesi” ihmal edilmemelidir. Onların ileri yaşlarında “futbol hastalığı” ile manevî tehlikelere ve zararlara girebilmesine karşı koruyucu bir aşılama böyle yapılabilir. Anneler ve babalar, çocuklarının manevî açlıklarının da doyurulması için onların akıllarını Mârifetullah, kalblerini Muhabbetullah ile beslemeye ve onlara tahkikî imanın neşesini tattırmaya çalışılmalıdır. 
O zaman, çocuklarının futbola “bir spor nev’i” olmaktan çok daha fazla değer vererek ondan çok daha mühim olan alâka mevzularına ise kayıtsızlık ve hattâ bazen de inkâr halleri göstermelerinin, çocukluk çağlarından itibaren önlenmesi de belki mümkün olabilir. Böyle bir terbiyeyi alan çocukları sadece  “zararsız bir oyun ihtiyacı ve gerçek spor maksadı” ile futbol oynarlar; ömürleri boyunca  müzmin “futbol hastaları” olmayabilirler..
Prof. Dr. Mustafa Nutku

Katsayımızı arttırabiliyor muyuz?

Önce çok basit ve ilk nazarda başlıktaki konuyla hiç ilişkisi yokmuş ve “absurd” (gülünç, manâsız) gibi gözüken, gerçekte ise başlık konusuyla çok yakından ilişkili iki soru soralım:

1 – “Pişmaniye” adlı tatlı size neyi hatırlatıyor ve onun yapılışından alınabilecek en mühim ders sizce ne olabilir?

2 –  Katsayımızı arttırabiliyor muyuz?

* * *

Yukarıdaki ilk soruda bulunan “Pişmaniye” kelimesinin herhangi bir insanın zihnindeki çağrışımı; bilhassa İzmit’inki meşhur olan, başlıca un, şeker  ve su karışımı ve çok ince beyaz liflerden ibaret bir tatlı olur. Fakat, matematikte “üstel fonksiyonlar” dersini öğrenmiş birisi, uygulamasını da yapabilirse, “üstel fonksiyonlar”ın matematiksel gerçekliğinin günlük hayattaki en çok rastlanan misalinin pişmaniye tatlısının yapılış şeklinde olduğunu da görebilir.

Yukarıdaki ikinci soruda bulunan “Katsayımızı arttırmak” ise, herhangi bir insanın zihninde ilk anda, sahip olduğumuz bir veya birden fazla binanın (bilhassa belediye seçimleri öncesinde onlara kaçak kat ilave inşaatı ile) kat sayısını veya devlet memuruysak maaşımızın yan ödeme katsayısını arttırmak çağrışımlarını yaptırabilir. Fakat “kat sayımızı arttırmanın”, ehemmiyeti ve lüzumu bunlarla asla kıyaslanamayacak çok mühim bir şekli daha vardır.

“Kat sayımızı arttırmanın” o manâsını da göz önüne alarak gereğini yapabilenlere ne mutlu…

Fazla merakta bırakmamak için, onun açıklamasına geçebiliriz.

* * *

Yıllar önce, camiden çıkarken rastladığım bir arkadaşım  İstanbul Mecidiyeköy meydanında iç turizmle ilgili bir tanıtım fuarı kurulduğunu söyleyerek oraya benim de gitmemi tavsiye edince, ben de o civarda olduğum için oraya gitmiştim.

O fuardaki çeşitli vilayet ve kazalarımızın turistik tanıtımının yapıldığı reyonlar arasında, İzmit şehri reyonunda “Pişmaniye” adlı bir tatlının yapılışının gösterilmesi, benim için daha alâka çekici olmuştu:1,5 Metre kadar çapında büyük bir tepsinin etrafında ayni aralıklarla ayakta duran ahçı elbiseli üç kişi, simit şeklindeki bir hamuru hep birlikte elleriyle çekip uzatarak onun çapını tepsinin çapına kadar genişlettikten sonra, 8 rakamı şeklinde onu burmak, daha sonra da burularak 8 şekline getirilmiş o hamurun iki halkasını üst üste getirip tepsinin çapı kadar büyük bir hamur halkası oluncaya kadar onu üç tarafından çekmek işlemini ard arda tekrarlıyorlardı. Bu işlemle, o hamurun simit şekline getirilmiş halinin burulup katlanmalarının sayısı arttıkça o hamurdaki lifler de daha ince hale geliyordu. Bu işlem tekrarlanırken o hamurun yumuşak kalabilmesi ve pişmesi için de, yerdeki bir mutfak brülörüyle o hamurun bulunduğu tepsiyi alttan hafifçe ısıtıyorlardı.

“Pişmaniye” adlı, başlıca un, şeker ve su kullanılarak evlerde de “Pişmaniye çekmek” adı verilerek yapılabilen bu tatlının ticarî amaçla makinede yapılışı da bunun gibi, fakat insan kolları yerine mekanik kollar kullanılması suretiyle oluyormuş.

* * *

O fuarda İzmit’in meşhur tatlısı pişmaniyenin yapılışını gösteren işlemi seyrederken, matematik öğretmeni bir arkadaşımın daha başka bir konuyla ilgili olarak bana söylemiş olduklarıyla bu işlemin basit matematiksel ilişkisini düşünmüş ve orada kendi kendime; “2fonksiyonuna göre oluyor…” demiştim. Benim yanımda ayni işlemi seyreden bir genç de yüksek sesle düşünme sonucum olan bu cümleyi niçin söylediğimi anlamaya çalışır gibi merakla benim yüzüme bakmıştı. Elle pişmaniye çekilmesini birlikte seyrederken “2fonksiyonuna göre oluyor…” deyişimin sebebini merak etmekte o genç haklıydı; fakat kendisiyle birlikteki o seyirciliğim esnasında onun da duyabileceği şekilde, yüksek sesle düşünme sonucu söylemiş olduğum o cümlemde ben de haklıydım.

* * *

Bir arkadaşım, İstanbul’daki bir kolejde matematik öğretmeniydi ve memleketi olan Adapazarı’na İstanbul’dan trenle çok sık gidip gelirdi. O gidip gelişleri esnasında da “Allah kelâmı Kur’an’ın hakikatlerini asrımızın insanlarının manevî ihtiyacına en uygun şekilde izah ve isbat eden, “insan için en mühim mesele”  olan “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatleri nedir?” gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat’î bir şekilde beyan eden, İslâm dini ile alâkalı bazı mühim kitapları okurmuş. İstanbul-Adapazarı arasındaki tren seyahatlerinden birinde gene o kitapları okurken, iyi ve doğru olan her şeyi devletten beklemenin istenen neticeleri veremeyeceğini, böyle bir durumda da ferdî olarak İslâm dini ile alâkalı bu mühim kitapların okunmasının cemiyetimizin içinde bulunduğu içtimaî ve ahlâkî problemlere nasıl çözüm olabileceğini –bazılarının bu mevzudaki haksız tenkitlerinin de yanlışını daha iyi anlamaya çalışır gibi– düşünmeye de başlamış. Bu konuyu düşünürken, Peygamberimizin (a.s.m) başlangıçta tek kişiyken, bugün onun getirdiği İslâm dinine bağlı olanların sayısının 2 milyar kadar olmasına aklı takılmış ve kendi kendine şöyle basit bir matematik hesabı yapmış: “Okuduğum bu İslâm dinîyle ilgili kitaplardan alınan derslerle, en mühim İslâmî hakikatleri insanlara anlatmaya çalışarak bir yılda ancak bir kişinin o hakikatlerin kabulüne ve yaşanmasına vesile olunabilse, bir yıl sonra ayni hizmetin şuuru ve gayreti içinde onunla birlikte iki kişi olunabilse.. Ayni çalışmaya o kişiyle birlikte bu defa iki kişi olarak aynı şekilde devam edilse ve birden çok kişiyle bu mevzuda ciddî şekilde meşgul olunsa bile, bir yıl sonra onlardan da gene ancak birer kişinin daha bu kitaplardaki İslâmî  hakikatlerin kabulüne ve yaşanmasına vesile olunabilse; böylece ikinci yılın sonunda dört kişi olunur. Ayni şekildeki çalışmanın devamıyla, bu defa dört kişi de birden çok kişiyle bu mevzuda ciddî şekilde meşgul olmalarına rağmen bir yıl bu mevzuda çalışmakla ancak her biri mesailerini bu mevzuda teksif ettikleri kişilerden ancak birer kişinin kendilerine tebliğ edilen en mühim İslâmî hakikatleri kabullerine ve yaşamalarına vesile olabilseler, üçüncü yılın sonunda onlar ayni hizmetin şuuru ve gayreti içindeki sekiz kişi olurlar…ve sonrası…”

Tren onun yolculuk yaptığı İstanbul-Adapazarı arasındaki demiryolunda ilerlemeye devam ederken, matematik öğretmeni o arkadaşım da bu çok basit matematiksel hesap şekli ile birlikte olarak ilerleyen düşüncelerinde hâlis niyet, sabır, sebat ve gayretle böyle bir çalışmanın yapılması halinde -bir yıllık çalışmayla ancak bir kişinin kendisine tebliğ edilen İslâmî hakikatleri anlamasına, kabulüne ve o hakikatlerle yaşamasına vesile olunabilse bile- yıllar bu şekildeki İslâm hizmeti ile birbirini takip ederse, katlanarak meydana gelebilecek İslâm dininin tebliğcisi insan sayılarının artışlarıyla, çok zaman geçmeden ortaya çıkabilecek hesabının neticesini düşünmenin kendisini çok etkilemiş ve bunu sanki Müslümanların önünde  büyük bir İslâmî hizmet ufku açılmış gibi görmüş olduğunu” bana anlatmıştı.

Böyle yapılabilecek çok mühim bir İslâmî tebliğ hizmetinin semeresi olan sevap her yıl ikiye katlanırsa, onu ilk defa başlatanın ve ondan sonra devam ettirenlerin “Sebeb olan yapan gibidir” Hadis-i Şerifine göre alabilecekleri sevaplar da düşünülürse, o İslâmî hizmetin zahmet ve meşakkatine katlanılmaz mıydı?

 * * *

“-Pişmaniye ile bu bahsettiklerimizin ne alâkası var?” diyecekler olabilir; ama aslında her ikisinde de 2matematiksel fonksiyonuna göre “ard arda hep ikiye katlanarak, artış benzerliği hali” vardır. Başlangıçta çok kalın tek bir liften ibaret simit şeklindeki pişmaniye hamurunun birinci defa 8 rakamı şeklinde burulup katlanmasında o pişmaniye hamurundaki lif sayısı iki olmaktadır. Onun ikinci defa ayni şekilde burulup katlanmasında lif sayısı da ikiye katlanıp dört, üçüncü defa burulup katlanmasında sekiz, dördüncü defa katlanmasında on altı olmaktadır… ve sonrasında;  2üstel fonksiyonuna göre bu artış katlanarak böyle devam etmektedir. 

Pişmaniye tatlısının yapılması ve yenilebilecek hale getirilmesi şleminde simit şeklindeki pişmaniye hamurunun burulup, katlanıp, çekilerek çapının genişletilmesi ve daha sonra bu işlem sırasına uyularak ard arda ayni işlemin tekrarlanmasıyla, pişmaniye hamuru simidindeki liflerin sayısı artarken o hamurun kütlesi hep aynı kaldığından, ondaki lifler gittikçe daha ince hale gelmekte ve yeteri kadar incelince de, “pişmaniye çekmek” işlemine son verilmektedir. Fakat bizim için onun asıl önemi, tatlı bir yiyecek olarak vücuda alınabilmesi vasfının kazandırılmasından çok, Müslümanları İslâmı öğrenip başkalarına tebliğle alâkalı “kat sayısı artışına” teşvik için çok basit bir misal olmasıdır.

* * *

Kur’an-ı Kerîm’de Allah, Âl-i İmrân Sûresi 104. âyette 

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ 

وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ 

Mealen: “İçinizden, hayra davet eden ve iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.” deniliyor ve Kur’an-ı Kerîm’de o âyete benzer manâda olarak 3, 110. 114; 7, 157; 9, 71. 112; 22, 41; 31, 17 âyetleri de bulunuyor.  O âyetlerin tefsirleriyle birlikte okunup ona göre yaşanmasına çalışılması İslâmı tebliğ hizmetlerine odaklanabilmek bakımından çok mühimdir. 

* * *

Kat sayımızı arttırmakla ilgili çok basit matematiksel bir gerçeğe dikkatimi çekmiş olan o matematik öğretmenini daha sonra hiç görmedim; bahsettiği o basit matematik gerçeklikle alâkalı olarak kendi hayatında şimdiye kadar ne yapmış olduğunu da bilmiyorum. Onunla tekrar karşılaşırsak veya hayat hikayesini yazıp bundan da bahseder ve neşrederse, belki onu okur ve onun bu konudaki kendi uygulaması hakkında bilgi sahibi oluruz. Bu konuyla ilgili merak ve alâkamızı o öğretmenin şahsî uygulamasına değil; matematik hocası mesleğinin de neticesi olarak dikkatimizi çektiği o çok basit matematiksel gerçeğin kendisine teksif etmeli ve o mevzuda üzerimize düşen vazifeyi düşünüp yapmaya çalışmalıyız. 

Kendimizi bu mevzudaki uygulamaya motive etmeye faydalı olabileceği için elimize bir hesap makinesi alarak, cep telefonumuzun hesap makinesi özelliğini kullanarak veya başka şekillerde o matematik öğretmeni arkadaşımın yıllarca önce Adapazarı-İstanbul arasındaki bir tren seyahatinde yaptığı yukarıdaki çok basit matematiksel hesabı bizzat kendimiz de yapmalıyız. Bizzat da kolaylıkla yapacağımız o hesabımızın neticesini iyi yorumlamalı ve bundan kendimiz tatbik edeceğimiz o çok mühim dersi almalıyız. Daha sonra da nefis muhasebemizi yaparak, “Kat sayımı arttırabiliyor muyum?” diye kendi kendimize sormalı ve bu sorumuza “Evet.” cevabını veremiyorsak, bu defa da; “Niçin?” sorusunu kendimize sormalıyız!.

* * *

Burada bahsini ettiğimiz “pişmaniyenin yapılması basit misali”, başlangıçta simit şeklinde bir hamurken onun uzatılıp 8 rakamına benzeyecek şekilde burulup ardından ikiye katlandıktan sonra çekilip uzatılma işleminin ard arda yapılmasında matematik öğretmeni arkadaşımın insan sayısına göre yaptığı o hesabın, pişmaniye hamuru simidindeki lif sayısını arttırmakla ayni olan “2fonksiyonu”na göre neticesini düşünmeli ve en yakın akrabalarımızdan ve tanıdıklarımızdan başlayarak, İslâmı tebliği usulüne göre yapmaya çalışmalıyız. Bahsettiğimiz “Pişmaniyenin yapılması basit misali” hem bize, Allah’ın emrettiğini emretmenin ve yasakladığını yasaklamak suretiyle İslâmı tebliğin önemini hatırlatmakta faydalı olabilir ve hem de kelime olarak “pişmaniye”nin lügat manâsı ile de, içinde bulunduğumuz bu çok mühim ve tekrarı olmayacak dünya imtihanımızda Allah’ın ve Resulünün yapmamızı istediklerini ihmallerimizle, “fayda vermeyecek bir son pişmanlığa” düşmemek icap ettiğini belki bize hatırlatabilir!.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Koronavirüs Umumî Musibeti

Bir arkadaşım yedi aydır dünya gündeminin üst sıralarındaki yerini muhafaza eden koronavirüsün yaklaşık bir elma büyüklüğünde, plastikten yapılmış maketini eline alıp sanki onunla konuşur gibi mütebessim şekilde ona bakarak “Ey korona bizden ne istiyorsun? Biz biliyoruz ki, sen Allah tarafından bize gönderilmiş bir âyetsin…” ve onun devamı bazı cümleleri söylediği kısa bir videoyu bana  göndererek benim bu konuda söylemek istediklerimi bekleyen bir hâl arz etmiş.. Ben ona, yazılı bir cevap mesajıyla “Korona bizden hiçbir şey isteyemez, çünkü o bir virüs; o Allah’ın bir memuru.. Acaba Allah bu virüs vasıtasıyla bizden ne istiyor? Sualinin doğru şekli budur.”  mukabelesinde bulundum; o da bu cevabımı tasdik ile memnuniyetini ifade etti.

 *  *  *

2020 Yılının Mart ayının başlangıcından beri, yaklaşık yedi aydır, önce Çin’de başlayıp ardından dünyaya yayılan, ülkelerin gündemindeki öncelikli yerini muhafazaya devam ederek çeşitli sonuçlara sebeb olan “Covid-19” veya “koronavirüs” adıyla bahsedilen, doğrudan gözle görülebilme  sınırlarının çok ötesindeki küçüklükte bir virüsle alâkalı olarak dünyanın çeşitli  ülkelerinde ve Türkiye’de şimdiye kadar çok haberler ve resmî bilgilendirmeler, açıklamalar yapıldı; fakat onların yeterli olmadığı görüldü ve gayriresmî bazı açılamalara, değerlendirmelere ve yorumlara da ihtiyaç duyuldu. İhtiyaç duyulan o gayriresmî bilgilendirmeler, açıklamalar, değerlendirmeler ve yorumlardan bazıları şunlardır:

 1- Koronavirüs insanlar için büyük bir “umumî musibet”tir. “Musîbet” kelimesi, Arapça bir isim ve lügattaki manâsıyla: Felâket, belâ, ansızın gelen belâ, dert, sıkıntı “Musibet-i âmme”: Umumî musibet, genel olan, herkesi etkileyen belâ, âfet vs. Yaklaşık son yedi  aydır tüm dünyadaki insanları etkileyen “koronavirüs olayı” da lügattaki bu manâlara uygun “umumî bir koronavirüs musîbeti” olarak görünüyor.

2- Risale-i Nur Külliyâtında “musîbet” kelimesi en çok yer alan kelimelerden biridir ve  bunların tümünden burada bahsetmemiz mümkün değildir.  Ancak, “koronavirüs umumî musîbeti” başlığı ile alâkalı olanlardan bazıları “anahtar  kelime” gibi misal verilebilir.

Risale-i Nur Külliyâtı içinde arama yapılması için verilen bu “anahtar kelimeler” ile arama yapılmasa bile, o anahtar kelimelerin kendileri de “koronavirüs umumî musîbeti” gibi musîbetlerle ilgili  birkaç kelimelik çok kısa özet bilgi vermekle beraber, o bahisleri daha evvel kaynağından okumuş veya dinlemiş olanların hafızalarındakileri tedâ’î (çağrışım)  ile hatırlamalarına da sebeb olabilir ve o konuları kaynağından okumak veya dinlemek isteğini uyandırabilir.

3- “Koronavirüs umumî musîbeti” ile ilişkili olarak Risale-i Nur Külliyâtında yapılabilecek araştırmada kullanılabilecek bazı “anahtar kelimeler“ şunlar olabilir: “musîbet cinayetin neticesi” (Tarihçe-i Hayat), “musîbet şerr-i mahz olmadığı” (Tarihçe-i Hayat), “musîbet taammüm ettiğinde elem hafif olur” (Mesnevî-i Nûriye), “musîbet taşına maruz kaldığın zaman” (Mesnevî-i Nûriye), “musîbet ve külfeti hoş görüyorlar” (Mektubat),  “hastalıklara insanların şekvaya üç vecihle hakları yoktur” ( Lem’alar), “musîbet ve meşakkat” (Lem’alar), “musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin” (Şualar), “musîbet-i âmme ekseriyetin hatasından terettüp eder” (Hutbe-i Şamiye), “musîbet-i âmmenin devamı” (Kastamonu Lâhikası),  “musîbet-i âmmeye sebebiyet verir” ( Sözler),  “musîbet-i âmmeyi celb” (Kastamonu Lâhikası), “musîbet-i semaviye inmesidir” (Şualar), “musîbet-i semaviye ve arziyeyi” (Şualar),  “musîbet-i semaviyeye sebebiyet” (Kastamonu Lâhikası), “musîbete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir” (İşârâtü’l-İ’câz), “musîbete karşı” (Kastamonu Lâhikası), “musîbete mukabele” (Kastamonu Lâhikası), “musîbetin gizli sebebi” (Kastamonu Lâhikası), “musîbetin her dakikası, bir  gün ibadet hükmünde” ( Lem’alar), “musîbetin husulüne nasıl müsaade” ( Lem’alar), “musîbetine karşı” (Mesnevî-i Nûriye/Tercüme A.Badıllı), “musîbetler” (Kastamonu Lâhikası, Lem’alar, Şualar), “musîbetler, beliyyeler o hükmü cerhediyor” (Sözler), “musîbetler, çirkinlikler, şerler” (Şualar),  “musîbetler dergâh-ı İlâhiye sevk” (Barla Lâhikası), “musîbetler ekser nâsın hatasından” ( Emirdağ Lâhikası), “musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım”  (Mesnevî-i Nûriye, Sözler), “musîbetler hücuma başlarlar” (Şualar), “musîbetler, münacât ve tazarru” (Mesnevî-i Nûriye/Tercüme A.Badıllı), “musîbetler vasıtasıyla” Lem’alar), “musîbetlerde kaderi görür” (Sözler), “musîbetlerde masumlar” (Şualar),  “musîbetlerdir, bunlar zâildir” (Mesnevî-i Nûriye), “musîbetlere giriftarlığın” (Mesnevî-i Nûriye/Tercüme A.Badıllı), “musîbetlere karşı sabır” (Kastamonu Lâhikası), “musîbetlere karşı sabırdır” (Mesnevî-i Nûriye), “musîbetlere karşı teslimiyetle”  (Kastamonu Lâhikası), “musîbetleri veriyor, belaları musallat ediyor” Mesnevî-i Nûriye),  “musîbetlerimi hiçe indiren” (Şualar), “musîbetlerin altında kaderin adaleti” ( Emirdağ Lâhikası),  “musîbetlerin def’ine bir vesile” (Şualar), “musîbetlerin sonları ekseriyetle ferahlı (Şualar),  “musîbetlerinde bir nevi hayır vardır” (Mektubat), “musîbetlerle hastalıklarla” ( Lem’alar), “musîbetli perde senin nazarından kalksın” (Sözler), “musîbette bir cihet-i nimet var” (Sözler), “musîbette bir derece-i nimet vardır”  (Hutbe-i Şamiye, Sünuhat Tuluat İşarat), “musîbetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var” (Sözler), “musibetzede ve hastaların ve hayatından me’yus olanların menfaati” (Mektubat).

4- “Koronavirüs umumî musîbeti” ile ilişkili olarak bilhassa Risale-i Nur Külliyâtında yapılabilecek bir araştırmada kullanılabilecek “anahtar kelimeler“ vermek, kısa bir yazı içinde bir kitap hacmi kadar geniş bilgi vermektir. Fakat o bilgilerle birlikte, “koronavirüs umumî musibeti” ile alâkalı özel durum için gayriresmî bazı açıklamalara, değerlendirmelere ve yorumlara da ihtiyaç bulunmaktadır. Şöyle ki: 

a) “Musîbet-i âmme ekseriyetin hatasından terettüp eder” cümlesine göre dünyadaki insanların nüfusuna baktığımızda dünya nüfusunun ancak yaklaşık %25 kadarının “Müslüman”kimliği taşıdığı; fakat onların bir kısmının da iman ve amel cihetleriyle “hakikî Müslüman” olduğunun iddia edilemeyeceği gerçeği vardır.

b) Dünya  nüfusunun %18 kadarını 1 Ekim 1949 yılından beri “Komünizm”ile idare edilen; İslâmiyeti hakir gören ve bunu çeşitli şekillerde açıkça gösteren Çin (Resmî adı: Çin Halk Cumhuriyeti) teşkil etmektedir. Çin’den sonra, dünyanın nüfusu en fazla olan dünya ülkesi Hindistan’dır; o ülkede Müslümanlar da bulunmakla beraber, nüfusunun  büyük çoğunluğunu “ineğe tapmak” aşağılığını gösterecek kadar İslâm’dan uzak ve İslâm’a düşman olan Hindular teşkil etmektedir. Daha sonraki nüfusu en fazla ülke olan Amerika ve Müslüman olmayan diğer ülkelerin de nüfuslarına ait rakamları vermeye lüzum olmadan, dünyadaki insanların ekseriyetinin “yegane hak din olan İslâmiyet”ten uzak ve bazılarının da İslâmın en büyük düşmanlarından olduğunu; bu sebeble “musîbet-i âmmeyi davet edebileceklerini” delillendirmek için uğraşmaya lüzum kalmıyor.

c) “Dünya nüfusunda Müslümanların üç misli kadar sayıda gayrimüslim bulunması hâli yeni husule gelmiş olmayıp uzun zamandır bu şekilde olduğu halde, “koronavirüs umumî musîbeti” niçin daha önce değil de şimdi  görüldüğü” şeklindeki meraklı suale ise, bu dünyayı insanlar için “imtihan yeri”olarak yaratmış olan Allah’ın Kur’an-ı Kerîm’deki şu âyetleri kısaca cevap veriyor:

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (Nahl Sûresi, 61)

“(Ey Muhammed,) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!   Ancak, Allah onları yalnızca korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir.” (İbrahim Sûresi, 42)

d) Allah’ın bir ismi olan “ES-SABÛR” (Çok sabırlı, sabreden, cezayı erteleyen) Kur’an-ı Kerîm’de o kalıp halinde geçmese de, O’nun bu vasfını ifade eden 70’den fazla âyetolduğu, bu konuyla ilgili ilim ehli tarafından bildirilmektedir.

Resulullah (a.s.m) buyuruyor:

“İşittiği bir ezaya Allah’tan daha fazla sabreden kimse yoktur. O’nun çocuğu olduğunu iddia ettikleri halde Allah, onlara sıhhat ve afiyet vermekte, onları rızıklandırmaktadır.”

e) “Esma-i Hüsnâ”(Allah’ın güzel isimleri) ile ilgili neşriyatta “Allah imtihan etmek için yaratıp bu dünyaya gönderdiği insanları, yaptıkları kötülüklerden dolayı hemen cezalandırmaz. Af dileyip tevbe etmeleri veya kötülüğe devamlarına imkân vermek suretiyle cezaya daha müstahak olmaları için onlara mühlet verir, sabreder.”

 Allah’ın bazen kişilere ve kavimlere dünyada ceza verdiği hallerden de dinî kaynaklarımızda bahsedilmektedir. “Koronavirüs umumî musibeti”nin önce Çin’de kendini gösterip daha sonra da tüm dünyaya yayılmasından kısa bir zaman önce Çin Cumhurbaşkanının görüntülü olarak tüm dünya medyasında “Bizden büyük var mı?”  sözlerinin çok mühim olan “Allahü Ekber” gerçeğini reddeder gibi (Hâşâ) neşrinin gayretullah’a dokunacağını ve buna imkânlar nisbetinde gerekli ve yeterli cevap verilmediği ve o sözlerine reddiyede bulunulmadığı takdirde umumî bir musîbetin gelebileceği endişesini çok ciddî şekilde duymuştum. 

“Allah’ın memuru” olarak vazifesini yapan koronavirüsün küçüklüğüne ve canlı yapısı olarak basitliğine rağmen, Allah tarafından ona “dünyada umumî musibet sebebi” olmak  vazifesinin verilmesinin ve koronavirüsün o vazifeyi yapmasının, Çin Cumhurbaşkanının tüm dünyaya hitaben o çok yanlış ve çok zararlı sonuçları davet edici sözleriyle de çok ilgili olduğunu zannediyorum. 

 Allahu a’lem bissavab (Doğruyu en iyi Allah bilir).

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Bir Medeniyeti Yok Etmek İstersen…

Şimdiye kadar bana çeşitli zamanlarda, çeşitli kişiler tarafından 1 dakikada daha az süreli (54 saniye uzunluğunda) ve Arapça bir video mükerrer olarak gönderildi. Benden başka çok kişiyle de çeşitli zamanlarda çeşitli kişiler tarafından ayni şekilde, internet ortamında paylaşılmış olduğunu tahmin ettiğim o kısa videoda  , bej renkli takım elbiseli ve kravatlı, orta yaşlılığın biraz üstünde gözüken adam bir hafif müziğin eşliğinde ileri–geri yürüyerek ve el-kol hareketleri de yaparak, Türkçe alt yazısını aşağıda naklettiğim Arapça  sözleri tane-tane söylüyordu:
“Şayet bir medeniyeti yok etmek istersen, bunun üç aşaması vardır: Aileyi yıkmak! Eğitimi yıkmak! Örnek olanı değersizleştirmek! Aileyi yıkmak için, anneye farklı bir rol biç; öyle ki, ev hanımı olmaktan utansın. Eğitimi yok etmek için, öğretmenleri toplumda itibarsızlaştır. Öyle ki, öğrencileri bile onlara hakaret edebilsin. Örnek olanları gözden düşürmek için, âlimleri ve fikir adamlarını değersizleştir, onlara şüpheyle bakılmasını sağla; ta ki onları kimse dinlemesin!”
 
*  *  *

Onun toplamı bir dakikadan bile az (54 saniye) uzunluktaki o videoda tane-tane söylediği bu sözler, zihnimdeki  bilgilerimde, müşahedelerimde, hatıralarımda, düşüncelerimde ve yorumlarımda bazı çağrışımlara sebeb oldu. Şöyle ki:

1935 Yılında Barla’da telif edilen Risale-i Nur Külliyâtı Yirmidördüncü Lem’a İkinci Nükte’de Bediüzzaman’ın ailevî geçimsizliklerle ilgili haberler duyması üzerine o mevzuda çalışan bazı şerli komitelerin biçare nisâ taifesini ifsada çalışması  hakkında söyledikleri çok dikkate değerdir:

 “İKİNCİ NÜKTE: Bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaîyeden çekildiğim halde bazı Nurcu   kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekseri dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvalar işittim. “Eyvah!” dedim. İnsanın hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi Cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış dedim. Sebebini aradım. Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaîyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; biçare nisâ tâifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.” (İslâm medeniyetinin ülkemizdeki kalıntılarını  yıkmak için bazı ifsad  komitelrinin çalıştığını  Bediüzzaman 85 yıl önce  1935 senesinde söylemiş; 1935 yılından şimdiye kadar geçen 85 yılda o ifsad komiteleri daha da çok mesafe katetmiş olabilirler. Bunun halen ülkemizde ne derecede gerçekleşmiş olduğunu düşünmeliyiz.)

Bediüzzaman o sözlerinden sonra, ailevî hayatlarından şekvalar (şikayetler)”  ile ilgili olarak –evli erkeklere değil- onların karşı cinsi olanlara ders veriyor: “Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan manevî evlâtlarıma kat’iyyen beyân ediyorum ki: Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yeganesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur!..”

Bediüzzaman o dersinin ayni ifadelerini biraz sonra da tekrarlıyor: “Bu zamanda aile hayatının dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir.”

O bahsin sonuna doğru da Bediüzzaman “Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes’ud bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlukturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!.. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin, âmîn.” diyor.

Ülkemizdeki İslâm medeniyetinin kalıntılarını  yıkmak isteyenlerin ülkemizde “aileyi yıkmak” için Bediüzzaman bir iki komitenin 85 yıl önce de “kuzu postuna bürünmüş kurtlar” gibi “tesirli bir sûrette perde altında çalıştığını”  hissettiğini söylemiş; onlara kapılmaktan korunmaları ve “biçare nisa taifesinin gafil kısmını” o şer komitelerinin şerrinden korumak için 85 yıl önce de, aile hayatının dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebinin yalnız dâire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabileceği dersini vermiştir. Bediüzzaman’ın 85 Yıl önce vermiş olduğu o derse, ülkemizde İslâm medeniyetinin izlerini ortadan kaldırmak için çalışan şer komitelerinin faaliyetlerine karşı, şimdi çok daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır.

 *  *  *

O kısa videodaki konuşmacının “Aileyi yıkmak için, anneye farklı bir rol biç; öyle ki, ev hanımı olmaktan utansın.”sözleri, kadını “ev hanımı” olmaktan çıkarmayı ve evinin dışındaki bir işte çalışmaya teşvik etmeyi “kadını güçlendirmek” olarak niteleyerek bununla övünen aileden sorumlu bakanımızın sözlerini bana hatırlattı. O bakanlıkla ilgili İstanbul Cağaloğlu’ndaki  resmî binanın girişinde insan boyunda bir afiş “Şiddet Nedir?” başlığı altında hep kadına karşı şiddet saydığı çok sayıda şeyden 1-Fiziksel şiddet, 2- Psikolojik şiddet, 3-Cinsel şiddet, 4-Ekonomik şiddet alt başlıklarıyla bahsediyordu. İnsan boyu kadar büyük o afişin altında da iri ve kalın harflerle “Aile İçi  Şiddet Suçtur” yazısı yer alıyordu. “4-Ekonomik şiddet” alt başlığında yer alanlar arasında “kadının çalışmasına izin vermemek” de “kadına şiddet” sayılıyordu. Halbuki Türk Medenî Kanununda kadının evi dışındaki bir işte ancak kocasının izniyle çalışabileceği maddesi yakın bir geçmişe kadar yürürlükteydi; o madde değiştirilinceye kadar, devlet kendi vatandaşı olan çok sayıdaki kadına yıllarca şiddet mi uygulamış sayılıyordu!

*  *  *

Hem o insan boyundaki afişe “Şiddet Nedir?” başlığını, en sonuna da ayni büyük ve kalın harflerle “Aile İçi  Şiddet Suçtur” alt yazısını koyup, öyle bir afişin içinde sadece aile içinde kadına şiddetten bahsedilebilir miydi? Aile içinde “erkeğe şiddet” olamaz mıydı? İstanbul Sözleşmesi ve ona dayalı olarak çıkarılmış 6284 sayılı kanundan sonra kadın cinayetlerinin çok artmasının, “erkeğe şiddet” sebebiyle de olabileceği düşünülmüş, araştırılmış ve o araştırmaların sonuçları yayınlanmış mıdır? Meşhur psikiyatri profesörlerimizden Prof.Dr.Ayhan Songar bir konferansının arasında, “Evli bir erkeğin karısından gördüğü eziyet, başka herhangi bir kişiden gördüğü eziyetin 200 misli daha fazla ona ağır gelir” demişti. Bunu ondan başka bilen uzmanlar yok mudur?

*  *  *
“Erkeğe şiddet” konusunda bilhassa büyük şehirlerimizde çok sayıda misaller yaşanmaktadır. Bunların bilinen ve yaşanmış olanlarının tümünden bahsetmeye kısa bir yazının hacmi kâfi değildir. “Adalet”, bu kâinatın temel prensiplarinden biridir. Allah’ın “Adl” (Adaletin en yüksek derecesinde) ismi onun en büyük isimlerindendir (İsm-i Âzam). Her Cuma hutbesinde “Allah’ın adaleti emrettiğinden” bahseden Nahl Sûresi 90. âyeti Cuma namazı için toplanmış  cemaate tekrarlanmaktadır. 
*  *  *

 O videodaki Arap  konuşmacının ülkemizdeki İslâm medeniyeti izlerinin silinmesi konusunda ikinci olarak söylediği “eğitimi yıkmak” için öğretmenlerin toplumda itibarsızlaştırılması ve öyle ki, onların öğrencilerinin bile onlara hakaret edebilmesi hâlinin ülkemizdeki bazı misalleri bilinmektedir fakat bunun tüm ülkede araştırılmasının yapılarak sonucunun ortaya konulabilmesi çok zordur.

*  *  *

Ayni videodaki Arap konuşmacının üçüncü olarak söylediği “Örnek olanları gözden düşürmek için, âlimleri ve fikir adamlarını değersizleştir, onlara şüpheyle bakılmasını sağla; ta ki onları kimse dinlemesin!” sözüyle alâkalı olarak ülkemizdeki durum hakkında ilk anda şu akla gelmektedir: Ülkemizde  nüfusumuzda %49,8  nisâ taifesidir. Bunların “İslâm şeriatına göre örtünmelerinin nasıl olması gerektiği” Kur’an âyetleriyle, hadislerle ve onları kaynak alan kitaplarla bildirilmiştir. Halbuki, bilhassa büyük şehirlerimizde “umumî yerlerde bile o dinî kaynaklarımıza çok açıkça muhalefet edenlerin sayıları” çok fazladır. 

 
*  *  *
Türkiye’de personel sayısının 130 bin olduğu söylenen Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilâtı ve ayrıca İslâm dininin tebliğini  şer’î delillerine uygun ve usulüyle yapabilecek çok kişi vardır.
İslâm dininin tebliğini, şer’î delillerine uygun ve usulüyle olmak şartıyla bu zamanda ve bu ülkede yapmanın bugünün Türkiye’sinde sadece Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosundakilere mahsus bir vazife olmadığı Risale-i Nur Külliyâtı’nın Hutbe-i Şâmiye ve Emirdağ Lâhikası adlı eserlerde, cihad-ı manevînin “farz-ı kifaye” bir mükellefiyet olmaktan çıkmış; onu usulüne göre ve ehil olarak yapabilecekler için “farz-ı ayn” dinî bir mükellefiyet hâline gelmiş olduğu belirtilmektedir. 
Buna rağmen Diyanet İşleri Başkanlığındaki dinî irşad görevlilerimiz bile çok haksız tenkitlere ve “linç edilme” hâllerine maruz kalabilecekleri endişesiyle “kadınların örtünmesi” gibi bazı mühim mevzularda onların sadece Cuma namazı için camiye gelen erkek akrabalarına bile doğruyu söyleyemiyorlar. 
Bu sebeble bilhassa büyük şehirlerimizdeki  umumî yerlerde tesettüre aykırı haller içinde arz-ı endam eden nisâ taifesinin bu hallerinin önlenmesi için gerekenler yeterli olarak yapılmadığından,  maalesef o yerler “gittikçe daha da büyüyen manevî yangın yerleri” haline dönüşüyor!.
*  *  *
Bu haller, İslâm medeniyetinin ülkemizdeki bazı kalıntılarının gizli  ifsad komitelerinin ifsadıyla yok edilmesi gayretleri  ve ona karşı gerekli ve yeterli tedbirlerin alınamayışıyla ilgili olarak o kısa videodaki konuşmacının sözlerinin düşündürdüğü bazı üzücü gerçekler….
Prof. Dr. Mustafa Nutku