Etiket arşivi: Prof. Dr. Mustafa Nutku

Ramazan ayı yaklaşırken

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

12 Nisan Pazartesi günü akşam ezanı vaktinden itibaren başlayacak olan “2021 Yılı Ramazan ayı”na ulaşabilmenin ümidi ve sevincine, helal-haram hassasiyeti olan Müslümanların maalesef bir üzüntüsü de eşlik ediyor.

En az elli yıldır sağlığa zararları sebebiyle haram olduğu halde, “tütün dumanı teneffüs etmek” (sigara ve emsalini kullanmak) hakkında Diyanet İşleri Başkanlığınca ancak son bir-iki yıldır halkımıza ikazlarda bulunulmaktadır.

İmali esnasında bileşimine –az da olsa- dışarıdan haram alkol ilave edilmiş gazozları tüketmenin helal  olmadığı hakkında ise, bu konuda fetvaya mesnet teşkil edilebilecek fennî malumat son 18 yıldır çeşitli yayın organlarında neşredilmesine rağmen, bu içeceklerin tüketilmesinin haram olduğunu ise, Diyanet İşleri Başkanlığı şimdiye kadar hiç duyurmamıştır.

Bunun sebebleri, Bediüzzaman’ın  “Münazarât” adlı risalesindeki “Vicdânın ziyâsı ulûm-u dîniyedir. Aklın nûru fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizâcı ile hakikat tecellî eder….” cümleleri ve onun niçin din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu Şark Üniversitesi kurulmasına çok önem vererek o konuda büyük gayretler sarfetmiş olduğu konularıyla birlikte geniş şekilde tahlil edilerek açıklanabilir. Fakat bu şekilde Diyanet İşleri Başkanlığını tenkit ve yıpratmaya çalışmak olmamasının çekingenliği ile, bu yapılamamaktadır.

İçinde az da olsa haram alkol bulunan gazozların tüketilmesinin dinî bakımdan durumuyla ilgili olarak 18 Yıldır çeşitli neşriyatla fennî bilgiler verilmesinin örneklerinden biri de, “Gazozlar helal mi?” başlıklı yazımdır. O yazım aşağıdaki cümlelerle ve bu konuda çok detaylı ve kolay anlaşılır fennî bilgiler verilerek devam etmektedir:

“Bir Müslüman’ın bu dünya hayatı boyunca aklını ve cüz’î iradesini iyi kullanmakla imtihanı esnasında en fazla dikkat etmesi gereken şeylerden biri de, kendisinin ve bakmakla mükellef olduklarının gıdalarının helal olmasıdır. Bazı dar düşünceli, cahil veya İslâmî hassasiyetten uzak kişiler bu mevzuu hafife almakla büyük hata etmektedirler. Bu mevzuda bilgisi olanların ise, bildiklerini çeşitli vasıtalarla ve usulüne uygun olarak bildirmek vazifeleri büyük lüzum ve önem arz etmektedir.

Bakara Sûresi’nin 286. âyetinde (mealen) “Allah kimseye (ibadet ve itaatte) gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz (herkesin) kazandığı iyilik kendi yararına; yaptığı (kötülükler) da kendi zararınadır” denilmektedir. Bu âyet mealinin, mefhûm-ı muhâlifi (bu âyet mealinde bizzat kastedilen manânın tersinden anlaşılan. zıt manâsı) ile “Allah herkese, onların gücü yettiği kadar mükellefiyet de yüklemiştir” şeklinde de anlaşılması ve ona göre gereğinin yapılması Müslümanlar tarafından ihmal edilmemelidir!

Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikasında, haramı, helâli bilip haramdan çekinmenin lüzumuna şu cümlelerle de dikkat çekmektedir:

“Bu milletin ve bu vatanın hayat-ı içtimaiyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için beş esas lâzımdır ve zarurîdir:
Birincisi: Merhamet
İkincisi: Hürmet
Üçüncüsü: Emniyet
Dördüncüsü: Haramı helâli bilip haramdan çekinmek
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmektir.”

Müslümanlar her konuda olduğu gibi, “helal gıda” konusunda da bilmeden işledikleri günahlardan mesul değildirler; fakat, “helal gıdaları” da araştırıp öğrenmek ve öğrendikleri doğru bilgileri kendileri ve bakmakla mükellef oldukları kişiler için uygulamak mesuliyetindedirler. Aksi halde, kendileri âhirette bu konuda da hesaba çekilecek olduktan başka, gıda ihtiyaçlarını teminle mükellef oldukları (çocukları, anaları, babaları vd) âhirette kendilerinden davacı olabileceklerdir!

İlgili bir meslekî dernek başkanının açıklamasına göre, ülkemizdeki bakkallarda ve marketlerde en çok satılanlar gazozlarmış (!) Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, yaz aylarında ve hattâ oruç ibadetinin yapıldığı Ramazan aylarında iftar ifralarında “gazoz” türünden içeceklerin tüketimi ülkemizde daha da artmaktadır! Gazoz üreticisi küresel sermaye sahipleri, Ramazan aylarını gazoz satışlarını arttırmak için büyük bir fırsat gibi görmekte ve yoğun reklamlarla kendi imal ettikleri gazozları “İftar sofralarının vazgeçilmez içeceği” (?) gibi reklamlarla daha fazla satmaya çalışmaktadırlar. Vefat eden kişilerin ardından taziye yapılan ekserî evlerde ve bununla ilgili umumî mekanlarda Fatiha ve Kur’an’dan diğer bazı sûre ve dualar okunduktan sonra, gelenlere çay yanında ekseriya gazozlar da ikram edilmektedir.

Gazozlar Müslümanlar için helal midir? Helal değilse, onların içilmemesi gerektiğinden başka; satılmalarının da ve satın alınmasalar bile ayni alışveriş yerinden başka alışverişlerin zaruretsiz olarak yapılmasının da caiz olup olmadığı, İslâmı iyi yaşamak isteyen Müslümanlar tarafından iyi araştırılarak ona göre hareket edilmesi gerekmez mi?

Ancak, gazozlar hakkında Müslüman halkımızın büyük ekseriyetinin yeterli bilgisi olmadığından, o bilgileri bilenler başkalarına bildirmekle ilgili mükellefiyetlerini de ihmal etmemelidirler.

Yıllar önce İslâm’ı yaşamaya çalışan bir akrabamın sofrasında helal sertifikası olmayan bazı gazozları da görünce, davet sahibine “Bu gazozlar sofrada olmasa, iyi olurdu” dediğimde, yanımda oturan Hanefî Fıkhı’nın ülkemizdeki en tanınmış âlimlerinden biri olarak adı geçen zat, büyük bir hışımla bana dönerek “Ne varmış bu gazozlarda?” sözleriyle bana tepki gösterdiğinde; o sofrada davet sahibini ve diğer davetlileri rahatsız edecek bir tartışma olmaması için mecburen susmuştum; fakat o haksız tepkiye çok üzülmüştüm.

Bu mevzuyla ilgili mühim bir ikaz olarak da nazar-ı itibara alınması gereken, Kur’an- Kerîm’de Nahl Sûresi 16/116. âyette (mealen) şöyle denilmektedir: “Dillerinizin (birçok şeyi) yalan yanlış nitelendirmesiyle (kendi kafanıza göre): ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin. Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise, şüphesiz iflah olmazlar.”

Bu âyet mealine göre, ben aslında helal olana “Helal değil” dersem, o âyete muhalefet etmiş olurdum; aslında helal olmayana da başka birisi “Helal” derse, o kişi bahsettiğim âyete muhalefet etmiş olurdu düşüncesiyle ve ayrıca kendisinin bildiği ve başkalarına da bildirmesi gerekenleri bildirmemenin günahından bahseden Kur’an âyetini de düşünerek, bakkal ve marketlerimizin en çok sattığı mal olduğundan bahsedilen gazozların mahiyeti hakkında bildiklerimi şimdiye kadar çeşitli ortamlarda bildirmeye çalışmıştım.

Mehmet Feyzi Efendi’nin vefat yıl dönümü vesilesiyle

Prof. Dr. Mustafa NUTKU
           
Annem Kastomonu ilinin Risale-i Nur hizmetleri ve İstiklal Harbimiz hizmetleriyle meşhur İnebolu ilçesindendi. Orada, ailesinin birkaç nesil öncesinden kalmış evine, bazı yaz tatillerinde misafir olurduk. Vârisler silsilesinde bulunanlar yıllar boyunca ard arda âhirete gidince, “vâris” olarak o evin mülkiyetini almak sırası bana geldi; fakat tapu kayıtlarında bir isim düzeltmesi de yapılması icap etti. Bunun için, bizzat takibe çalıştığım bir dava açtım ve birkaç ayda bir Trabzon’dan o davanın duruşmasına ard arda Trabzon-Ankara, Ankara-Kastamonu- Kastamonu-İnebolu otobüs aktarmaları  ile giderken, Kastamonu durağımda Mehmet Feyzi Efendi’yi ziyareti de düşündüm. Fakat onun evini bilmiyordum. Sungur A. ile bir karşılaşmam esnasında ona bunu sordum. Bir müddet düşündü, sonra “Ben sana tarif edemem; orada ‘Kuka tesbihi’ imal eden Ahmet Efendiyi bul, o sana tarif etsin” dedi.
* * * 
Kastamonu iline sonraki bir gidişimde, İnebolu otobüs saati gelinceye kadar o ziyaretimi yapabilmek maksadıyla, o tespihçi Ahmet Efendi’yi buldum ve isteğimi ona söyledim. O da biraz düşündü ve “Bizi polis takip ediyor, seninle birlikte gidip o adrese gidemem; ben sana tarif edeyim, sen kendin git” dedi. Ben, onun tarif ettiği adrese kendim gitmeye çalıştım; fakat sokaklarda çok dolaşmama rağmen, o adresi bulamadım.
 
* * * 
İnebolu otobüsü kalkış vakti de yaklaştığı için, “herhalde o ziyaret nasip değilmiş” diye üzülerek düşünürken, birkaç yolun birleştiği bir yerde son olarak gözüme ilişen bir yola daha sapmak aklıma geldi; o yola sapınca da adresi buldum. Bahçe kapısında, polislere karşı bir tedbir mahiyetinde üzerinde ”Ziyaretçi kabul edemiyorum; mazur görünüz” şeklinde yazının olduğu bir tabela vardı; fakat bahçe kapısından girince, hiç bir güçlüğe maruz kalmadan, onun bulunduğu eve alındım. Kendisi yatağında gayet vakur bir şekilde oturuyor ve ziyaretine gelmiş, yerde oturan bazı kişilere ilmî bir konuyu anlatıyordu. Ben de diğer ziyaretçiler arasına oturdum; çay ikram edildi. Konuşması esnasında burnuna bir defa enfiye çekmesi de dikkatimi çekti.
* * * 
2006 baskısı TDV İLMİHAL II s.68’de hem sigaranın bugün bilinen sağlığa zararı sebebiyle kesinlikle “haram” olduğu söylenmeyip, ”harama yakın mekruh” ve ancak “zorunlu harcamalardan ve aslî ihtiyaçlarından bile fedakarlık yapmaya zorluyorsa, o takdirde sigara içmenin dinen de ‘haram’ olduğu söylenebilir” denilmekle birlikte, son satırda da “Nargile ve enfiye gibi alışkanlıklar  da bu çerçevede değerlendirilebilir” cümleleri yer almaktadır. Bu cümleler maalesef yanlıştır. Nargile, sigaradan daha zararlıdır; enfiye ise zararlı değil faydalıdır ve bu sebeple de dinî bakımdan yasak değildir! 
Bu cümlelerin TDV İLMİHAL II’de düzeltilmesi gerekmektedir. Bendeki 2006 baskısı ve 150000 adet basıldığı bildirilenden sonra, başka baskıları yapılıp bu yanlışlar onlarda düzeltildi mi bilmiyorum.
 
* * *
Daha sonra, Mehmet Feyzi Efendi’nin vefat haberini alınca, gene Trabzon’dan Ankara’ya ve Ankara’dan Kastamonu’ya iki defa otobüs aktarması ile, Mehmet Feyzi Efendi’nin cenaze namazına iştirake gittim.
* * *
Allah kabul etsin ve ona Rahmet eylesin. Âmin.

Ne ekersen onu biçersin

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Yıllar önce bir mesai arkadaşım, aslında izahı çok basit ve cevabı çeşitli Atasözlerimizden de çok kolay anlaşılabilecek bir konu olmasına rağmen, (Hâşâ) “Kader-i İlahîyi tenkit ve Allah’ın adaletiyle ilgili şüpheye de açık bir şekilde” zihninde yer almış bir düşünceyi, sanki ona cevap arar gibi bana da nakletmişti. Belki,  Müslüman ve dinini yaşamaya çalışan ailelerin çoğunun çocuklarının da kendi aile büyükleri gibi, Müslüman; diğer ailelerin çocuklarının çoğunun da kendi aile büyükleri gibi, İslâm diniyle uyumlu olmayan halleri onda bu düşünceyi uyandırıyordu.

İnsanın ne zaman, nerede, hangi inançtaki aile içinde, hangi ana-babadan dünyaya gelebileceği kendi iradesi dahilinde değildir; böyle bir durumda, “İslâm diniyle uyumlu yaşamayan bir aile içinde doğup büyüdükleri için, aileleri efradının o hallerinin benzeri şekilde dünyada yaşayarak ölenlerin ahiretteki durumları nasıl olacaktı?”

Onun bu düşüncesi, Allah’ın adaletinden şüphe etmesine asla kapı açmamalıydı.  O düşüncesinin cevabı hem dinî kaynaklarımızdan başka, kısmen de bu yazı başlığındaki Atasözümüz ve onun benzeri olan çeşitli Atasözlerimizle verilmişti.

 *  *  *

Bediüzzaman Said Nursî de Risale-i Nur Külliyâtından Emirdağ Lâhikası-1 adlı eserinde bu konuya kısaca şöyle temas etmiştir: “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî almazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayrimüslim birisinin İslâmiyet’i kabul etmesi derecesinde zor oluyor, yabanî düşer. Bilhassa peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanîlik verir.”

*  *  *

Asrımızda, iletişim teknolojilerinin çok gelişmiş özelliğiyle dünyanın âdeta “büyük bir köy” gibi olması (globalleşme); böylece dünyanın her tarafındaki iyi veya ekseriya da kötü bilgilere, sesli ve görüntülü mesajlara kolaylıkla ulaşılabilmesi, hem gözlere ve hem de kulaklara hitap ettiği için “en tesirli eğitim vasıtası” olan televizyonlarla ve çok geliştirilmiş cep telefonlarıyla çeşitli bilgilere kolayca erişilebilmesi imkânları bulunmaktadır. Fakat bunların arasında bilhassa “çocuk terbiyesi” için faydalı olanlara ulaşılabilme imkânları az; aksi özelliktekilere ulaşılabilme imkânları ise daha fazladır. 

Bu  çok geliştirilmiş teknolojik aletlerin çok yaygın hale gelmesiyle bunlardan çok kolaylıkla  zararlı tesirler alınabilmesinden başka, çocuklarının aile içi eğitimlerinde büyük aktivite göstermesi gereken annelerinin -çocuklarının iyi terbiyesinde başrolü oynaması gerekirken- şer komiteler tarafından hem hakikî zevcelikten ve hem de hakikî annelikten uzaklaştırılmaya çalışılmakta olduğunu Bediüzzaman yaklaşık bir asır önce telif edilmiş “Yirmidördüncü Lem’a İkinci Nükte”de şu sözleriyle beyan etmiştir:

”Bildim ki. İslâmiyetin hayat-ı içtimâiyesine ve din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevk etmek için, bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe o cihetten geliyor. Ben de siz hemşîrelerime ve gençleriniz olan manevî evlatlarıma kat’iyen beyan ediyorum ki:

Kadınların saadet-i uhrevîyesi gibi saadet-i dünyevîyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i  yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur.

“Aile yapımızı zayıflatmaya” çalışmak suretiyle tüm toplumumuzu da zayıf düşürmeye Bediüzzaman’ın o sözlerinden şimdiye kadar geçen yaklaşık bir asırdır çalışan şer komitelerinin, “kuzu postuna bürünmüş kurtlar” gibi aldatıcı sinsi tuzaklarla evli ve çocuk sahibi kadınları ağlarına düşürerek onları  evleri dışındaki erkeklerle ilgili işlerde rekabete, “dünyevîlik” ve diğer yanlış meyillerin esaretine sokmaya; asıl görev yerleri olan aile ortamlarından uzaklaştırmaya çalışmaları, bazı çocukların aile ortamlarında iyi yetişmeyişinin de sebebi olmaktadır.

Bediüzzaman, “Sözler, Lemaat”ta da kadının bir meta gibi sosyal alanın her köşesinde kullanılmasına şu cümleleri ile karşı çıkmıştır:

“Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış; yuvalarına dönmeli”

(1)  اِذاَ تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاۤءُ بِالْهَوَسَاتِ اِذاً تَرَجَّلَ النِّسَاۤءُ النَّاشِزاَتُ بِالْوَقَاحَاتِ

“Mim”siz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer’-i İslâm onları

Rahmeten davet eder eski yuvalarına.  Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı ailede. Temizlik ziynetleri.

Haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemali ismet, hüsn-ü kemali şefkat, eğlencesi evladı. Bunca esbab-ı ifsat, demir sebat kararı…(ve devam ediyor)”

* * *

Bediüzzaman yukarıdaki sözlerini halen içinde yaşamakta olduğumuz “iletişim” çağından önce (1934 yılında) ve her evde beş duyumuzdan hem kulağa ve hem de göze hitap ettiği için (faydalı veya faydasız her konuda) “en tesirli eğitim vasıtası” olan televizyonların değil; sadece kulağa hitap eden radyoların bile olmadığı zaman söylemiştir.

İçinde bulunduğumuz “iletişim” çağında ise, evinde televizyon cihazı bulunmayan ve televizyon seyretmek alışkanlığı olmayan “yok” denilecek kadar az bulunmaktadır. Halen çok geliştirilmiş televizyon alıcıları ve uydu antenleri ile yüzlerce televizyon kanalının yayınlarına kolaylıkla ulaşılabilmekte; o yayınların içinde de âyet ve hadislerle “haram” olduğu bildirilmiş mâlâya’niyât (manâsız, faydasız, boş şeyler) olmayanlar “yok” denilecek kadar az bulunmaktadır.

* * *

Kadın vatandaşlarımızdan bu “iletişim” çağında gereksiz yere sokağa çıkmayan çokları da evlerinde maalesef “televizyon seyirciliği müptelalığını” yaşamaktadırlar ve bilhassa “4-6 yaş aralığındaki çocuklarının aile içi eğitimleri” ile gerekli ve yeterli şekilde meşgul olmaktan çok, ekserisi “haram mâlâya’niyât” ile dolu olan televizyon programlarını seyretmekle meşgul olmaktadırlar! Bazı evlerde ise, birden fazla televizyon cihazı bulunmakta; evin erkeği işine gitmek üzere evden çıktıktan sonra, evin kadını “hiçbir mücadele vermeden evinin içinde tam bağımsızlığını”(!) elde etmiş gibi, yapması gereken bazı zarurî ev işlerini kısa zamanda tamamlayarak, daha fazla reytingle daha fazla ilan alarak daha fazla para kazanmak yarışında olan çeşitli televizyon programlarındaki “kadın programlarından” birini veya birkaçını saatlerce seyretmektedirler!..

Kadın vatandaşlarımızın bilhassa 4-6 yaşlarındaki çocuklarına vermesi gereken “aile içi eğitim” aslında onların çok daha önemli ve vakit, emek, enerji harcamaları gereken bir konudur. Fakat -kendi televizyon seyirciliğine mani olmamaları için- ülkemizdeki ev kadınlarının küçümsenmeyecek kadar çok sayıda olanları ya evlerindeki başka bir televizyonda -veya ellerine birer “tablet” vererek- küçük çocuklarını meşgul etmeye çalışmaktadırlar. Kendi seyrettiklerinde ve 4-6 yaşlarındaki çocuklarına seyrettirdikleri çocuk filimlerinde  –mâlâya’niyâttan da ötede– hem açıkça ve hem de “sublimal” kötü mesajlar olabileceğini ise hiç düşünmemektedirler. Halbuki, her söze kulak verilmemesi ve her şeyin de seyredilmemesi ve çocuklarına seyrettirilmemesi icap eder.

*  *  *

İçinde yaşadığımız bu “iletişim” çağında çeşitli konularda kişisel olarak “dünya birincisi” vatandaşlarımız oldu. Fakat tüm nüfusumuzla sadece bir konuda “dünya birincisi” oluşumuz da birkaç yıl önce haber bültenlerinde duyuruldu: “Her gün televizyon seyirciliğiyle geçirilen ortalama zaman konusunda..” Bu “dünya birinciliğimizi” de, bilhassa evlerinde küçük çocuklarının eğitimi ile meşgul olmak için geçirilebilecek vakitlerini maalesef televizyon seyretmekle geçirmiş olan kadın vatandaşlarımıza borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz!

Acaba bu birinciliğimizle övünmeli miyiz; yoksa ona üzülmeli miyiz?

 (1)Sefih erkekler hevesâtına uyarak kadınlaştığında; nâşize kadınlar da hayasızlıkla erkekleşir.

Allah’ı görmek

Prof. Dr. Mustafa NUTKU
  
Yıllar önce, gene bir “Kandil gecesi” öncesinde, İstanbul’da  şehir içi belediye otobüslerinin birinin arka taraflarında oturan iki gençten birinin diğerine onu imtihan etmek için değil; kendisinin bunu öğrenmesi için olduğu intibaını verir şekilde “Kandil ne demek?” sorusunu sormasını çok yadırgamıştım.
Bilgiye ulaşmanın internet vasıtasıyla çok kolaylaştığı asrımızda, onun bu soruyu cevabını öğrenmek için bir arkadaşına sorması yerine, diğer konularda da olduğu gibi cep telefonundaki internet programına niye sormayışının garabetini düşünmüştüm. Çok kaynaklarda mufassal bilgiler bulunan bu mevzuda kısa bir yazıda o sorunun mufassal cevabı vermeye çalışmak yerine onun cevabını, varsa evimizdeki veya kolaylıkla erişebileceğimiz yerlerdeki bu mevzu ile kitaplara veya internet erişimlerine havale edebiliriz.

Çok kısa olarak söylemek gerekirse, “Miraç” lügattaki kelime manâsıyla “Yükseğe çıkmak” manâsına gelen “uruç”tan alınmış isimdir; “merdiven” demektir ve Peygamberimiz’in (asm) üzerinde yaşamakta olduğumuz yeryüzünden yüksek makamlara yükselme vasıtası olarak anlaşılması gereken bir kelimedir. Ekseriya onunla birlikte kullanılan ve Kur’andaki bir sûrenin de ismi olan “İsrâ” kelimesi ise, lügatta “Gece yürüyüşü ve yolculuğu” manâsındadır; Peygamberimiz’in (asm) bir gece Mekke’den Kudüs’e, yaptığı yolculuğa denilmektedir.

Kur’an-ı Kerîm’de Her yılın Recep ayının 27. gecesi “İsrâ ve Mîraç Mûcizesi”nin yıldönümü olarak hatırlanmakta ve Müslümanların o geceyi çeşitli ibadetlerle ve aralarında karşılıklı tebrikleşmeler ile ihyaya çalışmalarına vesile olmaktadır.

“İsra ve Miraç” mucizesinden  Kur’an-ı Kerim’de İsra ve Necm surelerinde kısaca, Peygamberimiz’in (asm) hadislerinde ise çok mufassal olarak bahsedilmektedir.

 *  *  *

Peygamberimiz’in “İsra ve Miraç mucizesi” adı verilen bu çok mühim dinî ehemmiyeti haiz yolculuğu esnasında günde beş vakit namaz farz kılındı, Allah’a şirk koşmayanların Allah tarafından affedileceği müjdesi verildi ve yatsı namazlarını müteakip okunan “Amenerrasulü” diye başlayan Bakara Suresi’nin son iki ayetinin Peygamberimiz’e vahy edildikten başka; Peygamberimiz’in (asm) mazhar olduğu “Allah’ı doğrudan, vesilesiz olarak görmesi” (Rüyet-i Cemalullah) da vukubuldu ki, o zamana kadar (Peygamberler de dahil) hiç kimse bu en büyük mazhariyet ve saadete mazhar olamamış ve dünyanın kıyametine kadar da hiç kimse mazhar olamayacaktı. 

* * *

Allah insanları “kendisini tanımaları” için yarattığını bildirmektedir. Fakat mahlûk (yaratılmış olan), Hâlık’ını (yaratanını) bu dünyada zatı ile tanıyamaz; O’nu bu varlık âlemindeki icâdatıyla (yaratma eserleriyle), isimlerinin ve sıfatlarının bu varlık âlemindeki tecellîleriyle (akisleriyle) ancak tanıyabilir ve tanımalıdır. O’nun zatını doğrudan görmenin (Rü’yet-i Cemalullah’ın), Risale-i Nur’da “Dünyanın bin sene mes’udane hayatının bir saatine mukabil gelmediği Cennet  hayatının da bin senesinin bir saatine mukabil gelmediği âhiret hayatında bazen vukubulacağı” bildirilmektedir. 
            
Dünyada Allah’ı görmek ise, varlık âlemine “Rabbimizi bize tanıtan üç küllî muarriften birincisi” olarak “Kâinat Kitabı”nı doğru okuyarak, “eserden müessire doğru yol bulabilmek”le, eserlere ve hadisâta doğru yorumlarla “manâ-yı harfî” ile bakmakla, bu dünya imtihanı için konulmuş “sebebler perdesi”ne takılıp kalmayarak “müsebbeb-ül esbâb”ı görüp kabul etmekle, bu konuda Peygamberimiz’in (asm) ve onun ilmî vârislerinin “hakikat rehberliği”nden lâyıkı ile istifade edebilmekle olur ki, bunun bir misali de batılı bir ilim adamının “DNA’DA ALLAH’I GÖRDÜM” başlığı altındaki şu çok mühim beyanatında görülmektedir:

Kar yağmasını tefekkür etmek

Türkiye’de “Nobel ödülü” alan ilk kişi, “KAR” adlı romanını yazmak için, en fazla kar yağışı alan illerimizden olan Kars’ta bir yıl kalmıştı. O romanı beğenmek, yazarını takdir ve tüm yazdıklarını da tasvip etmek manâsında değil; fakat diğer cümlelerinden farklı olarak o romanındaki bir karakterine atfettiği bir cümlesinin, “Allah’a iman” meselesi yönünden tahlil edilmesinde fayda olabilir.

Yazarı tarafından, “KAR” romanında bahsedilen bir şahsa atfedilen o cümleler şöyleydi:

“Bütün hayatım boyunca eğitimsizlerin, başı örtülü teyzelerle eli tespihli amcaların inandığı yoksulların Allah’ına inanmadığım için suçluluk duydum. İnançsızlığımın mağrur bir yanı vardı. Ama şimdi şu güzel kar’ı yağdıran Allah’a inanmak istiyorum. Dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş, insanı daha uygar, daha ince kılacak bir Allah var.”

O roman yazarının, romanındaki bir karaktere atfederek yazdığı “..dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş..”, “..insanı daha uygar, daha ince kılacak..” sıfat cümlecikleri, dinî kitaplarımızda belirtilen Allah’ın sıfatlarına pek benzemese de o cümlelerini, romandaki bir şahsa atfettiği “..bir Allah var.” hüküm cümlesinin ardından noktalaması iyiydi. Ancak, o son cümlenin “Allah’a gerçek iman” için yeterli sayılamayacağına da dikkat çekilmesi gerekmekteydi..

İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlara çok büyük zulümler yapmış olan Kureyş Müşrikleri bile –Kur’an’da da bahsedildiği gibi- “Allah var” diyorlardı; fakat putlarıyla Allah’a ortak koşarak, en büyük günah olan “şirk” günahını işliyorlardı!.

Halen içinde bulunduğumuz zamanda da, dinde lakayt; hatta onun daha ötesinde “din düşmanı” gibi söz ve tavırları olanların da bazen yeri gelince:

“- Biz de Allah’a inanıyoruz. Sadece siz mi Müslümansınız? Müslümanlık sizin inhisarınızda mı?” şeklinde konuştukları da olmaktadır ve onların bu konuşmalarının nasıl yorumlanması gerektiği, insanların çoğunun zihinlerini meşgul etmektedir.

Temel dinî kitaplarımızda, imanın dil ile ikrar ve kalp ile de tasdikle olabileceği, Kur’an’ın “Allah kelâmı” olması sebebiyle hiçbir âyetini inkâr etmemek gerektiği” yazılıdır.

Çok kısa bir ifade ile ve gereklilik-yeterlilik bakımından bu konuda şöyle de denilebilir:  “Allah var”. demek, “Allah’a iman etmiş” sayılmak için gereklidir; fakat, yeterli değildir!.

Çünkü, insanlar, hakikaten iman etmiş olmadıkları halde, “inkâr etmemek” manâsında da; “Allah var.” diyebilirler. Risale-i Nur’da, Emirdağ Lâhikasında bu konuya şöyle açıklık getirilmektedir:

 İnkâr etmemek başkadır; iman etmek, bütün bütün başkadır.. “Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden Rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve (lâ ilâhe illallah) kelime-i kudsiyesinin, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var.’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşey’in yanında hazır, irade ve ilmini bilmemek ve emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikatine yaklaştığını göstermez. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî ta’zibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zişuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayt kalır. Fakat O’na iman etmek Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, O Hâlikı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek, ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-1)

*  *  *

 Allah’ın varlığı ve birliğine: “Tevhid hakikatı” denilir. “Kâinatta en yüksek hakikat” budur. Kelime-i şehâdet ve kelime-i tevhidin ilk bölümü, bu hakikati ifade eder. Kur’an-ı Kerîm’in üzerinde en fazla ehemmiyetle durduğu konu da budur. Tevhidin aksi “şirk”, yani Allah’a ortak koşmaktır ve en büyük günahtır. Varlık âlemi, en küçüğünden en büyüğüne kadar, aslında hâl lisanıyla: “Bir Allah var.” der. Kendisine akıl ve irade verilmiş olan insanların bir kısmı bu hakikat yolunun yolcusu iken, büyük bir kısmı da, bundan dalâlet (sapma) hâli içindedirler.

 

 *  *  *

Kış mevsiminde kar yağışıyla gündeme gelen ve internet sitelerinde ve gruplarında, büyütülmüş haldeki resimleri paylaşılan kar kristalleri de o resimleriyle mühim bir tevhid dersi verirler.Onlar altıgen geometrisindedirler; fakat birbirinin ayni iki kar kristaline hiç rastlanmaz! Ömrünün elli senesini kar kristallerinin fotoğraflarını çekerek geçiren ve binlerce kar kristali fotoğrafı çekmiş olan W.A.Bentley, çektiği kar kristali fotoğraflarından 2453 adedini 1931 de Amerika’da 226 sayfalık “Snow Crystals” (Kar Kristalleri) kitabında neşrederek, Allah’ın varlığı ve birliğinin kar kristallerindeki bir çeşit deliline -bilerek veya bilmeyerek- dikkatleri çekmiştir.

Aynı cinsten olan canlı veya cansız bir varlıkların, genel olarak anahatlarıyla birbirlerine benzer yapıda olmalarına rağmen hiçbirinin diğerinin ayni olmaması, bilhassa Risale-i Nur’da Lem’alar  adlı eserde Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesi’nde geniş  açıklaması yapılan, Allah’ın “Fert” isminin içinde “Vahidiyet” ve Ehadiyet” şekillerindeki birliğinin tecellîleridir.

 *  *  *

Allah’ın, Vahidiyet ve Ehadiyet şekillerindeki birliğinin tecellîleri en fazla olarak, O’nun en mükemmel mahlûku olan insanların yaratılışlarında görülür: İnsanların DNA’larında, parmak uçlarında, yüzlerinde, avuç içlerindeki ve ayak tabanlarındaki (derileri soyulsa veya yıpransa bile, yerine gelen derilerinde de öncekinin ayni olarak meydana gelen) çizgilerde, ellerinin damarlarında, bakışlarında, seslerinde ve daha başka birçok özelliklerinde Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin çeşitli delilleri mevcuttur. Bilim ilerledikçe, bu birlik tecellîlerinin yeni misallerini de keşfetmektedir.

İnsanlardaki kadar çok olmasa da, diğer bütün varlıklarda, Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin tecellîleri vardır. Meselâ, bütün koyunlar genel görünüşleri ile birbirlerine benzemekle Allah’ın Vahidiyet şeklindeki birliğini ispat ederler; fakat birbirlerinin tamamen ayni iki koyunun bulunmaması da, her bir koyunda ayrı olarak Allah’ın Ehadiyet şeklinde birliğini gösterdiğinin delilidir. Ayni şey, bir ağacın bütün yaprakları ve bütün meyveleri için de söylenebilmektedir.

*  * *

Kış mevsimlerindeki kar yağışlarının çok hikmetleri ve faydaları vardır. Bunlardan, çeşitli kaynaklarda geniş şekilde bahsedilir. Bir saat tefekkürün, farz ibadetler haricindeki ibadetin bir yılına karşılık olduğuna dair bir Hadis-i Şerif vardır. Biz kış mevsimlerinde, Allah’ın ancak mikroskopla görülebilen kar zerrelerini bile Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin sayılamayacak kadar çok tecellîleri halinde yağdırdığını düşünebilirsek, aslında ondan  en büyük faydayı o tefekkürümüzle kazanabiliriz.

Prof. Dr. Mustafa Nutku