Etiket arşivi: Prof. Dr. Mustafa Nutku

İslam imanına sahip bir doktor olmak

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

3 Ocak 2021 tarihinde vefat eden Bediüzzaman’ın doktor talebesi Dr. Mehmet Akay da, 1972 yılında birlikte aynı özel muayenehanede çalışmayı ona teklif ve onu razı ettiği babam Dr. Sadullah Nutku gibi, sadece “mütehassıs bir tıp doktoru” değil; aynı zamanda iyi bir Müslüman ve Risale-i Nur talebesiydi.

Onun bu vasfı üzerinde düşünürken, içinde bulunduğumuz iletişim çağında şahsen bu mevzuda da e-posta grubumdakilere iyi bir iletişim yapabilmek maksadıyla, Bediüzzaman’ın ilk doktor talebelerinden Ali Kemal Durakoğlu’na yazdığı ve Barla Lâhikasında bulunan EK’teki mektubundan bazı cümlelerle, aşağıdaki mesajımı yıllarca önce e-posta grubumdakilere gönderdiğimi hatırladım.

* * *

O e-posta mesajım şöyleydi:

“Birçok gencin kendileri ile ilgili ve birçoklarının ebeveynlerinin de çocuklarıyla ilgili istek ve ideallerinde doktorluk mesleği vardır. Çok küçük yaşlardan itibaren de bu ideali gerçekleştirmek için çalışılır. Yapılan anketlere göre bu idealin temelinde, doktorluk mesleğinin cemiyet içinde en itibarlı meslek oluşunun ve yüksek maddî gelir imkânının rolü olabilirse de, bu mesleğin kazanılması hem zordur ve hem de doğrudan insan hayatıyla ilgili olması sebebiyle mesuliyeti büyüktür.

Aslında sadece doktor (tabib) olmak -birçok insanın bu konudaki düşüncesinin aksine- çok önemli değildir; ‘Mü’min bir doktor olmak’ çok önemlidir. Çünkü bütün varlık âlemi içinde en kıymetli olan, hayattır. Bütün varlıkların içinde en kıymetlisi de, insandır. Doktorluk (hekimlik, tabiblik, tıp mesleği), insanların hayatlarıyla doğrudan ilgili, onların hastalıklarını önlemek, iyileştirmek veya hafifletmek maksadıyla kullanılan ilim, sanat ve teknik uygulamalar çalışmalarını ifade ettiği için, bu meslekle insanların hem dünya hayatlarına ve hem de -bununla birlikte yapılabilirse- âhiret hayatlarına hizmet etmek, çok önemlidir.

Çünkü insanların hayatları, onların sadece bu dünyadaki fanî hayatlarından ibaret değildir. İnsanların hayatlarına hizmetlerin en kıymetlisi de; bu dünyadaki fanî hayatlarının erken veya geç, mukadder ve kaçınılamaz olarak sona ermesiyle başlayacak olan ‘ebedî hayatları’ için çalışmaktır. İnsanların bu dünyadaki fanî hayatlarının bütün kıymeti ve ehemmiyeti, onların dünyadaki ölümlerinin sonrasında başlayacak olan ebedî hayatlarına çekirdek, başlangıç ve kaynak olması bakımındandır. Bir Hadis-i Şerifte “Dünya âhiretin tarlasıdır”; bir atasözümüzde de “Ne ekersen, onu biçersin” denilmektedir. İnsanların, ebedî hayatlarını zehirleyecek ve bozacak şekilde sadece dünya hayatlarını düşünmeleri, “anî bir şimşeği ebedî bir güneşe tercih etmeleri” gibi bir deliliktir!..

Doktorların insan hayatına hizmetleri, onların sadece dünyadaki hayatlarına hizmetten ibaret olmamalıdır. Kuran-ı Kerîm’de, Hz.İbrahim’in (a.s.) dilinden naklen bildirilen bir hakikat olarak

وَإِذَامَرِضْتُ فَهُوَيَشْفِ

“Hastalandığım vakit de bana O şifa verir” mealindeki Şuarâ Sûresi 26:80. âyetle dikkat çekildiği gibi, hastalığı da onun şifasını da veren Allah’tır; doktorlar, aslında hastalığı veren Allah’ın o hastada Şâfî (şifa veren) ismini tecelli ettirerek şifayı vermesine ancak sebeb olurlar. Hastalığının şifa bulması için doktora müracaat etmek, Allah’ın Şâfî isminin kendisinde tecelli etmesi için ‘fiilî duada bulunmak’ manâsında olmalıdır. Ve bu fiilî duanın, sözlü duayla birlikte yapılması, hastalar ve onların yakınları tarafından ihmal edilmemelidir. Bunun aksine, doktorların kendilerinin veya hastaların ve hasta yakınlarının doktorları ‘şifa verici’ olarak görmelerinde, en büyük günah olan ‘şirk’ (Allah’a ortak koşmak) kokusu bulunur. Maalesef bu mühim gerçeğe cehaletle veya inançsızlıkla aykırı davranarak bazı doktorlar kendilerini, bazı hastalar ve hasta yakınları da doktorları ‘hakikî şifa verici’ (!) olarak görmek gaflet ve dalaleti içine girerler.

Doktorlar, Allah’ın en mükemmel olarak yarattığı varlık olan insanın anatomisini, fizyolojisini diğer meslektekilere göre çok daha iyi öğrenmeleri ve bilmeleri sebebiyle, Allah’a imanlarının diğer meslekteki insanlara nisbeten çok daha fazla olması gerekirken, bunun tam aksinin örneğini veren bazı doktorların da bulunması, ‘asıl hakikat’ karşısında herkesten çok, bu neviden ‘maddiyatçı ve gafil’ doktorların ‘hasta’ olduklarını gösterir. Böyleleri, Kur’an’ın kudsî eczanesinden İslâm imanına ait ilaçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını ve hem de insanların -maddî hastalıklarının yanında onların- manevî hastalıklarını da tedavi edebilirler.

”İnsanların asıl ihtiyacı olan doktorlar’; böyle mü’min doktorlardır. Kendisi doktor olmak isteyenler, doktorluk mesleğinde kendilerine böyle bir hedef seçmelidirler; çocuklarının doktor olmasını isteyenler de, çocuklarını doktorlukla ilgili böyle bir hedefe göre yetiştirmelidirler.”

* * *

Yukarıda naklettiğim e-posta mesajımı gönderdiklerimden bana gelen cevaplardan birinde, Almanya’nın en eski eczanesinin üstündeki, bütün eczanelerin üstüne yazılması gereken çok mühim bir yazıdan şöyle bahsediliyordu:

“-Almanca lisanımı takviye için, 1974 yılında Hamburg’a yakın; o zamana göre ‘1000 yıllık şehir’ diye anılan Luneburg’daki ‘Goethe Enstitüsü’ne gitmiştim. Hafta sonları rehber refakatinde tarihî şehri bize tanıtıyorlardı. Bize bu konuda rehberlik eden kişi, bir binanın önünde durmuştu ve bize şöyle demişti:

“- Bu binaya iyi bakın; bu bina, Almanya’nın en eski eczanesi olup, hâlen de eczanedir. En üstündeki yazıyı okuyun..’

O yazı Latinceydi. Rehberin bize dediğine göre, eczanenin üstünde, o zaman kullandıkları lisan olan Latince ile şu yazıyormuş:

“Bütün ilaçlar birer vesiledir. Hakikî şifayı Allah verir.”

* * *

Gönderdiğim o e-posta mesajıma cevaben bahsedilen bu hâtıra tıp, doktorluk, hastalıklar, tedavi, ilaçlar mevzuuyla ilgiliydi ve çok mühimdi.

Göndermiş olduğum aynı e-postaya cevap olarak, bir tıp profesörünün cep telefonuma gönderdiği geri dönüş mesajı ise şöyleydi:

“Çok güzel.. Bediüzzaman’ın ilk doktor talebesi Dr. Ali Kemal Durakoğlu’na 1926-1934 yılları arasında Barla hayatı esnasında yazdığı ve Barla Lahikası’nda bulunan mektubu hatırlatıyor. Hem hastaları, hem yakınlarını, hem de doktorları gafletten uyandırıyor. Allah razı olsun.”

Ben de aslında, Risale-i Nur Külliyâtı Barla Lâhikası’nda yer alan o mektuptan aldığım derslerle, bahsettiğim o e-posta mesajımı yazmıştım.

Bediüzzaman’ın Dr.Yusuf Kemal Durakoğlu’na yazmış olduğu ve Barla Lâhikası’ında bulunan o mektubu, başta tıp doktorları ve tüm sağlık personeli olmak üzere, tüm insanlara mühim bir ders niteliği taşıyordu. Hattâ vefat eden bir kişinin yakınlarının evine taziye için gittiğimizde, o eve davet edilmiş olan yakındaki bir caminin imamı Kur’an okuduktan sonra, cebinden küçük boy bir “Hastalar Risalesi” kitabı çıkartmış ve o risalenin son sayfalarında bulunan o mektubu da okumuştu. Bu sebeble ben, onun çerçeve içine alınarak evlerde, bilhassa özel muayenehane ve sağlık sektörü ile ilgili yerlerde duvara da asılması için hediye etmek maksadıyla, EK’te görüldüğü gibi tamamını bir sayfa içine yerleştirip A3 ebadlı halde çoğaltarak, uygun gördüğüm kişilere hediye etmeyi de düşünmüştüm.

Allah bundan da ders alabilmeyi nasip etsin. Âmin.

EK:

    

Bir yılbaşının ardından

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

“Bir yılbaşı daha geçti, neş’e ve sevinç ile.”(!)

Her sene yılbaşının ardından bazı malum neşir organlarında, “akşamdan kalma” bir kafa ile yazıldığı intibaını veren ve yukarıdakine benzer bir cümle ile başlayan bol resimli “Yılbaşının ardından” haber ve röportajları ile ilgili başlıklar olurdu.

Allah’a isyan, insanî sorumlulukları yerine getirmemek, bazı gayrimüslim ülkelerin sefâhetinin taklitçiliği ve günah azgınlığı kokan o “Yılbaşının ardından” haber ve röportajlarından tiksinti duyardım.

Her yılbaşı sonrasında aynı tiksinti ve üzüntüleri duymamak için, o malum gazetelere hiç bakmamayı daha uygun görüyordum. Çünkü insan bazen “ibret alayım” derken günah da alır..

O gazeteler, aslında yılbaşı gecelerinde bazı yerlerde olanlardan bahsediyorlardı. Onlara niçin böyle haberler ve röportajlar neşrettikleri sorulsa belki de, “yaptıklarının sadece gazetecilik olduğunu” söylerlerdi. Bir haberin veya röportajın vukua gelmiş olana uygunluğu, sanki onlar için bir gazetede on binlerce kişiye hitap ederken uyulması gereken ahlâk prensibi olarak kâfiymiş gibi yanlış bir hâli savunmaya çalışabilirlerdi.

İnsanlığın ceddi ve ilk peygamber Hz. Âdem Aleyhisselam zamanından şimdiye kadar, inançları bakımından iyi veya kötü yaşamış insanlar olmuştur. İnsanların yapabilecekleri iyi işlerden az, kötü işlerden ise çok bahsetmenin; daha ziyade bâtılı ve kötülükleri tasvirle uğraşmanın fertler ve cemiyet için faydası yoktur. O cins neşriyata ibret nazarıyla bakıp zarar görmeyecek az nispetteki okuyucuların haricindeki büyük okuyucu kitlesinin temyiz kabiliyeti inkişaf etmemiş olduğundan, farkında olmadan manevî yaralar alırlar.

* * *

İnsanı en mükemmel canlı varlık olarak yaratan, onu bu dünyaya muvakkat bir ömür müddetinde yaşaması için gönderen, onun vücudunu her türlü azaları, hücreleri, molekülleri ve atomları ile çalıştıran kim ise, insanın bu dünyadaki hayatının asıl gayesi ve maksadı da O’na aittir ve ancak “O” tesbit etmek salahiyetindedir!.

İnsanın bu dünyada bulunmasını ve yaşamasını netice veren müessir fiilin etken mi, edilgen mi olduğu çok mühim bir manâ inceliğidir: İnsan bu dünyaya kendi isteği, iradesi ve iktidarı ile “gelmemiş”; onu yaratan Allah tarafından “gönderilmiş”tir.
Allah,
Kur’an-ı Kerîm’de Zâriyat Sûresi, 56. âyette bunu açıkça bildirmektedir:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ 

﴿٥٦﴾

Mealen: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.”

Risale-i Nur Külliyâtı’nda Şualar adlı eserde Yedinci Şua bu âyet ile başlamakta ve bu “âyet-i uzmâ (manâca çok büyük âyet) hakkında ilk cümleler olarak şöyle denilmektedir

“…insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, mârifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.”

Bu ve benzeri Kur’an âyetlerinin ve hadislerin bildirdiklerine aykırı olarak, hadlerini aşmak suretiyle bilhassa yılbaşı gecelerinde hadlerini daha da aşarak:

“İnsan bu ölümlü dünyaya ancak bir defa gelir. İmkânları nispetinde ve kendini hiç bir kayda bağlı hissetmeden bu hayatı yaşamasını bilmelidir…” “Benim hayat görüşüm şöyledir…”, “Benim hayat felsefeme göre..” şeklindeki yanlış sözleri de sarfederek yılbaşı gecelerinde çeşitli günahları işleyenler bu dünyada yaşamalarının gayesini, maksadını kendilerinin tesbit etmesi selâhiyetlerini nereden alıyorlardı; hakikatte böyle bir selahiyetlerinin hiç olamayacağını, bilmiyorlar mıydı?

İnsanlar bu dünyaya Allah’a kulluk imtihanından geçmeleri için Allah tarafından “gönderilmektedirler”. İnsanların bu dünya hayatlarındaki “Allah’a kulluk imtihanlarındaki başarılarının” akıllarını iyi kullanarak, bu dünyaya başıboş ve manâsız bir hayat sürmek için gelmiş olamayacaklarına inanmaları, kendilerini ve bütün kâinatı yaratanı isim ve sıfatları vasıtası ile tanımaları, O’nun kâinatı ve insanları niçin yaratıp dünyada geçici olarak yaşattığını, göndermiş olduğu tahrif edilmemiş kitaplar, peygamberler ve peygamberlerin ilmî vârisleri vasıtasıyla öğrenmeleri, o bildirilenlere uymak hususunda akıllarının ve iradelerinin işbirliğini sağlamaları suretiyle olacağı söylenebilir.

* * *

Evet, ehl-i gafletin de dediği gibi, “insan bu ölümlü dünyaya ancak bir defa gelir.” Fakat bu sebepten de -ikinci bir defa daha gelip, ilk gelişindeki hatalarını tamir ve telafi etmek imkânı olmadığı için- bu hayatı yaşamasını ve iyi değerlendirmesini bilmelidir!. “Hakikaten yaşamak” ise, “hakikatle yaşamaktır”; bu dünyada insan olarak yaşamanın gayesini ve hakikatini öğrenip onu yaşamaktır. Aksi halde, son pişmanlık fayda vermeyecektir!.

Şimdiye kadar bu ve emsali hakikatleri kabul ile ona göre yaşamamış âkil-baliğ insanların büyük ekseriyetine acaba normal bir mikroskopla görülebilmesi mümkün olmayan ve “koronavirüs” adı verilen çok küçük bir canlının musibet olarak gönderilmesi ile Allah tarafından ikazda mı bulunulmaktadır ve bu musibet dünya imtihanının icabı olduğu için mi masumları ayırt etmeden, umumî olarak gelmektedir?

Kur’an’da ve onun imanla ilgili âyetlerinin tefsir edildiği Risale-i Nur’da “musibetin umumî olarak gelebileceğinden” bahsedilmektedir:

“Âyette vardır: “Öyle musibetten kaçınız ki, geldiği vakit zalimlere mahsus kalmaz, masumlar ve mazlumlar da içinde yanar.” Çünkü, musibet-i âmmeden masumlar harika bir tarzda, yangın içinde selamette kalsalar, hikmet-i diniye bozulur. Çünkü din bir imtihan, bir tecrübedir. O vakit, Ebu Cehil gibi fenalar, aynen Ebû Bekir-i Sıddık Radıyallahu Anh gibi tasdik ederler. Onun için, musibet-i âmmede mâsumlar da belâ çekerler.”(Emirdağ Lâhikası)

“Sual: Bazı eşhâsın hatasından gelen bu musibet, bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihaken taraftar olmasıyla, manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.”(Sözler)

“Yağmursuzluk bir musibettir ve ceza-yı amel bir azaptır. Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyaz ve hazinane yalvarmakla ve pek ciddî nedamet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve Sünnet-i Seniyye dairesinde, bid’alar karışmadan, şeriatin tayin ettiği tarzda dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir.

Hem böyle umumî musibetler, ekser nâsın hatasından geldiği cihetle, o insanların ekseri (kısm-ı azamı) tevbe ve nedamet ve istiğfar etmekle def olur.”(Emirdağ Lâhikası)

“Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüp eder. Musibet, cinayetin neticesi, mükafatın mukaddimesidir.”(Mektubat)

Allah bizi “koronavirüs” umumî musibeti ile imtihanımızda da muvaffak eylesin. Âmin.

Yılbaşı gelirken..

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Bir yılbaşı daha geliyor.. Niyet, fikir ve hareketleri yaradılışlarının ve bu dünyada bulunuşlarının hikmetine ve gayesine uymayanların, bir senedeki 365 günün son gününün son gecesinde ifrata varan günah işleme azgınlığı ve Allah’a isyan hallerinin tezahür ettiği bir zaman merhalesi olarak da diğer zamanlardan tefrik edilir, Miladî Yılbaşı…

 *  *  * 

Bediüzzaman, “Bâtıl şeyleri ziyade tasvir, safî zihinleri idlaldir” demiştir. Fakat tahrif edilmiş Hristiyanlığın ülkemizde de maalesef bazıları tarafından yıllardır taklitçilik hallerinden biri ve oradan yapılan en zararlı ithalatın nevilerinden bir misali teşkil ettiği için, “yılbaşı eğlenceleri” adı altında ülkemizde de bazıları tarafından işlenen rezaletler üzerinde, onları “ziyade tasvir” ile “safî zihinleri idlal” etmemeye çalışarak bu mevzuda, bir Müslüman ülke olmamıza rağmen maalesef ülkemizde de gaflet halini sergileyen “nüfus kağıdı müslümanları”nın çokluğu karşısında, ibret için kısaca durmakta belki fayda olabilir.

 *  *   *

Miladî yılbaşılarında tahrif edilmiş Hristiyanlığın taklitçiliğini ve oradan bu konuda zararlı ithalatı yapanlardan birine: “Nedir bu sizin yaptığınız rezalet böyle?” diye sorsanız, belki yılbaşı eğlencelerine karşı çıkmayı da “çağdışı” olmak sebebine bağlayarak hakikatsiz ve abuk-subuk laflarla o yanlışlarını güya savunurlar: Neymiş; “insan bütün bir sene çalıştığı ve yorulduğu için, bütün bir senenin yorgunluğunu gidermek ve yeni yıla zinde bir şekilde girmek için eğlenirlermiş!.. Hem yeni bir yıla neşeli bir şekilde eğlence sarhoşluğu içinde girerlerse, ardından gelen bütün bir yıl da eğlenceli ve neşeli geçermiş (?). Hem bu gibi durumlarda çılgıncasına eğlenmesini bilmeyen, çalışmasını da bilemezmiş, vb (!).”

Bu cinsten, çocuk avutmaya bile faydası olmayacak çok yanlış sözlerin müşterek vasıflarının ne olduğu açıkça görülüyor!.

*  *  *  *  

Miladî yılbaşında bazı gayrimüslim batı ülkelerinde yapılanları aynen taklit edenler, Batının az da olsa, bazı iyi mallarının da bulunabileceğini bilmiyorlar mı? Yoksa “benzeriyle ünsiyet etmek” temayüllerine daha uygun olduğu için mi, kötü malları daha iyi mallar yerine tercih edip alıyorlar?

 *  *  *

Hikmetin asıl beşiği Şark’tır. Peygamberler de büyük hükemâ da hep Şarktan çıkmıştır. Hikmet arayan bir Şarklının nazarını Garba çevirmesi, kendi evinin eşiğini biraz kazmakla bulabileceği büyük hazineden bihaber, dünyanın öbür ucuna altın aramak için gidenin haline benzetilebilir! Fakat Batının taklitçiliğini Batılılara karşı bir aşağılık duygusunun da tesiriyle yapanlara bir nevi ilaç olarak, Batılı bazı mütefekkirlerin hakikate muvafık bazı sözlerinden iktibaslar yapmakta fayda olabileceği düşüncesiyle, Dr. Alexis Carrel‘in bazı sözlerini nakletmekte fayda olabilir.

Mesela Dr. Alexis Carrell de bir Batılıdır ve bu konuyla da ilgili sayılabilecek şu sözleri bir kitabında söylemektedir::

“Hayat disiplinsiz ve gayesiz olduğu zaman, tabiatıyla eğlence denilen bataklığa dökülür.”

“Eğlence içinde geçmiş bir hayat kadar manâsız bir şey yoktur.”

“Hayat, dans etmekten, delice otomobil sürmekten, sinemaya gitmekten yahut radyo dinlemekten ibaretse yaşamak neye yarar?”

“Eğlence aptalların saadetidir.”

 *  *  *

Şimdi de, kendi kapımızın eşiğini biraz kazalım ve oradaki defineyi keşfedelim: 20. Asır Türkiye’sinde yaşamış Bediüzzaman Said Nursî’nin, kâinattaki en mühim hakikat davasının müdafaasıyla geçen seksen yılı aşan ömrünün en mühim mahsullerinden ve her gün sadece Türkiye’de değil; dünyanın çeşitli ülkelerinde kıymeti, ehemmiyeti daha da fazla anlaşılmaya devam eden altı bin sayfayı aşan Risale-i Nur Külliyâtı’ndan aynı mevzuyla da alâkalı sayılabilecek birkaç paragraf nakledelim:

“Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi ‘İman-ı Billah’ tır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en yüksek makamı, İman-ı Billah içindeki ‘Mârifetullah’ tır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki ‘Muhabbetullah’tır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o Muhabbetullah içindeki ‘lezzet-i ruhaniye’dir. Evet, bütün hakikî saadet ve halis sürur ve şirin ni’met ve safi lezzet, elbette Mârifetullah ve Muhabbetulllahdadır. Onlar onsuz olamaz.

Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. O’nu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, avare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu avâre nev’i beşer içinde, bu perişan fani dünyada; insan, sahibini tanıyamazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder, O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.” (Risale-i Nur Külliyâtı, Mektubat)

“Hayat ise, eğer îman olmazsa veyahut isyan ile o îman te’sir etmezse: hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor.

İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-i meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bulunduğu gündür.

Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar onun dalaleti noktasında mâdumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, îtikatsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar îmanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur. Zaman-ı hâzır gibi ruh ve kalbine îman noktasında ulvî ve manevî ezvakı ve envar-ı vücudiyeyi veriyor…

“İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz” (Risale-i Nur Külliyâtı, Sözler)

Kıyamet ne zaman kopacak?

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Her yılın, kuzey yarımküresinde günlerin en kısa hale geldiği Aralık ayının 22. günü yaklaştıkça, Rabbimizi bize tanıtan üç büyük, küllî muarrifin ilki olan “Kâinatın büyük kitabı”na dikkatimin ve düşüncelerimin yoğunlaştığını fark ederdim. Son yıllarda ise bu düşüncelerime bazen “kıyametin vakti” konusunda, bir üniversite öğrencisinin sorusuyla ilgili düşüncelerin ve yorumların refakat ettiği de oluyordu,

*  *  *

2012 yılı Aralık ayındaki bir Cumartesi gününde, bir vakfın burs verdiği üniversite öğrencileriyle yaptığı kış dönemi toplantısına davetliydim. Benden başka davetli çeşitli yaş ve meslektekiler değişik mevzulardan bahseden konuşmalar yaptıktan sonra, öğrencilere de soruları olup olmadığı sorulmuştu. Aslında, o toplantıdaki soruların konuşmalarla ilgili olması gerekirken, bir öğrenci yapılan konuşmalarda hiç bahsi geçmediği halde o toplantının sonunda;

“-21 Aralık 2012’de kıyamet kopacak mı?” sorusunu da sormuştu. O soruyu sormasının sebebi de, “Mayalar” denilen çok eski bir kavmin yapmış olduğu takvimde 21 Aralık 2012’yi “Kıyametin Vakti” olarak bildirmiş olmasının, o tarih yaklaşırken medyada bahis konusu edilmesiydi.   

Ben, o toplantıda bu sorunun sorulmasına biraz hayret etmekle beraber, cevapsız da bırakmamak gerektiğini düşünmüştüm. O toplantıda “israfsızlık” mevzuunda bir konuşma yapmıştım. Bir öğrencinin kıyametin vaktiyle ilgili o sorusuna toplantıya katılanlardan cevap veren olmayınca da ben “israf” konusunda yapmış olduğum konuşma çerçevesinde bir cevap vermeyi uygun görmüştüm. Vermiş olduğum o kısa cevap şöyleydi:

“Kıyamet; ‘Küçük Kıyamet’ ve ‘Büyük Kıyamet’ olmak üzere iki çeşittir. Küçük kıyamet; insanın ölümüdür. İnsan ölünce, onun küçük kıyameti kopmuş olur. Ecel vakti de belirsiz olduğu ve ölüm, yani insanın ‘Küçük Kıyamet’i her zaman gelebileceği, hergün yüzbinlerce insan bu dünyadan küçük kıyametleri olan ölümle ayrıldığı için, öncelikle ve bilhassa onunla ilgilenmek, ona hazırlanmak ve en kıymetli sermayesi olan ömür müddetini israf ile ebedî ve telafisi mümkün olmayan bir iflas ve zarar haline girmemek lâzımdır.

O toplantıdaki, “kıyametin vakti” konusunda sorulana vermiş olduğum yukarıdaki çok kısa cevaptan başka, bu konuda söylenebilecek başka şeyler de elbette vardı.

 

*  *  *

“Hayat dediğimiz hâlât (haller), içinde bulunduğumuz andan ibarettir.(Bediüzzaman Said Nursî)

Işıklı bir nokta hareket ettirilirse, ışıklı bir çizgi gibi görünür; ona “ışıklı bir çizgi” olarak değil; “ışıklı bir noktanın hareketinin sonucuyla ilgili bir şekil” olarak bakmak daha doğru olur. “Hayat çizgimiz”, bu misaldeki “ışıklı çizgi” gibi, içinde yaşadığımız an da, bu misaldeki “ışıklı nokta” gibidir ve “içinde yaşadığımız an”, hayatımızın asıl gerçeğidir.

O halde yaşamak, aslında içinde bulunulan anı yaşamaktır. Bunun ne derecede farkındayız ve bu farkında oluşumuzla bu gerçeğe ne derecede uygun ve doğru yaşıyoruz?

Bu konuda bir “nefis muhasebesi” yapmamızın, bize büyük lüzumu ve faydası vardır.

*  *  *

Düz bir çizgi çizelim. Bu çizgi üzerindeki bir noktayı sağa doğru hareket ettirelim. Bu hareket eden nokta, çizginin sol ucundan hangi hızla uzaklaşırsa, çizginin sağ ucuna da aynı hızla yaklaşmış olur.

Bu misale benzer şekilde, dünyada yaşarken “ömrümüz, zaman çizgisi üzerinde hareket eden bir nokta” gibidir, O nokta gibi, bir başlangıçtan bir sona doğru gitmekte olduğumuzu düşünecek olursak, dünya hayatımızın sonuna doğru yaklaşma hızımız da, bu hayatımızın başlangıcından uzaklaşma hızımız kadardır. Diğer bir ifadeyle: Geçmiş bizden ne kadar hızla uzaklaşıyorsa, gelecek bize o kadar hızla yaklaşmaktadır!.

*  *  *

İnsanların büyük çoğunluğuna dünyadaki hayatlarında, “tevehhüm-ü ebediyet” denilen bir hal refakat eder. Yani, insanlar kendilerini, “dünyada ebedî kalacakmış gibi” düşünmek isterler.

Bazıları bunun da ötesinde, dünyada ebedî yaşamanın çeşitli çarelerini araştırırlar!.

Bunun sebeplerinden biri de, Allah’ın tüm insanlara bu dünya hayatlarından sonraki âhiret hayatlarında –çeşitli şartlarda- ebedî hayat vereceği için, ebedî yaşamak isteğini de insanların içine koymasıdır. Çünkü “Vermek istemeseydi, istemek de vermezdi”..

“Ebedî yaşamak isteği”, Allah tarafından onun veriliş maksadına uygun olarak, âhiret hayatı için sarf edilmeli ve âhirette her insan için kaçınılmaz olan “ebedî hayat”ın levazımatını -başta iman ve namaz olmak üzere- bu dünyada hazırlamaya, her şeyden daha fazla önem vermelidir.

*  *  *

 “Büyük Kıyametin vakti” mevzuunda; bir söz okunduğu veya dinlendiği zaman, onu kimin söylediğine, kime söylediğine, ne söylediğine ve hangi makamda söylediğine dikkat etmek gerektiğine dair mühim kaideyi göz önüne alarak o söz değerlendirilmelidir.

21 Aralık 2012’de Büyük Kıyamet’in kopacağını kim söylemiş? Maya’lar.. Kimdir bu Maya’lar, onların sözlerine ne derecede itimat edilebilir ve inanılabilir; düşünülmesi gerekir. Müslüman olanların, Maya’ların veya başkalarının değil; “Allah ne diyor, onun Resulü (asm) ne diyor, Allah ve Resulünün dediklerini bize nakleden hakikî âlimler; Allah Resulünün (asm) ilmî vârisleri ne diyorlar?” onları merak etmek, onlara değer vermeleri ve onlara itibar etmeleri gerekir!.

*  *  *

Kur’an-ı Kerîm’in 54. Sûresi Kamer Sûresi’dir. Buna “İktarabet Sûresi” de denilir (“İktarabet”in lügat manâsı “yaklaştı”dır). Bu sûre, Mekke döneminde nazil olmuştur. Bu sûrenin ilk âyeti, sadece birkaç kelime ile çok vecîz olarak, çok mühim iki konudan bahsetmektedir: Peygamberimiz’in (asm) Kur’an’dan sonra en büyük mucizesi olan “ayın yarılması mucizesi” ve “kıyametin vaktinin yaklaştığı”. O âyet şöyledir (mealen): “Yaklaştı saat, yarıldı ay.”

Bu âyette “saat” kelimesiyle kastedilen “Büyük Kıyametin vakti”nin yaklaşmış olduğunun bildirilmesi üzerine, sahabe-i kirâm “Büyük Kıyametin vakti” hakkında Peygamberimiz’e (asm) sorular sormuşlardır.

O sorularla ilgili olarak, A’râf Suresi 187. âyetinde (mealen) şöyle denilmektedir:

“Sana kıyametin ne zaman geleceğini sorarlar. De ki: ‘Onun ne zaman geleceğine dair bilgi yalnız Rabbimin nezdindedir. Vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O kıyamet öyle bir meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur!’ O size ansızın gelecektir. Sen sanki onu biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: ‘Ona dair gerçek bilgi yalnız Allah’ın nezdindedir; ama insanların çoğu bunu bilmezler.”

“Büyük Kıyametin vakti” konusundan da bahseden Lokman Sûresi’nin 34.(son) âyeti (mealen) şöyledir:

“Şüphesiz Allah ki, kıyamet (vakti) hakkındaki bilgi ancak O’nun katındadır. Ve yağmuru (O) indirir. Rahimlerde olanı da, (O) bilir. Ve hiç kimse yarın (amel cihetiyle) ne kazanacağını bilemez. Hem hiç kimse hangi yerde öleceğini bilemez. Şüphesiz, Allah Alîm(sizin bilmediğiniz her şeyi bilen)dir, Habîr(her şeyden haberdar olan)dır.”

Risale-i Nur Külliyâtı Lem’alar adlı eserdeki 16. Lem’ada bu âyetle ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“… ehl-i ilhad tarafından tenkid sûretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-i mâderdeki cenînin keyfiyetine i’tirâz edilmiş. Demişler ki: “Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzûlü keşfediliyor. Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuaiyle rahm-i maderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek mugayyebat-ı hamseye ıttıla’ kabildir?’

Elcevab: Yağmurun vakt-i nüzûlü bir kaideye merbut olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet-i hassa-i İlâhiyyeye ile bağlı ve hazine-i rahmetten husûsi iradeye tâbi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinatta en mühim hakîkat ve en kıymetdar mahiyet; nur, vücûd ve hayat ve rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Kudret-i İlâhiyye ve Meşîet-i Hassa-i İlâhiyyeye bakar. Sair masnûatta zahirî esbab, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşîete hicab oluyor. Fakat vücûd, hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü; perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor. Madem vücûdda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır; yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesait perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, Meşîet-i Hassa-i İlâhîyyeyi setretmeyecek; tâ ki her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubûdiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı, o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı. Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu ma’lumdur. Halbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan, Güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî o kaidenin yoluyla yarın Güneşin çıkacağını bildiği için, gaibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz’iyatı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile Dergâh-ı İlâhîyyeye ilticaya mecbûr oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzûlünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir ni’met-i hassa telâkki edip hakiki şükrediyorlar.

İşte bu Âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü, mugayyebat-ı hamseye idhal ediyor. Rasadhanelerdeki aletle, bir yağmurun mukaddematını hissedip vaktini tayin etmek, gaibi bilmek değil, belki gaibden çıkıp âlem-i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddematına ıttıla sûretinde bilmektir. Nasıl, en hafî umûr-u gaybiye vukua geldikte, veyahud vukua yakın olduktan sonra hiss-i kable’l-vukuun bir nev’iyle bilinir. O, gaybı bilmek değil; belki o, mevcudu veya mukarrebü’l-vücudu bilmektir. Hatta ben kendi âsabımda bir hassasiyet cihetiyle yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazan hissediyorum. Demek yağmurun mukaddematı, mebadileri var. O mebadiler, rutubet nev’inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaibden çıkıp daha şehadete girmeyen umûra vüsûle bir vesîle olur. Fakat daha âlem-i şehâdete ayak basmayan ve meşîet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmıyan yağmurun vakt-i nüzûlünü bilmek, ilm-i Allâmü’l-Guyûb’a mahsustur.”

Ve rahm-i mâderdeki cenînin keyfiyeti” hakkında da, “Röntgen şuâiyle rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile  âyetinin meal-i gaybîsine münafi olamaz. Çünkü: Âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acib istidâd-ı husûsisi ve istikbâlde kesbedeceği vaziyetine medâr olan mukadderat-ı hayatiyesinin mebadileri, hatta sîmasındaki gayet acib olan Sikke-i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyub’a mahsustur.” denilmektedir. (Risale-i Nur Külliyâtı, Lem’alar, 16.Lem’a)

 

*  *  *

15 Asır önce nâzil olmuş o âyetle “Büyük Kıyamet’in vakti”nin yaklaşmış olduğunun bildirilmesi ise, dünyanın o zamana kadarki ömrüne nispeten geriye kalmış olan ömrü itibarıyladır. O âyetin nazil olduğu sırada bugünkü fennî bilgilere göre, dünya 3,5 milyar yıl yaşındaydı. O tarihten 15 asır sonra kıyametin kopacağı düşünülse; dünyanın 3,5 milyar yıllık geçmiş ömrüne nispeten, 15 asırlık; yani 1500 yıllık kalan ömrünün kısalığı (1500/3500000000), kıyametin yaklaştığını bildiren o âyetin hakikatini biraz daha iyi anlamayı kolaylaştırabilir.

*  *  *

 “Cibril Hadisi” olarak bahsedilen Hadis-i Şerif’te bahsedilen Cebrail(a.s.)’in insan sûretine girip Peygamberimiz’e (asm) iman, İslâm, ihsanın ne olduğuna dair sorularına Peygamberimiz’in (asm) verdiği cevaplar, ümmetinin bunları bilmesi için Allah tarafından bildirmesiyle olmuştur. “Kıyamet ne zaman kopacak?” sorusunun cevabını veremeyişinin ise, çeşitli hikmetlerle Allah tarafından cevabının bildirilmemesi ile ilgili olduğu düşünülebilir.

O hikmetlerden belki biriyle ilgili olarak da biz, her an “Küçük Kıyametimiz” olan ölümümüz gerçekleşecekmiş veya “Büyük Kıyamet” kopacakmış gibi, daima ona ve onun ardındakilere hazırlığımızı ihmal etmemeliyiz!.

*  *  *

Bu hazırlığımızın da, Allah’a ve onun inanmamızı istediklerine hakikî iman ve salih amellerle olabileceği hakikatiyle yaşamalıyız. “Mayalar” adlı, geçmişte kendi “küçük kıyamet”lerini yaşayarak yıllarca önce bu dünyadan göçmüş olan bir kavmin “Büyük Kıyamet”in vakti ile ilgili mesnetsiz ve  nazar-ı itibara alınması gereksiz tahminleri tabii ki bizi hiç meşgul etmemeliydi ve o sözlerle ilgili merak ve meşguliyetin de en azından “israf” sayılacağı düşünülmeliydi.

En mühim soru ve en mühim sorun..

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Bu yazı başlığı altında kısaca söylenecekleri, onu okuyacak olanların belki büyük çoğunluğu çok iyi biliyor olabilirler; fakat çok önemli olduğundan, tekrar edilerek hatırlatılması çok faydalı olabilir.

*     *     *

Sana bir soru sorulsa, fakat o bir soru gibi göründüğü halde, “n” takısı almış olarak kullanılan “soru” kelimesiyle, bir sorunun içinde aslında farklı iki soru sorulmuş olsa; o soru da: “En mühim sorun nedir?” olsa, ne cevap verirdin?

*     *     *

Senin en mühim “soru”n: “Acaba, Allah benden ne istiyor?” olmalıdır.

Senin için en mühim “sorun” da: “Cehennemden kurtulmak” olmalıdır.

En mühim “soru”nun doğru cevabı ile yaşayabilirsen, en mühim “sorun”unun halli için en doğrusunu yapmaya da belki çalışabilirsin!

Çünkü aynı kelime içindeki o iki farklı soru, birbirleriyle çok sıkı bir manâ ilişkisi içindedirler.

*     *     *

Her biri Müslümanlara birer rehber olabilecek Sahabe-i Kirâm’ın da en mühim sorusu: 

“Acaba, Allah benden ne istiyor?” ve onların da en büyük sorunu: “Cehennemden kurtulmak”tı.

*     *     *

“Kur’an-ı Hakîm’in Cennet ve Cehennem hakkındaki mu’cizane izahatı ve Kur’an’ın tefsiri ve ondan gelen Risale-i Nur’un Cennet ve Cehennemin vücudlarına dair hüccetleri, daha başka beyana ihtiyaç bırakmamışlar.

gibi pek çok âyetlerin ve başta Resul-i Ekrem (asm) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatin, her vakit dualarında, en ziyâde:

ve vahy ve şuhûda binaen onlarca kat’iyyet kesbeden Cehennem’den ‘bizi hıfzeyle’ demeleri gösteriyor ki; nev’-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryad ederler. ‘Bizi ondan kurtar” derler.” ( Risale-i Nur Külliyâtı, Meyve Risalesi)

*     *     *

İnsanların büyük ekseriyeti, gerçekten “en mühim soru” ve “en mühim sorun”larının ne olduğundan gafil bir vaziyette, kendilerini kaptırmış oldukları dünyevî işlerde ve meşgalelerde boğulmuş; bunun dışındakilere karşı ise kör, sağır, dilsiz ve ilgisiz gibi yaşarlar!

Şimdiye kadar kendileri için en mühim “soru”nun ve en mühim “sorun”un ne olduğunu ciddî şekilde araştırarak doğru tesbit edip o­na göre yaşamamış olan insanlar, ecelleri gelip bu dünyadaki tekrarı mümkün olmayacak en mühim imtihanları sona ermeden, şimdiden sonra bunların mutlaka doğru cevaplarıyla yaşamalı ve gafletli geçmişlerini telafiye çalışmalıdırlar! 

*     *     *

Acaba, hakikî insaniyete en yakışan en doğru düşünüş ve davranış biçimi nasıldır?

Bazılarının kendilerine göre, dar görüşle, dar düşünceyle veya saptırılmış yanlış yorumlarla kullandıkları “Hayatın provası yok!” sözü de, aslında en doğru düşünüş ve davranış biçimi için bir anahtar olabilir; çünkü hayatın provasının olmadığını düşünmek, en kıymetli ve bir defalığına insanlara verilmiş olan ömür sermayelerini kârlı bir âhiret ticareti için kullanmanın gerekliliğini onların kabulüne yol açabilir.

*     *     *

Evet, insan için en mühim soru: “Allah benden ne istiyor?” denilebilir. Çünkü bu sorunun ardından cevap arayışına girilebilecek “Ben kimim?”, “Nereden geliyorum?”, “Bu dünyaya ben kendi isteğimle gelmediğime göre beni buraya kim gönderdi ve niçin gönderdi?”, “Benim bu dünyada ne yapmamı istiyor?” gibi sorulara da cevap aramakla, Allah’a imanın dünya hayatındaki yaşayışa akseden şekilleri hâsıl olabilir ve en kıymetli sermaye olan “amel-i salih”e de kapı açılabilir.

“Allah benden ne istiyor?”sorusuna doğru cevabı araştırmasıyla ve o cevaba göre yaşamasıyla insan, en mühim sorunu olarak Cehennemden kurtulmayı bilir. “Hayatın provası yok!” sözünü dar görüşten, dar düşünceden veya saptırılmış yanlış yorumlardan uzak olarak değerlendirerek ona göre gereğini yapmasıyla da, sadece bir defalığına olmak üzere gönderilmiş olduğu bu dünya hayatını, ebedî âhiret hayatındaki “fayda vermeyecek son pişmanlığını” azaltabilecek şekilde yaşayabilmeğe  muvaffak olabilir.