Etiket arşivi: psikoloji

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İnsan ailesinden ve sosyal çevresinden yeterli ilgi ve değer görmemesi, temel duygusal ihtiyacın karşılanmaması olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, kişinin değer algısında ciddi bir erozyona yol açabilir.

Sevgi ve ait olma ihtiyacı, fizyolojik gereksinimlerin ve güvenliğin ardından gelen temel bir basamaktır. Bu ihtiyacın karşılanmaması da değersizlik hissinin kökleşmesine ve dolayısıyla içsel bir yalnızlık duygusunun derinleşmesine neden olabilir.

Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel bir izolasyon değil, aynı zamanda kişinin anlam arayışında bir boşluk hissetmesi şeklinde de tezâhür eder. Bu boşluk ve bulamama hissi insanda çöküntü yaşatır.

Risale-i Nur’da yer alan “Bütün kâinatın mayesi muhabbettir[1] ifadesi, insan fıtratı sevgi, görülme ve değer verilme, sahiplenme ve sahiplenilme gibi duygusal temellere dayalı olduğunu metafizik bir perspektiften vurgular.

İnsan, sosyal bir varlık olarak, ilişkiler aracılığıyla kendini ispat ve onaylanma ihtiyacı duyar. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, bireyde bir tür duygusal yoksunluk ortaya çıkar.

Bu yoksunluk, farklı davranışsal tepkilerle kendini gösterebilir. Bazıları sosyal medya platformlarında sürekli paylaşım yaparak dış dünyada görünürlük arayışına girerken, diğerleri evlilik gibi bağlayıcı ilişkilerle bu boşluğu doldurmaya çalışabilir. Ama bu da sosyokültürel açıdan toplumda tezatlıklara sebep olur.

Kimileri ise başarı odaklı bir yaşam tarzı benimseyerek ya da alışılmadık davranışlarla dikkat çekmeye yönelerek görmek ve görülme his eksikliği telafi etmeye çalışır.

Ne var ki, bu dışsal arayışların hiçbiri, bireyin içsel boşluğunu kalıcı olarak dolduramaz. Çünkü yediği ve içtiği şeyleri paylaşmak, sürekli paylaşımlarda bulunmak, dikkatleri üzerine çekmeye çalışmak insanda ben merkezli bir anlayış geliştirir. Ben merkezli insanlarsa toplumda kabul görmeyen karekterlerdir.

Sosyopsiko araştırmaları, dışsal onay arayışının kısa vadeli bir tatmin sağladığını, ancak uzun vadede bireyin öz-değer algısını güçlendirmek yerine daha fazla bağımlılığa yol açabileceğini göstermektedir.

Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.[2]

Özellikle günümüzün hızlı ve yüzeysel ilişki dinamikleri, bu arayışı daha da karmaşık hale getirebilir. Modern toplumda sıkça gözlemlenen bu durum, kişinin tatmin yerine hayâl kırıklığı ve tükenmişlik hissetmesine yani tükenmişlik sendromu ve mentâl yorgunluğa neden olabilir. Çünkü insanın gerçekle örtüşmeyen beklentileri ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o nisbette yüksek olur.

Çözüm önerisi olarak, bireyin mutluluğu ve değeri dışarıda aramak yerine içsel bir yolculuğa yönelmesi gerektiği öne sürülmektedir. Bu yaklaşım kişinin kendi değerini dışsal faktörlerden bağımsız olarak inşa etmesi gerektiği fikri burada merkezi bir rol oynar.

Manevi olarak bakıldığında ise, bu arayış, insanın ilahi bir bağ kurması ve varoluşsal anlamını tanımlaması şeklinde yorumlanabilir. “Teveccüh-ü ilahi” ve “sana verilen muhabbet” gibi ifadeler, bireyin değerini maddi dünyadan ziyade maneviyattan beslenerek araması tavsiyemdir.

Sefahat (aşırı dünyevi zevklere kapılma) insanın potansiyelini gölgeleyen bir faktör olarak görülürken, takva (bilinçli bir ahlâkî duruş) kişinin fıtrat değerini ortaya çıkaran bir araç olarak tanımlanır.

Bu, psikolojik açıdan öz-disiplin ve değerler sistemiyle ilişkilendirilebilir; insanın kendine yönelik farkındalığını artırarak dışsal kaosa karşı bir iç denge kurmasına olanak tanır. Aynı şekilde, “mana-yı harfiyle bakmak” ifadesi, olayları ve nesneleri yüzeysel, sathî anlamlarının ötesinde, daha derin bir değerlendirme çağrısıdır.

İlgisizlik ve değersizlik krizinin çözümü, hem psikolojik hem de manevi araçlarla kendini yeniden inşa etmesinden geçer. Dışsal arayışların geçiciliği kabul edilip, içsel bir dönüşüm hedeflendiğinde, kişi yaşamındaki anlam boşluğunu doldurabilir.

Bu süreç, öz-farkındalık, ahlâkî bir duruş ve sürekli bir yenilenme (imanın tecdidi) gerektirir. Bu dünyada geçici bir misafir olduğu bilinci ise, ona hem tevazû hem de dinginlik kazandırarak, içsel arayışını daha sağlam bir temele oturtabilir.

Problemin temeline inmek ve onu deşmek, bu dönüşümün ilk adımıdır; zira ancak bu şekilde kendi iç dünyasında saklı olan cevheri keşfedebilir dünyanın en şerefli mahlûku olan insan. Çünkü “Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir.

Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.[3]

Mutluluk vicdanda, cennet kalbdedir. Düşünmek içini deşmektir, şuur ise Allah’ın sırlarını görmektir. Ne mutlu bu gâyede hareket edene.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (624)

[2] Muhâkemat | Asar-ı Bediiyye – 223

[3] Sözler (745)

Kaynak: RisaleHaber

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

 

İnsan ailesinden ve sosyal çevresinden yeterli ilgi ve değer görmemesi, temel duygusal ihtiyacın karşılanmaması olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, kişinin değer algısında ciddi bir erozyona yol açabilir.

Sevgi ve ait olma ihtiyacı, fizyolojik gereksinimlerin ve güvenliğin ardından gelen temel bir basamaktır.  Bu ihtiyacın karşılanmaması da değersizlik hissinin kökleşmesine ve dolayısıyla içsel bir yalnızlık duygusunun derinleşmesine neden olabilir.

Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel bir izolasyon değil, aynı zamanda kişinin anlam arayışında bir boşluk hissetmesi şeklinde de tezâhür eder. Bu boşluk ve bulamama hissi insanda çöküntü yaşatır.

Risale-i Nur’da yer alan “Bütün kâinatın mayesi muhabbettir[1] ifadesi, insan fıtratı sevgi, görülme ve değer verilme, sahiplenme ve sahiplenilme gibi duygusal temellere dayalı olduğunu metafizik bir perspektiften vurgular.

İnsan, sosyal bir varlık olarak, ilişkiler aracılığıyla kendini ispat ve onaylanma ihtiyacı duyar. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, bireyde bir tür duygusal yoksunluk ortaya çıkar.

Bu yoksunluk, farklı davranışsal tepkilerle kendini gösterebilir. Bazıları sosyal medya platformlarında sürekli paylaşım yaparak dış dünyada görünürlük arayışına girerken, diğerleri evlilik gibi bağlayıcı ilişkilerle bu boşluğu doldurmaya çalışabilir. Ama bu da sosyokültürel açıdan toplumda tezatlıklara sebep olur.

Kimileri ise başarı odaklı bir yaşam tarzı benimseyerek ya da alışılmadık davranışlarla dikkat çekmeye yönelerek görmek ve görülme his eksikliği telafi etmeye çalışır.

Ne var ki, bu dışsal arayışların hiçbiri, bireyin içsel boşluğunu kalıcı olarak dolduramaz. Çünkü yediği ve içtiği şeyleri paylaşmak, sürekli paylaşımlarda bulunmak, dikkatleri üzerine çekmeye çalışmak insanda ben merkezli bir anlayış geliştirir. Ben merkezli insanlarsa toplumda kabul görmeyen karekterlerdir.

Sosyopsiko araştırmaları, dışsal onay arayışının kısa vadeli bir tatmin sağladığını, ancak uzun vadede bireyin öz-değer algısını güçlendirmek yerine daha fazla bağımlılığa yol açabileceğini göstermektedir.

 

Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

   Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.[2]

Özellikle günümüzün hızlı ve yüzeysel ilişki dinamikleri, bu arayışı daha da karmaşık hale getirebilir. Modern toplumda sıkça gözlemlenen bu durum, kişinin tatmin yerine hayâl kırıklığı ve tükenmişlik hissetmesine yani tükenmişlik sendromu ve mentâl yorgunluğa neden olabilir. Çünkü insanın gerçekle örtüşmeyen beklentileri ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o nisbette yüksek olur.

Çözüm önerisi olarak, bireyin mutluluğu ve değeri dışarıda aramak yerine içsel bir yolculuğa yönelmesi gerektiği öne sürülmektedir. Bu yaklaşım kişinin kendi değerini dışsal faktörlerden bağımsız olarak inşa etmesi gerektiği fikri burada merkezi bir rol oynar.

Manevi olarak bakıldığında ise, bu arayış, insanın ilahi bir bağ kurması ve varoluşsal anlamını tanımlaması şeklinde yorumlanabilir. “Teveccüh-ü ilahi” ve “sana verilen muhabbet” gibi ifadeler, bireyin değerini maddi dünyadan ziyade maneviyattan beslenerek araması tavsiyemdir.

Sefahat (aşırı dünyevi zevklere kapılma) insanın potansiyelini gölgeleyen bir faktör olarak görülürken, takva (bilinçli bir ahlâkî duruş) kişinin fıtrat değerini ortaya çıkaran bir araç olarak tanımlanır.

Bu, psikolojik açıdan öz-disiplin ve değerler sistemiyle ilişkilendirilebilir; insanın kendine yönelik farkındalığını artırarak dışsal kaosa karşı bir iç denge kurmasına olanak tanır. Aynı şekilde, “mana-yı harfiyle bakmak” ifadesi, olayları ve nesneleri yüzeysel, sathî anlamlarının ötesinde, daha derin bir değerlendirme çağrısıdır.

ilgisizlik ve değersizlik krizinin çözümü, hem psikolojik hem de manevi araçlarla kendini yeniden inşa etmesinden geçer. Dışsal arayışların geçiciliği kabul edilip, içsel bir dönüşüm hedeflendiğinde, kişi yaşamındaki anlam boşluğunu doldurabilir.

Bu süreç, öz-farkındalık, ahlâkî bir duruş ve sürekli bir yenilenme (imanın tecdidi) gerektirir. Bu dünyada geçici bir misafir olduğu bilinci ise, ona hem tevazû hem de dinginlik kazandırarak, içsel arayışını daha sağlam bir temele oturtabilir.

Problemin temeline inmek ve onu deşmek, bu dönüşümün ilk adımıdır; zira ancak bu şekilde kendi iç dünyasında saklı olan cevheri keşfedebilir dünyanın en şerefli mahlûku olan insan. Çünkü “Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir.

Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.[3]

Mutluluk vicdanda, cennet kalbdedir. Düşünmek içini deşmektir, şuur ise Allah’ın sırlarını görmektir. Ne mutlu bu gâyede hareket edene.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan Özel

[1] Sözler (624)

[2] Muhâkemat | Asar-ı Bediiyye – 223

[3] Sözler (745)

Kaynak: Kastamonur

www.NurNet.org

Zihin Sağlığınız Nasıl?

Zihin Sağlığınız Nasıl?

Zihin, beynin düşünme, algılama, hatırlama, hissetme ve anlama gibi soyut süreçlerini kapsayan bir kavramdır. Fiziksel bir varlık olmaktan ziyade, beynin karmaşık işlevlerinin ve etkileşimlerinin bir ürünüdür.

Zihin, bilinci, inançları, arzuları, duyguları, bilgiyi ve hayal gücünü barındırır.

Kısacası, zihin, dünyayı yorumlamamızı, kararlar almamızı ve çevremizle etkileşim kurmamızı sağlayan karmaşık bir içsel deneyimler ve süreçler bütünüdür.

Zihnimiz ne kadar sağlıklı çalışırsa hem fiziksel hem de ruhsal dengemiz o kadar yerinde olur.

Zihin fesadı, düşünce süreçlerinin, algılarının ya da muhakeme yeteneğinin bozulması, çarpıtılması veya sağlıklı bir şekilde işlev görmemesi durumunu ifade eder.

Türkçe’de “fesat” kelimesi genellikle kötülük, bozgunculuk veya olumsuz niyetle ilişkilendirilse de, zihin fesadı bağlamında daha çok zihinsel süreçlerin sağlıksız bir şekilde yönlendirilmesi ya da manipüle edilmesi anlaşılır. Düşünce bozukluğu olan anksiyete olarak da ifade edebiliriz.

Bu durum, insanın kendi düşüncelerinden, çevresinden ya da dış etkenlerden kaynaklanabilir ve genellikle ahlâkî, sosyal veya psikolojik boyutları içerir.

Zihin Fesadının Nedenleri

Zihin fesadının ortaya çıkmasında çeşitli faktörler rol oynamaktadır.

Dış Etkenler ve Manipülasyon: Medya, propaganda, siyaset, yanlış bilgi (dezenformasyon) veya yönlendirici söylemler, gerçekliğin algılanma biçimini bozabilir. İnsan âlemini manipüle edebilir. Özellikle sosyal medya çağında, bilgi kirliliği zihin fesadını tetiklemekle kalmayıp adeta zihnin tetikçisi olmuştur. Sanal medyada doğru bilginin önemi gerçekten çok önemli bu cihetle.

Psikolojik Faktörler: Önyargılar, takıntılar, korkular veya travmalar, insanın sosyal çevresi, doğup büyüdüğü çevre, insanın sağlıklı düşünme yetisini gölgeleyebilir. Mesela, sürekli olumsuz düşünce döngüleri (rumination) zihinsel berraklığı engelleyebilir. İnsan izlediği ve dinlediği şeylerden etkilenir en azından onların jargoyuyla konuşmaya başlar.

Toplumsal ve Kültürel Etkiler: Toplumun dayattığı normlar, kalıplaşmış yargılar veya grup düşüncesi (groupthink), insanın bağımsız düşünme yetisini kısıtlayabilir.

Eğitim ve Bilgi Eksikliği: Eleştirel düşünme becerilerinin gelişmemiş olması, ferdi yanlış bilgilere veya manipülasyona daha açık hale getirebilir. Adeta bir yaprak gibi olur. Bu sebeple insan düşünceleri geliştirmeli ve muhakeme yeteneğini ön plana çıkartmalı.

Zihin Fesadının Belirtileri

Zihin fesadı, ferdin düşünce ve davranışlarında çeşitli şekillerde kendini gösterebilir:

  1. Önyargılı Düşünce: Gerçeklere dayanmadan, yalnızca önyargılarla hareket etmektir. Bu da genellikle öğretilmiş, dayatılmış ve doğruluğu kesinleşmemiş fikirlerdir.
  2. Gerçeklikten Kopuş: Objektif gerçekleri reddetme veya çarpıtılmış bir gerçeklik algısı geliştirme. Kendisince muteber insanlardan nakledilen şeylere inanarak gerçekleri çarpıtma durumudur. Cerbeze, demogojinin sonucu olarak tanımlayabiliriz.
  3. Fanatizm: Bir fikre, ideolojiye veya gruba körü körüne bağlılık. Taassup ve bağnazlık durumudur.
  • Empati Eksikliği: Başkalarının bakış açılarını anlamada zorluk çekme halidir. Bu durumda insan bencilleşmesi ve apolitik, narsist, hedonist olması kaçınılmazdır.
  1. Kutuplaşma: Her şeyi siyah-beyaz olarak görme eğilimi, gri alanları reddetme durumudur. Psikolojinin mükemmeliyetçi insan tabiri tam da bunu ifade etmektedir.

Zihin Fesadının Toplumsal Etkileri

Zihin fesadı, ferdî seviyede olduğu kadar toplumsal düzeyde de yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Toplumda kutuplaşma, ayrışma ve çatışma gibi sorunlar, genellikle fertlerin zihinsel süreçlerindeki bozulmalardan beslenir. Mesela, yanlış bilgilendirme kampanyaları, manipülasyon, demogoji, cerbeze, karapropaganda toplumu manipüle ederek sosyal uyumu zedeleyebilir.

Ayrıca, zihin fesadı bireylerin eleştirel düşünme yeteneğini zayıflatarak demokratik süreçleri ve sağlıklı iletişimi baltalayabilir. Yapılan algı operasyonlarıyla. Mesela bir hırsız adeta hürriyet şövalyesi olarak veya bebek katillerinin kendi haklarını korumaya çalışan bir mazlum gibi takdim edilebilir yapılan propagandalarla insanlar tüm delillere rağmen bunları savunabilir.

Zihin Fesadından Korunma Yolları

Zihin fesadından korunmak ve zihinsel berraklığı korumak için şu adımlar atılabilir:

  1. Eleştirel Düşünme: Bilgiyi sorgulamak, farklı kaynaklardan doğrulamak ve mantıksal analiz yapmak. Bir bilgiyi farklı kaynaklarla mukayese etmek insanın muhakeme kabiliyetini geliştirecektir. Ama muhakeme edebilmek için önce insanın doğru bilgiyi bilmesi gerekir. Doğruyu bilmeden neye göre insan muhakeme edecek? Hadi etti diyelim bulduğu şeyin doğru ve sağlıklı bir netice olduğunu nasıl anlayacak değil mi?

Farkındalık ve Öz-Refleksiyon: Kendi önyargılarını ve düşünce kalıplarını düzenli olarak gözden geçirmek insanı hatalardan koruyup insanın tekemmül sürecine katkı sağlayacaktır. Çeşitli zamanlarda insan durduğu ve olduğu yere bakması gerekir. Böylece ya terakki ya savrulduğu noktayı görebilir.

Çeşitli Perspektiflere Açıklık: Farklı görüşleri dinlemek ve empati geliştirmek insanda muhakeme ve analitik düşünme kabiliyetine katkı sağlayacaktır.

Bilgi Okuryazarlığı: Güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek ve medya okuryazarlığını artırmak, insanın sosyal statüsüne de katkı sağlayacaktır.

Psikolojik Sağlığa Özen: Stres, kaygı veya travma ve anksiyete gibi zihinsel sağlığı etkileyen durumlara karşı muteber ve zihinsel sağlığı yerinde olan insanlarla beraber olması insana olumlu katkılar sağlayacaktır.

Zihin fesadı, modern dünyada giderek daha sık karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ferdin ve toplumun sağlıklı düşünme yeteneğini koruması, hem kişisel hem de toplumsal refah için kritik öneme sahiptir. Kamu düzeni için de çok önemlidir. Toplumun değer yargıları, bozulmaları, tekâmülü neticesinde insanların zihinlerinde olumlu/olumsuz kaçınılmaz sonuçları bulunmaktadır.

Eleştirel düşünce, empati ve bilgi okuryazarlığı gibi araçlarla zihin fesadına karşı durabilir, daha berrak ve sağlıklı bir zihinsel dünyaya adım atabiliriz. Unutmayalım ki, zihnimizi özgür ve berrak tutmak, kendimize ve çevremize verebileceğimiz en büyük hediyelerden biridir. Evham ve vesveselere sebep olan dizi filmler, madde bağımlılıklarından da uzak durmak gerekmektedir

Bunlar düşünceler başta olmak üzere insan hayatının zehirlenmesine sebep olmaktadır.

Bir insanın gözlerini bağlasanız, nereye gittiğini göremez. Ama ya aklını bağlasanız nolur?

İşte zihin fesadı tam olarak budur: Aklın, kalbin, idrakin ipotek altına alınması, devre dışı kalmasıdır.

Bugün dünyada en yaygın fakat en az fark edilen tehlikelerden biri; zihinlerin çarpıtılması, düşüncenin ifsat edilmesidir. Bunu sadece “yanlış düşünmek” gibi basit bir seviye indirgememek gerekir. Bu, insanın hakikati göremez hâle gelmesi, muhakemeyle değil hatta duygularıyla da değil önyargılarıyla yaşaması, düşünmeyi bırakıp sadece tepkilerle hareket etmesi demektir.

Zihin fesadı; bazen bir ekranın başında, bazen bir ideolojinin gölgesinde, bazen de ferdin kendi içindeki karanlıklarda başlar. Her şeyin aşırısı gibi, düşüncenin de bozulmuşu vardır. Buna anksiyete denilmektedir. Anksiyete üzerine daha önce yazdığım yazıya bakmasını da tavsiye ederim.

İnsan ahirzamanda her yerden madden manenen saldırıya her an maruz kalmaktadır. Hedefte kalp, ruh, zihin, hayal.. bulunmaktadır.

Düşünce Nasıl Bozulur?

Bu bozulma bazen dışarıdan olur: Medyanın, sosyal medyanın, sloganik siyasetin etkisiyle. Bilginin manipüle edilmesiyle. Günümüzde “gerçek” dediğimiz şey bile algoritmaların elinde şekilleniyor.

Bazen de içeriden olur: Önyargılarla, korkularla, geçmişteki kırıklıklarla.. İnsan zihni, kendi içinde kurduğu cümlelerle zehirlenebilir. Bir travma ya da bir ezber; düşünceyi yavaş yavaş çürütmeye başlar.

Toplumlar da bundan azade değildir. Kutuplaşmalar, “biz ve onlar” dili, düşmanlaştırma kültürü… Hepsi, zihin fesadının kolektif versiyonlarıdır.

Fesadın Belirtileri

Zihin fesadı olan birini tanımak zor değildir. Hep haklıdır, hiç dinlemez. Her şeyi siyah-beyaz görür. Empatiden yoksundur. Tek bir görüşe körü körüne bağlanmıştır. Farklı bir düşünceyle karşılaştığında refleksi hemen ya inkâr olur ya da saldırı. Ben merkezli bir yaşantı sürdürmektedir. Herkese akıl verir kimseden akıl almaz. İstişareye kapalıdır. Kör kütük bir yolda at gözlüğü takarak ilerler. Adeta dünyada sadece kendisi vardır. Ve kendinden başka herkes kendisine hizmet etmek için yaşamaktadır.

Oysa düşünen bir zihin; kendini de sorgular, başkasını da dinler. Anlamaya çalışır. Fikirle mücadele ederken insanlığı elden bırakmaz. Karşısındaki insanın şahsını değil fikirlerini eleştirir.

Çare Var mı?

Elbette var. Ama kolay değil. Çünkü bu, bir mücadele değil; bir murakabe işidir. Kendini kontrol etmek, zihnini sürekli temizlemek gerekir. Bu da lüzumsuz şeyleri terk etmek, ibadet etmek, dua etmek, doğru kitaplar okumakla mümkündür.

Her şeyden önce eleştirel düşünmeyi öğrenmek gerekir. Her duyduğumuza inanmak yerine, “Bu doğru mu?” diye sormak.

Farklı bakış açılarına açık olmak, zihin için bir vitamin gibidir. Sürekli aynı şeyi duymak, insanı konfor alanında tutar ama zihni köreltir.

Ve en önemlisi: Zihinsel ve ruhsal hijyen… Yorgun bir ruh, zihin fesadına daha kolay yenilir. Ruh dinginse, akıl berrak olur.

Aklı Kaybetmek, Yönü Kaybetmektir

İnsan aklıyla insandır. Zihni ne kadar berraksa, kalbi de o kadar huzurludur. İnsan zihni “tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad” [1]olmak üzere kendi içinde kısımlara ayrılır. Herbirisinin farklı özellikleri var.

Zihin fesadı; sadece bir düşünce problemi değil, bir kişilik erozyonudur. Bu yüzden kendimizi korumak, önce zihnimizi korumakla başlar. Dimağdaki ilk iki birim adeta çöplük gibi her şey bulunmaktadır burada. Bu birim insana mesuliyet getirmez.

Zihnini kaybeden, yönünü de kaybeder. Yönünü kaybeden, her yalana inanır, her yanlışa savrulur. Unutulmamalı ki. Zihin temizlenmedikçe ilimle dolmaz, berraklaşmadıkça hikmeti taşıyamaz. Böyle olursa kalp ölür, ruh söner, akıl çöker. İnsan da başa bela olup müfsit olur.

Zihnimizi berrak, düşüncemizi sahih, yüreğimizi adil tutmak… İşte hakikate açılan en doğru kapı budur. Zihne uydurma şeyler değil doğru bilgi vererek istikamette tutmak gerekir. Önüne gelen her şeyi izleyen, okuyan, dinleyen bir insan çığ gibi zihin İfsâdına gitmektedir.

Ahir zamanın bozuk cemiyet düzeninde de herkesle görüşmemek ve samimiyet kurmamak gerekmektedir. İfrat ve tefritten kurtulmanın bir çözümü de budur.

Zihin fesadı, düşünce zehirlenmesi, hakikatten sapma, sorgulama zayıflığı ve fikrî bozulma üzerine..

1. “Bir insanın aklı fikriyle değil, fikirlerini sorgulama biçimiyle ölçülür.”

— Socrates

2. “Hakikate ulaşmanın en tehlikeli engeli; zannedilen sahte bilgidir.”

— Bernard Shaw

3. “Zihinleri esir alan, toplumu da esir alır.”

— Malcolm X

4. “Her şeyin zehri vardır; cehaletin zehri ise düşünceyi bozmaktır.”

— İmam Gazâlî

5. “İnsan düşüncelerini değil, düşünceler insanı yönetmeye başladığında felaket başlar.”

— Friedrich Nietzsche

6. Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır.”[2]

“Zihin, yanlışla uzun süre birlikte kalırsa, doğruyu düşman bellemeye başlar.”

— Hz. Ali (r.a.)

7. “İnsanlar düşünmekten çok, düşünmekle meşgul görünmeyi tercih eder.”

— Blaise Pascal

8. “İnandığı şeyler sorgulanamayan birinin zihni değil, sadece belleği vardır.”

— İbn Rüşd

9. “Görüşünü kutsayan, hakikati kurban eder.”

— Mevlânâ Celâleddîn Rûmî

10. “Fikr ile dimağ, bekçi-i iman.”[3]

11. “insan yalnız cesedden ibaret değil.

Cesedi beslemek için; kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez, onlar imha edilmez.”[4]

12. “Dimağ ta’til-i eşgal etse de, vicdan edemez.”[5]

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (706)

[2] Sözler (714)

[3] Sözler (732)

[4] Lemalar (173)

[5] Muhakemat (119)

Kaynak:RisaleHaber

Anksiyate ve Risale-i Nur

Anksiyate ve Risale-i Nur

İnsan, zaman ve hadiseler karşısında hissi ve psikolojik değişimler yaşar. Bunlar bazen çok dengesiz değişimler olabilir. Bu insan fıtratının gereğidir. Gerekli şartlar olmadan bu değişimler olmaz. Ama bu değişime sebep olan şeyler insan sistemi içinde her an patlamaya hazır halde beklemektedir. İnsan bunun bazen farkına varır bazen de varmaz.

İnsan, fıtratındaki tüm hisler, istidatlar, kabiliyetler, meyillerin hem ifratı hem tefriti hem vasatı var. Bu sebeple insan her an tehlikelerle karşı karşıyadır. Ve bu tehlikeler çeşit çeşit libaslar, kılıflarla insana arz-ı endam ederek görünür. Kendini ayan beyan göstermez. Bu sebeple hak batıl karması olan ahirzamanda insan her şeye dikkat etmeye mecburdur. Bir anlık dalgınlık insanı çok pişman edebilir.

Aile hayatımız, sosyal hayatımız kısaca her şeyimiz bir dikkate bağlıdır. Dikkat ve algı bozukluğu ahirzaman insanın problemlerinin birisidir. Buna şimdilerde anksiyete bozukluğu [1] deniliyor.

Aslında bu his ve düşünce bozukluğudur. İnsanın zikzakları bunu tetiklemektedir. Buna karşı insan doğru düşünmeli ve doğru şeyler yapmalıdır. Risale-i Nur külliyatı insana bu kabiliyeti vererek itikad ve amelini muhafaza ederken eş zamanlı olarak da dimağ/bilinç kontrolü de yapmaktadır. Ama insan bunun farkında değildir. Risale-i Nur ile yani insan ruhu ve dimağının ihtiyacı olan doğru malzemelerle kendini meşgul edenlerde ya yok ya çok azdır bu sıkıntılar.

Haram helal dengesinin ve hassasiyetinin bozulması ve sosyal hayattaki dengesizlikler ve insanın duygusallığı ve görsel-yazılı medyayla yapılan tahribatları saymıyorum bile.

 

RİSALE-İ NUR’DAN İLAÇ GİBİ CÜMLELER

Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikata inkılab eder.

Vehham ve asabî insanlarda fena bir hastalıktır. Habbeyi kubbe yapar; kuvve-i maneviyesi kırılır.

Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyahud insafsız doktorlara rastgelse, evhamını daha ziyade tahrik eder.

Zengin ise, malı gider; yoksa ya aklı gider veya sıhhati gider.” [2]

“Meselâ, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve madum ve yok olmuşlar- şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah’tan şekva etmek gibi “Of, of” etmek divaneliktir. Eğer sağa-sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. [3]

“Sana kâr ve sürur vermek lâzım gelirken, onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık etmek divaneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp, yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücud rengi vermek, divanelik değil de nedir? Madem bu saatten evvelki hastalık zamanları ise sürur veriyor. Ve madem yine bu saatten sonraki zaman madum, hastalık madum, elem madumdur. Sen, Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma; bu saatteki eleme karşı tahşid et; “Yâ Sabûr!” de, dayan.

“İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikatı rehber tut. Merdane “Ya Sabur” de, üç sabrı omuzuna al. Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir ve o kuvvetle dayan. [5]

Bu durumlar karşısında ehemmiyet vermemek, olağan hayatımızı devam ettirmek, faydasız boş işlerle uğraşmamak, sabırsızlık göstermemek, sıkıntıdan sosyal medyayla meşgul olmamak, halet-i ruhiyemizi internetten aratıp evhamımızı arttırmamak, abur cubur ve fastfood tüketimini bırakmak gereklidir.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL


[1] Anksiyete bozukluğu, kişinin aşırı kaygı, endişe ve korku hissetmesine neden olan bir ruhsal sağlık durumudur. Bu bozukluk, günlük yaşam aktivitelerini etkileyebilir ve bireyin normal işlevlerini yerine getirmesini zorlaştırabilir. Anksiyete bozukluğunun yaygın belirtileri şunlardır: Sürekli endişe hali, Huzursuzluk, Konsantrasyon güçlüğü, Kas gerginliği, Uyku sorunları. Çarpıntı, Terleme, Nefes darlığı, Sürekli olarak kendini gergin veya huzursuz hissetmek, Sindirim sorunları.

Ayrıca, düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyumak, sağlıklı beslenmek ve stres yönetimi teknikleri de anksiyeteyi azaltmada yardımcı olabilir.

Eğer anksiyete belirtileri yaşıyorsanız, bu durumun hadiseler, zaman ve yaşınızla alakalı bir durum olduğu bilip bu süreci normal karşılamanız gerekmektedir. Şayet üzerine çok düşerseniz evham ve vesveselere kapılır ve hayatınızı zehir edebilirsiniz.

Anksiyete bozukluğu çeşitlerini şöyle sıralayabiliriz.

Genelleşmiş Anksiyete Bozukluğu (GAD): Sürekli ve aşırı endişe hali, çeşitli olaylar ve aktiviteler hakkında kontrol edilemeyen kaygı.

Panik Bozukluğu: Ani ve yoğun korku nöbetleri (panik ataklar), çarpıntı, terleme, titreme ve nefes darlığı gibi belirtilerle.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu (Sosyal Fobi): Sosyal ortamlarda veya performans gerektiren durumlarda aşırı utangaçlık ve korku.

Özgül Fobi: Belirli bir nesne veya durum karşısında yoğun ve irrasyonel korku (örneğin, yükseklik korkusu, uçma korkusu).

Agorafobi: Kalabalık veya açık alanlarda bulunma korkusu, kaçışın zor olduğu yerlerde olma kaygısı.

Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: Sevilen bir kişiden ayrılma korkusu, özellikle çocuklarda yaygındır ama yetişkinlerde de görülebilir.

Seçici Konuşmazlık (Selektif Mutizm): Belirli sosyal durumlarda konuşamama durumu, özellikle çocuklarda görülür.

[2] Lem’alar (218)
[3] Sözler (151)
[4] Lem’alar (211)
[5] Sözler (271

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Hiç adam yok mu piyasada?

Hiç adam yok mu piyasada?

Toplum hayatından bahsedebilmek için insandan bahsetmek gereklidir. Toplumsal hayatın temel öğesi insandır. İnsan ve insanlık tarihinde her hadise insanı maddi ve manevi olarak etkilemektedir. İnsanın istidat ve kabiliyetlerine bakıldığında farklı fıtratlar ve anlayışlar karşımıza çıkmaktadır.

Manevi hizmetlerde, siyasette, gündelik hayatın içinde çok defa karşılaşırız “o adam sıkıntılı, o da adam mı” vb lafı güzaflarla. Her insanın farklı mizaç ve efkarı olması sebebiyle kendisi gibi düşünmeyen kimse/stk’ler hakkında çok çabuk karalama ve tahkir yoluna gidilmektedir.

“Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit; “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat, yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur…

Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için, mü’minlere adavet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et. Evet, nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır…”[1]

Kendi bilgisinin mutlak doğruluğuna inanan insan, “benim bilgim, düşüncem ve harekatım tek yoldur” gibi anlayış hem insanın özel hayatında hem de toplum hayatında güvensizlik, öfke, kin, kırgınlık ve bunların ortak neticesi olarak yalnızlık kaçınılmaz sonuçtur.

Kimsenin kimseyi (kendisi gibi düşünmeyeler hariç) beğenmediği ve toplumda/piyasada hiç adamın olmadığı ileri sürülen bir zaman dilimini yudumluyoruz. Kendimiz gibi düşünen insanların yalanlarını avuç avuç içerken, bizim gibi düşünmeyen kimselerin doğrularına müstağni kalıp yok gibi tutum sergilemekteyiz. Halbuki doğru her yerde doğrudur. Altın çamura düşmekle değer kaybetmez, malum. Böyle bir ortamda bir kısım insanlar diğer kısmı, diğer kısımlar başka kısmı tezyif, tekfir, tecrid ederek toplumda/piyasada hiç adam/insan yok gibi bir mana veriyor. Bu zamana kadar bunu çok gördüm. Aynı stk içinde farklı hizmet dallarında içinde aktif hizmet edenler “Haa o mu evet, ama o çok sakat birisi, bırak onu” vb gibi çok defa duydum, duymaktayım ve duyacağım da.

Neden mi? İşte 4 temel sebebi şunlar;

1- Adavete muhabbet.

2- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.

3- Çeşit çeşit sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdad.

4- Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek.”[2]

İnsanlar, hakikatten, lübden, manadan, enfüsten uzaklaştıkça zahirle alakadar olur ve enfüsü terk etmesi sebebiyle muhabbet yerine adavet sahibi olur. Kendisince bahaneler, sebepler türeterek adavete muhabbet destanı yazar bir hale gelir.

Mezkur sebepler müvacehesinde hassaten ehl-i imanla hangi hususlarda ittifak edeceğini bilmez bir hale gelir ve sadece kendisi gibi düşünenlere muhabbet besler.

Kendi efkar ve efalinin mutlak ve kesin doğru olduğunu düşünmesi sebebiyle ben merkezli hareket tarzını ortaya çıkartarak başkalarına istibdat uygular. İstibadın en beteri, şirredi de manevi istibdattır. Manevi müstebidler ise, “istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar.”[3]

“Bu sırra binaen pek çok adam meyl-ül ağalık ve meyl-ül âmiriyet ve meyl-üt tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şanında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lütfu terkedip kendi istibdad ve tefevvukuna vesile-i cebr ve ta’nif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder.[4]

Piyasada adamın olmamasının sebeplerinden birisi de her şeyi kendi menfaatine göre değerlendirmesidir insanın. Aslında çok adam var piyasada/toplumda ama kendi değer ölçülerine uymayanı insanın tezyif etmesi, başka taraflarında aynı şekilde tezyifi sebebiyle o onun aleyhine bu onun aleyhine çalışması sebebiyle hiç kimse yok gibi bir algı yönetimi yapılıyor ve manevi sahalarda hizmet iddia edenler kendi ayaklarına sıkıyorlar. Bade harabil basra bu dediğimi anlayacaklardır.

İhlas ve Uhuvvet Risalelerini adeta yalamış yutmuş insanların farklı gruplarda hizmet eden ağabey ve kardeşleriyle hatta kendi grubunda farklı düşünenlerle bile aynı yerde diz kırıp oturamaması çay içememesi bu vb. sebeplerdendir.

Çare-i necat:

-Adavete muhabbetten vazgeçilmeli.

-Ehl-i iman ile muhabbet vesilelerini öğrenmeli ve ortak paydayı genişletmenin yolları öğrenilmeli, araştırılmalı.

-Ben bilirim tarzında ki düşünce ve hareketlerden sakınılmalı, kaçınılmalı.

-Şahsi kemalat ve menfaat yerine toplumsal menfaatler göz önüne alınarak hareket edilmeli. Bu sayede hem müstakim insanlar çoğalır hem de toplumdaki manevi seviye yükselir.

“Eyvah, eyvah! El’aman, el’aman! Ya Erhamerrâhimîn meded! Bizi muhafaza eyle, bizi cinn ve insî şeytanların şerrinden kurtar, kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet ve şefkatle doldur.” diye hem ruhum, hem kalbim, hem aklım feryad edip ağladılar.

Ey demir gibi sarsılmaz kardeşlerim! Bana yardım ediniz. Mes’elemiz çok naziktir.”[5]

Bahtiyar o kimsedir ki, hakkı hak bilir ve intisap eder, batılı batıl bilip içtinab eder. Hak ve hakikatı hasmının elinde de görse taktir eder hakikati ketmetmez, taktir eder.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

 

1)Hizmet Rehberi (90)
2)Hutbe-i Şamiye (20)
3)Hutbe-i Şamiye (88)
4)Muhakemat (53)
5)Şualar (498)

 

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org