Etiket arşivi: said nursi

Bediüzzaman Said Nursi’nin hangi sıfatları ve faaliyetleri vatan hainliğine hizmet ediyor?

Üstad’a “vatan haini” diyenler var. Bediüzzaman Said Nursi’nin hangi sıfatları ve faaliyetleri vatan hainliğine hizmet ediyor?

Değerli Kardeşimiz;

Bedîüzzaman’ın hangi sıfatları ve hizmetleri vatan hainliğidir?!. Sebr ve taksim yoluyla; yani hepsini değil, sadece bazılarını teker teker sayarak beraber görelim, karar verelim:

– Bedîüzzaman; Seyyid Arvasi ve Molla Muhammed Celâl’den, hem aklî ve hem de naklî ilimler için ilmî icâzet almıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman’ın kelâmda müceddid, muasırları arasında mümtâz bir yeri olan müfessir, yüzlerce hadisi, senedleriyle birlikte nakledecek kadar muhaddis ve kısaca akranlarının fevkınde bir İslam âlimi ve dahi olduğunda, dost ve düşmanları ittifak halindedirler.

Gerçekten Bedîüzzaman’ın, İslamî ilimlerin temelini teşkil eden ve içlerinde “Mirkât” gibi İslam nazarî hukukuna ait usul-ü fıkıh metni; İslam felsefesi ve kelâm hakkında Adududdin El-Îcî tarafından kaleme alınmış müstesna bir eser olan “Mevâkıf”; mantık ilminin özeti demek olan “Süllem” ve benzeri doksan çeşit kitabı hâfızasına aldığı, bunları üç ayda bir evrad gibi tekrar ettiği ve Arap Dilinin en mükemmel lügati olan “Kamus”u “Sin” harfine kadar kelimesi kelimesine ezberlediği, çok iyi bilinen ilmî cihetlerindendir. Bu kesbî gayrete bir de Allah’ın ihsânı demek olan muhâkeme, zekâ ve vehbî diğer vasıflar ek­lenince, muasırları tarafından “Bedîüzzaman”, yani za­manın eşsiz bir allâmesi ünvanıyla vasıflandırılmaması için hiçbir sebep kalmamıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Asrımızın mümtaz âlim ve müfessirlerinden olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eserini mütâlaa ettim. O büyük allâmenin, bütün ilmî vukufuna ve aklî dirayetine rağmen, yirmi bir meselede son sözü söyleyemediğini ve söylese dahi ancak İslamî ilimler alanında belli bir mertebeye ulaşmış insanların ona mu­hatap olabileceğini gördüm. Bu meselelerin, ruhun ma­hiyeti ve isbatı, kader meselesi, haşrin isbatı, mi’racın cesedle mi ruhla mı gerçekleştiği meselesi, Allah’ın is­batı ve benzeri itikada ait meseleler olduğunu sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Halbuki Bedîüzzaman, ölümden sonra tekrar dirilmek demek olan haşir meselesini, İbn-i Sina gibi bir dahinin “Haşir aklî metodlarla anlaşılabilecek bir mesele değildir; nasıl nakledildiyse öyle iman ederiz.” demesine rağmen, Onuncu Söz adını verdiği eserde öylesine izah ve isbat etmiştir ki, neticede “Bu eserimi idrâk ve iz’anla iki defa mütâla’a et; eğer haşir meselesini iki kere iki dört eder derecesinde anlamazsan, gel iki parmağını gözüme sok.” hükmünü, okuyanın vicdanı tefessüh etmemek şartıyla, bir tahdis-i nimet olarak ilan etmektedir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Eski kelamcıların ancak büyük âlimleri muhatap ala­rak müstakil kitaplarda halletmeye çalıştığı; mesela Sa’deddin Taftezânî’nin “Telvîhât” başlığı altında kırk küsur sayfada izah edebildiği “Kader ve Cüz’î irade” meselesini, beş-on sayfa içinde ve hem de herkesin anlayabildiği şekilde izah edebilmesi, zikredilmesi gereken mühim yönlerindendir. Hatta bir zamanlar Pakistan Maarif Nazırlığı yapan Ali Ekber Şah, kader meselesi ile alakalı bir meselesini, kırk sene dolaştığı İslam âleminde halledemediği halde, Bedîüzzaman’la yaptığı kırk dakikalık sohbet neticesinde hallettiğini, Türkiye’den ayrıldıkdan sonra uğradığı Mısır’da Cumhuriyet Gazetesinde bir ma­kale halinde neşretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman, kendisine sorulan soruya karşılık Ezher Şeyhi Şeyh Muhammed Bahit’e şu cevabı verdi: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak.” Bu cevap karşısında hayranlığını gizlemeyen Şeyh Muhammed Bahit, kendisiyle aynı kanaatte olduğunu bildirdi. Kendisi de aynı düşünceye sahip olmakla beraber, Bedîüzzaman’ın bu kadar veciz ve keskin beyan tarzına hayran olduğunu belirtti. “Bu gençle münâzara edilmez.”, dedi. Akabinde, bu kadar veciz ve beliğane bir tarzda ifade etmenin ancak Bedîüzzaman’a has olduğunu ifadelerine ekledi.(1) Bu mu vatan hainliğidir?

– Dîvân-ı Harb-i Örfînin 10 Mayıs 1325/23 Mayıs 1909 tarihinde Birinci Şube’ye bağlı İkinci Hey’et-i Tahkikiye, Bedîüzzaman Sa’îd el-Kürdî’yi soruşturma kapsamına almıştır. Bedîüzzaman’a sorulan bir önemli soru bulunmaktadır: “Sen de Şeri’at’ı istemişsin?” Buna cevabı gayet açıktır: “Şerî’atin bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zîrâ Şerî’at, sebeb-i sa’âdet ve adâlet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcile­rin isteyişi gibi değil…”(2) Bu mu vatan hainliğidir?

– Şark’ta Kürtleri hem İslamiyet’ten ve hem de Osmanlı Devletinden koparmamak için Abdülhamid’e mektup yazmış ve Sultan Abdülhamid de ona tahsisat verilmesini emretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Mehmed Reşad’ın Cülûs‑i Hümâyûnu’nun (tahta geçiş) ikinci yıl dönümü merasimine Bedîüzzaman’ın da katıldığını ve herkesin el‑etek, saçak öpmek için eğile eğile gidip, öpüp, geri gerisine el pençe dönenler arasında yer alırken, onun dik ve vakur adımlarla Padişah’ın tahtının hizasına gelince, “Esselamü aleyküm” deyip yürüdüğünü biliyoruz. Bu merasimden sonra Padişah’ın dikkatlerini çekmiş, takdir ve hürmetine mazhar olmuştur. Çünki bu merasimi takiben Rumeli’ye seyahat eden Padişah Mehmed Reşad’ın refakatinde Bedîüzzamanı da görüyoruz. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bunun üzerine Sultân Reşad’ın Şark Vilâyetlerinin ihyâsı için Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehrâ projesini tasdik edip tahsisat ayırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Ermeniler, ecnebi devletlerin tahrikleriyle komiteler ve çeteler kurarak, bir Ermenistan vücuda getirme hevesiyle harekete geçmişlerdi. Özellikle Doğu’da bu hareketleri çok açıktı. Bedîüzzaman Hazretleri de kendi talebelerine mavzer tüfeklerini temin ederek bir nevi silahlanmış durumdaydı. Medresesi bir askerî kışlayı andırıyordu. Erek dağına veya kır gezilerine talebeleriyle çıktıkları zaman, silâhlarıyla çıkıyorlardı. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman 1916 Bitlis savunmasına Gönüllü Alay Komutanı olarak katılır; vatanı uğrunda birçok talebesini şehit verir ve kendisi de yaralanarak Ruslara esir düşer. Bu mu vatan hainliğidir?

– Rusya’da Esir Kampında iken ziyarete gelen Rus Komutana ayağa kalkmamıştır. Komutanın “Beni tanımadı mı?” sorusu üzerine Bedîüzzaman, vaziyetini bozmadan oturduğu yerden: “Hayır tanıdım, Nikola‑Nikolaviç’tir. Çar’ın dayısıdır ve Kafkas Cephesi Başkumandanı’dır.” Kumandan: “O halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı’na hakaret ediyorlar.” Bedîüzzaman: “Hayır, hakaret için yapmadım. Ben bir Müslüman âlimiyim, imânlı bir kimse, Cenab‑ı Hakk’ı tanımıyan bir adamdan üstündür. Mukaddesatım bunu böyle emreder. Onun için ben ona kıyam edemem.” demiştir. (3) Bu mu vatan hainliğidir?

– 5 Mart 1334/1918’de kurulan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliğine Osmanlı Genelkurmay Başkanlığının adayı ve Şeyh’ü-l İslamlığın teklifiyle Bediüzzaman tayin edilmiş ve kendisine öncesinde Mahrec Mevleviyeti denilen ilmî paye verilmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman bir idam fermanı hükmündeki Sevr Antlaşmasını, Avrupa zâlimlerinin Osmanlı Devleti’ni ve İslâmiyet’i yok etme planı olarak görür ve bunun karşısında Cumhuriyetin kurulup Sevr’e karşı çıkılmasını takdir eder. Bu mu vatan hainliğidir?

– Osmanlı’nın en müstesna alimlerinin görev yaptığı Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de üye olan Bedîüzzaman, Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki fetvâyı Şerî’at ve din ilmi ölçüleri içerisinde tahlil etmiş ve fetvânın geçersiz olduğunu şahsı adına ilan etmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman İngilizlerin Cerbezeli Siyasetine Karşı Çıkmış, Tulû’ât [1339/1920] adlı eserini İngilizlerin hain siyasetlerine cevap olarak kaleme almış ve ayrıca İslâmiyet’in aleyhine ileri sürülen bazı soruları bu eserde cevaplandırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Anadolu hareketini destekleyen Bedîüzzaman, Kuvâ-yı Milliyenin kazandığı her bir zaferi büyük bir zafer olarak görüyor ve bunu yazılarına yansıtarak halkı şevklendirmek istiyordu. Bunun için 21 Nisan 1921’de gerçekleşen Eskişehir zaferi üzerine kaleme alıp aynı yıl Lemeât adlı eseri içinde yayımladığı yazısında çok önemli hakikatleri haykırır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Büyük Millet Meclisinin daveti üzerine Bedîüzzaman Hazretlerinin İstanbul’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıktığını ve 7 Kasım 1922 tarihinde Ankara’ya ulaştığını belgelerden anlıyoruz. Bu davet edenler arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu biliyoruz.(4) Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman Hazretleri, Ankara’daki dehşetli şahsiyeti ve gizli zındıka komitesini keşfettikten sonra, bunlarla siyaset yoluyla başa çıkılamayacağını anlar ve Van’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılır.

Fakat bu zındıka komitesi Bedîüzzaman’dan korkmaktadır. Elleri bağlı bir ihtiyarın arkasından ordular sevkedilmektedir. Sebebi gayet açıktır; zira diğer âlimlerden ve mütefekkirlerden farklı olarak, Bedîüzzaman bu gizli dinsizlik komitesininin reislerini ve metotlarını keşfetmiş ve bunlara nasıl karşı çıkılacağını iyice tesbit eylemiştir. Bunun için uzlete çekilecek ve maddî bombalar yerine manevî atom bombaları üretme hazırlığına, yani Risâle-i Nur Külliyâtını telife başlayacaktır. İstiklâl Mahkemeleri, Ali Haydar, Ömer Nasuhi, İskilipli Atıf, Gönenli Mehmed Efendi ve benzeri alimleri ya tevkif yahut idam ettiği halde, Bediüzzaman’ı gözaltına alacak bir sebep dahi bulamadığı devletin belgelerinden anlaşılmaktadır.

– Bu saydıklarımız (Bediüzzaman’ın vatan haini değil, gerçek bir vatansever olduğunu gösteren) binlerce hakikatten sadece bazılarıdır. Bütün bu hizmetler ve vasıflara vatan hainliği diyenler; asıl vatan hainleridir. Ayrıca bu hainler, Sultan Abdülhamidlere, Sultan Reşadlara, Mustafa Sabri, Mehmed Akif, Enver Paşa, Seyyid Fehim Arvasi ve benzeri şahsiyetlere de vatan haini demiş olmuyorlar mı?..

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ

Dipnotlar:

(1) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(2) bk. Divan-ı Harb-i Örfi.

(3) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(4) bk. age.

Selam ve dua ile…
Sorularla Risale Editörü

 

www.NurNet.org

Bediüzzaman’ın son günleri

Said Nursî 20 Ocak 1960 günü gece geç vakit, Emirdağ‘dan Isparta‘ya geldi. Bey Mahallesindeki ikametgâhına yerleşti. Bir müddet kaldıktan sonra buradan Afyon‘a geçen Said Nursî, burada da bir gece kaldıktan sonra tekrar Emirdağ’a hareket etti.

Takvim yaprakları 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte…
Bedîüzzaman Said Nursî, Emirdağ’da şiddetli hastadır. Dr. Tahir Barçin gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman’ın, O esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın’a:

“Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak” der.

Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı. Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çagırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: “Allah’a ısmarladık! Ben gidiyorum” dedi. Gözleri yaşlı idi.
Her zaman “Merak etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim” diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu.

Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta’ya hareket etti.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da Ramazamın onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu.
Talebelerini çağırarak onlara, “Evlâtlarım çok perişanım, çok rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor.” diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi.

Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp’la Bayram Yüksel’e gelmişti. Saat gecenin 02.30’unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime dökülmüştü: “Gideceğiz…

Bayram Yüksel, “Nereye gideceğiz Üstadım?” deyince, “Urfa’ya gideceğiz. Hazırlanın” cevabını almıştı.

Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: “Üstad çok hararetlidir. Ateşinden böyle söylüyor” der.

Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır.
Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram’a, “Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor” der. Hüsnü Bayram, “Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var” cevabını verir.

Durumu Bediüzzaman’a arz ederler. Bediüzzaman ise, “Başka bir arabaya bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz.” der.

Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar.

Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu’yu da “Haydi sen de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazirlansın, tahammülüm yok” diyerek yardıma gönderir.

Nihayet araba sabah saat 9’da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev sahibesi Fitnat Güngür Hanım‘a da veda etmişti. Kendisini bizzat dinlediğimiz Fıtnat Hanım: “Halinden belli idi. Ebedî mekânını arıyordu” diyerek müşahedesini ifade etmiştir.

Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar:
“Üstadım! Urfa’ya gidiyoruz?”
“Evet…” Diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar hastadır.

Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp… O gün, yani 20 Mart 1960 pazar günü saat 9’da lsparta’dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı…

Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı.
Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı göremeyince Tahiri Mutlu’ya sordu:
“Nereye gitti?”
“Bilmiyorum. Belki Eğirdir taraflarına gitmiştir.”
Tatmin olmayan memurlar:
“Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz.” Derler.
Emniyette sorgu, sual…

Bu esnada Bediüzzaman’ın arabası şiddetli yağmur altında süratle Urfa’ya doğru yol almakta. Isparta’da ise telsiz, telefon işliyor. Eğridir’den, Barla’dan, Emirdağ’dan gitmesi mümkün olan yerlerden soruluyor. Fakat netice alamıyorlardu. Emniyet telaş içinde kalmıştı.

Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı çamurla kapatıp okunamayacak hale gelirdiler. Böylece Eğirdir‘den kimse görmeden geçtiler.
Şarkikaraağaç‘da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde Öğle namazını eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok sevinçliydiler. “Allah’a şükür Üstadımız iyi oldu” diyorlardı.

Üstad Konya’ya kadar evrad ve dualarını okudu. 
Karapınar‘a geldikleri zaman Bediüzzaman göz Yaşları içinde talebelerine şunları söyledi: “Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler.

Gerek Merambağlar‘da gerekse Ulukışla‘da talebelerinin hazırladıkları iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan‘da ise bir saat mola verdiler. Yol kenarında teravih namazını kıldılar.

Üstad ilk defa arabadan çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı.

Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların “Nur Dağı” tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti….

Bediüzzaman Yeşilay’ın Kurucu Kadrosunda mı?

Said Nursi’nin Yeşilay’ın kurucusu olduğu doğru mudur? Bu teşkilatın Kurtuluş Savaşı ile hiçbir ilgisinin olmadığı söylenmektedir. Buna ne dersiniz?

Değerli Kardeşimiz;

Yeşilay 5 Mart 1920 de “yeşil hilal” anlamına gelen “Hilal-i Ahdar” adıyla kurulmuştur.1

İstanbul’u işgal eden İngilizler, Müslümanların ahlakını bozmak, karakterini yok etmek için her çeşit ifsat komitesini faaliyete geçirmişlerdi. İşte bunlardan birisi Avrupa’dan büyük çapta beyin uyuşturan alkollü içkileri İstanbul’a getirmeleridir. Böylece Müslüman milletimizin havai, nefisperest olanlarını kendilerine çekmeyi planlıyorlardı. Buna karşılık, onların idaresindeki İstanbul Hükümeti ise ahlak zabıtası gibi bazı tedbirleri içeren bazı kanunlar yaptı ise de etkili olmadı. Çünki hükûmetin o günlerdeki iradesi te’sirsizdi. Çıkarttığı kanunlar ve ahlak zabıtası bunun önüne geçemiyordu. İşte tam o sıralarda ehl-i hamiyet ve ünlü din âlimlerinden müteşekkil bazı zatlar (Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Bey ve arkadaşları Şeyh’ül-İslam Haydarizâde İbrahim Efendi’nin teşvik ve himayesi ile1.5“Hilal-i Ahdar” cemiyetini kurdular.2

Bu cemiyetin üyeleri arasında Şeyhülislam Haydarî Zade İbrahim, Dr.Tevfik Rüştü Aras, Eşref Edip ve Fahreddin Kerim GÖKAY gibi tanınmış simalar bulunuyordu.3

Yukarıda belirtildiği gibi, zaten Yeşilay’ın kuruluşuna sebep olan şey Kurtuluş Savaşı ortamıdır. Bu savaşı kazanmış olmak için sadece madden değil manen de bu Müslüman milletin çökmesi gerektiğini bilen İngilizler; İstanbul’u işgal etmiş olmalarına rağmen savaşın bittiğini düşünmüyor ve Müslümanlar üzerinde böyle oyunlar oynuyorlardı.

Cemiyetin kuruluş sebebi; bizatihi Kurtuluş Savaşı ortamının doğurduğu sonuçlara karşı koymak iken, bu cemiyetin Kurtuluş Savaşıyla ilgisiz olduğunu söylemek, çalışan hangi aklın ürünüdür bilemiyoruz. Ancak savaşla direkt bağlantısı olup, hizmet gören böyle cemiyetlerin, savaşla ilgisiz olduklarını söyleyip, hizmetlerini yok sayan kimselerin; savaşı sadece göğüs göğse çarpışmaktan ibaret sanıp, İslam’ın ileri karakolu olan bu muazzam ordunun ve necib milletin verdiği bütün bir istiklal mücadelesini, sadece bir iki kişiye has kılmak isteyenlerin işi olduğu bellidir.

Bediüzzaman Hazretlerinin “Hilal-i Ahdar” ile münasebetine gelecek olursak. Böyle bir ilişki âdeta kaçınılmazdır. İngilizlerle mücadele etmek için kurulan bir cemiyette, 1800’lü yılların sonlarında okuduğu bir haberden sonra, İngiliz siyasetinin en azılı düşmanı olan Bediüzzaman’ın faaliyet göstermesi şaşılacak şey değildir.(*)

Bediüzzaman’ın “Hilal-i Ahdar” ile ilişkisini İstanbul Valiliği ve Belediye Başkanlığı yapmış, büyük elçilik vazifelerinde bulunmuş, bakanlık görevini yürütmüş Ord.Prof. Fahrettin Kerim GÖKAY’ın4 hatıralarından ve ibraz ettiği belgelerden anlıyoruz.

Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim GÖKAY, YEŞİLAY CEMİYETİ’nin kuruluşu ile ilgili olarak Bediüzzaman Hazretlerinden şöyle bahsetmektedir:

“18 Mart 1920 gününde YEŞİLAY Cemiyeti’nin kuruluş günüydü. Genel Kurul’da zamanın Şeyh-ül İslâmı Hayderîzade İbrahim Efendi ve Darül Hikmet-il İslâmiye azasından o zamanki ismiyle Said-i Kürdî de vardı. Said-i Kürdî Efendi, dikkati çeken üyelerden biri idi. İlk gün toplantıda fazla bir konuşma olmadı. Yeni seçilenler oldu… O günki buhranlar içinde memleketin çok seçkin şahsiyetleri vardı. Sonra Said-i Kürdî Efendi genel merkeze seçildi. Orada kendisini daha yakından tanımakla bahtiyar oldum… Yeşilay’da ise, eserleriyle uzaktan tanıdığım Said-i Kürdî Efendi’yi yakînen tanıdım. Said Efendi’nin kendine mahsus bir kıyafeti vardı. Arkasında cepken gibi bir elbise, başında bir sarık, kenardan sarkıtırdı. Benim tanıdığım bu zat, gayet ağır başlı, çevresine etki yapan bir insandı…”

“Hususiyeti bu: Âheste konuşur, ağır tonla konuşur ve konuştuğu zamanda, düşünen bir adamın konuşmasıdır.”

“Bakınız, elimdeki Yeşilay’ın elli beş yıl evvelki zabıt defterinde onun bazı sözlerini okuyayım: Said Efendi: “Şeriatta ahkâm var. Tabiblerin beyan ettiği, hikmettir. Hamr, kumar, bunlar nehy-i anil münkerdir ve bunlar kebairdendirler.”

“O zaman ben yirmi yaşında bir genç idim. Kendisiyle fazla bir sohbetim olmadı. Yalnız hayata biraz erken atılmış bir kimse olarak ona karşı ayrı bir ilgi duyardım. Nitekim bir konuşmada, kendisinin bir nokta-i nazarını söyleyeyim:”

“Reis Mazhar Osman: “Biz kitap hazırlıyor, halka meccanî risaleler, kolleksiyonlar tevdi etmek istiyor, içtimaî, fennî, edebî makaleler, kolleksiyonlar tevdi etmek istiyoruz. Bundan şayan-ı şükran neticeler aldık, yazanlara teşekkür ederim. Bütün muharrirlerden mücadelemize iştirak etmelerini rica ederim.”

“Said Efendi cevaben: “En ziyade matbuât meselesine ehemmiyet verelim.” demişti.”..Böylece Said-i Nursi’yi çok yakından tanıdım. Bu herkese nasib olmaz. Düşününüz ki, bende onun altmış senelik silinmemiş yazıları ve imzası var.”5

(6)

Bediüzzaman’ın kurucu olup olmaması aslında tali bir mesele olup, önemli olan burada faaliyet göstermiş olup olmadığıdır. Yukarıdaki hakikatler ışığında; Hazreti Üstad’ın Yeşilay Cemiyeti’nde ilk toplantıdan itibaren toplantılara katılmış, görüş belirtmiş ve imza atmış olup, aktif bir şekilde faaliyet göstermiş olduğu kesindir.

Bediüzzaman’ın kuruluş günleri olan 5 Mart 1920 ve 18 Mart 1920 deki toplantılarda(*) bulunmuş olması itibariyle, kurucu üye olduğu kesin olarak söylenebilir. Ancak yukarıda zikredilen; bu cemiyetin teşekkül edilmesindeki öncü kimselerden olup olmadığı hakkında ise tarihi bir delil mevcut değildir.

Kaynaklar:

1. Fahreddin Kerim GÖKAY : Yeşilay Nasıl Doğdu, Nasıl Gelişti? Yeşilay, sayı: 485, s. 7, Nisan 1974.

1.5. http://www.yesilay.org.tr/Kurumsal / Yesilay-in-Tarihi.

2. Selahaddin Kaptanağası,Yeşilayın Tarihçesi, s.2-3(İsmail Mutlu, Sorularla Bediüzzaman Said Nursi den naklen)

3. Mary Weld, Bediüzzaman Said Nursi Entellektüel Biyografisi, s.220.

(*) Bediüzzaman 1800’lü yılların sonlarında Van’da Tahir Paşa Konağında kalırken;Tahir Paşa, bir gazetenin haberini Bediüzzaman’a gösterir. Gazetenin haberi şu idi:

“William Ewart Gladstone Kur’an’ı eline alarak İngiliz Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada: “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, ya bu Kur’an’ı sukût. ettirip ortadan kaldırmalıyız. Veyahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız.” der.(Badıllı, 1998,157). Bu haberi okuyan Bediüzzaman, ta o tarihte İngiliz siyasetçilerinin Müslümanlar için tertipledikleri oyunları bilmiş ve İngiliz siyaseti ile mücadelesini ta o zamandan başlatmıştır. Öyle ki kendisi zaman zaman “İngilizlerden neden bu kadar nefret ediyorsun?” sorularına muhatap kalmıştır.”N.C

4. Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, s.501.

5.Necmeddin Şahiner, Aydınlar Konuşuyor, s.146.

6. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, s.503.

(*) Birçok kaynakta kuruluş tarihi 5 Mart 1920 olarak geçmekte iken Fahreddin Kerim GÖKAY anılarında “18 Mart Yeşilay’ın kuruluş günüydü” diye bahsetmektedir. Herhalde 5 Ocak 1920 cemiyetin resmi olarak varlık sahasına çıkış tarihi olup, yukarıda delillerle belirtildiği gibi bu tarihte de bir toplantı yapılmıştır. GÖKAY’ın anılarında bahsettiği 18 Mart 1920 de ise, geniş çaptaki ilk toplantı tarihi olduğu için, GÖKAY bu tarihten “Kuruluş Günü” diye bahsetmektedir.Bu iki toplantıya da Bediüzzaman katılmıştır.N.C.

Selam ve dua ile…
Sorularla Risale Editörü

Alakalı yazı: http://www.nurnet.org/yesilayin-kurulusu-ve-bediuzzaman/

Kaynak:SorularlaRisale.com

www.NurNet.org

Asırlardır beklenen şaheser: Risale-i Nur

     İnsanlık, var olduğundan beri akıllarda yer eden, zihinleri bulandıran suallere cevap arayıp durmuştur.
Bu suallerin geneli ölümden sonraki hayata dairdir. “Öldükten sonra ne olacak? Cennet ve Cehennem var mıdır? Yok mu olacağız yoksa yeni bir hayat mı başlayacak?” gibi ahirete yönelik suallerin yanı sıra “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Vazifem nedir? Beni kim idare ediyor? Bu kâinatı kim idare ediyor?” gibi dünyaya ve insanlığa ait sualler de cevap aranan suallerin başında geliyor.

     İnsanlık bu suallere asırlar boyunca cevaplar aramış, ama henüz tam mânâsıyla tatmin olamamıştı. Tâ ki Asrın Müceddidi Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nûr’u te’lif edinceye kadar. “Evet, dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğmuştur. Bu yeni doğan güneş, bin üç yüz yıl evvel âlem-i beşeriyete doğmuş olan güneşin bir in’ikasıdır ve o mânevî güneşin her asırda parlayan lem’alarından birisidir ve beklenilen son mu’cize-i mânevîsidir.”1 Ve ‘sübjektif nazariye ve mütalâalardan uzak bir şekilde, her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur’ân’ın hakîkatlerini rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip, insâniyetin istifadesine arz edilen bir külliyattır.’2 Bu Külliyat, yüz otuz eser olup, büyük küçük Risâleler hâlindedir. İnsanlığın ihtiyaçlarına, muallakta olan bütün suallerine tam cevap veren, aklı ve kalbi tatmin eden, Kur’ân-ı Kerîm’in yirminci asırdaki mânevî tefsiridir.

     Risâle-i Nûr Külliyatı, dili ve muhtevasının yanı sıra te’lif tarzı ve tertibiyle de sıradan İslâmî eserlerden farklı bir eserdir. Ekseriyetle dağlarda, kırlarda ve zindanların amansız şartları altında, nice işkence ve tarassutlar altında te’lif edilen bu eser, içinde bulunduğu şartlardan hiç beklenmeyecek bir şekilde akla gelen bütün mes’eleleri halletmiştir. Yani yer ve göklerin tabakalarından, melâike ve ruh bahsinden, zamanın hakîkatinden, haşir ve âhiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mâhiyetinden; ebedî saadet ve şekâvetin kaynağına kadar, akla gelebilecek bütün imanî mes’eleleri en kat’î delillerle aklen, ilmen ve mantıken ispat etmiştir.

     Risâle-i Nûr, bütün bunları, tamamen kendisine has bir üslûp ve metod içerisinde gerçekleştirmiş; dinsizlik, dalâlet ve sefahate karşı müsbet bir tarzda mücadele ederek bunları mağlûp etmiş, İnâyet-i İlâhiyle mücahede-i diniyesinde muzaffer olmuştur. Aynı zamanda îmân ve Kur’ân muhaliflerine karşı mücadelesinde cebir ve münâzarâ yolunu değil, ikna ve ispat yolunu seçmiştir. En âvamdan en havassa kadar her sınıf halkın anlayışına hitap etmiş ve dost düşman tefrik etmeyerek herkese kucak açmıştır. İşte bu yüzden kendi alanında bir şaheser olan ‘Risâle-i Nûr, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu’cize-i Kur’âniye’3 olduğunu bütün dünyaya ispat etmiştir.

     Evet, Risâle-i Nûr’un en önemli bir farkı sadece din ilimleriyle değil aynı zamanda müsbet ilimlerle de mücehhez olmasıdır. İnsanlığın asırlardır beklediği bu emsalsiz eserler, bir taraftan teknik, fen ve san’at olarak maddiyatı, diğer taraftan îmân ve ahlâk olarak mâ’neviyatı işlemekte olup kalplerle birlikte akılları da tatmin ve tenvir etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Müsbet ilimlerle mücehhez olan Risâle-i Nûr, vesveseli şüphecileri, dinsiz filozofları, tabiatperest ve maddeperestleri ikna edip, akıllarındaki bütün şüpheleri izâle etmiştir. Aynı zamanda pozitif ilimler olan fen, teknik ve bilimi teşvik edip bu ilimlerin müşevviki olmuştur. Risâle-i Nûr’un akla gelen bütün mes’eleleri halledip ikna edici cevap vermesi hârikulâdedir. Çünkü “Risâle-i Nûr, yalnız cüz’î bir tahribatı ve bir küçük hâneyi tâmir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor. Belki bin seneden beri tedârik ve terâküm eden müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin istinatgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyeyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmânın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.”4

    İşte Bediüzzaman Hazretleri; Kur’ân-ı Kerîm’deki insanlığın muhtaç olduğu hakîkatleri keşfedip, bu hakîkatleri herkesin kabiliyeti nispetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve izah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Risâle-i Nûr da insanlığın asırlar boyu beklediği bir şâheser ve emsali görülmemiş harika bir Külliyat olmuştur.

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Dipnotlar:

1) Tarihçe-i Hayat, Said Nursî, s. 245, Yeni Asya, 2013.

2) A.g.e. s. 1047.

3) A.g.e. s. 708.

4) A.g.e. s. 1062.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Allah’ın İzniyle İstikbale Dair Verdiği Haberler

Bediüzzaman Hazretleri’nin Allah’ın İzniyle İstikbale Dair Verdiği Haberler

1- Eddai başlığı adında yazdığı bir manzum imzasında “Hicri 1379, Miladi 1960 yılına kadar hayatta kalacağını, sonra vefat edeceğini ve mezarının da yıkılacağına” işaret etmiştir. Ve aynen çıkmıştır.

“EDDÂÎ

{*Bu kıta, onun imzasıdır.}

Yıkılmış bir mezarım ki yığılmıştır içinde

Said’den yetmiş dokuz emvat

{*Her senede iki defa cisim tazelendiği için iki Said ölmüş demektir. Hem bu sene Said yetmiş dokuz senesindedir. Her bir senede bir Said ölmüş demektir ki bu tarihe kadar Said yaşayacak.}

bâ-âsam âlâma.

Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş

Beraber ağlıyor

{*Yirmi sene sonraki bu şimdiki hali, hiss-i kable’l-vuku ile hissetmiş.}

hüsran-ı İslâm’a. (…)” (1)

2-“ Risale-i Nur eserlerinin serbest kalacağını, radyolar vasıtasıyla ilan edilip, dünyaya yayılacağını” haber vermiş ve haber verdiği gibi çıkmıştır, çıkmaya da devam etmektedir.

“İnşâallah bir zaman gelecek, Risale-i Nur Külliyatı altınla yazılacak ve radyo diliyle muhtelif lisanlarda okunacak ve zemin yüzünü geniş bir dershane-i Nuriyeye çevirecektir.” (2)

3 – “Sekizinci Cumhurbaşkanı ehl-i salat olacağını” bildirmiş ve merhum Turgut Özal bu haberi hayatıyla tasdik etmiştir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Sekizinci Cumhurbaşkanı ehl-i salat olacağı” bilgisini, Kayserili Ali Mutlu ve Bekir Mutlu’dan nakledilmiştir. Bu iki kişi, Üstad Bediüzzaman’dan bu bilgiyi bizzat işiten “Ahmed Kureşi” vesilesiyle aldıklarını söylemişlerdir. (3)

4 – “Küfrün belinin kırıldığını, Komünizm ve Dinsizliğin de yıkıldığını” haber vermiş ve dediği gibi çıkmıştır.

“Hiç korkmayın, küfrün beli kırıldı. İnşaallah bundan sonra İslâmiyet parlıyacak. Komünizm ve dinsizlik artık yıkıldı.” (4)

5 – Erzincan depremi hakkında “şiddetli kışta”, “karanlıklı gecede” ve insanları “namaza ve niyaza uyandırmak için sars”tığını haber vermiş ve aynen vuku bulmuştur.

“…hem şiddetli kışta hem karanlıklı gecede hem dehşetli soğukta hem ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması hem tahribatından intibaha gelmedikle rinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delâletiyle bu hâdise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçare Erzincan gibi yerlerde…” (5)

6 – “Ay’a gidileceğini ve Ay’daki durumu haber vermiş” 20 Temmuz 1969’da Ay’a gidilmesi ile dediği vaki olmuştur. Bu konuyu bahsettiği eser olan Sözler eseri ise, genel olarak 1926-1934 Barla döneminde tamamlanmıştır.

“Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ kamere kadar terakki ettin, kamere girdin. Bak, kamer kendi zatında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı.” (6)

7 – “1971 Muhtırasının tarihini vermiştir” ve aynen çıkmıştır. Bunu söylediği eseri (yani Meyve Risalesi’ni) 1943-1944 yıllarında Denizli hapsinde telif etmiştir.

“…o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa miladî bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa elbette tokatları dehşetli olacak.” (7)

8 – 2016 yılında olan darbe girişimi hakkında bazı öngörülerde bulunulmuş ve tarihine ima edilmiş ve bunun etkisinin “kıyamete kadar unutulmayacağını” belirtmiştir.

“Şeair-i İslâmiyeye ve siyaset-i İslâmiyeye darbe vuranlar oniki, onüç, ondört, onaltı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtar edildi. (…) …büyük dairede de onun gibi dehşetli cemaatler; oniki, onüç, ondört, onaltı tarihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtar edildi.” (8)

“…İslâmiyet’e darbe vuranların başlarında öyle müthiş bir patlayış olacak ki kıyamete kadar unutulmayacak.” (9)

Not: Yukarıda yazdıklarımız vuku bulmuş olan olaylardan numuneler idi. İstikbale bakan başka bir çok haberler mevcuttur. O tarihlerde ne olacağını tahmin edemeyiz. Bunu ancak zaman gösterecektir.

Abdulkadir Çelebioğlu

Dipnotlar
1 – Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 772
2 – Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 160
3 – Bu bilgi Niyazi Beki’den alınmıştır.
4 – Abdulkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe 3, s. 2083
5 – Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 192
6 – Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 376
7 – Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s. 270
8 – Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası 1 s.208
9 – Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lâhikası, s. 72

www.NurNet.org