Etiket arşivi: said nursi

‘Öteki’ yanımıza ayna tutan adam: Said Nursî

İmam Şibli’ye soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?” “Bir köpek!” dedi. “Nasıl?” dediler. “Köpek bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Bir kaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı. Suya kafasını daldırır daldırmaz diğer köpek kayboldu.”

Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince ondan kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”

İmam Şiblî’nin bu güzel meseli, Risale-i Nur’un özellikle Sözler’de belirginleşen öğretim usulünün ipuçlarını veriyor. Birinci Söz’den başlayarak ‘iki adam’ üzerine kurgulanmış hikâyeler okuyucuyu her defasında “sudaki sûreti” ile yüzleştirir. “Bil ey nefsim,” hitabı ise, hikayenin çözümlenmesi aşamasında, Onuncu Söz’de ima edildiği gibi, ‘sûret’ten ‘hakikat’e geçişte, insanı ‘kendilik engeli’ ile, yani nefsi ile karşı karşıya getirir.

Birinci Söz’de, sudaki aksimizin ilk simasıyla tanışırız. “Mağrur”uzdur; ‘kendimizi kendimize malik’ bilerek, ‘kendi başımızaymışız’ zannederek aldanmışızdır. Elimizin asla erişemeyeceği sınırsız ihtiyaçlar içindeki, elimizle karşı koyamayacağımız nihayetsiz düşmanlar ortasındaki sûretimizi görünce, gurur ayinesinden yansıyan ‘ene’miz dağılır. Benliğin kabukları kırılır. Kaybedecek bir şeyimiz olmadığını anladığımızda, aldatıcı sûretimizi yeneriz. ‘Hakikat’e giden yolda ‘sûret’ten kurtuluruz. Sûreti hakikate engel değil araç eyleriz.

“Mağrur” nefsimiz, şu dünya çölünde bir “seyyah”tır. Nihayetsiz aczi ve fakrı, nefsin kendini ayrık ve özgür bir birey olarak tanımlayacak sınırları ortadan kaldırır. Varoluşun dokusu içinde, kendiliğinden varolan değil, başkası tarafından nakşedilmiş, takdir edilmiş, sınırları çizilmiş bir motif olarak yer aldığını farkeder. Hadsiz aczi ve fakrına karşılık, nihayetsiz düşmanla çevrili, nihayetsiz ihtiyaç içinde oluşu, varoluş dokusu içindeki yerini iyice derinleştirir, başka herşeyle aynı zemine iner. Artık, kendini katılaştıracağı, taşlaştıracağı bir şablondan ya da kalıptan da mahrum eder. Kendini sadece, varoluş içinde bir motif olarak, yerine razı olduğunda, ötesini istemediğinde, başkası adına var olduğunu kavradığında tanımlamaya başlar. Bir anlamda yokluğunda varlıktan pay alır.

Şimdi tekrar, İmam Şiblî’nin köpeğinin ilk korkusuna dönersek, Sözler’i okurken biz de aynı korkuyla yüzümüze çarpan görüntüden kaçıyoruz. Kendimizi “iki adam”dan “iyi” olanının yanına ya da yerine koymaya hevesleniyoruz. Sözler’in ayinesinde yansıyan, “mağrur,” “hodbin,” “bedbaht,” “acemi,” “nefisperver,” “ayyaş,” “tenbel,” “ahlaksız,” “serseri,” “sersem” ve “hain” sûretli görüntümüz bizi ürkütüyor. Hemencek, “mütevazı,” “hüdabin,” “bahtiyar,” “muallem,” “vazifeperver,” “iyi huylu” ve “emin” sıfatlarının gölgesinde kendimizi avutup, suya atlamaktansa, kıyıda kalmayı yeğliyoruz. Sözler’in içine dalmak için, nefsimizin asıl sûretiyle yüzyüze gelmeye göze almak gerekiyor. Oysa, Sözler yazarı, zaten “Bil ey nefsim!” diyerek, gideceğimiz yeri baştan gösteriyor. İlk hamlede yüzyüze geldiğimiz suretlerden korkmazsak, hakikate erişebiliriz. Yoksa, Sözler’in kıyısında, susuz ve Söz’süz kala kalırız.

Sözler yazarı, yine de, bu çetin yüzleşmeye şefkatle çağırır bizi. Bunun için, benim görebildiğim en az iki metodik çözümleme sunar. Birincisi, Sözler’de hakim olan üslupta görüldüğü gibi “mesel” kullanır. Meselleme, modern psikiyatrinin de ideal bir çözümleme aracıdır. Hastanın ego direncini kırmakta zorlanan psikoterapistler, zaman zaman bir başkasının hikayesini anlatarak hastanın algılama alanı içine nüfuz ederler. Bir başkasını ilgilendiriyormuş gibi paylaşılan mesel, kişinin zihnine direnç görmeden girdikten sonra psikoterapist, kapıyı adeta “içeriden” açar. Meselin muhakemesini benimseyen hasta, bilinçli olarak karşı koysa da, bilinçaltında ikna edilmiş ya da en azından kendi algısı dışında tutarlı bir gerçekliğin varlığını kabullenmiş olur.

Sözler’deki “temsilî hikayecikler” de, kırıcı olmayan, ancak direnme fırsatı da vermeyen, derinlemesine nüfuz eden bir ikna kapısı açar okuyucuya. Artık, karşımıza aniden çıkan nefsin “sûret”ini sözle itiraf edip etmemek bize kalmıştır. İkinci şefkat yüklü yaklaşım, işte tam burada imdadımıza yetişir. Yazar, en evvel kendi nefsinin sûretini ifşa eder: “İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın.” (Sanıldığının aksine, yazar burada “tevazu yapıyor” değildir. Zaten “tevazu”nun yapısı tevazuyu bir şekilde üretmeye, inşa etmeye, planlayarak yapmaya izin vermez. Tevazu, niyetsiz gelir, o kadar.) Sözler yazarı, burada kendi nefsinin sûreti ile yüzleşir. Bunu bizim adımıza yapmaktan önce kendi adına yapar. Hatta sadece kendi adına yapar. Nefsiyle yüzleşmesi sahicidir. (Ancak, bu bize “Said Nursi mağrurmuş” gibi hükümler çıkarma hakkı vermez. Her şahıs, birinci tekil şahıs olarak, öznesi kendisi olan bu türden cümleler kurabilir, kurmalıdır. Bu hüküm, insanın içe doğru, enfüse doğru bakışıyla ilgilidir ve kendini ıslah etmeye, onarmaya yöneliktir. Oysa, başkasının “mağrur” olduğunu bilmek, hiçbir içgörü fırsatı sağlamadığı gibi, onarım/ıslah çabası başlatmaz.)

Ancak, Sözler yazarının nefsiyle yüzleşmesinin sadece kendi adına olması, bizce örnek alınmasını engellememeli de. “Tevazu yapıyor” gibi bir yaklaşım yüzünden bu örneği ıskalamazsak, bir başkasının nefsiyle yüzleşmesini izleyerek, korkmadan, ürkmeden, çekinmeden kendi nefsimizle de tanışmanın yolu kolayca açılır. Zaten, meselle duygularımızda karşılığını bulmuş olan “sûret”lere, diklemesine bakabildiğimizde, susuzluktan ve Söz’süzlükten kurtulabiliriz. Ardından itiraf gelir, onun ardından istiğfar ve onun da ardından belki “nefsin tezkiyesi” gerçekleşir.

Nefsimizi tezkiye edip temizlemek için, İmam Şiblî’nin köpeği gibi, sûretimizin yansıdığı suya dalmaktan korkmamalı. Garip ki, nefsimizi temize çıkaracak suda her zaman nefsin “kirli sûret”i görünür olacaktır. Zaten, nefsin temize çıkarılması da, nefsi “kirli” bilmekten geçmiyor mu?

Öyleyse, sudaki ve Söz’deki “sûret”lerle yüzleşmeyi göze alalım. “Diğer adam”dan böylece kurtulabiliriz.

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

Türkiye’nin Yolu

Bir ülke 80 milyonluk bir nüfustan oluşuyorsa, orada her türlüsü olur; eyyamcısı, omurgasızı, hırsızı, arsızı, talancısı, kamu malı yiyeni ve tabi ki haini.. Bu minvalde, say sayabildiğin kadar.
Tüm bu olanlara bakıp memleketin bunlardan ibaret olduğunu düşünürsek, yanılırız.
Böyleleri her toplumda var.  Bunlar her toplumun çürütücüleri, haysiyet yoksulları, asalaklarıdır. Bunlar kırmakla bitmezler, lakin onlarla mücadele de öyle. 
Bunlar her toplumun kaderidir; ancak toplumun kaderine hükmedecek duruma gelemezlerse eh, vaziyet yine de idare eder. Toplum düşe kalka yoluna devam eder. 
Bizde de bu olmaktadır.
Malum yine seferdeyiz, can pazarı, kahramanlık günleri bir kez daha dayandı kapımıza. 40 yıldır enerjimizi emen, paramızı tüketen, nice canlarımıza kast eden bir belayı def etmek için Mehmetçiğimiz yine gazadadır. Dahası, 40 yıldır canımızdan can alan asıl kahpe düşman da bu kez, iyiden iyiye ortaya çıkmıştır. Aparatları yeterli gelmeyince mecburen ortaya dökülmüştür katil Amerika. Ne edelim; zor işlerin ödülü de o zorluğa uygun şekilde büyük olur…
Tüm bu hengâmede üç olay yaşadık.  İkisi herkesin malumu, üçüncüsü  çok az kişinin dikkatini çekti.
Afrin önünde bir asker, ailene selam eder misin diye soran muhabire hiç umursamadan, aklında görevi, dupduru bir sesle “beklemesinler” deyiverdi. Bu sahne daha o anda milletin kollektif bilinçaltına kazındı; Çanakkale’de Seyit Onbaşı dev haliyle bir kez daha canlandı, bir kez daha belirdi kollektif bilinçaltımızın zümrüt ufuklarında.  Erzurum halkını ardına almış, Aziziye Tabyalarına pervasızca ilerleyen Nene Hatun’un dipdiri ruhu ılık ılık esti üzerimizde. 
Bir başka asker de (Afrin’de ilk şehidimiz, Allah’ım bizi ona layık eyle) sefere çıkarken, vasiyetini yakın arkadaşına ısrarla not ettirdi:
“Vasiyetimdir; şehit olursam Kurt-ar Derneği aracılığı ile Telafer’deki Türkmen balalar için anaokulu – kreş veya kültür merkezi, devletin bana vereceği paradan yaptırılması ve ismimin konması.”
Tabi ki o da, eşsiz bir sayfa olarak kollektif bilinçaltımıza kazındı.
On  yıl kadar önce bir hanımefendi hastanede karşılaştığı 18 yaşlarında, trafik kazası sebebiyle hafızasını yitirmiş, kimliği bilinmeyen bakıma muhtaç bir genci evladı gibi sahiplendi. Daha önce hiç görmediği, hiç tanımadığı birini..
Ve bu genç önceki gün rahmetli olana kadar, tam on yıl yanından bir an bile ayrılmaksızın, ona baktı…
Bu eşsiz olay da böylece, bu toplumun kollektif bilinçaltındaki yerini aldı.
Bu milleti,  Orta Asya’dan buralara taşıyıp asırlarca bu iklime hakim kılmış, yarın da hakim kılmaya devam edecek ruh, işte bu, üç gün içerisinde gözlerimizle canlı canlı izlediğimiz ruhtur.
Tüm bunları da görüp yaşadıktan sonra tüm benliğimizle, inanarak, umutla ve güvenle bir kez daha tekrarlayabiliriz;  yolun açık olsun Türkiye’m!
Üstad Said Nursî, Risale-i Nur eserleri vasıtasıyla Türk gençliğini İslâm ideolojisinin en büyük düşmanları olan siyonistve komünistlerin hilekâr tuzaklarına düşmekten kurtarmıştır.
Bediüzzaman’ın Türk milleti hakkındaki görüşleri;
“Türk düşmanı olan hamiyetfuruşmülhidlere derim ki:
Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur’ân’ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.
Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki, ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğime binler Türk şahittirler.
 
Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. 
Türk gençliği uyumuyor. Bu kahraman İslâm Türk milleti başka bir devletin boyunduruğu altına giremez. Fedakâr Müslüman gençliği, sahip olduğu tahkikî iman kuvvetiyle, vatanını sattırmaz. Dindar, cengâver Türk milleti ve imanlı, cesur Türk gençliği korkmaz”
Derleyen: Çetin KILIÇ
Kaynak:
Risalei Nur Külliyatı
Zeki Çınar

Bediüzzaman’ın hadis savunması

İnsan, sahip olduklarını hak ettiğini sanır. Kendi varlığına öyle alışır ki, kendisini ezelden beri var sanır.  Oysa yeryüzü binlerce yıldır kendisi olmaksızın var olmuştur. Üstelik, kendisinin eksikliği kimseyi üzmemiş, kendisinin olmadığı binlerce sabaha pırıl pırıl güneşler doğmuştur. Hiç olduğu yüzyıllarda “hatırlanmaya değer bir şey” bile olamamıştır. Hem zaten yolu gözleniyor da değildi. Bekleniyor ya da umuluyor değildi. Doğmamış olsaydı hiç, bugün aranıyor bile olmayacaktı.

Şimdi ve buradaki varlığı sürprizdir; beklenmedik bir olayların birincisidir. Kendisi sürprizdir kendisine. “Ben” diyebilen bir insan olmak, insana sunulmuş akıl almaz bir hediyedir.

İnsanın bilmesi gereken en temel ve en sade gerçektir bu.

Başka tüm bilmeler bu bilmenin ipine dizilirse ancak, anlamlı olur.

Bediüzzaman On Dokuzuncu Söz’de Hazreti Peygamber’in[asm] ‘Resul’ kimliğini anlatmaya hazırlanırken, On Sekizinci Söz’ün sonuna kısa ama sarsıcı bir bakış açısı yerleştirir. İki Söz’ün birbirinden bağımsız olduğunu sananlar bu sürprizi fark etmeyebilir:

Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san’at.

Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır—ki, ikinci daire, bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.

Said Nursi’nin bize nezaketle bellettiği gibi, Peygamberlere iman, Peygamberlerin varlığına iman etmekten ibaret değildir. Peygamberlerin varlığına iman da, Peygamberlerin isimlerini ezbere sayabilmek hiç değildir, sadece menkıbelerini bilmek de değildir. (Peygamberlere iman, Peygamberlerin isimlerini bilmek sayılsaydı, gelip geçtiği söylenen 124 bin peygamberden sadece 28’ini bildiğimize göre, imanımız sadece 28/124,000 olurdu. Bu da en fazla yüzbinde birlik bir iman olurdu!) Peygamberlere iman, peygamberlerin ‘olmazsa olmazlığına’ ikna olmaktır. Nübüvvete iman etmek, ‘elbet bir resul gelecekti, başka türlü olamazdı ki!” diyecek bir akıl patlaması yaşamakla başlar.

On Sekizinci Söz’ün sonuna, o patlamayı hazırlayan ‘nüve’yi yerleştiriyor Said Nursi. Demek istiyor ki, bu kadar parlak, akıl çelici, göz alıcı, özenli, parıltılı, albenili, süslü, çiçekli bir güzellik levhası karşında, bunca hayret ve minnet zevkiyle, bunca ince tefekkür yeteneğiyle, bunca güzelleme aşkıyla donanmış muhataplar topluluğu hiç tepkisiz, hiç hareketsiz kalır mı? Hiç hayretsiz hiç minnetsiz durmayı kendilerine yakıştırırlar mı?

Bu kaçınılmaz tefekkür, istihsan, teşekkür, elbette ki bunca anlamı, bunca güzelliği, bunca iltifatı anlatacak rehberlerin, yani resullerin var olmasını gerektirir. Bediüzzaman’ın Onuncu Söz’deki muhakemesiyle konuşursak: “Hiç mümkün müdür ki resuller gelmesin! Hiç mümkün müdür ki elçiler insanların önüne geçmesin!” Yani, şaşılması gereken peygamberlere iman etmek değil, iman etmemektir.

Peygamberliği hayret ve minnet duyguları üzerinden kavramaya çağırır bizi Said Nursi. Dışarıdan bir telkinle ezber vermeye kalkmaz, bize kuru din kültürü eğitimi vermez. Peygamberlik gerçeğini fıtratımızda karşılığı olan, varoluşumuzun gereği olan bir b/akışın sıcacık meyvesi olarak kalbimizin odacıklarına bırakır. ‘Risalet-i Ahmediye’ hayret ve minnet bardağını taşıran son damladır artık. Şahitliğimizin konusudur, ihtiyacımızın karşılığıdır, arayışımızın cevabıdır.  İçimizde uyuyan hayret ve minnet duygusunun uyanmasıyla, peygamberlere yoldaş oluruz, elçilerin yanında yürümeye başlarız.

İmdi, nasıl olur da insan kendi varlığına alışır? Nasıl olur da bir insan olarak var olmayı hak ettiğini düşünür? İnsanın sadece kendi varlığı bu kadar şaşırtıcı ise, insana verilenler ne kadar şaşırtıcı olmalı! “Ben” demeyi bile hak etmemişken gerçekte, “benim” dediklerimizi nasıl hak etmiş olabiliriz!

Hak etmediği halde alan bizlerin, hak etmeden aldıklarına yaslanarak hak etmediği halde daha çok şey isteyen bizlerin hakkını vermesi gereken bir hâl vardır. Geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını gören Hz. Aişe[ra] kendisine bizim de soracağımız şu soruyu sorar: “Niçin bu kadar sıkıntıya katlanıyorsun ey Allah’ın Resulü? Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır.” Cevabı şu olur Hazreti Peygamberin[asm]: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”  İşte budur Muhammedî varoluşun başlığı. İşte budur her birimizin kalbine emanet düşünüş. İşte budur peygamberce var olmanın, O’nun yanında sayılmanın varoluşsal karşılığı… İşte bu olmalı, içimizde saklı cevheri kâinat ağacının güzelline katmak için önümüze konulan kabuk kırma fırsatı…

Şimdi iyice hissetmeyi deneyelim bu cümlenin iletmeye çalıştığı duyguyu… “Fazladır bize bu var oluş…” “Hiç umulmadık bir ikramdır hayat…” “Akla hayale gelmez iken şimdiki varlığımız, bundan da ötesine, sonsuzluğa aday gösterilme sürprizi için ‘akla hayale gelmez’ ifadesi bile yetmez …”

Niye mi vurguluyorum bunu?

Peygamberimizin varlığını birkaç kuru iddia üzerinden ‘tartışılır’ hale getiren ‘zahir uleması’nın yitirdiğini görelim diye… Ne ‘hadis inkârcısı’ diye anılanların sırf zahirine bakarak çirkin gördüğü sözlerle yok edilir peygamberlik ne hadis inkârcısı dediklerinin zahiriyle inkâr ettiğini zahiriyle kabul eden ‘hadis savunucuları’nın kabullenmeleriyle doğrulanır peygamberlik… ‘İnkarcılar’ da ‘savunucular’ da hadisin gerçeğini inkâr ettiğini bilmiyor gibi…

Kendi varlığını ve kendisi için var edilenleri hak etmediğini bilen, hakkını veremediğini de bilen bir kalbin hayretle ve minnetle çırpınışına katılarak doğrularız Hazreti Peygamberi. “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cümlesini kendi kalbimizin cümlesi olarak yaşamadığımız sürece, asıl gündemi kaçırırız. Peygamberliğe iman etmeyi tartışmalı bilgilere bağlarız ya da onlar üzerinden iman etmekten vazgeçeriz…

Varlığına ve varoluşa en çok hayret edenimiz, en ateşlice teşekkür edenimiz Muhammed Aleyhisselâtu Vesselâmın durduğu yerde durmak için çırpınmadıkça, kuru bilgilerin, meyvesiz malumatın ‘odun’ları altında eziliriz. ‘Sıcak bir şey’ler dokunmaz kalbimize…

Senai DEMİRCİ -Risale Haber

Belki de kafaları basmıyordur?

Halimi şöyle ifade edeyim: Hergün az-çok demeden Risale okumaya çalışıyorum. Fakat hergün bir dizi başka metin de okuyorum. Bilgi olarak Risale-i Nur’a kanaat edemiyorum ama bakışaçısı olarak Risale-i Nur’a tam bir kanaatim var. Ne demek bu? Belki biraz şu demek: Hayatı Bediüzzaman’ın kalbiyle görmek isterim. Bunu Rabbimden dilerim. Çünkü onun kalbiyle görmek, bence, varlığı ehl-i sünnet ve’l-cemaatin istikametiyle görmektir. Onun gözü cadde-i kübra içinde bir gözdür. Kulağı öyle bir kulaktır. Sözü öyle bir sözdür.

Mürşidimin ‘Risale-i Nur’a kanaat etmek’ ifadesiyle ifade ettiği de bence budur. Okumalarının merkezine Risale-i Nur’u almaktır. ‘Başka kitap okumamak’ demek değildir. Ömründe Risale-i Nur’dan başka kitabın yüzünü açmamış bir nur talebesi de bilmiyorum zaten. (Hakikati olmayan bir iddiadır.) Ancak bir nur talebesinin sair konular hakkındaki malumatını yeterli görüp geri kalan ömrünü bu eserlerin mütalaa, müzakere ve tefekkürüne hasretmesini de ‘bir uzmanlaşma çabası’ olarak anlayışla karşılarım. Karşılamak da gerekir. Meğer ki seçimini ‘uyulması gereken tek doğru’ olarak çevresine dayatmaya!

Fakat şöyle birşey de var: Salt diğer metinleri okuduğumda hayatımda bir boşluk oluşuyor sanki. Adımlarım kararsızlaşıyor. Yargılarıma, yorumlarıma ve yazdıklarıma güvenemez oluyorum. Zulmetme ihtimalim artıyormuş gibi geliyor. Mürşidimden uzaklaşmak iyi gelmiyor. Aptallaşıyorum. Cesaretim azalıyor. ‘Sapasağlam bir kulp’tan kopuyorum sanki. Boşluğa düşüyorum. Nefsime güvenmiyorum. Yorumuma güvenmiyorum. Bastığım yere güvenmiyorum. Eğer onu Bediüzzaman’ın tedrisinde bir yere bağlayamazsam, bir cümlesine kapı bulmazsam, bir hakikate ulaştıramazsam ayaklarım kayıyor gibi oluyor. Avamım çünkü. Avam yolunu sağlıkla yürüyebilmek için güvenilir bir ayak izine muhtaçtır.

Okumak bizi ‘kendilik duvarları’nda sıkışmaktan kurtarır. Başkalarını okumak, başkalarında varolmak, başkalarının gözlerinden de bakmak, yani bize biraz başkasının bulaşması, boyamızın onun boyasıyla karışması… Bütün bunlar aslında başkalarında misafir olmaktır. Sizdeki esma ve ondaki esma. Bizde tecelli edenler ve onda yansıyanlar. Kardeşlik. Kandan ve kalpten öte düşünsel bir kardeşlik. Kalp kardeşliği.

Her misafir olduğunuz yerde birşeyler ikram ederler. Bunu severim. Fakat içinde Kur’an’dan bir lokma yoksa, aynı zamanda asl-ı insandan da bir uzaklaşmadır bu okumalar. Kesrette boğulmak, enformatik bir cehalette boğulmak, nevin enaniyetinde boğulmak… Her yer deniz. O yüzden, her ne okusam okuyayım, vaktimin/okumamın diğer bir parçası da vahye dönüktür. Mürşidimin gözlerine geri dönemezsem seküler gözlerden görünen bu âlemler beni zehirler. Taşları onlar kadar düzgün, nazarı onun kadar yerinde, muhakemesi onunki kadar selametli, kalbi onunki gibi şefkatli gelmez çünkü. Fikrimin abdest tazelemesidir mürşidime dönüşlerim.

Risale-i Nur okurken, mürşidimden, bilgiden daha çok bakışaçısı aldığımı düşünüyorum. Ondaki bilgi salt bir done değil. Daha sonra işinize yaramayacak kadar hazır sunulmuş, adeta deklare edilmiş, yani üretim yolu öğretilmemiş yorum da değil. Hatta kuş gibi ‘yalnız civcivinin tüketebileceği’ kay da vermiyor sizlere. Koyun gibi ‘her canlının yavrusunun içebileceği’ sütü sunuyor. Akaidinde tasavvuf var. Tasavvufunda akaid var. Fıkh-ı ekber ile fıkh-ı bâtını birleştirmiş. Subhanallah! Her nasıl başarmışsa yapmış bunu.

“Bunu böyle bil! Şunu şöyle bil! Onu öyle bil!” tarzı bir okuma değil ihsan edilen. “Buna ve buna benzer şeylere böyle bak. Şuna ve şuna benzer şeylere şöyle bak. Ona ve ona benzer şeylere öyle bak!” tarzı, kitaptan hayatıma ve geleceğime uzanan bir irşad olmuştur benim için Risale okumak. Onunla bağım bu benim. Açık söyleyeyim: Bunun dışında bir gruba mensup olmuşum, bir geleneğe dahil olmuşum, ‘Türkiye’de bilmem kaç tane Nurcu var’mış’lı mevzular, değil enaniyetimi okşamak, gönlüme sıklet veriyor. Ehl-i sünnet dairesinde yeraldıktan sonra sayılar anlamsız. Okumak, eğer ölümü hatırlayan ve hatırlatan metinler okuyorsanız, bir rabıta-i mevttir. Orada kalabalık teselli vermezken burada nasıl onunla teselli bulabilirim?

Risale-i Nur’u okumak kendimi neden böyle hissettiriyor? Yukarıda bir damlacık dokundum: Kur’an’ın ‘sapasağlam kulbundan’ tutunduğum hissini veriyor bana Risale-i Nur. Şu dediğim hissidir. Hissetmeyene izah edemem. Çünkü, bal gibi, ancak tadılınca bilinecek birşeydir. Allah Resulü aleyhissalatuvesselam gibi derim: Allah senin kalbine merhamet koymamışsa, ben ne yapabilirim? Böyle şeylerin tadı öğretilemez ki. Ben de senin yolundan aldığın zevki anlayamam. Bunda da sen haklısın. Ama sen de beni anla. Anlaşalım.

Bu saldırıları neden yaşıyoruz? Hani şu ‘Risale-i Nur’u Kur’an’dan üstün görüyorsunuz’ falanlı olanları? Bir müslüman Kur’an’ın yerine koyarak birşeyi okur mu? Okursa ona müslüman denir mi? Bu insanlar bizi nasıl ağır şeylerle itham ediyorlar da onlara karşı izzetle “Ağzını topla ulan!” demek yerine ezik ezik savunmalar geliştiriyoruz. Ben artık böyle cevaplar vermeye didindiğim ergenlik dönemi Nurculuğunu geçtim. Doğrudan şunu soruyorum: “Açıkça söyle! Bana kafir mi demek istiyorsun? İmanımdan şüphen mi var?” Kur’an’ın yerine başka kitap koymak demek odur çünkü. Aşağısı değildir. Aslında bunu demek istiyorsa desin ve ben de ona göre ona cevap vereyim.

Arkasındaki niyet kara, kalp kara, düşünce kara sorulara, teveccüh-ü nas köleliğinden kopmamış, hemen ceket ilikleyen cevaplar vermekten vazgeçmemiz lazım. Herkese mavi boncuk dağıtmak zorunda değiliz. Herkes Bediüzzaman’ı veya bizi sevmek zorunda da değil. Sevmek kadar sevilmemek de sünnettir. Bu yüzden Nurcu kardeşlerimi “Demek ki yeterince kendimizi anlatamamışız!” ezikliğinden “Belki de kafaları basmıyordur!” izzetine çağırıyorum. Bediüzzaman’ı, Bediüzzamanca savunmak lazım. Eski Said’in lisanı da Said’in lisanıdır. Altta kalacak kadar alttan almak yakışmıyor.

Ahmet AY – risalehaber.com 

Risale-i Nur ‘vehbî ilim’le mi yazıldı?

Arkadaş, Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yol ile ehl-i nazar ve  felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şu:
(Mesnevi-i Nuriye, Katre’nin Zeyli)

Said Nursi, ortaya koyduğu eşsiz satırların ikram olduğunu hatırlamak adına, “Bana yazdırıldı!” der. Ne var ki, onun bu nezaketini anlamayan, hayatında bu nezakete yer vermeyen ya da ona bu nezaketi yakıştıramayan kimileri, ‘peygamberlik iddia ediyor!’ gibi sakil bir ithamda bulunuyor. Bu itham sahiplerinin Hazreti Peygamber’i [asm] Said Nursî nezaketinde ve derinliğinde anlamaları ve anlatmaları mümkün gözükmüyor. Her hecesiyle herkesin gözü önünde olan sözlerini okumak dururken, niyet okuması yapıp komplo teorileri kurmak, arkadan dolanıp ‘açık yakalamak’ muradında olanları kendi hallerine bırakalım.

İçeride neler oluyor peki?

Herkese açık bir Kur’ân okulu olan Risale-i Nur’a muhatap olan bizler, bu sakil iddiaya, bu tuhaf komploya malzeme veriyor olmayalım! Risale-i Nur’u özgünlüğü üzerinden değil de, okuyucularının söylemleri üzerinden değerlendirmeyi tercih eden taklitçi ruhların, tembel araştırmacıların ellerini taşarcasına dolduruyor olmayalım!

Mesela buyurun: “Risale-i Nur kesbî değil vehbî ilimle yazılmıştır.” Risale-i Nur’un hiçbir yerinde böyle bir kayıt yok… Sözler’in arkasına eklenmiş ‘Konferans’ metninde geçiyor ‘vehbî’ kelimesi; bu da Sözler’e dâhil değil. Konferans metnini oluşturan o günkü üniversite öğrencilerine ait. ‘Vehbî ilim’den neyi kastettikleri açıklamaya muhtaç…

Diğer ‘vehbî’ kayıtlarına bakalım.

İşârâtü’l İ’caz’da geçen ‘vehbî ilim’ ifadesi, Hazreti Peygambere (asm) matuftur… Bakara Suresi’nin 23-24. ayetlerinin işaret ettiği ‘nübüvvet’ bahsini tamamlıyor. Yirmi yedinci Söz’de ‘vehbî’ sıfatı, daha da sarih hale getiriliyor, detaylandırılıyor. Meşhur misaldir: Biz güneşe uzağızdır ama güneş bize gözbebeğimizden bile yakındır. Güneşe yaklaşmak isteyen bir sürü katmanı aşmak zorundadır; işte bu kisbî (ya da kesbî) bir çabadır. Ama güneş istediği an bizim gözbebeğimize girer; bu ise vehbî bir mazhariyettir. Peygamberliğin mazhar olduğu vahiy adına şu cümleler sarf edilir: “…sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir.”

Gelelim Üstad Said Nursi’nin eseri Risale-i Nur’un bu iki çabadan hangisine uyduğuna. Elbette ki en göze çarpan özellik Üstad’ın ifadelerindeki dolaysızlıktır. Kur’ân’ın insan fıtratının gizli seslerini ustalıkla duyar ve duyurur Üstad. Kur’ân’ın kâinatın tercümanı olduğunu iddiadan öte geçirir; seller sular gibi akan bir eylem ortaya koyar. (Bu konuda, hiç şakası yoktur Üstad’ın. Sadece Haşir Risalesi’nin Barla’nın bahar dallarındaki fısıltıları coşkuyla dillendirmesine bakalım. Olmadı, Otuzüçüncü Söz’ün zerrenin halinden yola çıkan geniş pencerelerine bir göz atalım.) Hiçbir bahsi, kâinatın şahitliğine başvurmadan anlatmaz Üstad. Gözünü eski kitap sayfalarından ayırmayan, demode mollalardan değildir; skolastik bataklıktan seslenen bir ezberci değildir. Klasik tefsir çizgisine düşen keskin bakışını İşârât’ül İ’caz’la ortaya koyan Üstad, Birinci Söz’le yeni bir usulün kapısını aralar. Kevnî ve kelâmî ayetlerle sıcak bir yüzleşmeye çağırır muhatabını. Tarifsiz bir aşkın akışına katar kalplerimizi. ‘Tefsir’ kelimesinin tanımlayamadığı bir çabadır bu.

Bu umulmadık sonucun, bu benzersiz tefekkür kayıtlarının açıklaması olarak, saf bir niyetle, anlaşılır bir hüsn-ü zanla “Risale-i Nur ‘vehbî ilim’le yazılmıştır” ifadesini kullanıyor olabiliriz. Belli ki, alışık olduğumuz yaklaşımla, yani ‘kisbî ilim’le yazılmamış olmalı bu eserler. Hazır, Üstad, “Bana yazdırıldı!” diyorsa, iyice ‘kapalı toplum’ haline gelmiş biz saf niyetliler, bu ifadelerin ‘dışarıdan’ nasıl duyulduğunu anlamadan, fikir suikastçılarının işine yarayabileceğini düşünmeden, kendi zihnî konforumuza yaslanırız. Sık sık, birbirimize böyle teşvik edici şeyler söyleriz. Dışarıya söylerken de, bir tür meydan okuma niyetiyle mızrağımızın ucuna asarız. Keyif vericidir. Rahatlatır bu yaklaşım.

İyi ama…

Muhataplarında taassup üretmek şöyle dursun, muvafık ve muhalif tüm insanları kucaklayan evrensel bir dil ve insanî bir yaklaşım oluşturmaya adanmış Risale-i Nur adına, bu ‘dışlayıcı’ dili benimsemek aklın alacağı şey değil.

Gelin, kesbî ilim ve vehbî ilim farklarını bir gözden geçirelim:

‘Vehbî ilim’ Vehhab olan Allah’ın kullarına karşılıksız verdiği nimetlere dâhildir. Meselâ kuru çubukların ucundaki lezzetli üzüm salkımları Vehhab’ın karşılıksız vehbidir. Meselâ, iki ateşin bir araya geldiği ‘iki hidrojen bir oksijen’de yudumladığımız su serinliği vehbîdir. Arıların hiç tanımadıkları çiçeklerden,  kıvamı, lezzeti, içeriği akıl almaz olan balı üretmeleri vehbîdir.

Böylece sıralanacak nice Vehhab tecellisi, illâ da sebeplerin bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Vehhab, hasiyetli üzümleri ‘kuru çubuklar’ hazır olunca ve mevsimi gelince verir. Vehhab, su serinliğini üç atom bir araya gelince gerçekleştirir. Vehhab, balı da, arılar nice kilometre çırpınarak uçunca, çiçekler de özleriyle hazır olunca verir. Vehbî olanın altında ille de ‘kesbî” diyeceğimiz bir zemin vardır. ‘Esbab dairesi’nde başka türlü tecelli etmez vehhabiyet.

Vehhab’ın insanda tecelli etmesi, sağlam bir ‘sebep’ ister. Vehhab’ın verdiğini alabilmesi için insanın iradesini ortaya koyması, çaba göstermesi gerekir. İrade ortaya koymak, çaba göstermek ise kesbîdir; gayret ve yönlenme, odaklanma ve ter dökme gerektirir. Hazreti Peygamber’e (asm) vehbî olarak vahyedilen ayetlerin gelmesi için de, önce ‘Muhammed-i Emin’ olması beklenir. ‘Abd’ olarak ortaya koyduğu ‘kisb’le, özgür seçimiyle hak eder vahyin inişini. Kesben ‘abd’ olmayanın vehbî olarak ‘resul’ olması beklenemez.

Bir eserin vehbî olduğunu söylemek, müellifinin kesbini yok saymayı gerektirmez. Üstad’ın Risale-i Nur’u yazmadan önce ortaya koyduğu çaba, Tarihçe-i Hayat’ını okuyan herkesin malumudur. Küçük yaşlarda başlayan ağır medrese tahsili… Davası için savaş meydanlarına at sürmeler… Kamus’u gece gündüz tersinden ezberlemeler… Van’da Tahir Paşa’nın kütüphanesindeki eserleri yıllarca okumalar… Kızıl İ’caz, Muhakemât, Sünuhât, Mesnevi-i Nuriye gibi teorik eserler yazmalar…

Tüm bu ‘kisbî’ çabaları göz ardı edersek, Üstad’ın gayretsiz ve emeksiz yazdığını var sayarız. Üstad’ın Kur’ân’a muhatap olma çabasını yok sayınca da, Risale-i Nur’un Kur’ân’la sıcak temasını gözden kaçırırız. Böylece “Kur’ân yerine Risale okuyorlar!” suçlamasına bir güzel malzeme veriyoruz. Yüzünden okumakla yetindiğimiz Risale’nin, Kur’ân’ı yüreğinden okuyarak yazıldığını akla getirmeyince, Risale-i Nur’u Kur’ân’ın yüzünden yüreğine doğru yaptığı yolculukta adım atmayız. Böylece hem Risale’ye haksızlık eder hem Kur’ân’a haksızlık ederiz. Kur’ân’ı yüreğinden okutacak son joker eserin de hakkını vermeyerek kendimize haksızlık ederiz.

Ezcümle, Risale-i Nur, vehbî olan Kur’ân ayetlerini anlamak için ortaya konmuş yoğun bir kesbî eserdir. Bu kesbî gayrete ortak olursak, vehbî olan ilmi Vehhab’dan almayı hak ederiz.

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com