Etiket arşivi: Said Yüksekdağ

Asırlardır beklenen şaheser: Risale-i Nur

     İnsanlık, var olduğundan beri akıllarda yer eden, zihinleri bulandıran suallere cevap arayıp durmuştur.
Bu suallerin geneli ölümden sonraki hayata dairdir. “Öldükten sonra ne olacak? Cennet ve Cehennem var mıdır? Yok mu olacağız yoksa yeni bir hayat mı başlayacak?” gibi ahirete yönelik suallerin yanı sıra “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Vazifem nedir? Beni kim idare ediyor? Bu kâinatı kim idare ediyor?” gibi dünyaya ve insanlığa ait sualler de cevap aranan suallerin başında geliyor.

     İnsanlık bu suallere asırlar boyunca cevaplar aramış, ama henüz tam mânâsıyla tatmin olamamıştı. Tâ ki Asrın Müceddidi Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nûr’u te’lif edinceye kadar. “Evet, dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğmuştur. Bu yeni doğan güneş, bin üç yüz yıl evvel âlem-i beşeriyete doğmuş olan güneşin bir in’ikasıdır ve o mânevî güneşin her asırda parlayan lem’alarından birisidir ve beklenilen son mu’cize-i mânevîsidir.”1 Ve ‘sübjektif nazariye ve mütalâalardan uzak bir şekilde, her asırda milyonlarca insana rehberlik yapan mukaddes kitabımız olan Kur’ân’ın hakîkatlerini rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip, insâniyetin istifadesine arz edilen bir külliyattır.’2 Bu Külliyat, yüz otuz eser olup, büyük küçük Risâleler hâlindedir. İnsanlığın ihtiyaçlarına, muallakta olan bütün suallerine tam cevap veren, aklı ve kalbi tatmin eden, Kur’ân-ı Kerîm’in yirminci asırdaki mânevî tefsiridir.

     Risâle-i Nûr Külliyatı, dili ve muhtevasının yanı sıra te’lif tarzı ve tertibiyle de sıradan İslâmî eserlerden farklı bir eserdir. Ekseriyetle dağlarda, kırlarda ve zindanların amansız şartları altında, nice işkence ve tarassutlar altında te’lif edilen bu eser, içinde bulunduğu şartlardan hiç beklenmeyecek bir şekilde akla gelen bütün mes’eleleri halletmiştir. Yani yer ve göklerin tabakalarından, melâike ve ruh bahsinden, zamanın hakîkatinden, haşir ve âhiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mâhiyetinden; ebedî saadet ve şekâvetin kaynağına kadar, akla gelebilecek bütün imanî mes’eleleri en kat’î delillerle aklen, ilmen ve mantıken ispat etmiştir.

     Risâle-i Nûr, bütün bunları, tamamen kendisine has bir üslûp ve metod içerisinde gerçekleştirmiş; dinsizlik, dalâlet ve sefahate karşı müsbet bir tarzda mücadele ederek bunları mağlûp etmiş, İnâyet-i İlâhiyle mücahede-i diniyesinde muzaffer olmuştur. Aynı zamanda îmân ve Kur’ân muhaliflerine karşı mücadelesinde cebir ve münâzarâ yolunu değil, ikna ve ispat yolunu seçmiştir. En âvamdan en havassa kadar her sınıf halkın anlayışına hitap etmiş ve dost düşman tefrik etmeyerek herkese kucak açmıştır. İşte bu yüzden kendi alanında bir şaheser olan ‘Risâle-i Nûr, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu’cize-i Kur’âniye’3 olduğunu bütün dünyaya ispat etmiştir.

     Evet, Risâle-i Nûr’un en önemli bir farkı sadece din ilimleriyle değil aynı zamanda müsbet ilimlerle de mücehhez olmasıdır. İnsanlığın asırlardır beklediği bu emsalsiz eserler, bir taraftan teknik, fen ve san’at olarak maddiyatı, diğer taraftan îmân ve ahlâk olarak mâ’neviyatı işlemekte olup kalplerle birlikte akılları da tatmin ve tenvir etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Müsbet ilimlerle mücehhez olan Risâle-i Nûr, vesveseli şüphecileri, dinsiz filozofları, tabiatperest ve maddeperestleri ikna edip, akıllarındaki bütün şüpheleri izâle etmiştir. Aynı zamanda pozitif ilimler olan fen, teknik ve bilimi teşvik edip bu ilimlerin müşevviki olmuştur. Risâle-i Nûr’un akla gelen bütün mes’eleleri halledip ikna edici cevap vermesi hârikulâdedir. Çünkü “Risâle-i Nûr, yalnız cüz’î bir tahribatı ve bir küçük hâneyi tâmir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor. Belki bin seneden beri tedârik ve terâküm eden müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin istinatgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyeyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmânın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.”4

    İşte Bediüzzaman Hazretleri; Kur’ân-ı Kerîm’deki insanlığın muhtaç olduğu hakîkatleri keşfedip, bu hakîkatleri herkesin kabiliyeti nispetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve izah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Risâle-i Nûr da insanlığın asırlar boyu beklediği bir şâheser ve emsali görülmemiş harika bir Külliyat olmuştur.

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Dipnotlar:

1) Tarihçe-i Hayat, Said Nursî, s. 245, Yeni Asya, 2013.

2) A.g.e. s. 1047.

3) A.g.e. s. 708.

4) A.g.e. s. 1062.

İnsanın en birinci üstadı validesidir

“Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.”1 diyen Bediüzzaman Hazretleri ebeveynlerin özellikle de vâlidelerin sorumluluğunun ne derece ehemmiyetli olduğunu ifade etmiştir.

“Rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli, en lâtif ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i vâlide, hakâik-i kâinat içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir. Ve vâlide, en kerîm, en rahîm, öyle fedakâr bir dosttur ki, o şefkat saikasıyla, bir vâlide, bütün dünyasını ve hayatını ve rahatını, veledi için feda eder.”2Bu fedakârlığı yaparken de ne bir riya ne bir gösteriş vardır ne de bir beklenti içerisindedir. “Evet, bir vâlide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtrîyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyyesini, hem hayat-ı ebediyyesini onunla kurtarabilir.”3

Evlâtlarına karşı böyle ehemmiyetli bir vazifesi bulunup her türlü fedakârlığı göze alan ve evlâtları için bütün sıkıntılara göğüs geren vâlideler, “Oğlum paşa olsun, diye bütün malını verir, hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor.”4

 Hâlbuki “Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve îmânın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir.”5 Yalnız dünyevî fenlerle terbiye olup peder ve vâlidesini dindar görmeyen evlât, dünyada yabanilik verdiği gibi ahirette de peder ve vâlidesine dâvâcı olmasına sebep olabilir. Çünkü “Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor.”6 Çocuğun “Niçin benim îmanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ etmesine neden olur. Bundan ötürü de“O çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olur.”7

Elhâsıl: “İnsanın en birinci üstadı ve te’sirli muallimi, onun vâlidesidir.”8 Her dâim bu vazife ile yükümlü olan vâlideler, bilhassa çocukluk döneminde verdiği dersleri ve telkinâtları evlâtlarının ruhuna bir çekirdek gibi işlemeli ve her dâim bunun şuurunda olmalıdır. Üstad Hazretleri bile seksen sene ömründe, seksen bin zâtlardan ders aldığı hâlde, kasem ederek, en esaslı ve sarsılmaz dersin merhum vâlidesinden aldığı telkinât ve mânevî derslerin olduğunu ve o derslerin fıtratında çekirdekler hükmünde yerleştiğini ve sair derslerin o çekirdekler üzerine bina edildiğini ifade etmiştir.

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Dipnotlar:

1) İşârâtü’l İ’caz, Said Nursî, s. 348, Yeni Asya, 2013.

2) Mektûbat, Said Nursî, s. 68, Yeni Asya, 2013.

3) Lem’alar, Said Nursî, S. 461, Yeni Asya, 2013.

4) A.g.e. s. 462.

5) Emirdağ Lâhikası, Said Nursî, s. 86, Yeni Asya, 2013.

6) Lem’alar, Said Nursî, s. 462, Yeni Asya, 2013.

7) Emirdağ Lâhikası, Said Nursî, s. 86, Yeni Asya, 2013.

8) A.g.e. s. 462

Ubudiyyet

Ubudiyyet, “Allah’a teslim olup, Kur’ân ve Peygamber vâsıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.” demektir. Biz insanların da yaratılma gayesi budur. Zira Cenâb-ı Hak “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”1 buyurmaktadır.

Ubudiyyet, biz insanların fıtrî vazifesi olup, herhangi bir beklenti içerisinde olmamamız gerekirken maalesef ubudiyyetimize dünyevî gayeleri alet ediyor ve ihlâstan uzaklaşıyoruz. İşte bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri: 

“Ubudiyyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır.”2 diyerek gayet kısa ve öz bir şekilde ubudiyyetin tanımını yapmıştır. Yani ubudiyyet ni’metlerin verilmesi için bir başlangıç ya da sebep değil, geçmişte verilen ni’metlerin neticesi olduğunu belirtmiştir.

Evet, biz ücretimizi peşinen almışız. Bu ücretlerden en büyüğü de Cenâb-ı Hakk’ın bizi ‘ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkal ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan sûretine getirmesidir.’3

 İnsan olarak yaratılmak için ibâdet etmedik, ama insan olarak yaratıldığımız için ibâdet etmeliyiz. Çünkü insan değil de bir taş, ağaç ya da dağda gezen bir kurt olarak yaratılabilirdik. Bu ücret neticesinde ubudiyyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefiz. Hâlbuki buna da tenbellik ediyoruz. Yarım yamalak yapsak da, güya eski ücretlerimiz kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyoruz. Ve hem “Niçin duâm kabul olmadı?” diye nazlanıyoruz. İşte bu yüzden ubudiyyetimize dünyevî gayeleri âlet etmemeli ve Cenâb-ı Hak’tan bir şeyi tahakkümane istememeliyiz. 

Bediüzzaman Hazretleri ubudiyyetin dünyaya ait faydaları hakkında şöyle buyurmuştur:

 “İlle-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. 

İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür.”4

Evet, ihlâsı bozmamak ve ubudiyyetimizi kıymetten düşürmemek için Bediüzzaman Hazretleri’nin bu sözlerini kendimiz için bir ölçü kabul etmeliyiz. Çünkü “Ubudiyyet, emr-i İlâhîye ve rıza-i İlâhîye bakar. Ubudiyyetin dâîsi, emr-i İlâhî ve neticesi rıza-i Hak’tır. Semerâtı ve fevaidi, uhreviyyedir.”5

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Dipnotlar:

1- Zâriyat Sûresi, 56. âyet.

2- Sözler, Said Nursî, S. 578, Yeni Asya, 2013.

3- Mesnevî-i Nûriye, Said Nursî, s. 218, Yeni Asya, 2013.

4– Lem’alar, Said Nursî, s. 321, Yeni Asya, 2013.

5- A.g.e. s. 321.

Evlilik aşkı öldürür mü?

     Evlilik hayalleri kuranlar muhakkak ki, “Aman ha evlenme! Evlendikten sonra aşk meşk kalmıyor. Bekârlık gibisi yok!” sözleri çokça duymuşlardır. Her ne kadar bu sözleri sarf edilse de hemen inanmamak lâzım. “Acaba bu sözler ne kadar doğru? Bunu söyleyenler neye dayanarak böyle söylüyorlar?” gibi sorular sorarak, akıl terazisi ile mihenge vurmak, mantıklı cevapların peşine düşmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir.

     Evet, ne acibdir ki, evlenmeden önce birbirlerini çok sevdiğini ve çok iyi tanıdığını sanan bazı çiftler evlendikten sonra bambaşka bir hâle bürünebilirler. Peki, bu çiftler neden evlendikten sonra böyle bir hâl yaşamaktadırlar?  

     Bu gibi çiftler daha çok, flört diye adlandırılan dönemi yaşayanlardır. Çünkü bu flört dönemi, insanların en fazla yalan söyleyip birbirini kandırdığı, kendisini olduğu gibi değil de farklı tanıttığı ve karşısındakini yanlış tanıdığı bir dönemdir. Bu dönemde her iki taraf, hem kendi kusurlarını olabildiğince gizlemeye çalışır, hem de sevdiğinin kusurlarını görmezden gelir. Taraflar, birbirini üzmemek için hoşlanmadığı şeylerden dahi hoşlanmış gibi gözükerek, kendini kandırır ve karşısındakini de aldatır. Sevdiğinin her eksik ve kusuruna kendince iyi yorumlar getirmeye çalışır. Böylelikle taraflar, sanki yüzlerine birer maske takmışlar gibi, hakîki yüzlerini gizleyip, karşısındakinin hoşlanacağı bir kişilik ortaya koyarlar.

     Fakat, gerçeklerin gün yüzüne çıkma gibi bir âdeti vardır. İşte, bu gibi çiftlerin bütün maskeleri evlendikten sonra ortaya dökülür ve bütün gerçekler bir bir ortaya çıkar. Maksatları, sadece evlilik olduğu için artık hedefe ulaşılmış ve zahmete katlanmaya gerek kalmamıştır. Bu yüzden her iki taraf da gerçek kişiliklerini sergilemeye başlarlar. Özellikle bu çiftlerin önem verdiği nokta cismânî yani dış güzellik ise, sonuç daha da vahimdir. Çünkü, aşkın ve muhabbetin yöneleceği asıl adres, dış görünüş değil, kalb ve ruhtur. Asıl câzibe ve güzellik, duygusallıkta ve ruhsallıkta yani hüsn-ü sîrettedir. Bu güzelliği keşfedemeyenlerin evlilikleri her geçen gün sıradanlaşır ve mutsuzlukla sonuçlanır. Bu sebeple de “Evlilik aşkı ve muhabbeti öldürüyor!” diyerek suçu evliliğe atarlar. Evlenmek isteyen genç kardeşlerim de böyle çiftleri görerek “Evlilik gerçekten de aşkı öldürüyormuş” diye ümitsizliğe kapılırlar.

     Hâlbuki hiç ümitsizlenmeye gerek yok. Çünkü evlilik, sevgiyi ve aşkı öldüren bir sebeb değil, kökleştiren ve eşleri birbirine daha fazla bağlayan bir dönemdir. Gerçek aşk, evlenince devreye girer ve giderek de şiddetlenir. Fakat severken haddi aşmamaya dikkat etmek gerekir. Yani eşler, birbirlerini Allah nâmına sevmelidir. Zira Cenâb-ı Hak nâmına olan sevgi çok daha değerlidir. Çünkü âhirete müteveccih olan bu sevgi, bekàya namzeddir.  Eşlerin birbirine olan sevgisi Cenâb-ı Hakk’ı unutturmamalı, O’na olan sevginin ve muhabbetin önüne geçmemelidir. Kısaca, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalbe, hiçbir fânî mahbûbları yerleştirmemeye gayret edilmelidir.

     Sevmek aynı zamanda, acı çekmek, zorluklara katlanmak, feragat, fedakârlık ve vefadır. Karşılığında acı çekilmeyen ya da zorlukların göze alınamadığı sevgi, sevgi değildir. Böyle bir sevgiden kolayca vazgeçilir ve eşler arasında ayrılıklara dahi sebebiyet verebilir. Meselâ, severek ve isteyerek evlenen biri, en ufak bir problem yaşadığında ayrılmanın planlarını yapıyorsa, o kişinin sevgisi gerçek değil, aşkı da yalandır. Kendisi de en büyük sahtekârdır. Hatta yaşanan problemler karşısında, onları çözme cesaretine girişmeyip, “Yanlış kişiyle mi evlendim? Nefsime mi aldandım? Yoksa, şimdiye kadar gördüklerim bir hayal miydi?” diyerek dert yanan kişi, eşine âşık olduğunu zanneden ve kendini aldatan bir zavallıdır. Evlilik çocuk oyuncağı mı ki, eşinizi çok sevdiğinizi söyleyip sonra da en ufak bir problemde bırakıp gideceksiniz? Sevgi dediğiniz şey bu kadar basit mi? Hâlbuki sevgi ömürlüktür. Cenâb-ı Hak nâmına olan bir sevgi ise bâkîdir.

     Evlilik hayalleri kuranlar veyahut evliliğin arifesinde olanlar bu durumu yaşayan kişilerden ders almalı ve geçici olan dünyevî ömrü değil, sonsuz bir hayatı hedeflemelilerdir. Çünkü, nikâh defterini sonsuz hayatı kazanmak üzere imzalayanların aşkını, değil küçük problemler, en ağır şartlar dahi bitiremez inşâallah.

     Elhâsıl: Evlilik aşkı öldürmez. Bilâkis sevgiyi, muhabbeti ve aşkı artıran, eşler arasındaki bağları kuvvetlendiren, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği bir ni’mettir. Çünkü, meşrû dairede insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden şey, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele ederler ve lezâizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olurlar. 

 

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Tesettür farzdır

      Tesettür; “s-t-r” kökünden ve “setretmek” fiilinden türemiştir. Lûgatte örtünmek, gizlenmek, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek mânâsına gelmektedir. Bir fıkıh terimi olarak ise erkek ve kadının şer’an örtülmesi gereken yerlerini örtmesi demektir. Evet, İlâhî rahmet olarak gelen İslâm dini, esfel-i sâfilîne yuvarlanan insanlığı ıslâh etmek için birtakım emir ve yasaklar getirmiştir. Bu emirlerden birisi de tesettür emridir. Bu emrin yer aldığı âyetler ise şunlardır: “Ey Peygamber; hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle. Baş ve boyunlarını örtmek için cilbablarını üzerlerine alsınlar.”1 “Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar.”2

      Bediüzzaman Hazretleri ise “Kur’ân merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir meta’ hükmüne geçmesinler.”3 buyurarak Kur’ân’da yer alan tesettür emrinin önemine değinmiştir. Aynı zamanda “Kadınlar hilkaten zayıf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.”4 diyerek kadınların korunmaya ihtiyacı olduğundan tesettüre fıtraten meyilli olduğunu ifade etmiştir.

      “Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten, tesettürü iktiza ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettürle, nâmahremin iştahını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor.“5

      “Elhâsıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahatte hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler.”6

 

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

 

Dipnotlar:

1) Ahzab Sûresi, 59. âyet.

2) Nûr Sûresi, 31. âyet.

3) Sözler, Said Nursî, s. 663, Yeni Asya, 2013

4) Lem’alar, Said Nursî, s. 454, Yeni Asya, 2013

5) A.g.e. S. 455.

6) A.g.e S. 467.