Etiket arşivi: saygı

Sevgimizi, saygımızı kaybettik!

Türkiye’mizde hemen her gün kadın katlediliyor. Yaşlı ya da çocuklu kadınlar toplu taşıma araçlarında ayakta dururken, gençler telefonla oynuyor!

Oysa eskiden kadına saygımız vardı…

Lady Craven (1785–1786 tarihleri arasında İstanbul’da yaşayan İngiliz kadın gezgin), “A Journey Through Crimea To Constantinople” (Kırım’dan Konstantiniyye’ye Yolculuk) adlı seyahatnamesinde Osmanlı erkeğinin kadınlara karşı saygısını “aşırı” bulduğunu itiraf ettikten sonra, Osmanlı Devleti’inin kadınlara karşı tavrını hayretler içinde şöyle dile getiriyor: 

“Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkek ağır bir suçtan dolayı idam edilip bütün mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların mücevherlerine dokunulmaz. Çocuklar devlet himayesine alınıp bırakılır.”(Zamanın Avrupa’sında idam edilen erkeğin tüm mal varlığı ile birlikte yakınlarının takılarına da el konulurdu).

Çevreye saygı konusunda da şunları söylüyor: “Türkler tabiatın güzelliğine o kadar hürmet ediyorlar ki, evlerini yapacakları yerde bir ağaç bulunursa, ağacı kesmiyorlar da evlerinin içinde ağaca bir yer ayırıyorlar. Ağaç dallarını, çatılarının en güzel süsü sayıyorlar.”

Öte yandan Osmanlı toplumunda “Nemelazımcılık” yoktu. En azından bu kadar yaygın değildi. Tüm toplum, kaynağı din olan geleneklerin bekçisiydi…

Bunların bozulmaması için herkes üzerine düşeni yapar, bir bakıma her vatandaş “gönüllü polis” gibi çalışır, herkes “vatandaşlık” sorumluluğunu “kullukşuuru”yla buluştururdu.

O kadar ki, mahalle kabadayıları bile, toplumsal düzene bekçilik ederlerdi.

Osmanlı toplum hayatı konusunda Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan Guer şöyle diyor: 

“Türklerin pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riâyet ederler. Birbirleriyle karşılaştıklarında sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar. Muhataplarına, müjdeleyici bir surette, yani rütbe ve mevkilerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarıyla hitap ederler.”

Meşhur Fransız gezgin Brayer ise şöyle yazıyor: 

“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuzları ter temizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…” 

Brayer, hayranlıkla devam ediyor:

“Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sözünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftirâ gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubâlilikler yoktur…” 

Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:

“Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayal edilemeyecek bir nezâket içindedir…

“Diyebilirim ki Osmanlıların ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta teshîr eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken riayet ettikleri teşrîfat kurallarının zarâfeti karşısında hayran olmamak elde değildir.” 

Yavuz Bahadıroğlu

Eğitim Ektiğini Biçme İşidir

Her anne gibi, o da çocuklarını severdi. Aslında iyi bir eşti, beyine de muhabbet ederdi. Ancak, kayınvalidesinden hiç hazzetmezdi. Eşinin annesiydi ama kendisi onu hiç anne gibi görememiş, bu yüzden de baştan beri hiç sevememişti. Bu sebeble de, zaman zaman kendini tutamaz, çocuklarının yanında da kayınvalidesinin aleyhinde konuşur, onun hatalarını sayar dökerdi. Bazen çocukları annelerine müdahele ederler, babaannelerinin o kadar da kötü olmadığını söylemeye çalışırlardı. Ancak anneleri onlara bu ifadelerinden dolayı fevkalade kızar “Daha sizin bilmediğiniz neleri var.” diyerek, konuyu kendi istikametinde derinleştirirdi.

İki oğlu ile tek kızı, hep bu acı sohbeti dinleyerek büyüdüler. Dolayısıyla da babaannelerini sevemediler. İlerleyen yaşına rağmen kadıncağızın torunlarına gösterdiği bütün ilgi ve sevgi boşuna gitti., Tabii ki o da, gelinini kızı gibi görememiş, bu sebeble de sevememişti. Ancak yıllar sonra, onu, kendi konumunda kabul etmek zorunda kalmıştı. Geride kalan uzun yılların sonunda, mutsuz bir aile vardı… Birbirini sevemeyen bir gelinle, kayınvalidesi… Bu ikisinin arasında ezilip durmuş, hatta bazen hayatından bezmiş olan birinin eşi ve diğerinin oğlu… En kötüsü de, bu ailenin sevgisiz yetişmiş gençleri…

Anne, kendisini haklı çıkarmak ve daha çok sevgiye layık göstermek uğruna, kayınvalidesini sürekli kötülediği için, suçlamayı seven, gıybetten hoşlanan evlatlar yetiştirmişti. Üstelik bu çocuklar, annelerine de, onun beklediği sevgiyi ve ilgiyi hiçbir zaman gösterememişlerdi. Çünkü sürekli suçlayan, evladına suçlamayı öğretmiş olur. Sürekli suçlayan, hiçbir zaman hatayı kendisinde aramayandır

***

Gıybeti meslek haline getiren ise, hem saygınlığını kaybeder, hem de gıybet konusu haline gelir. Unutulmamalıdır ki, çocuklarımız, bizim dediklerimizi yapmazlar; yaptıklarımızı yaparlar.

***

O, tam bir Osmanlı Hanımefendisi idi. Severek evlenmişti. Eşinin iyi bir işi, dolayısıyla kendilerine fazlasıyla yetecek geliri vardı. Evliliklerinin ilk yıllarında çok mutlu idiler. Hele de peşpeşe doğan çocukları mutluluklarını büsbütün artırmıştı. Ne var ki bu hayat, dikensiz bir gül bahçesi değildi. Herkesin burada bir imtihanı vardı. Bu hanımefendi de hayatın ağır ve acı bir imtihanına tabi tutuldu.

Günün birinde, kocası, kendisini ve çocuklarını yüzüstü bırakarak ortadan kayboldu. Aylar, yıllar geçti. Beyinden bir haber alamadı. Neden sonra öğrendi ki, adam bir başka hatunla, bir başka yerde yaşamaktaydı. Onu tekrar yuvasına döndürmek için çok uğraştıysa da, sonuç alamadı. Üzüntüsünün derinliğini çocuklarına yansıtmadı. Saçını süpürge yaptı, gözyaşlarını içine akıttı ama, hiçbir zaman dışarıya dönük feryat figan etmedi. Ortalığı birbirine katmadı. En dikkat çekici olan özelliği de, çocuklarına hiçbir zaman babaları aleyhinde konuşma yapmadı. Tam tersine, çocukları, babalarına kızgınlıklarını ifade ettikleri zaman, onları sakinleştirmeye çalıştı ve daha soğukkanlı düşünmeye davet etti. O’na göre, bu dünya, imtihan dünyasıydı. Onların imtihanı da, böyle bir babadandı. Her şeye rağmen sabır ve şükür içinde olmak gerekirdi. Beterin beteri vardı. Zor da olsa okuyorlar, iyi-kötü geçiniyorlardı. Aç, çıplak kalmamışlardı ya…

Bu Osmanlı Hanımefendisi, bir gün çocuklarını topladı ve dedi ki:

– “Artık büyüdünüz. İkiniz üniversite okuyacak. İnşallah diğer kardeşlerinizi de okutacağım. Ancak sizlerden bir isteğim var: Ola ki bir yerlerde, bir zaman babanızla karşılaşırsanız, ne olur ona karşı kötü, kaba ve kırıcı bir davranışta bulunmayınız. Ne de olsa o sizin babanızdır. Eğer beni seviyorsanız, babanız hakkında kötü düşünmeyin…

Herkes kendi kaderine koşar. Gerçi o, kendisinden beklenmeyecek şeyler yaptı. Yaptıklarını nasıl yaptı, bunca yıl sonra, hala anlayabilmiş değilim. Ama bize ayıplamak ve suçlamak düşmez. Çünkü o zaman, hataya hata ile karşılık vermiş oluruz. Zaten siz, babanıza her şeye rağmen saygı borçlusunuz. Yüreğiniz yettiğince, ona da hayrı ve huzuru için dua etmelisiniz. Tekrarlıyorum ve vasiyetim olarak söylüyorum ki, eğer karşılaşırsanız, babanıza asla saygıda kusur etmeyiniz. Onu kırarak beni mutlu edeceğinizi de hiç düşünmeyiniz.”

Bu anne, vefatına kadar, çocuklarının bütününden çok büyük bir hürmet ve muhabbet gördü. Çünkü sevgi sarayını taş taş örmüş; kendisini bırakıp giden ve bir daha da arayıp sormayan kocası da dahil olmak üzere, hiç kimse için sevgisizliğe prim vermemişti. Bu harika tavrının mükafatı olarak da, başkaları için istediği sevgi ve saygı, en kaliteli haliyle, önce kendisine gelmişti. Zira sevgi, önce telkin edene; saygı da evvela öğretene yönelir.

Vehbi Vakkasoğlu – kadinpenceresi.com

Aile: Şimdilik mi, Sonsuza Kadar mı?

Modernizm Batı’nın yaşadığı tarihsel ve sosyolojik tecrübe neticesinde ortaya koyduğu kavram ve kurumlar üzerinde yükselen bir hayat tarzıdır. Buna rağmen bu husus göz ardı edilerek modern hayat anlayışının evrensel ve medeni olmanın göstergesi olduğuna dair bir ön kabul oluşmuştur. Böyle bir ön kabul ve Batılı olmak adına gösterilen çabalar da zaman içinde farklı medeniyet mensuplarının zihinsel dönüşümü ile sonuçlanmıştır. Hayatın tümüne ibadet nazarıyla bakması ve her şeyi bu temel üzerinde anlamlandırması gereken biz çağ Müslümanlarının da bu etkilenmenin dışında kaldığı pek söylenemez. Toplumsal kurumlara yüklediğimiz anlamlar açısından olaya yaklaşıldığında bu sürecin bizleri ne kadar etkilediği ve yönlendirici hâle geldiği daha iyi anlaşılabilir. Toplumun temeli olan aile ve bu kurumla birlikte gündemimize giren evlilik, eş ve çocuğa dair algılarımızın bakış açımıza göre nasıl farklılık arz ettiğini bu yazıda ele almaya çalışacağız.

Evlilik

Evlilik iki ayrı dünyanın kaynaşması ve buluşmasına vesile olan bir beraberliktir. Yeni bir yuvanın kurulması niyetiyle bir genç kızın ailesinden “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli” ile istenmesi daha en başta kutsal olanla bağ kurmak, hatta kutsal olanı referans edinilerek böyle bir talepte bulunmak demektir. Böyle bir anlayış aynı zamanda kurulacak yuvada en üst otorite olarak Yaradan’ı kabul etmenin, her halükarda O’nun rızasını gözetme niyetinin ve birbirine karşı sorumluluk hissiyle dopdolu olmanın bir ifadesidir. Bu sürecin hayırlısı ile sonuçlanması için taraflar birbirlerine karşı kolaylaştırıcı olmayı tercih ederler. Sonuçta evlilik eşlerin ibadeti hükmündedir.

Modern algıda ise esas olan birey ve bireyin istekleridir. “Aşkın” olanla bağını koparan veya zayıflatan modern insanın en büyük sorunu güven problemidir. Hayatı madde yönüyle ele alıp bu alanda yapabildikleriyle kendine güvenlik alanı oluşturmaya çalışan birey için evlilik de aşkın boyutundan soyutlanır ve maddi ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir birliktelik halini alır. Evlilik öncesi sözleşme hazırlanması gibi bir hususun gündeme gelmesi daha en başta konuya ne kadar sığ yaklaşıldığının bir göstergesidir.

Her nasılsa duygular galip gelip maddi noktalarda da anlaşma sağlandığında evlenmenin daha çok şekle bakan ve prosedür yönünün ağır bastığı süreçler gündeme gelir. Mesela genç kızların duygusallığı göz önüne alınarak romantik bir müzik eşliğinde belki de delikanlının hanım kızın önünde diz çökerek “Benimle evlenir misin?” sözleriyle yapılan teklif hayalleri süsler. Bu sahnenin illa ki tek taş pırlanta yüzükle tamamlanması da olayın “tamamen duygusal” yönü olarak algılanır!

Yine evliliğin anlam ve önemiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan pek çok husus “olmazsa olmazlar” olarak ortaya konur ve taraflar arasında soğuk savaşlar yaşanır. Sonuçta evlilik kimin kime hakim olacağının hedeflendiği bir kör dövüş haline gelir. Bu kadar uğraş ve prosedürden sonra “Beni hayal kırıklığına uğrattın” diyerek yollarını ayıran gençlere günümüzde sıkça şahit olmaktayız ne yazık ki. Ne onca para ödenerek alınan ziynet ve eşyalar ne de geçmişte yaşanan güzellikler onları bir arada tutmaya yetmiyor. Aile olmak, hayatı paylaşmak bunların çok ötesinde ve daha derin bir anlam taşıyor çünkü.

Eşler

Hayatın bir ibadet şuuruyla yaşanması gerektiğinden hareketle bir araya gelenler bilirler ki, yıllarca yaşadıkları aile ortamından çıkıp yeni bir yuva kurmaları sıradan basit bir olay değil, Alemlerin Rabbi Allah’ın (cc) bir ayetinin tecellisidir. Çünkü Kur’an’da “Sizi bir erkek ve dişiden yaratması ve aranızda sevgi var etmesi O’nun ayetlerindendir” buyurulur. Böyle ilahi kaynaklı bir sevgi üzerine temellendirilen aile yuvası çok uzun soluklu ve hayır üretmeye yönelik bir birliktelik olacaktır kuşkusuz. Çünkü eşler ebediyete uzanan bir yolda yol arkadaşı olmaya niyetlenmiş ve azmetmiş insanlardır. Yine onlar birbirinden öğrenmeye, birlikte öğrenmeye her an hazırdırlar. Çünkü hayat okulunun evlilik şubesinde sevgi, saygı, paylaşma, dayanışma, sabır, sadakat, huzur, güven, bağışlama, hoşgörü, özür dileme, gönüllü vazgeçme gibi derslerin son nefese kadar talebeleri olduklarını unutmazlar. Birbirlerinden razı olmalarının Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacağı umudunu taşırlar içlerinde. Aradan yıllar geçtiğinde birlikte olgunlaşmanın ve dost olmanın güzelliğini yaşarlar. Böyle geçirilen bir ömür her iki eş için de daha dünyada iken cenneti soluklamak anlamına gelir.

Hayatı paylaşma ve dayanışmadan ziyade rekabet ve mücadele ile anlamlandıran modern algının bu yaklaşımı evlilik kurumuna da yansımıştır. Özellikle kadının ezilmemesi için ekonomik bağımsızlığını kazanmış olmasına yapılan vurgu bundan kaynaklanmaktadır. Kendi ayakları üzerinde duran bireylerin kimseye katlanmaya, hiçbir zorluğu göğüslemeye tahammülü yoktur. “Şimdi ve burada” olanı önceleyen modernizm için ötelere dair bir hesap yoktur ki, hayatın zorluklarını aşmak yolunda eşlere birbirine destek olma ve birlikte başarmanın mutluluğunu yaşama tavsiyesinde bulunabilsin. O nedenle en küçük sebeplerle bile mukaddes aile yuvasının dağılması gündeme getirilebiliyor. Günümüzde ekonomik zorlukların da katladığı geçimsizlikler nedeniyle yuvaların dağıtılmasının yaraya merhem olmadığı aksine çok daha başka problemlere zemin teşkil ettiği gerçeği üzerinde durup düşünülmesi gereken bir meseledir.

Çocuk

Allah’a ibadet niyetiyle bir araya gelen ve O’nun rızasını gözetenlere sunulan büyük bir nimet… Külfeti de beraberinde getiren en güzel lütuf… Âlemlerin Rabbi’nden bir emanet yüklenmiş olmak düşüncesiyle ebeveyni iliklerine kadar titreten küçük insan… Yaradan, yeryüzünde sorumluluk sahibi olarak bulunduğunu unutmaya meyyal insanoğlunu, kendilerine karşı çok büyük sorumluluk hissi duyacağı evlatlar vermek suretiyle ne güzel terbiye etmekte. Çocukların hem dünya süsü hem de bir imtihan olduğu bilinci anne babaya bir istikamet verecektir şüphesiz. Çocuk konusuna da “Aşkın” olanla bağını koparmadan bakabilen ebeveyn, onu iyi yetiştirmek hedefine yürürken ellerinde sağlam bir yol haritası bulacaktır. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar sınırlı dünya hayatının sürur ve neşe kaynağı olmakla kalmazlar, ahiret yurdunda da ölen ebeveyninin amel defterlerinin açık kalıp sevap hanesine kaydın devamını sağlayacak hayırlar işleyen güzel insanlar olurlar. Yaradan’ın insana biçtiği ömür böylece bereketlenir. Kişi dünyadan göçmüş olsa bile ardından yetişen hayır silsilesi kuşaklar boyu adını yaşatır ve sonsuz hayatına katkıda bulunmaya devam eder.

Bireyi ve isteklerini ön plânda tutan modernizm için, yine daha yolun başında çocuğa bir emanet veya lütuf olarak bakılmadığını, ona sahip olunduğunu veya kendinin zannedildiği yanılgısına düşüldüğünü görüyoruz. Fütursuzca sarf edilen “çocuk yapmak” gibi bir ifade bunu anlatıyor aslında. Hayatın merkezine kendini koyan ve yapıp etmelerinin kendinden kaynaklandığını zanneden aklın söylettiği sözler bu ve benzerleri. Bunun yanı sıra bireysel özgürlük çok önemsendiğinden çocuk bir yük ve özgürlüğü kısıtlayıcı bir varlık olarak da algılanabilir. Daha ileri düzeyler de kadının fıtratını reddedercesine hamilelik ve çocuk yetiştirmek, vücudu deforme ettiği ve yıprattığı ileri sürülerek istenmeyen olgular gibi lanse edilebilir. Ama yine de içte bastırılamayan duyguların tatmini için hayvan sevgisine yönelmeler bir alternatif gibi ortaya konabilir. Bu, fıtratla savaşan aklın kendini oyalaması için oyun ve oyuncak üretmesine benzemektedir.

Bir diğer husus, hayat tek boyutla değerlendirildiğinde çocuğun da sadece dünyaya bakan yönüyle ebeveynin ilgi alanına dahil olması hususudur. Ne yediği, giydiği, hangi okula gittiği, mesleği, oturacağı ev, kazancı, arabasının markası vs., anne babanın hayatları boyunca cevap aradığı en önemli sorular haline gelmektedir. İstikbal düşüncesi burası ile sınırlandırılmakta ve ebedi hayat burası için ihmal edilebilmektedir. Bu mukayeselerden sonra diyebiliriz ki, hayatı imanla ve ibadet şuuruyla yaşamak her şeyi Allah’ın belirlediği anlam çerçevesine oturtmak demektir. Kendiyle, diğer insanlarla, tabiatla ve Yaradan’la barışık olmak isteyenler için bu büyük bir lütuftur. Aksi bir durum dinimizde bir şeyi yerinden etmek anlamında zulümdür. Allah ebediyet yolcularına aile, eş ve çocuklarıyla olan imtihanlarını kolaylaştırsın. Burada başlayan beraberlik sonsuz nimetlerin sunulacağı ebedi saadet yurdunda en güzel şekilde devam etsin.

Ayten Yadigar / Zafer Dergisi

Çocuklara Söylenmesi Gereken 10 Şey

 

  • Ne olursa olsun seni seviyorum: Çocuklarınızın onları şartsız sevdiğinizi bilmelerini sağlayın. Onları sevmeniz için her zaman iyi, başarılı ya da akıllı olmaları gerekmediğini vurgulayın. Onların başarı ve başarısızlıklarını sevin.
  • Sana Saygı Duyuyorum: Çocuklar da saygıyı hak eder. Çocuklarınıza saygı gösterdiğinizde, onlara başka insanların değer ve sınırlarına saygı duymayı da öğretirsiniz.
  • Kararını Destekliyorum: Onlara zarar verecek birşey olmadığı sürece kararlarını destekleyin. Hayal ve hedefleri ebeveynleri tarafından desteklenmediği için ömür boyu gücenme ve pişmanlık duygularıyla yaşayan pek çok yetişkin vardır.
  • Seni Dinliyorum: Hüküm vermeden ve eleştirmeden dinleyin. Kendinizi referans göstermeden dinleyin. Yalnızca dinlemek niyetiyle dinleyin. Söylediklerini anlamanız, bir şeye bağlamanız ya da beğenmeniz şart değil. Yalnızca dinleyin.
  • Günüme Renk Katıyorsun: Çocuğunuzun hayatınıza ne kadar neşe kattığını bilmesini sağlayın. Onlara sizin için bir lütuf olduklarını gösterin.
  • Çocuğum Olduğun İçin Talihliyim: Onlara hayran olduğunuz eşsiz vasıflarından bahsedin, yeteneklerini sizinle paylaşmalarını teşvik edin.
  • Biraz daha anlatsana: Zararsız sorular sorun. Konuşmalarından keyif aldığınızı hissettirin. Dikkatinizi verdiğinizi göstermek için tonlama ve vücut dilinden faydalanın. Söylediklerine karşı ilgili olun ama sözlerini kesmeyin.
  • Anlamak İstiyorum: Çocuğunuzun içinde bulunduğu durumu anlamadıysanız bunu ona söyleyşn. Sizinle paylaşmasını isteyin ama zorlamayın. Kendi isteğiyle size gelmesini sağlayın.
  • Teşekkür ederim: Onların sorumluluğunda bile olsa minik leylerden dolayı minnet duyduğunuzu gösterin. Siz sormadan birşey yaptıklarında büyük birisiymiş gibi teşekkür edin.
  • Sana yardım edeyim: Çocuğunuzun yardıma ihtiyacı varsa yanında olun. Sevginizle ve ruhunuzla orada bulunun.

www.cocukaile.net

Tebessüm en büyük sadakadır!

Vakkasoğlu, “Riyakârlık yapmadan, gösterişe ve samimiyetsizliğe sığınmadan, ciddiyetsizlik yerine içten gelerek çocuklarınıza ve eşlerinize tebessüm edin, sevginizi gösterin.” dedi.

Vakkasoğlu, Bursa Gemlik Belediyesi’nin Ramazan Ayı Kültür Etkinlikleri kapsamında ilçe halkıyla buluştu. Konuşmasında tebessümün önemine değinen Vakkasoğlu, şunları kaydetti: “Tebessüm en büyük sadakadır. Riyakârlık yapmadan, gösterişe ve samimiyetsizliğe sığınmadan, ciddiyetsizlik yerine içten gelerek çocuklarınıza ve eşlerinize tebessüm edin, sevginizi gösterin. Özellikle hanımlar ve anneler şefkat kahramanlarıdır. Öncelikle anneler yüreklerini açmalıdır. Sevgi azalmamalı. Aile ortadan kalkmamalı. Dünya bu kadar katılaşmamalı. Anne yüreği de giderse kalır mı aile? Bu nedenle içimize, yüreğimize, derinimize samimiyetle bakalım. Sevgiyi, saygıyı, tebessümü ben demiyorum, bu efendimiz Hz. Muhammed’in sünnetidir.

Sevginin paylaştıkça çoğalıp, coşacağını ifade eden Vakkasoğlu, Ramazan ayında gönüllerin açılmasını isteyerek, beddua yerine duaya sığınılması gerektiğini kaydetti.

Eşlere mutlu bir aile adına tavsiyelerde bulunan Vakkasoğlu, şöyle devam etti: “Eşinizle yarışarak, rekabet ederek, inatlaşıp, didişerek aile kurtulmaz. Karşılıklı hoşgörü, sevgi, saygı, samimiyet ve tebessümle, konuşarak aile kurtulur. Ailelerimiz bizim son kalelerimizdir. Onu koruyalım. Batı da karı koca yemek yiyip, herkes yediğini ödemekte. Biz bu durumlara düşmeyelim.

Gemlik Belediye Başkanvekili Refik Yılmaz, programın sonunda Vakkasoğlu’na çiçek takdim etti.

Cihan