Etiket arşivi: senai demirci

“Meryem’i an!”

Kâfidir kendine yetmeze.

Hâdidir şaşkına, yol bilmeze.

Yâr olur her daim çaresize.

Ayna tutar mahcup yüze.

Sâdıktır Allah verdiği söze.

Zekeriyya: İnce Nida

İlk yükü o aldı üzerine. Zekeriyya. “İşte bu, Rabbinin, kulu Zekeriya’yı rahmet diye anmasıdır.” Dedi ki: “Yâ Rab, işte ben, artık kemik gevşedi bende…” İşte bu, Rabbinin kulu Zekeriya’ya rahmetini anmasıdır. Dedi ki: “Yâ Rab, işte ben, baş bembeyaz alev aldı…” İşte bu, Rabbinin sana rahmetini kulu Zekeriya’yı anarak anlatmasıdır. Dedi ki: “Yâ Rab, Senden istediğimde elim hiç boş dönmedi.”

Dendi ki Zekeriya’ya: “İşte Biz seni ‘Yahya’ ile müjdeliyoruz.” ‘Hayat’ demek ‘Yahya’… Yaşlı bir babadan, kısır bir anadan Yahya doğar mı? Yaşlı gökler ile kısır yer arasında hayat mı olur? Olur, elbet… Olmazlar o kadar çok oldu ki, sorulmaz oldu bu soru. Sorulmayanı Zekeriyya sordu:

“Rabbim, nasıl olur bu?”

Rabbin, kulu Zekeriya üzerinden rahmetini hatırlatıyor şimdi: “Öyle san sen. Rabbin der ki, ‘Bu bana kolay.’ Sen daha evvel bir ‘şey’ bile değilken, seni Ben yarattım…”

Yahya: İnsana Ayna

Zekeriya’nın suskunluğunda ninnilendi Yahya. Kimsenin anlamayacağı, kimseye anlatamayacağı ‘hayat yükü’nün ağırlığı altında konuşmadan kesildi Zekeriyya. Söz orucuna tutuldu. İnsan diye yaşamanın adı oldu ‘Yahya’. Kitab oldu yükü Yahya’nın. Fıtratı. Kendisi. Doğası. Varlığa şahitliği.

Der ki Rabbi ‘insan Yahya’ya: “Ey hayat sahibi, kuvvetle sarıl ‘kitab’a. Fıtratının çizgilerini izle. Varlığın ilkelerine tutun. Söz’ü iliklerinde duy.”

Der ki Rabbin: “Çünkü biz sana ta çocukluğunda ‘anlayış yeteneği’ yükledik.” ‘Oku’maya müheyya ettik seni. Anlam aramaya teşvik ettik. Katımızdan sana eşsiz bir sevimlilik bahşettik. Rikkatli yaptık. Dikkatle donattık. Sorumlu kıldık seni.”

Yahya sana aynadır artık. Yahya’nın y/adında bul adını. Yahya’nın hatırasında gör senden umulanı. Anlam bulman bekleniyor senden. ‘Kitap’ diye okuman her şeyi. Her şeyin anlamlı bir bütün halinde bir araya getirildiğini görmen isteniyor.

İşte bu yüzden, doğduğun gün selâmdır sana. Var olmaya lâyık görüldüğün gün. Hayata kabul edilişin ‘selam’ sana. Bakışının âlemde arandığı gün. Nazarının yüzlerin yüzünde özlendiği gün. Öyle yaşa ki, öldüğün gün de selam olsun sana. Öyle öl ki, sonsuza dirildiğin gün de selâm olasın başkalarına. Selâm’da olasın. Cennet olasın kardeşlerine. Cennet bulasın kardeşlerinde…

Doğru taşı yükünü ey Yahya… Doğrult belini. At üzerinden tortuları. Şuur giydir hayata. Selâm ile bürü tenini. Kıyama kaldır gövdeni. Söz’e harca nefeslerini. Rabbine bağla hecelerini…

Meryem: Sancılara Ana

“Şimdi Meryem’i hatırla. Meryem’in ‘kitap’ta yeri var. Meryem de anlam ifade eder sana. ‘Oku’maya değer…”

Ailesinden ayrılarak, doğu yönünde bir yere çekildi Meryem. Onlardan uzağa. Perdeledi kendini. Hicaba sardı içinin derdini. Ki her insan başkalarının uzağında bir yalnız. Kalabalıkların kıyısında sancı. Tenhada gözyaşı. Kendi doğusunda, ruhunun ilk ışıklarının ufkunda bekler durur. İşte ‘oradan’ gelir vahiy meleği. ‘Doğu’sundan yaklaşır insana. Fıtratının ışıklarının sızdığı yerden. Çocukluk cennetinin eşiğinden. ‘Vicdan ufku’nda görünür Söz meleği. İlk orada.

Duy şimdi Meryem’e fısıldananı: “Ben sadece Rabbinin Elçi’siyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu armağan etmeye geldim.” Rabbinin kulu Meryem’e rahmetini anışıdır bu. Anlatışı. Anlaşılır kılması.

Dersin ki Meryem gibi: “Olacak şey mi bu?” Duy şimdi Meryemce: “Sen öyle san. Rabbin der ki ‘Bu bana kolay…’”

Meryem’in aynasında gör kendini. Rabbine kolay, sana zor bir teklifi kabul ettin. Büyük yük aldın omuzlarına. Zekeriya’yı şaşırtan yük. Yahya’yı ihya eden yük. “Babasız bir çocuk ha!” İftiralar. “Sen ne kötü bir iş işlemişsin ey Meryem!” Yaftalamalar.

Topluma anlatamayacağı bir sır oldu Meryem’in batnı. Anlatsa bile kimsenin anlamayacağı. Kimsenin bir ucundan tutup kaldıramayacağı. Tek başına en ağır yüke hamile. Ortaksız. Tenhalarda. İsa’nın kendisi hafif aslında. İsa’ca var olmak ağır… Hem de çok…

Meryem, insanın kendisini doğuruşunun meseli. İnsanın dünyaya ‘doğu’şundan dünyadan ‘batı’şına kadarki kıssası. Ölmeye doğar insan. Doğmaya ölür her defasında. Doğarken ölmeye başlar. Ölürken dünyanın rahminden sonsuz genişliğe doğar.

İşte insanın yükü: Var olmak. İnsan diye var olmak. “Ben” diyebilmek kendine. Varlığını, Var eden’den bağımsız görme isyanını göze almak. Kendini kendine yeter görme rüyasına kanmak üzere olmak. Kendisine emanet verilen “ben”ine yaslanıp emanetin sahibine karşı koymayı ihtimal dâhiline almak.

Yaşamak bir boyun ağrısı sahiden. Bin sancı. Her insan kendini İsa diye doğurma telaşında. Bir ömür boyu. Sabahtan akşama. Akşamdan sabaha… Kıvrana kıvrana kendine anne olmakta.

İsâ: Gecede Rüya

Her bir insan hamileliğinde yalnız. Yapayalnız. İçinin içindeki sancılı sızıları diline bile getiremiyor. Kalbinde közlenmiş “ah!”ları kimsenin eline bırakamıyor. Acılarını tutamıyor kendi avucunda. Sessiz kederler saklıyor mavi mutlulukların dibinde. Sözsüz gamlar uçuruyor hayallerinin uzak kıyılarına. Tutunacak kimsesi yok. Başkaları taşıyamayacak bu yükü. Paylaşmayacaklar, belli. Kınayacaklar belki: “Sen ne kötü bir iş işlemişsin!”

Böyle böyle “uzak bir köşe”ye çekilir insan. Saklar hamileliğini. Karnının şişi görünsün istemez. Bunaldığı her noktada unutulmak ister. Hiç sayılmaya razı olur. Hepten yok olmayı arzular. Ciddiye alınmamış olmayı diler. “Keşke”lere sarılır. Dönüş yolu arar. “Oynamıyorum artık!” dediği kerteye gelir. Kendine kendisi yokuş gelir. Ar olur günah yükü. Kendi gözlerinden bile saklar yüzünü. Acıyla inler: “Keşke unutulanlardan olaydım, hatta unutulduğu bile unutulanlardan…”

Kaçacak yer var mı? Hayatın ortasındayız işte! Var olmaktan vazgeçilmez ki. Yola girdik, duramayız. Geri dönüş yok; arkaya bakmamalıyız. Kesinleşti hamileliğimiz. Çare yok; İsa’mız doğacak. Kınansak da doğacak. Ayıplansak da. Kovulacak olsak da yüzlerden, İsa’ya anneyiz artık. Saklanacak köşe yok. Sığınılacak siper görünmüyor yakınlarda. Mahcubiyetimizi örtecek perde bulunmaz bu diyarda.

Gel, Meryem’in sancısını tenhalarda duyan Rabbin yanında ara sığınağı. Kimselerin duymadığı sancıyı ciddiye aldığını haber veriyor Rabbin Meryem’e. Sana, bana. Kendimizi Meryem aynasında seyredelim diye: “Sakın, mahzun olma…” Meryem’ce can kulağı olalım diye ebedi teselliye: “Sakın, mahzun olma…”

Doğum sancımızı bir duyan varmış; duyalım. Hamileliğimizin utancını bir gören varmış; görelim. Yüklendiğimiz pişmanlıkları biri anlayışla karşılarmış; hissedelim.

Hurma Dalı: Göğe Ağma

Vardır elbet bir “hurma dalı” şu yeryüzünde. Şu dünyada, şu aşağı yerde, şu kuyuda sıkışıp kalmış insanın ellerine hurma dalı gibi eğilip uzanan bir merhamet meyvesi. Bir teselli. Vardır elbet.

O ses şimdi herkesin can kulağında. “Hurma dalı”nın altında: “Sakın mahzun olma, Rabbin bulunduğun zeminden bir çıkış hazır etti sana. Hurma dalını kendine doğru silkele…”

Rahmeti görmelisin şimdi. Üzerinde hep var olan şefkati. Gölgesi yüzünden hiç eksilmeyen sonsuz merhametin dal uçlarına yapıştır kalbini.

Sıkıştığımız zeminde kurtuluşumuz. Düştüğümüz yere uzanmış merhamet eli. Dibinde beklediğimiz eşikten açılıyor kapılar. Perdemizin ardından geliyor ışık. Hüzün gömleğimizin yırtıklarından sızıyor müjde Yusuf’u.

Evet, bir çıkış yolu var; hemen altımızda. Şikâyetçisi olduğumuz zeminde. Ümitsizliğimizin kaynağı olan yerde. Tam orada. Ne kadar çok fark edersek günahımızı, ne kadar açıkça itiraf edersek kötülüklerimizi, ne kadar net yüzleşirsek karalıklarımızla, tam oradan, tam oradan bir akış başlıyor. Bir tatlı seyran çağlıyor. Ayaklarımızın altından bir zemzem fışkırıyor. Cennet nehirleri köpükleniyor. Alıyor kirlerimizi. Ayaklarımızı yerden kesmeye hazırlanıyor.

İçimize işler sözün özü: “Senin günahlarından büyüktür rahmeti Rabbinin. Senin ayıplarından geniştir örtüsü Rabb-i Rahim’in. Senin kötülüklerinden kat kat fazladır affı Rahman-ı Rahim’in…”

Kalbimize akar teselli nehri: “Hamileliğini bir O anlar. Sana yükleyen O değil mi bu yükü? Yükünü görüyor O. ‘Olur böyle şeyler, insanlık hali!’ diyor. Utanmadan doğur şimdi İsa hakikatini… Ebe ol bu bahtiyar anneliğe. Kâr çıkar acılarından. Rabbine dönüş çıkar bugün/“ah!”larından.

‘Hurma dalı’nda saklıdır senin tesellin. Duy: “Artık ye, iç, gözün aydın olsun.” Anlamayacaklar seni. Aldırma. Yürü bildiğince. Sana Allah’ı aratan derdin tadını çıkar şimdi. “Şayet beşerden birini görürsen, ‘ben’ de, ‘Rahmana oruç adadım, onun için bu gün hiç bir insana söz söylemeyeceğim.’”

Sus ve içinin sessizliğiyle konuş. Meryemce. Yırt dünyanın kozasını. Geç bu ‘gece’den, sabaha hazırlan.

Zekeriya’nın ince nidasını al nefesine: “Rabbim, Senden istediğimde elim hiç boş dönmedi ki…” Zekeriya’nın diliyle Rabbinin rahmetini an: “Senden istemenin kendisi, elimde olacakların en değerlisi…” Rabbinin rahmetini anla: “Yok elimde Senden istemekten ötesi…”

Meryem’in sözünde yer ara kırık kalbine: “Rahman’a sığınırım ben; başkasına değil.”

Senai Demirci – Zafer Dergisi

Risale’ye gölge etmek üzerine

Sık sık liselere misafir konuşmacı olarak gidiyorum. İHL’ler değil sadece. Hepsine gidiyorum. Maneviyat dediğimiz duru ve diri o şeyi, ‘din bilgisi’nin teknik detayları yüzünden alamadığını okuyorum çocukların gözlerinden. Acı çekiyorlar. Hele de imam hatiplerde, yoğun teknik ‘din bilgisi’ ‘dinin kendisi’ sanılarak, gençlerin dimağına adeta boca ediliyor. Bir kez daha vurguluyorum ki, ‘dinin bilgisi’ ‘dinin kendisi’ değildir; üstelik ‘dinin bilgisi’ni ‘dinin kendisi’ diye verdiğimizde, gençlerin ‘dinin kendisi’ne dair arayışlarını tüketiyoruz. Yoruyoruz körpe dimağları. İHL meslek derslerinde bu hâl daha da yoğunlaşıyor. Tecvid teknikleri, siyer detayları, ezber, sarf nahiv derken, dinin bilgisi daha da çoğaltılıyor. Dinin kendisini dinin bilgisi ile perdeliyoruz gibi geliyor bana. Dinin kendisini, dinin bilgisinde arayan ne dini bulacak ne din bilgisine sahip çıkacak. Cevizi kabuğundan ibaret sayan, ömrü billah ceviz yiyemez; cevizi kırmayı aklının ucundan geçirmez.

Önceki gün bir İmam Hatip Lisesi’nde bir genç sordu:

“Hayatınızda sizi etkileyen bir olay var mı?”

Net cevap verdim bu soruya:

“On dört yaşlarında, yani senin yaşlarındayken, duyduğum bir soru!”

“Acaba nedir, nedir?”

“İlk defa kırmızı kapaklı bir dinî kitap görmüştüm ve ilk defa duyduğum bir soruyu seslendiriyordu: Namaz iyidir. Fakat her gün, her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.’ Aslında bu soruyu ben de soruyordum ama sadece içimden. Seslendiremiyordum bile. ‘Allah’ın gücüne gider!’ ‘Çarpılırsın!’ telkinleri arasında boğuyordum içimdeki ‘lanetli’ itirazı! Ama o gün o kitabın yazarı, benim kendime bile sormaktan korktuğum soruyu, benden daha cesurca seslendiriyordu. Namazın usanç verici olabileceği ihtimaliyle yüzleşebilmek, çok özel bir andı. Ama durun, sadece soruyu duymuştum. Yazarın vereceği cevap konusunda önyargılıydım. ‘Seni serseri seni…’ diye başlayan, azarlayıcı bir üslup bekliyordum. Ne var ki kırmızı kitabın yazarı yine şaşırttı beni: ‘O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor.’ O gün, benimle empati kuran bir yazarla tanıştım. İnsanî zaaflarımı gözeten bir kitapla. On dört yaşındaki şaşkın bir kalbi, sımsıcak kucaklayan bir üslupla. ‘Olur böyle şeyler; insanlık hali!’ diyordu bana. Ve o gün bugündür, o yazarın rahle-i tedrisindeyim.”

Birkaç fısıltı oldu arada. Kimi kastettiğimi bilen öğrenciler diğerlerinin kulağına fısıldıyorlardı. “Evet, evet;” dedim, “Said Nursî o yazar!” Sonra gülerek devam ettim. “Siz de okuyun Risale’yi. Hiç olmazsa Küçük Sözler’i. Çok şey kazanırsınız.”

Öğretmen arkadaşlar biraz tedirgin gibi oldular. Ya da bana öyle geldi. Gülerek, “Ah, evet, söylemeyi unuttum. Risale’yi doğruca okuyabilirsiniz. Bir cemaate dâhil olmanız, birilerinin iznini almanız şart değil. Sadece sayfaları açıyorsunuz ve okuyorsunuz. Risale okumak için ‘Nurcu’ olmak zorunda değilsiniz.”

Aylardır düşünüyorum. Risale’den bahsettiğim her defasında bu son cümleyi söylemeye beni mecbur eden nedir? Risale-i Nur okumayı bir protokole bağlamış olabilir miyiz? Risale-i Nur okuyan iyi niyetliler, Risale’nin mesajını vermek yerine, yine iyi niyetle, Risale’nin propagandasının derdine düşmüş olabilirler mi? Risale’nin mesajını vermek için çabalayan birine “Risale-i Nur’a gölge ediyorsunuz yazılarınızla/kitaplarınızla!” gibi bir itham, Risale-i Nur metninin yorumlanmaya değmez, kısır bir metin olduğunu ima ediyor olabilir mi? Risale-i Nur’un hayatımda kırılma oluşturan bu cümlesini duyduğumdan bu yana, yarım asırdan fazla zaman geçmiş. Sorumlu hissediyorum kendimi. Böylesine evrensel bir metni okuyup da Risale-i Nur’u bir klik konusu yapmakta, Risale’nin mesajını sadece düz okumaya ve düz yazmaya kilitlemekte payım olabilir mi?

Her neyse! Konumuz bu değil.

Gençlere şunu söyledim.

“İnsanı yaratan Allah ile insana-mesela-namazı teklif eden Allah, aynı Allah’tır.” İnsanı yaratan Allah, insanın zaaflarını bilir; bilerek konuşur insana. Zayıflıklarını dikkate alan bir üslupla muhatap olur. ‘Namaz farzdır; kılınacak; kıl!’ diyen askerî üslup değildir din dili. Kur’ân dili bu değil. Ama görüyorum ki din kültürü ve ahlak bilgisi müfredatı tam da bu üslupla konuşuyor: ‘Emir böyle geldi, şunlar farz!’ Şimdi anlıyorum ki, çok kavgaların içinden geçmiş Said Nursi de bu üsluba itiraz ediyordu. Ta küçüklüğünden beri medrese mekteple başı hoş olmadı! Bir şeylerin ters gittiğini hissediyor olmalıydı. Kanaatimce, klasik tefsir usulünü terk edip bir salt bir insan olarak gerçekle yüzleşme kayıtlarını tutmayı öncelemesinin nedeni buydu. İnsanın hakikatle karşılaşmasındaki acıları, tereddütleri, şüpheleri sorgulayan bir üslupla yazdı.

Said Nursi, bu soruyla başlayan Yirmi Birinci Söz’ü yazarken, geçen yüzyılın başlarıydı. Belki 1930’lar! Farkında mıyız, üzerinden en az 90 yıl geçmiş ve hâlâ keşfedilmeyi bekliyor bu üslup. Ve zaman ilerledikçe uzaklaşıyoruz bu empatik üsluptan. Elimizdeki biricik seçeneği de görmüyoruz. Görmediğimiz neyse de, ‘aman Risale’ye gölge gelmesin ha!’ diye diye muhtaçlara da göstermiyoruz!

Gölge etmek ha! İnsaf! Azıcık insaf!

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

‘Öteki’ yanımıza ayna tutan adam: Said Nursî

İmam Şibli’ye soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?” “Bir köpek!” dedi. “Nasıl?” dediler. “Köpek bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Bir kaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı. Suya kafasını daldırır daldırmaz diğer köpek kayboldu.”

Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince ondan kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”

İmam Şiblî’nin bu güzel meseli, Risale-i Nur’un özellikle Sözler’de belirginleşen öğretim usulünün ipuçlarını veriyor. Birinci Söz’den başlayarak ‘iki adam’ üzerine kurgulanmış hikâyeler okuyucuyu her defasında “sudaki sûreti” ile yüzleştirir. “Bil ey nefsim,” hitabı ise, hikayenin çözümlenmesi aşamasında, Onuncu Söz’de ima edildiği gibi, ‘sûret’ten ‘hakikat’e geçişte, insanı ‘kendilik engeli’ ile, yani nefsi ile karşı karşıya getirir.

Birinci Söz’de, sudaki aksimizin ilk simasıyla tanışırız. “Mağrur”uzdur; ‘kendimizi kendimize malik’ bilerek, ‘kendi başımızaymışız’ zannederek aldanmışızdır. Elimizin asla erişemeyeceği sınırsız ihtiyaçlar içindeki, elimizle karşı koyamayacağımız nihayetsiz düşmanlar ortasındaki sûretimizi görünce, gurur ayinesinden yansıyan ‘ene’miz dağılır. Benliğin kabukları kırılır. Kaybedecek bir şeyimiz olmadığını anladığımızda, aldatıcı sûretimizi yeneriz. ‘Hakikat’e giden yolda ‘sûret’ten kurtuluruz. Sûreti hakikate engel değil araç eyleriz.

“Mağrur” nefsimiz, şu dünya çölünde bir “seyyah”tır. Nihayetsiz aczi ve fakrı, nefsin kendini ayrık ve özgür bir birey olarak tanımlayacak sınırları ortadan kaldırır. Varoluşun dokusu içinde, kendiliğinden varolan değil, başkası tarafından nakşedilmiş, takdir edilmiş, sınırları çizilmiş bir motif olarak yer aldığını farkeder. Hadsiz aczi ve fakrına karşılık, nihayetsiz düşmanla çevrili, nihayetsiz ihtiyaç içinde oluşu, varoluş dokusu içindeki yerini iyice derinleştirir, başka herşeyle aynı zemine iner. Artık, kendini katılaştıracağı, taşlaştıracağı bir şablondan ya da kalıptan da mahrum eder. Kendini sadece, varoluş içinde bir motif olarak, yerine razı olduğunda, ötesini istemediğinde, başkası adına var olduğunu kavradığında tanımlamaya başlar. Bir anlamda yokluğunda varlıktan pay alır.

Şimdi tekrar, İmam Şiblî’nin köpeğinin ilk korkusuna dönersek, Sözler’i okurken biz de aynı korkuyla yüzümüze çarpan görüntüden kaçıyoruz. Kendimizi “iki adam”dan “iyi” olanının yanına ya da yerine koymaya hevesleniyoruz. Sözler’in ayinesinde yansıyan, “mağrur,” “hodbin,” “bedbaht,” “acemi,” “nefisperver,” “ayyaş,” “tenbel,” “ahlaksız,” “serseri,” “sersem” ve “hain” sûretli görüntümüz bizi ürkütüyor. Hemencek, “mütevazı,” “hüdabin,” “bahtiyar,” “muallem,” “vazifeperver,” “iyi huylu” ve “emin” sıfatlarının gölgesinde kendimizi avutup, suya atlamaktansa, kıyıda kalmayı yeğliyoruz. Sözler’in içine dalmak için, nefsimizin asıl sûretiyle yüzyüze gelmeye göze almak gerekiyor. Oysa, Sözler yazarı, zaten “Bil ey nefsim!” diyerek, gideceğimiz yeri baştan gösteriyor. İlk hamlede yüzyüze geldiğimiz suretlerden korkmazsak, hakikate erişebiliriz. Yoksa, Sözler’in kıyısında, susuz ve Söz’süz kala kalırız.

Sözler yazarı, yine de, bu çetin yüzleşmeye şefkatle çağırır bizi. Bunun için, benim görebildiğim en az iki metodik çözümleme sunar. Birincisi, Sözler’de hakim olan üslupta görüldüğü gibi “mesel” kullanır. Meselleme, modern psikiyatrinin de ideal bir çözümleme aracıdır. Hastanın ego direncini kırmakta zorlanan psikoterapistler, zaman zaman bir başkasının hikayesini anlatarak hastanın algılama alanı içine nüfuz ederler. Bir başkasını ilgilendiriyormuş gibi paylaşılan mesel, kişinin zihnine direnç görmeden girdikten sonra psikoterapist, kapıyı adeta “içeriden” açar. Meselin muhakemesini benimseyen hasta, bilinçli olarak karşı koysa da, bilinçaltında ikna edilmiş ya da en azından kendi algısı dışında tutarlı bir gerçekliğin varlığını kabullenmiş olur.

Sözler’deki “temsilî hikayecikler” de, kırıcı olmayan, ancak direnme fırsatı da vermeyen, derinlemesine nüfuz eden bir ikna kapısı açar okuyucuya. Artık, karşımıza aniden çıkan nefsin “sûret”ini sözle itiraf edip etmemek bize kalmıştır. İkinci şefkat yüklü yaklaşım, işte tam burada imdadımıza yetişir. Yazar, en evvel kendi nefsinin sûretini ifşa eder: “İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın.” (Sanıldığının aksine, yazar burada “tevazu yapıyor” değildir. Zaten “tevazu”nun yapısı tevazuyu bir şekilde üretmeye, inşa etmeye, planlayarak yapmaya izin vermez. Tevazu, niyetsiz gelir, o kadar.) Sözler yazarı, burada kendi nefsinin sûreti ile yüzleşir. Bunu bizim adımıza yapmaktan önce kendi adına yapar. Hatta sadece kendi adına yapar. Nefsiyle yüzleşmesi sahicidir. (Ancak, bu bize “Said Nursi mağrurmuş” gibi hükümler çıkarma hakkı vermez. Her şahıs, birinci tekil şahıs olarak, öznesi kendisi olan bu türden cümleler kurabilir, kurmalıdır. Bu hüküm, insanın içe doğru, enfüse doğru bakışıyla ilgilidir ve kendini ıslah etmeye, onarmaya yöneliktir. Oysa, başkasının “mağrur” olduğunu bilmek, hiçbir içgörü fırsatı sağlamadığı gibi, onarım/ıslah çabası başlatmaz.)

Ancak, Sözler yazarının nefsiyle yüzleşmesinin sadece kendi adına olması, bizce örnek alınmasını engellememeli de. “Tevazu yapıyor” gibi bir yaklaşım yüzünden bu örneği ıskalamazsak, bir başkasının nefsiyle yüzleşmesini izleyerek, korkmadan, ürkmeden, çekinmeden kendi nefsimizle de tanışmanın yolu kolayca açılır. Zaten, meselle duygularımızda karşılığını bulmuş olan “sûret”lere, diklemesine bakabildiğimizde, susuzluktan ve Söz’süzlükten kurtulabiliriz. Ardından itiraf gelir, onun ardından istiğfar ve onun da ardından belki “nefsin tezkiyesi” gerçekleşir.

Nefsimizi tezkiye edip temizlemek için, İmam Şiblî’nin köpeği gibi, sûretimizin yansıdığı suya dalmaktan korkmamalı. Garip ki, nefsimizi temize çıkaracak suda her zaman nefsin “kirli sûret”i görünür olacaktır. Zaten, nefsin temize çıkarılması da, nefsi “kirli” bilmekten geçmiyor mu?

Öyleyse, sudaki ve Söz’deki “sûret”lerle yüzleşmeyi göze alalım. “Diğer adam”dan böylece kurtulabiliriz.

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

‘Ben ve Kıyamet’

“‘Ben ve kıyamet, bu iki parmak gibiyiz’
…hadisin[in] muradı ne ise haktır.”
-Said Nursî,
Muhâkemât; On Birinci Mukaddeme

Parmak uçları, ilk temas yeridir. Akıl eşyaya dokunur orada. Yalnızlığına çare arar. Boşluğu doldurur irade. Şuurun şavkı vurur eşyanın yüzüne. İnsanın biricikliği her bir şeyin köşesinde kristalleşir. Yakınlık parmak uçlarına taşınır. Hasret parmak izi bırakır yüzeylerde. Cansızlar, insan elinde can bulur. Soğuk cisimler, insan sıcağıyla parmak uçlarında tanışır. Yön kazanır noktalar, çizgiye tamamlanır öksüz köşeler. Eşyanın yüzüne yara açar parmak uçları. Yoğrulmaya hazırlar cümle katılıkları.

Dokunmak. Sıcak saydam bir nehir gibi. Her yerde, her köşede, her kuytuda, her an, her şekilde dokunuş akıyor. Kılcal damarlar hayatın loşluklarına yayılıyor. İpeksi bir ağ olup nefesleri avlıyor, sessizlikleri sarıyor parmaklar.

Her an’ın biricikliğini, benzersiz parmak uçlarıyla duyumsuyor insan. Her bir şeyin ‘özge’liği sıcak temasın yanağında alevleniyor. Özne nesneye eğiliyor. Eşya tenin kıvrımlarına sığınıyor. Cansızlar can buluyor sinir uçlarında.

Parmak izleri biriciktir insanın.  Her insanın parmak ucu, bi’tane, yegâne. Böyle olmasaydı, yaşamaz mıydı insan? Eksilir miydi itibarı? Hayır; ‘olmazsa olmaz’ değil parmak uçlarının biricikliği. Parmak uçları biricik olmasa da yaşayabilir insan. Parmak uçları ‘biricik’ olmasa da olur. Dahası, biricik parmak ucuyla insan hiç var olmasa da olur. ‘Vazgeçilmez’ değil insan. Hiçbir insan bir başka insan için vazgeçilmez değil. kimse kimseyi yokluğunda aramadı, olması gerektiğine inanmadı. Ama şimdi parmakla gösteriliyoruz. Parmakla gösterilir olmakla övünmeye alışmışız. Biricik parmak uçlarının işaret ede ede yetişemediği eşsizlikte bir varlığımız var.

Parmak izi, insanın her dokunuşunu eşi olmayan bir mühür yapıyor. İnsanın ‘sıradan’ saydıklarının ‘özel’ olduğunu belgeliyor. Her dokunulanın biricik oluşundan hareketle, her dokunuşun da biricik olması gerektiğine işaret ediyor. Her şey sadece bir kere var. Her anda sadece bir kere var insan. Tekrarı yok hiçbir dokunmanın. Bir dahası yok hiçbir an’ın. İlk defa var oluyor insan ve son defa…  Her an, bir parmak izi gibi bi’tanedir insanın kaderinde. Nefesi bir kere insanın. Sesi bir kere. Sözü bir kere. An dediğimiz, sonsuzca sivrilen bir varlık dağının zirvesi.. Bir andan bir sonraki an’a geçen yok; her şey her an yeni/den var ediliyor. Zamanın parmak uçlarında yine yeni yeniden dokunuyor insan.

Ne var ki, suçluları yakalamak için kaydediliyor parmak izleri. Bir silahın tetiğinde, kanlı bir bardağın kenarında, bir kapının kulpunda, bir gömleğin yakasında. Karanlık eylemlerin tortusu oluyor parmak izleri.

Parmak izlerinden yakalanıyor insan. Parmak uçları, hiçbir şeyin hesapsız olmadığı gerçeğini vuruyor eşya üstüne. İnsanın sorumsuz olamayacağını kazıyor her noktaya… Hesapsız var değil insan.  Her dokunuşu kayda değer. Her temasının kaydı var. Hesabı parmak uçlarından başlıyor.

Tenlerde gezinen parmaklar, tuşlara vuran parmak uçları bir kıyamet haberini büyütüyor. “Niye yemin etmeyelim ki, o kıyamet/kalkışım gününe!”  Cümle varlığın insanın parmak uçlarına dokununcaya kadar yokluktan ayağa kaldırıldığı gün, yarın gelecek değil! O gün, bugün. “Niye tanıklığa çağırmayayım ki, kendini kınayan nefsi!” Parmak uçlarından çıkandan pişman olur insan. Parmak izleriyle yakalanır insan. Seçtiği düğmeler, bastığı butonlar, dokunduğu tuşlar iki yakasına yapışır insanın. Utanır. Kendine kanar. Kendini kınar. “Sanır mı ki insan, kemikleri yine bir araya getiremeyiz?” Yitirince parmak uçlarını hesaptan kurtaracağını mı sanır? Silinince parmak izleri sorgudan kaçabileceğine nasıl inanır?

Şuurun varlığa temas yeridir parmak ucu. İradenin eşyanın yüzüne kazınan imzası. İnsan tepeden tırnağa parmak izi. Kendine özgü. Kendince var. Mührünü bırakıyor yeryüzüne. D/okunuyor her nefeste.

Her an bir kıyamet, bir sonraki an ise haşir… “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye soran gafillerin anlamadığını gösteriyor Söz’ün parmakları. “Her an kopmakta kıyamet; farkında değil misin?

“Parmak uçları”na ne kadar da benziyor Peygamberin sözleri ve her an’ın kıyameti… Ve insanı hiç yoktan var etmenin, üstelik insan diye var etmenin, biricik imtiyazını fark ediyoruz O’nun sözlerinde. Olup bitmiş ama muhteşem bir gerçek bu… Olup bitmiş ama olup bitmiş olmasa ihtişamını hiç bilemeyeceğimiz bir parmak ucu sakinliği gibi…

“Hiç mümkün müdür ki, parmak uçları[eşsizliği]ne kadar yeniden tasvir edilmesin insan?”

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

Bediüzzaman’ın hadis savunması

İnsan, sahip olduklarını hak ettiğini sanır. Kendi varlığına öyle alışır ki, kendisini ezelden beri var sanır.  Oysa yeryüzü binlerce yıldır kendisi olmaksızın var olmuştur. Üstelik, kendisinin eksikliği kimseyi üzmemiş, kendisinin olmadığı binlerce sabaha pırıl pırıl güneşler doğmuştur. Hiç olduğu yüzyıllarda “hatırlanmaya değer bir şey” bile olamamıştır. Hem zaten yolu gözleniyor da değildi. Bekleniyor ya da umuluyor değildi. Doğmamış olsaydı hiç, bugün aranıyor bile olmayacaktı.

Şimdi ve buradaki varlığı sürprizdir; beklenmedik bir olayların birincisidir. Kendisi sürprizdir kendisine. “Ben” diyebilen bir insan olmak, insana sunulmuş akıl almaz bir hediyedir.

İnsanın bilmesi gereken en temel ve en sade gerçektir bu.

Başka tüm bilmeler bu bilmenin ipine dizilirse ancak, anlamlı olur.

Bediüzzaman On Dokuzuncu Söz’de Hazreti Peygamber’in[asm] ‘Resul’ kimliğini anlatmaya hazırlanırken, On Sekizinci Söz’ün sonuna kısa ama sarsıcı bir bakış açısı yerleştirir. İki Söz’ün birbirinden bağımsız olduğunu sananlar bu sürprizi fark etmeyebilir:

Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san’at.

Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır—ki, ikinci daire, bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.

Said Nursi’nin bize nezaketle bellettiği gibi, Peygamberlere iman, Peygamberlerin varlığına iman etmekten ibaret değildir. Peygamberlerin varlığına iman da, Peygamberlerin isimlerini ezbere sayabilmek hiç değildir, sadece menkıbelerini bilmek de değildir. (Peygamberlere iman, Peygamberlerin isimlerini bilmek sayılsaydı, gelip geçtiği söylenen 124 bin peygamberden sadece 28’ini bildiğimize göre, imanımız sadece 28/124,000 olurdu. Bu da en fazla yüzbinde birlik bir iman olurdu!) Peygamberlere iman, peygamberlerin ‘olmazsa olmazlığına’ ikna olmaktır. Nübüvvete iman etmek, ‘elbet bir resul gelecekti, başka türlü olamazdı ki!” diyecek bir akıl patlaması yaşamakla başlar.

On Sekizinci Söz’ün sonuna, o patlamayı hazırlayan ‘nüve’yi yerleştiriyor Said Nursi. Demek istiyor ki, bu kadar parlak, akıl çelici, göz alıcı, özenli, parıltılı, albenili, süslü, çiçekli bir güzellik levhası karşında, bunca hayret ve minnet zevkiyle, bunca ince tefekkür yeteneğiyle, bunca güzelleme aşkıyla donanmış muhataplar topluluğu hiç tepkisiz, hiç hareketsiz kalır mı? Hiç hayretsiz hiç minnetsiz durmayı kendilerine yakıştırırlar mı?

Bu kaçınılmaz tefekkür, istihsan, teşekkür, elbette ki bunca anlamı, bunca güzelliği, bunca iltifatı anlatacak rehberlerin, yani resullerin var olmasını gerektirir. Bediüzzaman’ın Onuncu Söz’deki muhakemesiyle konuşursak: “Hiç mümkün müdür ki resuller gelmesin! Hiç mümkün müdür ki elçiler insanların önüne geçmesin!” Yani, şaşılması gereken peygamberlere iman etmek değil, iman etmemektir.

Peygamberliği hayret ve minnet duyguları üzerinden kavramaya çağırır bizi Said Nursi. Dışarıdan bir telkinle ezber vermeye kalkmaz, bize kuru din kültürü eğitimi vermez. Peygamberlik gerçeğini fıtratımızda karşılığı olan, varoluşumuzun gereği olan bir b/akışın sıcacık meyvesi olarak kalbimizin odacıklarına bırakır. ‘Risalet-i Ahmediye’ hayret ve minnet bardağını taşıran son damladır artık. Şahitliğimizin konusudur, ihtiyacımızın karşılığıdır, arayışımızın cevabıdır.  İçimizde uyuyan hayret ve minnet duygusunun uyanmasıyla, peygamberlere yoldaş oluruz, elçilerin yanında yürümeye başlarız.

İmdi, nasıl olur da insan kendi varlığına alışır? Nasıl olur da bir insan olarak var olmayı hak ettiğini düşünür? İnsanın sadece kendi varlığı bu kadar şaşırtıcı ise, insana verilenler ne kadar şaşırtıcı olmalı! “Ben” demeyi bile hak etmemişken gerçekte, “benim” dediklerimizi nasıl hak etmiş olabiliriz!

Hak etmediği halde alan bizlerin, hak etmeden aldıklarına yaslanarak hak etmediği halde daha çok şey isteyen bizlerin hakkını vermesi gereken bir hâl vardır. Geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını gören Hz. Aişe[ra] kendisine bizim de soracağımız şu soruyu sorar: “Niçin bu kadar sıkıntıya katlanıyorsun ey Allah’ın Resulü? Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır.” Cevabı şu olur Hazreti Peygamberin[asm]: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”  İşte budur Muhammedî varoluşun başlığı. İşte budur her birimizin kalbine emanet düşünüş. İşte budur peygamberce var olmanın, O’nun yanında sayılmanın varoluşsal karşılığı… İşte bu olmalı, içimizde saklı cevheri kâinat ağacının güzelline katmak için önümüze konulan kabuk kırma fırsatı…

Şimdi iyice hissetmeyi deneyelim bu cümlenin iletmeye çalıştığı duyguyu… “Fazladır bize bu var oluş…” “Hiç umulmadık bir ikramdır hayat…” “Akla hayale gelmez iken şimdiki varlığımız, bundan da ötesine, sonsuzluğa aday gösterilme sürprizi için ‘akla hayale gelmez’ ifadesi bile yetmez …”

Niye mi vurguluyorum bunu?

Peygamberimizin varlığını birkaç kuru iddia üzerinden ‘tartışılır’ hale getiren ‘zahir uleması’nın yitirdiğini görelim diye… Ne ‘hadis inkârcısı’ diye anılanların sırf zahirine bakarak çirkin gördüğü sözlerle yok edilir peygamberlik ne hadis inkârcısı dediklerinin zahiriyle inkâr ettiğini zahiriyle kabul eden ‘hadis savunucuları’nın kabullenmeleriyle doğrulanır peygamberlik… ‘İnkarcılar’ da ‘savunucular’ da hadisin gerçeğini inkâr ettiğini bilmiyor gibi…

Kendi varlığını ve kendisi için var edilenleri hak etmediğini bilen, hakkını veremediğini de bilen bir kalbin hayretle ve minnetle çırpınışına katılarak doğrularız Hazreti Peygamberi. “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cümlesini kendi kalbimizin cümlesi olarak yaşamadığımız sürece, asıl gündemi kaçırırız. Peygamberliğe iman etmeyi tartışmalı bilgilere bağlarız ya da onlar üzerinden iman etmekten vazgeçeriz…

Varlığına ve varoluşa en çok hayret edenimiz, en ateşlice teşekkür edenimiz Muhammed Aleyhisselâtu Vesselâmın durduğu yerde durmak için çırpınmadıkça, kuru bilgilerin, meyvesiz malumatın ‘odun’ları altında eziliriz. ‘Sıcak bir şey’ler dokunmaz kalbimize…

Senai DEMİRCİ -Risale Haber