Etiket arşivi: Sorularla Risale

Abdulmuhsin Alev (Konevi) ağabey kimdir?

Abdulmuhsin Alev (Konevi) ağabey kimdir?

Abdulmuhsin Alev Ağabeyin babası Bulgar göçmenidir. 1931 Konya doğumludur. 1946’da Risale-i Nur ve Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle tanışmasıyla faal bir nur talebesi olarak Risale-i Nur Hizmetinde bulundu. Gençlik Rehberi ve Asa-yı Musa eserlerini okuması ve Nur’un cazibesiyle kendisini Risale-i Nur Hizmet saflarıda buldu. İstanbul üniversitesinde Felsefe bölümüne girmdi daha sonra Sosyoloji ve Psikoloji bölümleriyle üniversite tahsilini tamamladı. Daha sonra Berlin Üniversitesinde İnşaat Mühendisliği bölümünde eğitim gördü.

Tarihçe-i Hayatta mektubu bulunan Abdulmuhsin Ağabey, 1951 senesinde Ahmet Aytimur Ağabeyle beraber Gençlik Rehberinin baskısını yaptılar. 1952 senesinde Gençlik Rehberi Mahkemesi açıldı. Bu sebeple üstad Bediüzzaman hazretleri de otuz seneden sonra istanbul’a geldi.

Abdulmuhsin ağabey bu mahkemede maznun değil tanık olarak ifade verdi ve mahkeme üç celsede bereatla neticelendi.

Üstad Bediüzzaman hazretlerinin 1952-3 senelerinde istanbuldayken yakınında hizmet eden genç isimler arasındaydı Abdulmuhsin Ağabey.

Kendi parasıyla daktilo alarak ısparta’ya üstadımıza giderek eserleri yeni yazı olarak daktilo etti. Almış olduğu daktiloyla üstadın yolunu tutmuşken trenle yola koyuldu Abdulmusin Ağabey. Yolda abdulmuhsin Ağabeyden süpelenen kimseler ilk durakta inzibata şikayet etmeye karar verirler. Trenin bozulması ve uzun süre yapılmamasından sıkılan bu kimseler trenden inmesiyle bu şikayet iptal oldu ve daktilo da kurtulmuş oldu. Tiryak, Elhüccet-üz-Zehra, Otuzuncu Söz gibi eserler daktilo edildi bu sayede. Tabiki teksir dönemi hizmetinde de faal olarak hizmetleri oldu. Avrupa’ya gittiğinde de oradaki hizmetleri neticesinde matbaa kurulur ve Tevafuklu Kur’an-ı Kerim de orada tab edildi. Bazı risaleler de orada basılıp Türkiye’ye gelmiştir. Avrupa Nur Hizmetinin çekirdeğini serpiştirenlerin arasında Abdulmuhsin ağabeyin yeri yadsınamaz.

İstanbul’da Zübeyir Ağabeyimizin nezaretinde açılan Kirazlı Mescit 46 medrese-i nuriyesinin ilk müdavim ve çilekeşlerindendir. 1954 senesinde Almanya’ya göç etti ve ondan sonra bir defa Türkiye’ye geldi. Orada faal olarak hizmete devam etti. Bu sırada soyadını da KONEVİ olarak resmen değiştirdi. Artık o Abdulmuhsin KONEVİ olmuştu.

Kendisine tarikata girmesini teklif eden bir zata ‘Ben, tarikatın en yüksek mertebesinde olmaktansa Risale-i Nurun en geride kalan, Kur’an-ı Kerim’e hizmet eden bir talebe kalmayı tercih ederim!’ diyerek cevap vermiştir.

Abdulmuhsin Ağabeyin üstad ile görüşmelerinde üstaddan naklettiği veciz ifadelerden bazıları;

  • Gençlik Rehberi, içindeki hüve nüktesi için toplatıldı.
  • Hayatımın en yüksek gayesi; Kur’ana, imana Risale-i Nur ile hizmet etmektir. Bunu hayatımın gayesi olarak biliyorum ve o şekilde hareket edeceğim. (Meslek-i Nuriyeye sadakat yemini ettiriyor üstad)
  • Allah, kainatıı, insanı nasıl yarattığına dair bize hesap vermeye mecbur değildir. Bize okuyun diyor. Kainat kitabını okumak ‘oku’ emrine uymaktır. Bu şekilde Kur’an, emriyle bizi ilimleri araştırmaya teşvik ediyor. İlimler de bu şekilde inkişaf ediyor.
  • Biz aynı ağacın meyveleriyiz. Aramızda ayrılık gayrılık yok aynı yere gidiyoruz. (Büyük Doğucular için söylenmiş)
  • Risale-i Nur külliyatının meşrebi ittifaktır. İhtilaf meşrebi değildir ve yeri yoktur.
  • Kardeşim! Şimdi hürmet zamanı değil hizmet zamanıdır.
  • İntihar etmek günahtır. İntihar eden büyük katil olur.
  • Bu nevruz bayramından, bu köpeklerin bile hisse vardır. Bahar mahlukatın bayramıdır.
  • Sultan Abdulhamid milyon Müslümanın halifesiydi. Ben ona veli nazarıyla bakıyorum.
  • Kürtler, Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta, İran’da çeşitli memleketlerde dağınık olmalarından dolayı, eğer İsslam milliyetini esas alırlarsa İttihad-ı İslama sebep olacaklar.

Üstadımızın yakınlarında hizmet etmek bahtiyarlığına eren Abdulmuhsin Ağabey, Almanya-Berlin’de münzevi olarak hayatını ikame etmiştir. Nur talebelerine ise vasiyet niteliğinde şunları ’Risale-i Nur’u devamlı okumak, sadece okumak değil oradaki hakikatlerin tatbikatına çalışmak’ şeklinde tavsiye etti.

19 Kasım 2019’da dar-ı bekaya irtihal eyledi. Bugün her bir nur talebesi Abdulmuhsin ve emsali gibi mazide hizmet etmiş olan ağabeylerimizi rahmetle yad etmek ve okuduklarına onları da şerik etmek ve hayır dualarında ismen hatırlamakla yükümlüdür.

Allah rahmet eylesin. Ruhuna El-Fatiha

* * *

Tarihçe-i Hayattaki Mektubu . .

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Çok aziz, çok mübarek, çok müşfik, çok sevgili Üstadımız Hazretleri!

Risale-i Nur’u himmet ve dualarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım-ı kâinatın muammasını keşf ve halleden bir keşşaf olduğunu, hal ve istikbalin bir mürşid-i ekberi ve bir rehber-i a’zamı olduğunu, yine dua ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nur’u okuyan her idrak sahibi anlıyor ki; Risale-i Nur gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.

Risale-i Nur yalnız bu vatan ve millet için değil, âlem-i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te’lif edilmiştir. Bugün tarihte hiç görülmemiş bir fecaat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halaskâr olarak Risale-i Nur’a sarılmaktan ve ne bahasına olursa olsun, Risale-i Nur’un nuranî ve parlak eczalarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale-i Nur’u okuyan herkes, bu hakikatı idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikatı, kâinata nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinata ilân edeceğiz. Fakat madem ki buna muvaffak olamıyoruz ve mademki Risale-i Nur’un cihanşümul kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu halde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemalât menbaı olan Risale-i Nur’u, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemadi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallah. Fakat her an bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın dua ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.

Hem şu hakikat zahir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve müellifinin talebesidir. Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa, büyük bir mahrumiyete düçar olur. Fakat biz idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında, beşeriyetin halaskârı ve milyarlarca insanların fevkinde olan bir memur-u Rabbanîye nasıl minnetdar ve medyun olduğumuzu tarif edemiyoruz. Yine dua ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur’an-ı Kerim’in bir mu’cize-i maneviyesi olan hârika Risale-i Nur Külliyatının bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar-ı mukabilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için ancak Cenab-ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:

“Yâ Rab! Bizi ebedî haps-i münferidden kurtarıp bâki ve sermedî bir âlemin saadetine nail edecek bir hakaik hazinesinin anahtarını Risale-i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zalimlerin ve düşmanların sû’-i kasdlarından muhafaza eyle, Kur’an ve iman hizmetinde daima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsan eyle!” diye dua ediyoruz.

Evet, Üstadımız Hazretleri! Risale-i Nur’u dikkat ve tefekkürle okumak nimet-i uzmasına nail olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn-ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkikî ve tedkikî bir surette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakîn bir kuvvet-i imaniye ile inanıyoruz ki; zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhadı, Bedîüzzaman ortadan kaldırmağa inayet-i Hak ile muvaffak olacaktır.

Bizim bu kanaatımız, safdilane veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkik iledir. Bunun için, muarız olan dahi bu hakikatı kalben tasdik edecektir. Dua ve şefkat buyurun, Kur’an ve iman hizmetinde fedai olalım. Risale-i Nur’u, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlas-ı tâmme muvaffak olalım.

Üniversite Nur Talebeleri namına

Abdülmuhsin

Tarihçe-i Hayat ( 641 – 642 )

* * *

Üstad 5 Mart 1952 son mahkeme günü, yine genç mekteblilerle halk tabakalarından müteşekkil binlerce kendisini sevenlerin arasında mahkeme salonuna girdi. Mahkeme salonundaki izdihamın geçen defaki gibi mahkemenin devamına mani’ olacak dereceye varmaması için, müteaddid polis müfrezeleri Adliye binasının merdivenlerini ve koridorları muhafaza altına almışlar, geçitleri kapamışlardı. Bununla beraber, mahkeme salonu kapılara kadar hıncahınç dolmuştu.

Mahkeme başladı. Şahid olarak Gençlik Rehberi’ni bastıran üniversite talebesi dinlendi. İfadesinde: Şark ve garbın eserlerini okuduğunu, sonra Risale-i Nur eline geçtiğini; bu eserlerden aklı, fikri, ruhu ve kalbi son derece müstefid bulunduğunu, irade ve ahlâkı üzerinde mühim tesirler yaptığını; Gençlik Rehberi’nin, gençlerin iman ve ahlâkını temin ve muhafaza yolunda büyük tesiri olması dolayısıyla, bir hizmet-i vataniye yapmak emeliyle bastırdığını, suç mahiyetini haiz bir şey görmediğini söylemiştir.

Tarihçe-i Hayat ( 649 )

* * *

Abdulmuhsin Ağabeyin tab ettiği Gençlik Rehberi

Gençlik Rehberi Mahkeme Safahatından

Gençlik Rehberi Mahkemsinde Abdulmusin Ağabeyin müdafaası:

Gençlik Rehberi adlı risale dinî propagandaya âlet etme mahiyetinde görülmedi.

“Gençlik Rehberi” isimli risalesi ile dinî propaganda yapmaktan sanık, seksen beş yaşında Sait Nursî’nin son duruşması dün Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde yapılmıştır. Bundan evvelki duruşmalardaki izdihamı önlemek maksadiyle, duruşma saatinden önce, İkinci Şube Müdür Muavini Nusret Özdemir riyasetinde inzibat tedbirleri alınmış ve salon polis kordonu ile kuşatılıp, meraklı bir grup muhakemeyi kordon dışından takib etmiştir.

Mahkeme heyeti yerini aldıktan sonra ilk olarak “Gençlik Rehberi” isimli risaleyi Tecelli Matbaasında bastıran Edebiyat Fakültesi Felsefe Şubesi 6’ncı sömestr talebesinden Muhsin Alev dinlendi ve şunları şöyledi:

“— Sait Nursî hocayı Afyon’da yapılan bir muhakemeden tanırım. Onun “Gençlik Rehberi”ni okudum. Bu eser benim ahlâkım ve iradem üzerinde büyük tesirler yarattı. Bu tesirden arkadaşlarım da istifade etsin diye risaleyi bastırmayı düşündüm. Kitabın basılmasında kanunî bir mahzur olup olmadığını tanıdığım avukatlara sordum. Mahzurlu olmadığını söylediler. Hattâ risaleyi basan Tecelli Matbaasının sahibi Salih’e de “izin almak lâzım mı?” diye sordum. “Basılsın, sonra resmî makamlara birer adet yollarız” dedi. 200 liraya 2000 adet basmayı kabul etti. Ben de aldığım risaleleri birer liradan sattım.”

Reis, Muhsin Alev’e eski yazı bilip bilmediğini sordu. 21 yaşında olduğunu söyleyen Muhsin, “küçük yaştanberi arap harfleri ile okuyup yazmayı öğrendim” dedi. Sözlerine devam eden Muhsin Alev, şunları ilâve etti:

“— Kitablar basıldıktan bir müddet sonra birgün oturduğum eve bir kiracı geldi. Adının Ramazan olduğunu öğrendiğim bu kiracı, sanat mektebi mezunu olup, Büyük Doğu mecmuasında çalışıyordu. Kendisine “Gençlik Rehberi”nden bahsettim, odamdaki bütün kitablarımı da onun odasına naklettim. Her akşam Ramazan‘ın odasında ders çalışıyordum.

Bir gün eve, zabıta memurları geldi. Ramazan‘ın odasını aramak için ellerinde savcılıkta kâğıt vardı. Odayı aradılar. Benim getirdiğim 50 adet Gençlik Rehberini de alıp götürdüler. Sonra öğrendim ki, Ramazan’ı “Gençlik Rehberi” yüzünden takib ediyorlarmış. Kitabları bastıran benim. İddia edildiği gibi kitabları bastırmak için matbaaya, Emin ve Mehmet isminde iki şahısla gitmedim.”

Muhsin Alev‘in hazırlık tahkikatındaki ifadesi de okundu. İfadede de birer formalık 500 adet Münacâat‘dan bahsediliyordu. Reis bunların mahiyetini sordu. Muhsin Alev şöyle cevab verdi:

“— Babamdan gelen paraları biriktirip, bu eseri bastırdım. “Gençlik Rehberi” ile beraber ikisini 125 kuruşa veriyordum. Münacâat’tan elimizde mevcut kalmamıştır. Ramazan‘ın odasından alıp götürülen Gençlik Rehberleri’nden birinin içinde bir tane var zannediyorum.”

Adı geçen Ramazan‘ın ifadesi okundu. Ramazan bu ifadesinde şöyle söylüyordu: “Evimde bulunan eserler bana ait değildir. Ben Sait Nursî’nin eserlerini okumadım. Muhsin bize gelip okurdu.”

Bundan sonra Sait Nursî hoca ayağa kalkarak salonda hiç kimsenin anlıyamadığı, Osmanlıca ıstılahlarla yazılmış bir kâğıttan müdafasını okudu.

Daha sonra savcı söz aldı ve adresleri bulunamıyan Emin ile Mehmet‘in şehadetlerinden feragat edilmesini talep ederek:

“Gençlik Rehberi” adlı eserin müellifi her ne kadar Sait Nursî hoca ise de, adı geçen eserin Tecelli Matbaasında bastıranın ve satanın Muhsin Alev olduğu ortaya çıkmıştır. Bu eserin basılıp satılmasından haberi olmayan Sait Nursî hocanın beraatini isterim” dedi.

Müdafaaya geçildi. Hocayı iki avukat müdafaa ediyordu. Avukatlardan biri söz alarak, “Gençlik Rehberi” hakkında raporu veren ehli vukufu tenkide başladı. Müdafi, ehli vukufu “kaş yapayım derken göz çıkartan” olarak tavsif etti. Sözlerinin bir yerinde ilâhi ilhamdan bahsetti ve ilhamdan nasibi olmayınları odun parçası olarak vasıflandırdı. Bu söz üzerine Reis avukata, “Şimdi siz, kaş yapayım derken göz çıkartıyorsunuz” diye mukabelede bulundu.

Tam bu sırada Sait Nursî Hoca “öğle namazına ne kadar vakit var?” diye sordu. Muhakemeyi takibedenler arasından biri “1,5 saat var hocam” diye bağırdı.

İkinci müdafii fazla bir şey söylemiyeceğini tebarüz ettikten sonra “Ben bu işi bu muhakemeye sevkeden zihniyetle mücadele etmek isterdim, bugün bunu yapmıyacağım,” dedi.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynaklar:
Ağabeyler Anlatıyor – 7 / Ömer Özcan
SorularlaRisale.com

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org

Dünya’nın Altı Günde Yaratılmasının Sırrı

Cenab-ı Hakk’ın bu alemi altı günde yarattığını beyan eden şu Kur’an ayetleri ile bu meselenin izahına başlayalım:
“Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Araf 54)
“Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Yunus 3)
“… gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Hud 7)
“ O Allah ki gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattı.” (Furkan 59)
“Allah O’dur ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istiva buyurmuştur.” (Secde 4)
“Andolsun ki biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı.” (Kaf 38)
“O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (Hadid 4)
Mezkur ayetlerde şu kainatın altı günde yaratıldığından bahsedilmiştir. Müfessirler bu altı günün manası hakkında ihtilaf etmişler ve birbirinden farklı görüşler beyan etmişlerdir. Bütün bu görüşleri iki kısımda toplamak mümkündür:
1- Altı günden maksat, altı devirdir.
2- Altı günden maksat, altı gündür.
Şimdi bu iki görüşü tahlil edelim.
1- Altı günden maksat, altı devirdir.
Bazı müfessirler, ayet-i kerimede geçen “altı gün” kavramını “altı devir” olarak izah etmişlerdir. Onlar derler ki:
1- Gün kavramı, Dünya’nın kendi etrafındaki bir tam dönüşünü tamamladığı süreye verilen isimdir. Eğer Güneş ve Dünya yoksa bu anlamda “gün” de yok demektir. Dünya ve Güneş sonradan yaratıldığına göre, ayette zikredilen gün tabiri ile dünya günü kastedilmiş olamaz. O halde devir kastedilmiş olmalıdır.
2- Ayrıca Kur’an’ın bazı ayetlerindeki “gün” kavramı ile genel manadaki “vakit” kastedilmiştir.
… وَمَن يُوَلِّهِمْ يَوْمَئِذٍ دُبُرَهُ  “İşte o (kafirlerle harp edildiği) gün her kim onlara arkasını döndürür (de firar eder)se… (Enfal suresi:16) ayet-i kerimesinde olduğu gibi…
Bu ayet-i kerimede zikredilen “gün” ile 24 saatlik zaman dilimi kastedilmemiş olup genel manada “vakit” kastedilmiştir. O halde kainatın altı günde yaratıldığını bildiren ayetlerde geçen “gün” tabiri ile de bildiğimiz “gün” kastedilmiş olmayıp belirli bir vakit, yani bir devir kastedilmiş olabilir.
Mezkur ayetlerdeki gün kavramını “devir” olarak izah eden bu alimler de bu devirler hakkında ihtilaf etmişler ve kainatın yaratılışını farklı devirlerle izah etmişlerdir. Ruhu’l-Beyan tefsirinde zikredildiğine göre, Allah-u Teala Kadiriyet ve Halikıyet (her şeye gücü yetme ve dilediğini yaratma) sıfatlarıyla gökleri ve yeri icat etmiş; Müdebbiriyet ve Hakimiyet (her işi yerli yerince yapma ve yönetme) vasıflarıyla da onları altı günde yaratmıştır. Bu altı güne ancak altı tür yaratığın yaratılışını hasretmiştir ki bunlar:
1) Ervah-ı mücerrede (bedenden soyutlanmış ruhlar).
2) Melekutiyyat (meleküt alemine ait varlıklar) ki melekler, cinler, şeytanlar ve göklerin melekutu buna dahildir.
3) Yıldızların, insanın, hayvanın, bitkilerin ve madenlerin nefisleri gibi nefisler (bu varlıkların kendi öz varlıkları).
4) Ecram ki, bunlar latif cisimlerden oluşan besait-ı ulviyedir. Arş, kürsi, gökler, cennet ve cehennem bu kısmın örneklerindendir.
5) Ecsam-ı müfrede ki, bunlar anasır-ı erba’adır. (Su, hava, toprak ve ateşten oluşan dört temel unsurdur).
6) Dört unsurdan bir araya gelen kesif cisimlerdir.
İşte Allah-u Teala bunların her birinin yaratılışını bir gün olarak tabir etmiştir. Yoksa zaman manasında bildiğimiz günler, göklerin ve yerin yaratılmasından önce mevcut değildiler.
2- “Altı günden” maksat, altı gündür.
Bir kısım alimlere göre ise ayetlerde geçen “altı gün” tabiri ile bizzat gün kastedilmiştir. Bu alimler de bu günün uzunluğu hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şöyle ki:
Hasen-i Basri şöyle der: “Buradaki altı gün, dünya günlerinden altı gün miktarında demektir.”
İbn-i Abbas’a göre: “Her bir günü bin sene olan, ahiret günlerinden altı gün miktarında” manasıdır.
İmam Kuşeyri de aynı manayı şöyle ifade etmiştir: “Altı günden kasıt ahiret günlerinden altı gündür ki, her bir gün bin yıl demektir. Bu da göklerin ve yerin yaratılışının önemini ortaya koymak içindir.”
İbni Kesir Hazretleri şöyle der: “İbni Abbas, İmam-ı Mücahid ve Ahmet İbni Hanbel gibi zatlardan gelen açık rivayetler varken, akla yakın geliyor diye diğer görüşleri kabullenmek uygun düşmez!”
Bu meselede müfessirler daha birçok izahlar yapmışlardır. Daha geniş izah için tefsir kitaplarına müracaat edebilirsiniz. Bizler bu bahsi, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin şu izahı ile tamamlıyoruz:
BİRİNCİSİ: Mesela خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ  “Altı günde gökleri ve yeri yarattık.” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyam-ı Kur’aniye ile insan dünyası ve hayvan alemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fatır-ı Zülcelalin halk ettiği seyyal alemleri, seyyar kainatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zat-ı Zülcelalin emriyle alem dolar, boşanır. (14. Söz)
Kaynak : Sorularla Risale
risaleajans.com

Kadere İmanın İnsanın Psikolojik ve Ruh Yapısına Etkisi

Kaderin kelime manası plan, program demektir. Nasıl ki bir ağacın plan ve programı çekirdeğinde yazılmıştır, yani kaderi tayin edilmiştir. Aynı şekilde bir binanın yapılmasından önce plan ve programı yani projesi yapılır, yani kaderi tayin edilir. İşte insanın da kaderi Levh-i mahfuz’da, yani İmam-ı Mübin’de, yani Kader Defteri’nde yazılmıştır, tayin edilmiştir.
Burada bilinmesi gereken bir husus, cüz-i irade meselesidir. Cüz-i irade, küçük irade demektir. Bunu meyil (niyet) olarak da ifade etmek mümkündür. Herkes vicdanen bilir ki, hareket ve davranışlarını ayarlama ve yönlendirme meyil ve iradesi kendisinde vardır. İşte bu iradenin kullanma yetkisini (tasarrufunu) Cenab-ı Hakk insana vermiştir. Dolayısıyla bu cüz-i iradeyi kötü yönde kullanmadan dolayı insan mesul olmaktadır.
Mesela, 10 katlı bir apartmanda 1.katta yılanlar, 2.katta fareler, 3.katta çiyanlar, 4. katta Hz.Adem (A.S.), 10. katta Hz. Muhammed (SAV) var. Asansörün başında bulunan kişi, bu katlardan hangisine gideceğine cüz-i iradesiyle karar verir. Neticesinden de mes’ul olur. İşte bütün peygamberlerin bir bakıma gayret ve faaliyetleri, insanlara bu asansöre doğru basmanın yolunu öğretmektir.
İyiliği de, kötülüğü de yaratan Cenab-ı Hakk’tır. Şer’i yaratmak, yani kötülüğü yaratmak kötü değildir. Şer’i, kötülüğü işlemek kötüdür şer’dir. İnsan meyhaneye de, ibadethaneye de gitmeye niyet edebilir. Her ne tarafa gitmek isterse, gitme fiilini yaratan Cenab-ı Hakk’tır. İnsan o niyetinden dolayı mesuliyet alır.
Cenab-ı Hakk’ın yarattığı her şey, ya bizzat güzeldir, ya da neticeleri itibariyle güzeldir. Bizim birtakım sebeplere bakarak bazı hadiseler hakkında “iyidir, kötüdür, adaletlidir, adaletsizdir” gibi değerlendirmelerimiz, hadiselerin sebep ve sonucunu bilmediğimizden genelde isabetli değildir. Tabiri caizse, bizim yaptığımız iki saatlik bir filmin ortasında girip 15-20 dakika seyrettikten sonra o filmdeki kahramanlar hakkında fikir yürütmemiz ve hüküm vermemiz gibidir. Bizim iki saatlik hayat filmimiz haşirde sonuçlanacaktır.
Dünyada çekilen bir takım sıkıntı ve meşakkatlerin ahirette cehennem azabından kurtulmaya ve ebedi Cennet’e girmeye, ya da Cennetteki makamın yükselmesine vesile olduğunu gördükten sonra o çekilen sıkıntı ve zahmetlerin haksızlık ve adaletsizlik değil, aksine Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu, ihsanı, ikramı ve rahmeti olduğu, bu filmin sonunda anlaşılacaktır.
İslamiyet’te kader anlayışı geleceğe ait meselelerde değildir. Geçmiş hadiselerde ve musibetlerde kullanılır.Yani “Kaderimde öğretmen olmak varsa olurum” deyip evde oturamayız. Çalışırız, öğretmen olmanın sebepleri nelerse onların hepsini yerine getiririz. Sonuçta o arzumuza ulaşamazsak, “Kaderimizde bu yokmuş”deriz.
Cenab-ı Hak, bizim fiillerimizi, yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı biliyor. Cenab-ı Hakk’ın bizim fiillerimizi bilmiş olması, o fiilleri yapan bizi mesuliyetten kurtarmıyor. Zaten, “Madem Cenab-ı Hakk, ezelden benim ne yapacağımı biliyordu, benim ne kabahatim var?” cümlesi tahlil edildiği zaman, yapma fiilinin bize ait olduğu gayet açıktır. Dolayısıyla, yapan biz olduğumuza göre başka suçlu aramaya gerek yoktur.
Cenab-ı Hakk’ın bilmesi, geçmiş ve gelecek olarak ifade edilmez. Mesela zaman olarak masanın bir tarafını kainatın başlangıcı, diğer tarafını kıyametin kopması olarak kabul edelim. Ve masanın üstünü, 1. asır, 2. asır, …ve 22. asır gibi zaman dilimlerine ayıralım. Şimdi elimizde bir ayna farz ediyoruz. Masanın ortasına tuttuğumuz bu aynanın içinde 15-16.asırlar görülmektedir.14. asır ve öncekiler geçmiş, 17. asır ve sonrakiler bu aynaya göre gelecek asırlardır. Bu aynayı yükseğe kaldırdığımız zaman, hem 1.asrı ve hem de 22.asrı içerisine alır. Artık bu durumda, bu asırlarla alakalı olarak geçmiş ve gelecekten bahsedilmez.
Çünkü hepsi bir anda aynanın içerisindedir. İşte Cenab-ı Hakk’ta, böyle ayine misal, manzara-ı ala’dan geçmiş ve gelecek, kainatın yaratılışı ve kıyametin kopması, Cennet ve Cehennem, olmuş ve olacak her şey, bir anda nazarındadır. Geçmiş ve gelecek sadece bize göredir. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk bizim ne yaptığımızı ve ne yapacağımızı bir anda bilmektedir. O’nun bilmesi, yapma noktasında bize mecburiyet yükle-memektedir. Bu yüzden insan cüz-i iradesiyle yaptığı fiillerden tamamen mesuldür.
Kaderi bir cümle ile özetlemek gerekirse, her şeyin Cenab-ı Hakk’ın bilgisi dahilinde olduğudur. Fiili biz yaptığımız için, O’nun bilmesi, bizi mesuliyetten kurtarmıyor.
Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus var. O da, insan bedeninin belli bir elektrik yükü kapasitesi ile çalıştığıdır. Bu bedene fazla elektrik yüklemiş olmamız, sigortanın atmasına sebep olur. Hadiseleri fazla düşünmek, hiddet ve öfke, bu elektrik potansiyelini yükseltir ve bir süre sonra vücutta kısa devreler meydana gelir, beyindeki düşünme sisteminde bir takım atlamalar görülmeye başlar. Daha da zorlanılırsa, beyin sigortası atar. Artık bundan sonra tamir ve tedavi için akıl hastanelerinin yolu tutulur. Böyle bir neticeyi önlemek, kader meselesinin iyi anlaşılmasıyla mümkündür. Kader meselesinin burada sigorta görevi görebilir.
Şimdi sizler burada şöyle diyebilirsiniz:
“Madem her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetime razı olayım ki, rahat edeyim. Cenab-ı Hakk, benim rızkımı bir süre burada tayin etmiş. Ben bu rızkımı yemek için bir takım vesilelerle buraya geldim. O halde, ebedi hayatım olan ahiretimin kurtulması için neler yapabilirim?” 
Yoksa, “Ne yaptım da bu başıma geldi? Şöyle olmasaydı, böyle olmayacaktı” gibi itirazlar, kaderi tenkit olur. Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar. Kaderi değiştiremez. Bu durumda başımıza geleni rıza ile karşılamak, kusurlarımız ve hatalarımızın affı için Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemek olmalıdır.
İnsanın ruh ve psikolojik aleminin düzelmesi, Allah’a teslim olup, tevekkül etmekle mümkündür. Yoksa her şeyi omzuna yüklemeye çalışırsa, sigortayı kısa sürede attırır. Sigorta atınca da bunun da kolay kolay tedavisi yoktur.
Sorularla Risale
Risale Ajans

Peygamberimizin Vasiyeti Ve Gözümün Nuru Dediği Namaz

Allah, insanı niçin yaratmıştır?” sorusuna sık sık muhatap olmaktayız. Bu ve buna benzer soruların cevabını, akıl ve mantık mizanı ile keşfetmek mümkün olsa bile, ayrıntılı bir izah vermek mümkün değildir. Çünkü, insan aklı ile anlar ki, kainatta hiçbir şey anlamsız, vazifesiz ve faydasız değildir. Öyleyse insan da anlamsız ve vazifesiz olamaz. Ama varlıklardan her birisinin bir vazifesi olduğu ve bu vazife akıl ile görüldüğü gibi, insanın vazifesinin ne olduğunu ve ne yapması gerektiğini akıl ile kavrayamaz. Öyleyse “insanın niçin yaratıldığı” konusu tamamen vahiy ile halledilmesi gereken bir konudur. Demek, vazifemizi öğrenmenin ve bu yolda muvaffak olmanın tek yolu, bu soruyu Rabbimize (c.c) sormaktır.

Cenab-ı Hak (c.c) böyle bir soruya, Kur`an ve Resulü vasıtasıyla şöyle cevap vermektedir: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” ( Zâriyât Sûresi, 56)

Bediüzzaman Said Nursi gibi bir çok alim ve muhakkikler, bu ayette geçen “ibadet” ifadesine, “Halik-ı Kainatı tanımak ve O`na iman edip ibadet etmektir ” diye mana vermişlerdir. Çünkü önce iman ve marifet, ondan sonra ibadet ve hayret gelir. Önce nasıl birisine iman ettiğimizi, hangi özellik ve sıfatlarından dolayı O`na (c.c) ibadet edeceğimizi bilmeli, sonra nasıl ibadet edeceğimizi ve O`na (c.c) nasıl teşekkür edeceğimizi araştırmalıyız.

Evet kâinatın yaratılması, insan içindir. İnsanın yaratılmasının sebebi ise, yukarıdaki Ayette de belirtildiği gibi ubudiyet ve kulluktur. Başka bir ayette de “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz`ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızk olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah`a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah`tan başka Mabud ve Hâlikınız yoktur.” ( Bakara suresi, 21 – 22) buyurulmakla, insanın takva mertebesine ulaşabilmesi ve Allah`ın (c.c) ihsanlarına karşı şükür vazifesini yerine getirmesi ancak ibadet ile mümkündür.

Çünkü ibadet;

· İnsanın inanç ve itikadını sağlamlaştırır ve kuvvetlendirir.

· İnsanların fikirlerini Cenab-ı Hakkın (c.c) emirleri ve yasakları doğrultusunda odaklanmasını sağlar. Böylece insanlar, mükemmel bir intizama girmekle kainattaki ilahi hikmet doğrultusunda hareket etmeye başlar. Çünkü kainatta bulunan her varlık gibi, insanların da başıboş ve vazifesiz olmadığı anlaşılır.

· İnancın insanda tesirli olmasını, temin eder. Yoksa insanda bulunan iman, tesirsiz kalır ve zamanla söner. İbadeti sağlam olmayan kişilerin zamanla Müslüman olmayanlar gibi düşünmeye başlaması, bu iddiamıza bir delildir.

· Dünya ve ahiret saadetine vesile olur. Zira Allah`a (c.c) ibadet halinde olanların kalb ve ruhlarındaki ferahlık, dünyada saadete ermelerine vesile olurken ahirette de İlahi ihsan ve ikramlara vesile olacaktır.

· Dünya ve ahiret işlerini tanzim eder. Evet, gerek dünyaya gerekse ahirete ait işlerin düzenli ve adil olabilmesi ancak ibadet ile mümkündür. Allah`ın (c.c) hakkı olan ibadete gereken ehemmiyeti vermeyenlerin, kul hakkına riayet etmesi elbette beklenemez.

· Şahsın mükemmel olmasına katkıda bulunduğu gibi, milletlerin de yüksek bir seviyeye ulaşmasına vesile olur. Evet İslamiyet`e sonradan giren kişi ve toplumların, bu gibi itiraflarına tarih çokça şahit olmuştur. İslamiyet`ten evvelki Arab toplumu ve bu toplumdan Hz. Ömer İbn-i Hattab`ın ilk hali ile Müslüman olduktan sonraki halleri, bu konuda verilebilecek çok güzel örneklerden sadece bir tanesidir.

· İnsanın Allah`a (c.c) ulaşması ve O`na dostluk kurabilmesi açısından, elde edilebilecek en yüksek ve şerefli bağdır.

· İnsanın menfaatlerini elde etmesi için sahip olduğu şehevi duyguların, düşmanlarını def` etmek için kendisine verilen gazap hislerinin ve iyi ile kötüyü birbirinden ayırması için kendisinde bulunan akıl kuvvetinin istikametli çalıştırılabilmesini sağlar. Yoksa insanda iman ve imanı kuvvetlendiren ibadet olmasa, o zaman haram helal demeden menfaat gördüğü her şeye saldırır. Kendisine zararı olmayanlara da zarar verir. Akıl da istikametli karar veremez, hakkı batıl batılı da hak görür.

· Müslümanların birbirlerine daha sıkı sarılmalarını ve birbirlerinin kusurlarına bakmamaları gerektiğini, ruh, kalp ve hatta nefislerine yerleştirir.

Ubudiyetin ve kulluğun hülasası, özeti, komprimesi ise namazdır. Çünkü, namaz hem İslam`ın tüm farz ibadetlerini içermekte hem de bütün yaratıkların ibadet şekillerini de kapsamaktadır. Mesela namazda insan, bir şey yiyip içmemekle oruç tutar. Kıbleye dönmekle bir nevi hacca gider. İçinde şehadet getirir. Elbiselerinin, ömrünün ve vücudunun zekatını verir. Ayrıca, kıyamda durmakla ağaçları, dağları ve daima kıyamda ibadet halinde olan melekleri temsil eder. Rükua varmakla hayvanların duruşunu temsil edip, ibadetleri rükudan ibaret olan meleklerin vaziyetini gösterir. Secdeye giderken taş, toprak ve sürünen hayvanların ibadetlerini ifade etmekle beraber, secdeden başını kaldırmamak suretiyle Allah`a (c.c) karşı ibadetini yerine getiren meleklere benzemeye çalışır.

Böylece bu tarz külli bir ibadet olan namazla, insanın bütün mahlukat ve mevcudatın en faziletlisi ve en şereflisi olduğu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü, hem maddi ve cismani hem de manevi ve ruhani varlıkların Allah`a karşı sundukları ibadet çeşitlerini ve çiçeklerini, tek başına bir çiçek buketi olarak sunmaktadır. Cesedi ve ruhu ile kainatın özeti ve maketi hükmünde olan insan, namaz ile tüm ibadetlerin komprimesini de kendin de temsil etmektedir.

Ayrıca insanın tüm kainatta bulunan varlıklar namına ibadet etmesi de yine namazla mümkündür. Çünkü namaz külli bir ibadet olması hasebiyle, namaz ile insana maddi ve manevi, küçük ve büyük olan her şeyin ibadetini temsil etme ve Allah`a kendi namına sunma kabiliyeti ve özelliği de verilmiştir. Namazın içerdiği hakikat ve mahiyetlerin çok külli ve geniş olduğu gerçeğini birkaç madde de açmaya çalışalım.

Şöyleki;

1. Namaz, daha öncede bahsedildiği gibi, bütün melek ve ruhanilerin ibadet şekillerini içermektedir.

2. Namaz, dünyanın tüm maddi ve ceset sahibi varlıkların da ibadet şekillerini kapsamaktadır.

3. Peygamber efendimizin (a.s.m) “namaz, müminin miracıdır” hadisinde, insanı Allah`a ulaştıran ve yaklaştıran en mühim vasıtanın namaz olduğunu buyurulmaktadır.

4. Bir hadiste “ insanın Allah`a en yakın olduğu an, secde anıdır ” buyurulmakla, Allah`a yaklaşmak için en keskin ve tesirli vasıta namazdır.

5. Namaz, dini duygularımızın ve taşıdığımız imanın korunması için en büyük bir sebeptir. Buna “ namaz, dinin direğidir ” hadis-i şerifi işaret etmektedir.

6. Namaz, insanı bütün fuhşiyat ve kötülüklere karşı koruyan bir kalkan özelliğindedir. Kur`an-ı Kerimde “Hiç şüphe yok ki namaz, insanı çirkin işlerden ve haramlardan alıkor.” buyurulmakla, hakkıyla kılınacak bir namazın insanı, her türlü kötülüklerden muhafaza edebileceği ifade edilmektedir.

7. Namaz, insanı manen temizleyen ve günahlardan arındıran ilahi bir iksirdir. Bu konuda Allah Resulü (a.s.m) “herhangi birinizin evinin önünden akan bir sudan günde beş defa yıkandığınız takdirde sizde bir kir kalmadığı gibi, Allah (c.c), beş vakit namaz sayesinde de, günahlarınızı öylece yok eder.” (Buhari – Müslim) buyurmakla, namazın günahların temizlenmesindeki rolünü de ifade etmiş oluyorlar.

8. Namaz, İmandan sonra gelen en kıymetli bir cevherdir. Zira Kur`an-ı Kerimin çok yerlerinde imandan sonra hemen amel-i salih tabiri geçmektedir. Amel-i salih`in en büyüğü ise, namazdır. Bazı ayetlerde ise, imandan sonra direkt olarak namazdan bahsedilmektedir. Bakara suresinin başlarında müminler için “Gayba iman edenler ve namazı dosdoğru kılanlar” diye bahsedilmektedir.

9. Namaz kılmak hem çok kolay hem de çok kârlı bir ticarettir. Çünkü kılınmasının ve ifasının ne kadar kolay olduğunu herkes bilir. Ama kârına ve neticesine baktığımızda, rahatlığıyla zıt orantılı bir kara sahip olduğunu görürüz. Evet namaz kılanların aldıkları ücret azımsanmayacak kadar büyüktür. Bunlar; dünyada kalb ve ruh rahatlığı, kabirde ışık ve gıda, mahşerde senet ve berat, sıratta nur ve burak gibi bir binek, cennette ebedi bir sohbet arkadaşlığıdır.

10. Namaz, Allah`a karşı yapılan ve yapılacak en büyük zikirdir. Zikir, kelime itibariyle hatırlama ve anma demektir. Kur`an-ı Kerim “Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et! Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah`ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.”( Ankebut suresi, 45 ) ayetiyle, ibadetlerin en kapsamlısı olan namaza “en büyük zikir” demektedir. Evet insan, kıldığı namazın tüm hareket ve duruşlarıyla Allah`ı (c.c) hatırlamaktadır. Bu hatırlama abdest almaktan başlar. Kabeye teveccüh etmek, tesbih, hamd, tekbir ve Lailahe illallah demek, kıyam, rüku ve secdeye varmak hep zikir ve anmadır. Böylece dili, kalbi ve kalıbı hep aynı minval üzere zikirdedir.

11. Namazda, Cenab-ı Hakka bütün kainatı terbiye eden unvanıyla muhatap olunmaktadır. Çünkü “ Hamd alemlerin Rabbi olan Allah`adır(c.c)” ayetinde geçen “Alemlerin Rabbi ” ifadesi çok geniş manalı bir terimdir. Dolayısıyla bu unvanla Allah`a (c.c) yönelmek ancak külli bir makam gerektirir. Zira, Rububiyet Cenab-ı Hakkın terbiye ediciliği anlamına gelmektedir. Allah (c.c) her mevcudu veya alemi, farklı farklı terbiye etmiştir. Her rububiyet tecellisine muhatap olan varlıklar, farklı bir şekil, güzellik, süslenme ve mükemmelliğe sahip olmaktadır. İşte namazda söylediğimiz “Alemlerin Rabbi” ifadesiyle, Allah`ın (c.c) tüm kainattaki terbiye ediciliğini medh ediyor ve ilan ediyoruz.

12. Namaz yardımıyla bir mümin, geçmiş ve gelecek tüm mahlukatın ibadetlerini kendi yapıyormuş gibi veya onların temsilcisiymiş gibi ibadet edebilir. Yani bu kapı kendisine açıktır. Mesela Fatiha suresinde okuduğumuz, “İyyake na`büdü ve iyyake nestein” ( biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz ) ayetinde geçen “biz” tabiri hakkında Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, şayet ayette “ben” denilmiş olsaydı, bu ibadet sadece insana has kalırdı. Ama “ben” yerine “biz” denilmesiyle, yapılan ibadet kainat kadar büyümüş olur. Yani “biz” zarfında üç cemaatin ibadetleri mevcuttur. Bunlar; a- vücudumuzun bütün hücrelerinin yaptıkları fıtri ibadetleri, b- Hz. Adem (a.s)`dan kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm müminler cemaatinin ibadetleri, c- Kainatta var olan maddi veya manevi tüm varlıkların ibadetleri.

13. Namazda okunan “ tahiyyat ” duasında geçen “ ettahiyyat ” ifadesiyle tüm hayat sahiplerinin, “ elmubarekat ” kelimesiyle çekirdekler, yumurtalar, tohumlar ve nutfelerin, “ essalavat ” kelamıyla ruh sahibi varlıkların, “ ettayyibat ” tabiriyle de bütün Peygamberlerin (a.s) ve yüksek seviyedeki melek ve ruhanilerin ibadetlerini, Allah`a (c.c) kendi namımıza ve hesabımıza sunma şerefi bahşedilmiştir.

Yapılan bu izahlardan sonra Peygamberimizin (a.s.m)`ın bir hadiste buyurduğu “Gözümün nuru namazdır” ( Nesâî ) cümlesinin ve vefatı vaktinde çektiği sıkıntılar içerisinde bile, sahabelerine “ Namaza dikkat ve devam ediniz” (Müsned, 1:78) vasiyet ve tavsiyesinin ne demek olduğu ve nasıl bir hakikati ortaya koyduğu biraz daha iyi anlaşılmış olur.

Burhan Sabaz / Sorularla Risale