Etiket arşivi: Tasavvuf

Biz hayal miyiz? (2)

Maddenin hayaliyeti ile ilgili yazımızda, bu konudaki iddiaları (1) felsefe, (2) tasavvuf, (3) kelâm açısından kuşbakışı ele alarak bu iddiaların yerini belirlemeye çalışmıştık. Vardığımız sonuçlar özetle şu şekilde idi:

  1. İleri sürülen iddia, disiplin olarak kelâm biliminin alanına girmekte, ancak amaç ve yöntem itibarıyla bu bilimle uyuşmazlık göstermektedir.
  2. İddialara tasavvuf kaynaklarından delil gösterilmekte; ancak tasavvufun yöntemleri de izlenmemektedir.
  3. Ne dereceye kadar tutarlı bir görüş olduğu konusu bir yana bırakılacak olursa, bu iddiaların felsefe başlığı altında incelenmesi mümkündür.

Ne var ki, iddia sahipleri, bu görüşün bir felsefî düşünce olarak ele alınmasından hoşlanmamaktadırlar. Her ne kadar iddialarına dayanak olarak bir kısım filozofların sözlerini naklediyorlarsa da, konuyu felsefe zemininde tartışmak istememekte; “Dünyayı beynimizde gördüğümüz konusu bir felsefe değildir” demektedirler.

Aynı şekilde, Muhyiddin ibnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücud hakkındaki sözlerinden de alıntılar yapılarak bu görüş desteklenmekte, fakat sonunda “Bu görüş vahdet-i vücud düşüncesi ile tamamen aynı değildir” sonucuna varılmaktadır.

Böylece, gerek felsefe, gerekse tasavvuf alanında birtakım veriler bir yandan delil olarak kullanılırken, bir yandan da her ikisinden birden teberrî etmek yönünde bir çabayla karşı karşıya bulunuyoruz. Bir bakıma, “Filozoflar bizi doğruluyor; ama biz onlarla aynı şeyi savunmuyoruz. Muhyiddin ibnü’l-Arabî bizi doğruluyor; ama onunla da aynı yerde değiliz” gibi bir kargaşa ortaya çıkıyor.

Peki, o zaman hayaliyetçi görüşün yeri neresidir? Felsefe değil, tasavvuf değil, kelâm hiç değil ise, bu görüşü, biz bu “hayalî dünyanın” neresine yerleştirebiliriz?

Görüş sahipleri, bu soruya “bilim” karşılığını veriyorlar.

O zaman, biz de bilimsel bir teori ile karşı karşıya bulunduğumuzu düşünüyoruz. Ve buna göre teoriyi tartışmak istiyoruz.

Lâkin buna da itiraz geliyor. Diyorlar ki: “Bu teori değil, bilimsel bir gerçektir.”

Ve biz, kendimizi, hayalden ibaret bir dünyanın yegâne somut gerçeği ile karşı karşıya buluyoruz!

Bu da bizi, “teori” ve “gerçek” gibi birtakım terimlerin anlamını tekrar hatırlamaya zorluyor:

Gerçekten de, maddenin hayaliyetini öne süren görüş “bilimsel” bir niteliğe sahip midir? Bir gerçek midir? Bu “bilimsel gerçeğin” dayandığı delil ve yöntemler nelerdir ve ne kadar bilimseldir?

Şimdi de bu sorular üzerinde durarak, bu görüşe bilim içinde bir yer bulmaya çalışacağız.

GERÇEK NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Önce “gerçek” kelimesi üzerinde duralım.

Halk arasında her ne kadar “gerçek” sözcüğü zaman zaman “teori” karşıtı bir anlamda kullanılırsa da, bilimde durum daha farklıdır. Teori, herşeyden önce, bilimde saygın bir kavramdır; yahut öyle olması gerekir. Ancak Evrim Teorilerinde kullanılan yöntemler bu işi çığırından çıkardığı için, çok da haksız diyemeyeceğimiz nedenlerle,bu sözcükte “spekülasyon” anlamına doğru bir kayma cereyan etmiştir. Bununla birlikte, kötü örneğin emsal teşkil etmeyeceği noktasından hareket ederek, biz teoriyi yine bilimsel ciddiyeti içinde ele alarak, “gerçek” ile arasındaki farkı belirtmeye çalışacağız.

Gerçeği, elbette ki bilimsel olan ve olmayan şeklinde bir ayırıma tâbi tutamayız. Gerçek, gerçektir ve başkaca bir sıfata ihtiyacı yoktur. Eşyanın yere düştüğü bir gerçektir. Yağmurun buluttan yağdığı bir gerçektir. İnsanın ölümlü olduğu bir gerçektir. Bütün bunların niçin gerçek olduğu ayrı bir konudur; ama bu dünya üzerinde nefes alıp veren her insan, günlük hayatın bunlar gibi yüzlerce gerçeğini bir çırpıda sayabilir ve bütün bunların doğru olup olmadığını tartışmayı kimse aklından geçirmez.

Eşyanın yere düştüğü bir gerçektir; niçin ve nasıl düştüğünü açıklayan “Çekim Kanunu” ise bir teoridir. Çünkü, bir bilimsel teorinin geçirmesi gereken aşamalara uygun olarak, bu teori de uzun ve ciddî gözlemlerin ve hesapların sonrasında bir model olarak geliştirilmiş ve daha sonra defalarca denenmiştir. Daha kestirme bir şekilde ifade edecek olursak, bilimsel teori için, “denenmesi mümkün olan model” tanımını yapabiliriz. Tekrar tekrar denendiği halde bu model hiçbir açık vermiyor ve bütün öngörüler doğru çıkıyorsa, teorinin sağlam temellere oturduğundan söz edebiliriz. Bununla birlikte, bir bilimsel teori, ne kadar deneyden geçmiş olursa olsun, geçerliliğini kaybedeceği bir zaman ve zemine herhangi bir anda rast gelebilir demektir. Nitekim Newton’un ünlü Çekim Teorisi de yüzyıllar boyunca sayısız deneylerden yüz akıyla çıktıktan sonra, en azından bazı vak’alarda yerini daha başka teorilere terk etmek zorunda kalmıştır. Bundan üç yüz sene sonra bu teorinin ne durumda bulunacağı hakkında tahminlerde bulunabiliriz, hesaplar yapabilir, öngörüler ileri sürebiliriz; fakat bu öngörülerden herhangi birinin gerçek olup olmadığını öğrenmek için, üç yüz sene beklemek ve o gün geldiğinde olup bitenleri gözlemekten başka bir çaremiz yoktur.

EVRİME BİLİM FEDA OLSUN!

Bilimsel gerçekler ve teoriler hakkındaki bu tespit genellikle bütün teorileri kapsamakla birlikte, bilim dünyasının imtiyazlı çocuğu Evrim Teorisi sözkonusu olduğunda, kurallar da değişir. Olağan şartlar altında bir teori tanımı içine bile giremeyecek bir model, birbirini taklit eden sayısız bilim adamı tarafından “bilimsel bir gerçek” olarak anılır! Oysa Evrim Teorisinin işleyişi, ana hatlarıyla şu şekildedir:

Bir elinize bir balık, bir elinize de bir kuş alırsınız; “Bu bundan çıkmış” dersiniz.

Bu sözlerde gerçek payı vardır hiç kuşkusuz. Balık da gerçek, kuş da gerçektir. Ama o kadar. Bundan ötesi, bir modeldir. Bu modelin bilimsel bir teori haline gelebilmesi için bazı şartlar vardır ki, bunlardan ikisi vazgeçilmez öneme sahiptir:

  1. Bu model, birtakım öngörülerde bulunmalıdır.
  2. Bu öngörüler test edilebilmelidir. Test etmekten kast edilen şey ise, öngörülerin hem doğruluğunun, hem de yanlışlığının kanıtlanabilir olmasıdır.

Evrim modellerinde gerçekten de birtakım öngörüler bulunmaktadır. Meselâ balık ile kuş arasında milyonlarca, hattâ milyarlarca ara formun bulunması gerektiği, bu öngörüler arasındadır. Ne var ki, bu öngörünün test edilebilmesi için gerekli olan yüz milyonlarca yıllık zamana hiçbirimiz sahip değiliz. Üstelik, geçmişe yönelik gözlemler de bizi böyle bir sonuca götürecek bulgular ortaya çıkarmamaktadır. Bulunan fosiller, nedense her seferinde “evrimini tamamlamış” türlerin fosilleri olmakta; sayıca bunları çok geride bırakması gereken ara formlar ise hiçbir zaman ortaya çıkmamaktadır.

Ve bütün bunlara rağmen, Evrim Modeli, bir teori olabilmek için gerekli evraklarını tamamlayamadığı halde, tartışılamayan ve tartışılması teklif dahi edilemeyen bir “bilimsel gerçek” olarak bilim dünyasında koltuğunu sağlama almış bulunmaktadır.

Evrimciliğin bilim dünyasındaki imtiyazlı durumunu bütün açıklığıyla görenlerin ve bu çifte standarda karşı yaman bir mücadele yürütenlerin başında, Hayal Modelini öne süren dostlarımız gelmektedir. Lâkin, gariptir, onlar da, evrimcilere karşı mücadelelerinde büyük bir isabetle hedef tahtalarına aldıkları ve çürüttükleri bu yöntemi, aynen Hayal Modelinde kullanmak gibi bir tezat içine düşmüşlerdir.

ÇÜRÜTÜLEMEYEN ŞEY BİLİMSEL DEMEK DEĞİLDİR

Tıpkı Evrim Modelinde olduğu gibi, Hayal Modeline temel teşkil eden varsayımlarda da birtakım gerçekler vardır; önce bunları belirlememiz gerekir: Biz, varlıklar hakkında duyu organlarımız vasıtasıyla bilgi alırız; bu bilgileri beynimiz görüntü, koku, ses, dokunma gibi şekillerde değerlendirir. “Gerçek” olarak niteleyebileceğimiz şey buraya kadardır. Bundan sonrasında ise bir model inşa edilmekte ve denilmektedir ki: “Bu algıladığımız şeylerin dışarıda bir varlığı yoktur; var olarak algıladığımız ne varsa hayalden, vehimden, görüntüden ibarettir.” İşte bu sonuca “bilimsel gerçek” adını takmak, bilimin objektif ölçüleri içinde hiçbir zaman mümkün olmaz. Hattâ teori adını vermeye bile, en azından şu andaki bilgilerimize göre, imkân yoktur. Çünkü ortaya atılan iddia, doğruluğu veya yanlışlığı ispatlanabilir cinsten bir iddia değildir. Bir modelin ise, gerçekten “bilimsel” bir teori muamelesi görmek için, doğruluğu kadar, yanlışlığının da kanıtlanabilmesi gerekir. Eğer buna imkân yoksa, ortada bilimsel bir teori de yok demektir.

Bertrand Russell, “Dünyanın şu andaki haliyle, hafızalarımızdaki bilgiler ve çoraplarımdaki delikler de dahil olmak üzere, beş dakika önce yaratılmış olduğunu iddia edebilirim” diyor. Böyle bir iddiayı çürütebilir misiniz?

Aynı şekilde, Hayal Modeli de, ne ispatına, ne de çürütülmesine imkân bulunmayan bir model olarak ortada durmaktadır. Ama nedense, bu modeli savunan dostlarımız, böyle bir durumdan, “Madem çürütülemiyor; öyleyse bilimsel bir gerçektir” şeklinde bir sonucu çıkarabiliyorlar!

Eğer böyle bir muhakeme geçerli bir muhakeme olsaydı, Hayal Modeli gibi, daha pek çok popüler modelleri de bilimsel birer gerçek olarak kabullenmek zorunda kalır ve bu defa neye inanacağımızı bütünüyle şaşırmış hale gelirdik. Yirmi iki kitabıyla dünyada 60 milyon okuyucuya ulaşan Eric von Daniken’in “aksi ispatlanamayan” modeline göre, Pirî Reis’in haritasını ve Piramitleri de içine alan pek çok insan eserinde, vaktiyle Dünyamıza başka gezegenlerden gelmiş eski zaman astronotlarının emeği vardır. Bu modelin “gerçeklerini” sayacak olursanız, karşınıza Pirî Reis’in haritası ile Piramidler gibi şeylerin mevcudiyeti çıkar. Bunlar vardır ve gerçektir, o kadar. Bütün bunların nasıl var olduğuna dair kaç çeşit model geliştirilebileceği ise, bilgi ve hayalgücü gibi insanî yeteneklere bağlı olan bir husustur. Ancak, bilimsel anlamda bir teste tâbi tutulma imkânı bulunmadığı sürece, bu modeller de ciddîye alınmayı gerektirecek bir değer taşımaz.

Kur’ân’da kıssası anlatılan Zülkarneyn ile ilgili olarak üretilen bilim-kurgu türü modellerde de bu tür spekülasyonların yokluğu çekilmez: Zülkarneyn aslında başka dünyaların adamıdır; çift güneşli bir gezegeni ziyaret etmektedir; karadeliğe düşmek üzere olan gezegen ahalisini kurtarmaktadır… Bu iddialardan hangisinin yanlış olduğunu ispatlayabilirsiniz? Vaktiyle Nasreddin Hoca da benzer bir mantıkla çevresindekilere meydan okumuş ve eşeğinin ayak bastığı yerin, dünyanın ortası olduğunu iddia etmişti. Bu iddianın ispatını isteyenlere verdiği cevap ise hiç yabancımız değil: “İnanmazsanız ölçün!”

Bize dış dünyayı algılamak için verilmiş olan duyularımız ve bu duyularla toplanan bilgileri değerlendirmek üzere verilmiş olan bir de beynimiz vardır. Bunlardan birer “gerçek” olarak söz edebiliriz. Beynimizin gerçek olarak algıladığı şeylerin gerçekten birer gerçek olup olmadığı konusunda ise durum oldukça farklıdır:

Bu konudaki bütün gözlem ve deneylerimiz için duyularımız ve beynimizden başka bir araca sahip olmadığımıza göre, böyle bir soruyu ortaya atmanın da bir anlamı olmaz, vereceğimiz cevabın doğruluğunu tartışmanın da. Onun için, Hayal Modelini savunanlara, “Bu konunun reddi bilimsel olarak mümkün değildir” şeklindeki sözlerinde hak vermemiz gerekir. Ancak hemen ekleyelim: Bu söz, aynı zamanda, “Bu konunun ispatı bilimsel olarak mümkün değildir” anlamını da içermekte ve konuyu bütünüyle bilimin dışına atmaktadır. Bir modelin bilimsel olarak reddi mümkün değilse, o model bilimsel değil demektir; bilimsel bir teori, reddi veya kabulü için test yollarını ardına kadar açık tutmak zorundadır. Bu temel ilkeyi hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir; Evrim aldatmacasına karşı çıkarken buna şiddetle ihtiyaç duyulacaktır.

DOĞRU KAYNAĞI BULMAK

Elimizde beynimizin bize anlattığını test edecek daha üst seviyede bir başka âlet bulunmadığına göre, bu konu, bir inanç meselesi olarak kalacaktır. Yani, insan ya gerçek dünyada yaşadığına, ya da herşeyin hayalden ibaret olduğuna inanmak gibi iki şıktan birini seçecektir. Bu konuda bilimsel deneylerin bize yararı olmayacağı için de, inancımızı belirlerken ya felsefe yapmak veya kutsal ve tartışılmaz olarak benimsediğimiz bir kaynağın hakemliğine başvurmak şıklarından birini tercih ederiz. Felsefe yapmanın sonu yoktur; aksini kanıtlayamadığınız sürece dilediğiniz kadar model üretebilirsiniz. Kutsal bir kaynağın hakemliğine gelince:

Hayal Modelini savunan dostlarımızla bu konuda ihtilâf halinde değiliz. Onlar da, biz de, Kur’ân’ın tartışılmaz hak kitap olduğuna kesin olarak iman etmiş bulunuyoruz. Fakat bu inancın gereği, bir model geliştirdikten sonra Kur’ân’a yönelip ondan destek aramak değil, doğrudan doğruya Kur’ân’a yönelerek modeli ondan istemek olmalıdır. Özellikle yaratılış konularında Kur’ân âyetlerinin ifadeleri son derece nettir, hiçbir tevile meydan bırakmayacak kadar açıktır; üstelik yüzlerce defa tekrarlanmıştır. (Bu âyetlerden birkaçını daha önceki yazımızda nakletmiştik.) Bu durum da bizi kelâm disiplininin sınırları içine getirmekte ve, eğer bilimsel bir yaklaşım sözkonusu olacaksa, çözümü bu bilimin yöntemleri içinde aramamızı gerekli kılmaktadır. Ne çare ki, Hayal Modeline destek aranırken başvurulan kaynaklar arasında bilgisayar oyunları ve bilim-kurgu filmleri kadar, kelâm ilminin yöntemleri ve muhkem âyetler maalesef yer bulamamıştır.

Bilgisayar oyunlarıyla Hayal Modeli arasında paralellik kurulmasını yadırgamıyoruz. Tam tersine, bu tür benzetmelerin, modeli oldukça iyi bir şekilde yansıttığı düşüncesindeyiz. Ancak böyle bir benzetmeden, sağlıklı bir inanç sistemine destek ummak, en iyimser tabirle söyleyelim, bir hayalperestlikten öteye gidemez. Göklerin ve yeri hak olarak yaratan için yapılacak en uygunsuz benzetme, herhalde, Onu bir bilgisayar oyunu programcısı yerine koymak olacaktır! Âyetler, böyle bir münasebetsizliğin kapısını kesin olarak kapatmıştır:

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık. Eğer bir oyun edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik![1]

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık. Bütün bunları Biz ancak hak ile yarattık; lâkin çokları bunu bilmez.[2]

Bilim-kurgu filmlerinde de Hayal Modelinin benzeri senaryolara rastlanmaktadır. Bunlardan, Hayal Modeli savunucularının uzun uzadıya sözünü ettiği Matrix filminde, kelimesi kelimesine bu modelin benzeri tanımlarla karşılaşabiliyoruz:

“Görebildiklerinden, dokunabildiklerinden, tadını alabildiklerinden bahsediyorsun. Onlar sadece beynin yorumladığı elektriksel sinyallerdir. Biz de buna Matrix diyoruz.”

“Bu soluduğun şeyin hava olduğunu mu sanıyorsun?”

“Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Ağzıma koyduğum zaman, Matrix beynime onun tatlı olduğunu söyleyecek.”

Bilim-kurgu filmlerinin eğlence sektöründe önemli bir yer işgal ettiğini görmezlikten gelemeyiz. Hattâ birtakım felsefî görüşlerin yansıtılmasında da bu eğlence aracından yararlanılabilir hiç kuşkusuz. Ancak akaid konularında bilim kurgu filmlerine başvurmanın iyi bir fikir olduğu inancında değiliz. Çünkü bu iddiaların son derece ciddî ihtilâtları vardır. Eğer bizim çay niyetine içtiğimiz şey çay değil de bir hayal ise, yediğimiz ekmek gerçek değil de bir hayal ise, Kur’ân’ın “mü’minler için canlarından daha üstün” dediği Peygamber bir hayal ise, bütün bunlardan çıkacak sonucu tasavvur etmek tüyler ürperticidir!

Gökten ve yerden nimetlerle bizi rızıklandırdığını söylerken, Allah, bunların birer hayal olduğuna dair en küçük bir imada bulunmuyor. Yoksa Allah bizi Matrix usulü hayallerle avutarak Rezzakçılık mı oynuyor?

Gökleri ve yeri hak ile yarattığını ve bütün bunların bir oyun olmadığını herkesin anlayacağı bir dille bize bildiren Allah, burada bizi bir Matrix oyununa mı getiriyor?

Allah, gökteki güneşi bir lâmba olarak mı oraya yerleştirdi, yoksa bize bir görüntüyü güneş olarak mı algılatıyor?

“O gün semâyı defter yapraklarını dürer gibi düreriz” âyetinde tasvir edilen hadise, gerçek semâdan mı söz ediyor, hayalî bir semâdan mı?

Kur’ân’ın eski kavimlerden verdiği haberler gerçek olarak mı yaşandı, yoksa bütün bunlar birer bilim-kurgu macerası mıydı?

Kur’ân’ın “Âlemlere rahmet olarak gönderdik” dediği Peygamber, gerçek bir varlık olarak mı, yoksa bir hayal olarak mı geldi?

Bu soruların yüzlercesini, binlercesini, hiç tükenmeyecek bir liste halinde uzatabiliriz. Biz daha kestirme bir soru ile konuyu özetlemeye çalışalım:

Bu dinin dayandığı temeller, başta Nübüvvet olmak üzere, hayal mi, gerçek mi?

Veya, daha ürpertici, ama kestirme bir soru:

Allah bizimle oyun mu oynuyor?

ÂLEMLERİ KARIŞTIRMAYALIM

Bilim-kurgu filmlerine ve bilgisayar oyunlarına pek meraklı olan dostlarımız, bu ifadelerin ağırlığı karşısında gücenmesinler. “Konuyu anlamamışlar” gibi, kendilerinin de inanmadıkları savsaklamalarla işi geçiştirmeye de kalkmasınlar ve kendileri, kendi modellerinin sonuçlarını kavramaya çalışsınlar. Kendilerine bu konuda doğru yolu gösterecek olan ışık ne bilgisayar oyunlarında, ne bilim-kurgu filmlerindedir. Eğer vehimlerini ve heveslerini bir yana atar da İslâmın öz kaynaklarına saf bir zihin ve gönülle yaklaşırlarsa, ciddî bir tevbe ve istiğfar yükümlülüğüyle karşı karşıya bulunduklarını görmekte zorlanmayacaklardır. Bu konuda bir ipucunu zikretmeden geçmeyelim:

İslâmî kaynaklarda, özellikle tasavvuf kaynaklarında, “âlem-i misal” şeklinde bir kavramla karşılaşacaklardır. Bu kavram, onların “herşey” zannettiği görüntüler dünyasının, bu gerçek dünyadaki âlemlerden bir âlem olduğunu açıklamaya yetecek ve başka kaynaklarda ışık aramaya ihtiyaç bırakmayacaktır.

***

Ümit Şimşek

Risale-i Nur Cevap Veriyor! Risale-i Nur ile Tasavvuf, Tefekkür ve Edebiyat Üzerine..

Risale-i Nur Külliyatından Tarihçe-i Hayat isimli risale önsöz ile başlar. Bu önsöz Medîne-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır. (1) Bu mühim âlim, Ali Ulvi Kurucu’dur. Muhterem büyüğümüz Ali Ulvi Kurucu’nun Risale-i Nur ve Bediüzzaman Hazretlerinin şahsiyeti hakkındaki orjinal ve ilmi tespitleri Tarihçe-i Hayat’ta önsöz olarak yerini almıştır. Biz de bu yazımızda zaman zaman gündemi teşkil eden risaleler hakkındaki sorulara bu önsözden pasajlarla cevap vereceğiz.

1-Bediüzzaman Hazretlerinin tefekkür sistemi nasıldır?

Cevap : “Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegane davaları olan Hâlık-ı Kainatın ulûhiyet ve vahdaniyetini ilan; ve bu büyük davayı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.” (2)

2-Tasavvuf hakikati ile Risale-i Nur hakikatı esas ve köken itibarıyla birbirine zıt mıdır?

Cevap : “Tarîkatten maksat, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip, ahlak-ı Peygamberî ile ahlaklaşarak, bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakkın rızasında fanî olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki, ehl-i hakîkattirler. Yani, tarîkatten maksut ve matlup olan gâyeye ermişler demektir. Fakat, bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için, büyüklerimiz, matlup olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen kâideler vaz eylemişlerdir. Hulasa, tarîkat şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkatten düşen şeriata düşer; fakat, maazallah, şeriattan düşen, ebedî hüsranda kalır. Bediüzzaman’ın açtığı nur yolu ile, hakîki ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de rıza-i Barîye ve binnetice, Cennet-i alaya ve dîdar-ı Mevla’ya götüren yollardır.” (3)

 

3-Tasavvuf ile Risale-i Nur yolu arasında ne gibi meziyet farklılığı vardır?

Cevap: “Risale-i Nur, tasavvuftaki murakabe dairesini Kur’an-ı Kerîm yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilave etmiştir.

“Evet, insanın gözüne, gönlüne bambaşka ufuklar açan bu tefekkür sebebiyle, sadece kalbinin murakabesi ile meşgul olan bir salik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte, zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temaşa, murakabe ve müşahede ederek, Cenab-ı Hakkın o âlemlerde bin bir şekilde tecellî etmekte olan Esma-i Hüsnasını, sıfat-ı ulyasını kemal-i vecd ile görerek, artık sonsuz bir mabedde olduğunu aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Risale-i Nur’un açtığı îman ve irfan ve Kur’an yolunu takip eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir mabede girer; ve herkes de, îman ve irfanı, feyiz ve ihlası nisbetinde feyizyab olur.” (4)

4-Bediüzzaman Hazretlerinin edebi cephesini nasıl tanımlarsınız?

Cevap : “Üstad, o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzîm ve tertibi ile değil, bilakis, kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, îman şuurunun, ahlak ve fazîlet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dahîdir. Artık, bu kadar ulvî bir gâyenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki, fanî şekillerle meşgul olamaz.

Bununla beraber, Üstad, zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından harikulade denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeple, üslûp ve ifadesi, mevzua göre değişir. Mesela, ilmî ve felsefî mevzûlarda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken, gâyet veciz terkipler kullanır. Fakat gönlü mest edip, rûhu yükselteceği anlarda, ifade o kadar berraklaşır ki, tarif edilemez. Mesela, semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakkın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûp o kadar latîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, harikalar harikası bir âlemi canlandırır.

İşte, bu hikmete mebnîdir ki, bir Nur Talebesi, Risale-i Nur külliyatını mütalaası ile, üniversitenin herhangi bir fakültesine mensub da olsa, hissen, fikren, rûhen, vicdanen ve hayalen tam manasıyla tatmin edilmiş oluyor.” (5)

5- Risale-i Nur’un mahiyetini ve hakikatını nasıl özetlersiniz?

Cevap : “Risale-i Nur külliyatı, Kur’an-ı Kerîm’in cihanşümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh, onda o mübarek ve İlahî Bahçenin nûru, havası, ziyası ve kokusu vardır.” (6)

Sonuç:

Risale-i Nur, Bediüzzaman Hazretlerinin vasıtasıyla insanlığa hitap eden bir derstir. Bu ders Kur’an’dan süzülmüş bir hakikattir. Bu hakikat hiçbir hak meslek ve meşrebe zıt değildir. Bu dersi dinleyen, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bu asra bakan bir hakikati ile karşılaşır. Bu hakikat o kişiyi -Allah’ın izniyle- hidayet güneşi ile buluşturacak ve ebedi mutluluğa taşıyacaktır.

Zafer KARLI

www.NurNet.Org

Kaynaklar:

  • Tarihçe-i Hayat, s.9
  • Tarihçe-i Hayat, s.19
  • Tarihçe-i Hayat, s. 19–20
  • Tarihçe-i Hayat, s. 20
  • Tarihçe-i Hayat, s.21
  • g.e. a.g.y.

Risale-i Nur’un Hayatımda Çok Büyük Bir Tesiri Var

Tasavvuf müziğinin sevilen ismi Erkan Mutlu, “Risale-i Nur Külliyatı’nın benim manevi hayatımda çok büyük bir tesiri vardır” dedi.

Mutlu, son albümünün heyecanını yaşıyor. ‘Hanende’ isimli albüm 13 eserden oluşuyor, üçü Mutlu’ya ait. “Dinleyenlerimize Ramazan hediyesi olsun.” diyen Mutlu, tasavvuf müziğinin sevilen eserlerini de yeniden yorumluyor.

Sanatçı, tasavvuf müziğinin hayatındaki yeriniyse şöyle anlatıyor: “Ben bu çalışmalara başladığımda maddi bir beklentim yoktu. Ben öyle bir şey yapmalıyım ki bu hem bana ve ebedi hayatıma hem de sebep olan yapmış gibidir düsturundan hareketle yaşadığım topluma ve dinleyen insanlara zarar vermemeli. Belli bir dönemde tasavvuf müziği ile ilgilenmek çok ciddi mücadeleyi gerektiriyordu. Hesapsızca çıkılan bir yolun geldiği nokta işte bu. Çiğdem Hanım ve ben bunun Allah’ın bize bir lütfu olduğunu düşünüyoruz. Ben ilahilerle uğraşmaya çalışırken korunduğumu düşünüyorum. O yüzden sık sık yaptığım dua ‘Rabb’im son nefesime kadar bu ilahileri okuyabilmeyi bana nasip et!’ İlahilerle meşgul olunca insan huzurlu oluyor, temiz kaldığını hissediyor.”

Bir şeyler üretirken bir yerden beslenmek gerektiğine inanan Mutlu, şöyle konuşuyor: “Müzik bilginiz, konservatuvar eğitimi almış olmanız çok önemli, kelimeler yazmak için harfleri bilmek gibi. Ama sizin gönül dünyanız beslenemiyorsa ve kurak bir topraksa ancak müzik yaptığınızı zannedersiniz. Havanda su dövmüş olursunuz, ne kalplere sirayet eder ne de ruhlara tesiri vardır. İşin maddesi, bilimsel yönü ve manası hepsi bir bütün. Ben kendi iç dünyama baktığım zaman açıkça ifade etmeliyim ki Risale-i Nur Külliyatı’nın benim manevi hayatımda çok büyük bir tesiri vardır. Bu vesile ile Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’ni rahmetle ve minnetle anıyorum.”

Yapımcılığını Gümüş Prodüksiyon’un ve prodüktörlüğünü Fatih Gümüş’ün üstlendiği albümün genel sanat yönetmeni ise Çiğdem Mutlu.

Zaman

Hastalanmış Manevî Kalpler

Dinî ve tasavvufî manada bilgi ve düşüncenin kaynağı ve aracı Rabbânî lâtife veya İlâhî cevher olan kalp, İlâhî hitaba muhatap olarak yaratılmıştır. Kalp, ruhun mekânı ve insanın da aslıdır. Aslında insana ait özelliklerin toplandığı merkez manevî kalptir. Kalp, ancak iman nuruyla aydınlatılırsa safiyetini kaybetmez ve görevlerini yerine getirir.

Kalp, eğer günahlar ile zayıflar, kirlenir, katılaşır ve tedavi edilmezse, ölür ve böyle bir kalp artık hak ve hakikat olan şeyleri göremez, işitemez, anlayamaz.

Nitekim Hazret-i Peygamber (asm) bir hadis-i şeriflerinde bu durumu şöyle anlatır: “Mü’min, bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta, bir leke vurulur. Tövbe ederse kalbi cilâlanır. Yani bu leke silinir. Tövbe etmeyip isyana devam ederse, siyah lekeler kalbini kaplayıncaya kadar artar. İşte bu Allah-ü Teâlâ’nın, ‘Asla öyle değil! Fakat onların yapmış olduğu günahlar kalplerini iyice kaplamıştır. (Mutaffifin, 14)’ âyetinde anlatılan kalbin kapanması ve günahla örtünmesidir.”

İnsan kalbi çok hassastır. En ufak bir yanlış, günah kalbe ciddî zarar verebilir. Nasıl ki, maddî kalp bütün organların, dokuların, hücrelerin sağlıklı çalışmasında merkezdir, aynen onun gibi manevî kalp de insanın duygu, his, nefis, akıl v.s. manevî lâtifelerinin düzenli çalışmasında bir merkez hükmündedir.

Hastalanan kalp nasıl tedavi edilir?

İnsanın manevî kalbi taşlaşmış, katılaşmış, yani hakikatleri göremez, anlayamaz ve işitemez olmuşsa, bu durum kalbin tedaviye ihtiyacı olduğunu gösterir.

Kalbin tedavisinde en etkili metotlar, zikir, tefekkür, tövbe istiğfar, duâ ve ibadettir.

Evet, nasıl ki kirlenmiş, dağılmış bir mekânı tezyin etmek için önce temizlemek gerekirse, kalbi tezyin etmek için de önce kalbi şirkten, günahlardan ve Allah’tan gayr olan her şeyden temizlemek şarttır. “Def-i şer celb-i nef’a racihtir” prensibince, önce zararlı şeyler, yanlışlar kalpten def edilir. Sonra iman ve İslâmiyet hakikatleriyle süslenir. Böylelikle temizlenen kalpte artık güzel ahlâk, marifet büyümeye ve yerleşmeye başlar.

Kalp, âyine-i Samed’dir. Oraya sadece Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti girmesi gerekirken, dünya ve dünyaya ait şeyler bu kalbe dolarsa, işte insan kalbine yerleştirdikleriyle imtihan olur ve felâketlere düşer.

Kalbin bozulması Allah’tan başka şeylere gönül bağlamak, O’na ortak koşmak, riya, haset, kin, adavet ve zulüm gibi kötü ahlâklarla olur. Bu yüzden akıllı insanlar kalplerini ihmal etmezler. Bunun için de sürekli bir muhasebe halinde olmak ve ihlâs hakikatini hayata katmak şarttır.

Evet insan, hakikî lezzeti ve saadeti istiyorsa, kalbini ihmal etmemelidir. Aksi halde, dünyada hiç dersi bitmeyeceği gibi âhiretini de kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.

Hâsılı insan manevî kalbinin hasta olduğunu bilmelidir ki tedavi etsin. Çünkü hastalığın bilinmesi tedavide en önemli noktadır. Kişi adavet, kin, nefret, tarafgirlik, haset, gurur, kibir v.s. gibi hastalıklarının olup olmadığını yoklamalı ve bu hastalıkları teşhis eder etmez, hemen tedavi yoluna gitmelidir. Her asrın maneviyat doktorları farklı metotlar uygular. İşte bu asrın maneviyat doktoru da Risale-i Nur’dur. Kişi, hastalığına göre reçeteleri Kur’ân kaynaklı bu eserlerden okuyarak öğrenebilir. Nitekim, Risale-i Nur’da bu asır insanının içine düşebileceği her varta ve tehlikeden kurtuluş, her hastalığın tedavisi bulunmaktadır. Yeter ki, halis niyetle okuyalım.

Yasemin Yaşar / Nur Postası

Toplumu geren öfkelilere, tasavvuftan tahammül örnekleri

Bazı tasavvufi örnekleri okuyup, vakaları dinlemek, sert tartışmaların meydana getirdiği gerilimi azaltır, sabır ve tahammül duygumuzu geliştirir gibi geliyor bana.

Bu düşünce ile bugün sizlere takdirle okuyacağınızı sandığım tahammül örnekleri arz etmek istiyorum. Geniş düşünmeye, sabırlı ve tahammüllü olmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şu devrelerde, bu gibi örneklerden etkilenecek, sabırlı olma duygumuzu geliştireceğiz diye düşünmekteyim.

***

Öfkeli bir adam, Hazreti Ebu Bekir (ra) Efendimiz’i tenkit etmeye başlar. O da hakkı olan cevabı hemen vermeyip sabırla dinlemeyi tercih eder. Efendimiz (sas) ise bu durumu tebessümle seyreder. Ne var ki, adam yersiz tenkitlerini uzatınca Hz. Ebu Bekir (ra) cevap vermeye başlar. Bu sırada Efendimiz’in yüzündeki tebessümün gittiğini görünce üzülür, cevap vermekle yanlış mı yaptım diye sorması üzerine Efendimiz’den şu açıklamayı dinler:

– Seni tenkit eden adamı sabırla dinliyor, cevap vermiyordun. Bu sırada bir melek senin adına o adama cevap veriyor, seni savunuyordu. Ben de meleğin seni savunmasını tebessümle seyrediyordum. Ne zaman sen sabrı bırakıp cevap vermeye başladın, melek sustu. Ben de meleğin susmasından dolayı üzüldüm, tebessümüm ondan kayboldu! Yoksa senin cevap hakkını kullandığından değil!..

Demek bazen sabır gösterip susan, savunmasız kalmaz. Gerektiğinde melekler dahi haklıyı savunur. Yeter ki meleklerin savunmasını bekleyecek kadar sabır gösterilebilsin. Özellikle aile içinde melek cevap versin diyerek gösterilen sabır, çok önemlidir. Hem aile içinde gerilimi azaltır hem de yuvada huzur ve sükuneti sağlar, aynı zamanda başka ders alacaklara da önemli bir sabır örneği vermiş olur…

***

İsterseniz bir tenkit dinleme örneği de İmam-ı Azam Efendimiz’den verelim. Kufe Mescidi’nden çıkıp evine doğru giderken peşine düşen bir muhalifi, söylenerek gelir arkasından:

– Sen İmam-ı Azam filan değilsin ama kendini büyük gösteriyor, İmam-ı Azam dedirtiyorsun…

Arkasından gelen adamın ithamlarını dinleyerek devam eden imam, nihayet yolun sonuna gelince geriye dönüp tebessümle bakarak der ki:

– Burası benim evimdir, söyleyeceklerin bittiyse izin ver de evime gireyim!.. Adam birden ne diyeceğini bilemez, şaşırıp kalır. İmam evine girer, kapısını da yavaşça kapar.

Bu durum karşısında kendini tutamayan adamın son sözü şöyle olur:

– Şimdi şüphem kalmadı, sen gerçekten de İmam-ı Azam’mışsın!..

***

Tasavvuf büyüklerinden Malik bin Dinar’ı yolda giderken gören biri der ki:

– Şu adamı görüyorsunuz ya, ihlassız, gösterişçi günahkârın tekidir. Gören halk, onu tasavvuf büyüğü zannediyor!

Malik bin Dinar, sesin geldiği tarafa dönüp adama tebessümle bakar, olanca yumuşaklığıyla şu cevabı verir:

– Allah razı olsun senden, beni şimdiye kadar hiç kimse böyle doğru tarif etmedi!..

Nasıl, var mısınız böylesine bir eleştiriye, böylesine gönül rızasıyla bakmaya, dua ile karşılık vermeye?

***

Bir tahammül örneği de Hz. Mevlânâ’dan verelim: Konya çarşısında kendine çok güvenen bir adam, çevresine meydan okuyarak bağırır:

-Bana bakın bana! Ben öyle bir adamım ki bana bir kelime söyleyen bin kelime ile cevap alır!

Hazret-i Mevlânâ, adamın çenesi altına kadar sokulur, gözlerinin içine bakarak cevap verir:

-Ben de öyle bir adamım ki bana da bin kelime söyleyen bir kelime ile dahi cevap alamaz!

Çünkü der, meleklerin cevabı yeter bana..

Denebilir ki, her yerde olmasa bile gerektiği yerlerde meleklerin cevabıyla yetinen kimseler büyük bir tahammül ve sabır örneği vermiş olurlar. Hatta bazen bir büyük musibet ve sıkıntının önünden böyle çekilmiş olurlar. Bazen de ailenin mutluluk ve huzurunu korumuş olmak gibi tahammüller de göstermiş sayılırlar.

Ahmed Şahin / Zaman