Etiket arşivi: zalim

Zalimlerin Maskesi Düşerken

Mısırda Adeviye ve Nahda meydanlarında yaklaşık 3000 Müslüman şehit ediliyor.Ramazanı 50 derecede ifa ederek meydanları dolduran ümmetin mazlumları Ramazandan hemen sonra kendilerine kendi askerleri  tarafından katliam yapılıyordu.

Darbecilerin yaptığı bu katliamlar (haşa onlardan) hayvanlara yapılmış olsaydı şimdi dünya ayaktaydı.Birleşmiş milletler ayaktaydı.Bilmem hangi kuruluşlar ayaktaydı.Fakat ölenler Müslüman olduğu için herkes sağır ve dilsizleri oynadı.

Bu şehit olanların üzerine bir de sözüm ona Suud,BAE,Ürdün ve Kuveytin kukla yönetimlerinin darbecilere destek vermesi ve diğer İslam ülkelerinden Türkiye ve Katar  dışında kayda değer bir tepki gelmemesi insanı daha çok kahreden bir durumdu.Fakat bu olay  bir yandan da bu ülkelerin ve Batı dünyasının maskesinin düşmesine neden olan önemli bir olayda.Özellikle Suud Yönetiminin  başındaki şimdiye kadar Hadim-il Haremeyn olarak adlandırılan şahsın aslında Hain-ül Haremeyn olduğunu net bir şekilde gösterdi.

Batı dünyasına gelince; sözde demokrasi kriterlerinin geçersiz olduğunu tasdik eder bir sesiz duruş sergilemiştir.Yani her zamanki çifte standart’ını göstermiş  ve demokrasi havarisi maskesinin arkasında  kapitalist sömürgeci bir canavar sağladığını göstermiştir.Yani Batı Dünyası demokrasiyi yalnız ülkeleri istediği gibi sömürmek için bir kalkan olarak kullandığını apaçık göstermiş oldu

Müslüman dünyasının acısı Mısırdaki olaylar daha tazeyken; Suriye’de Esadın Şam’ın Guta bölgesine kimyasal silahla  saldırması sonucu çoğunluğu çocuk olmak üzere 1300   insanın  ölmesiyle daha da katmerleşti. Artık  Müslüman halklar için sözün bittiği yerdi.İnsan o masum cennet kuşu bebeklerin ölü bedenlerini  izler donup kalıyordu.

Hele birde İran’ın bu katliam için Esadı savunan tavrı insanı daha da hayrete düşürüyordu.Yıllarca mazlum Müslüman halkların sözde savunucusu İran Devleti masum çocukları kimyasal bombayla katledenleri savunuyordu.Bu durum artık İran’ın maskesini açık bir şekilde düşürüyor.Ve perde arkasındaki Irkçı Şia milliyetçiliğini gün yüzüne çıkarıyordu.Artık insanın dilinden şu sözler dökülüyordu..”İnsanlık Ölmüştür” O zaman  Bediüzzaman’ın dediği gibi ”Yaşasın Zalimler İçin Cehennem” demek geliyordu.

Bütün bu olanlar karşısında yalnız Türkiye ve hükümeti kayda değer sağlam bir duruş sergiledi.Tabi bu duruşlarının karşısında hem içten hem de dıştan Türkiye yalnız kaldı.Türk dış politikası iflas etti diyerek akıl vermeye çalışan zevat ortaya çıktı.

Şimdiye kadar Müslümanların herhangi bir derdiyle dertlenmeyen her hareketlerini konjektüre  göre ayarlayan zevat Nasrettin Hocanın fıkrasındaki gibi hırsızları suçlamadılar.Hep Mursiyi ve ona destek veren Başbakan  Erdoğan’ı Suçlar yazılar yazdılar ve hala da yazıyorlar.Yazılarında ne Mısırdaki  darbecileri ne de Suriye’deki Esadı suçlar yazılar yazdılar.Yani onlara göre   hırsızın hiç bir suçu yoktu.Suçlu olan hırsızlığa  uğrayandır, ona destek verendir.Bundan dolayı Türkiye zarar görebilir.Darbeci Sisi’nin  ve Katil Esadla iyi geçinmeliymiş.Bu zalim ve katillerle iyi geçinmediği için bölgede ve dünyada yalnız  kalmıştır.

Peki bu tez doğrumudur? Bana göre hayır doğru değildir.Şimdi Türkiye belki Ortadoğu’daki zalim yöneticileri karşısına almıştır.Fakat Türkiye bu göstermiş olduğu onurlu duruş ile mazlum Ortadoğu halklarını yanına almıştı. Müslüman bir millete yaraşır bir duruş sergilemiştir.

Unutmayalım:

karanlık aydınlıktan,yalan doğrudan kaçar
güneş yalnız da olsa etrafa ışık saçar
unutma ki doğruların kaderidir yalnızlık
kargalar sürüyle,kartallar yalnız uçar.

Sonuç olarak ben de  Ersoy DEDE’nin Yazısında dediği gibi ”Namaz kılan masum halka yaylım ateşi açan Sisi ile, bebekleri sarin gazıyla öldüren Esad’la, ona destek vermek için bizzat Suriye’deki gücünü iki katına çıkaracağını açıklayan Nasrullah’la, katliamların askeri gücünü sağlayan İran’la lojistiğini sağlayan Rusya’yla, daha çok insan öldürülsün diye kesenin ağzını açan Arap Krallarla ve bütün bu organizasyonun arkasındaki İsrail ile dost olacağıma yalnız kalırım diyorum.”  Vesselam…

HAMİT DERMAN

İslam Alemi’ndeki Olaylar Cenab-ı Hakk’ın Adaletine Ters Değil Mi?

Mısır’da yaşanan katliam insanlık tarihinin sayfalarında kara bir leke olarak duracaktır. Sadece Mısır’da yaşanan katliam değil, Suriye’de, Filistin’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Çeçenistan’da, Afganistan’da ve daha pek çok İslam ülkesinde yaşanan bu dram şüphesiz bütün Müslümanları derinden yaralamaktadır.

Tüm bu yaşananlar akıllara “Müslümanların yaşadığı bu eziyet Cenab-ı Hakkın mutlak adaletine ters değil mi?” sorusunu akıllara getirebilir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri kainattaki mutlak adalet kavramından yola çıkarak bu durumu şöyle izah eder;

“Evet, görüyoruz ki, alelekser, gaddar, facir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kainatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pak ve münezzehtirler. Öyleyse, adalet-i İlahiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükafatını görsün. (İşaratü’l-İ’caz)”

Bediüzzaman Hazretleri kainattaki işleyişten, bu nizam içindeki mutlak adaletten ahretin varlığına deliller sunar. Böylece zalimler ve mazlumlar arasında mutlak adaletin büyük mahkemede sağlanacağını belirtir.
Bediüzzaman 10. Söz’de ahiretin varlığını ispat ederken zalimlerin cezasız kalmasını Cenab-ı Hakk’ın izzetine uygun olmadığını ifade eder.

Hem, o celal ve izzete uygun bir dar-ı mücazat olacaktır. Çünkü, ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor; yoksa, bakılmıyor değil. Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurun-u salifede cereyan eden asi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur. (Sözler-10.Söz)

Hiç mümkün müdür ki, zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla Rububiyetin saltanatını gösteren Zat-ı Zülcelal, Rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-ı hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te’dib etmesin? Halbuki, bu muvakkat dünyada, o hikmet, o adalete layık binden biri insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükafat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.(Sözler-10.Söz)

Risale Ajans

Köre nedir köre ne? Görenedir görene!

Maneviyat büyükleri derler ki: -Ana baba ile mazlumun duasını almaya özel bir dikkat gösterin, bedduasına uğramaktan da yine özel bir dikkatle kaçının ve hatta korkun. Çünkü bu iki dua, yani ana baba ile mazlumun duası redde uğramaz. Hem de okun yaydan çıktığı gibi çıkar ağızdan, sapmadan, gecikmeden hedefine ulaşır. Hadisler böyle tarif eder bu iki duayı.

Tarih kitapları, mazlumiyet ve mağduriyete maruz bırakılan insanların kırık gönülle yaptığı beddualarının hemen etkisini gösterdiğine ait ibretli örnekler vermekteler. Meşhur Horasan valisi Abdullah bin Tahir’in suçsuz bir adamı zindana attırdıktan sonra aldığı beddua da, bu ibretli örneklerin başında gelir. İsterseniz bu tarihi olayı okuyanlar arasına biz de girelim bugün. Bakalım bizde nasıl bir duygu meydana getirecek, mazlumun namazdan sonra kırık gönülle yaptığı bedduasının anında valiyi yatağında uyuyamaz hale getirme etkisi?

Abbasi Halifesi Me’mun zamanında (H.198-218) Horasan valisi olan Abdullah bin Tahir, aslında muhterem ve mübarek bir idareci olarak hizmetler görmüş olmasına rağmen bazen öfkesine mağlup olur, zulümlü emirler de verirmiş. Nitekim bir gece şehirde şikâyetlere sebep olan bazı başıboş kimseleri toparlayıp valinin huzuruna çıkarmak üzere önlerine katarak götüren görevliler, bir ara önlerindeki bir suçlunun sokaklardan birine dalarak kaçtığını görürler. Peşine düşen bekçiler sokakta yürüyüp giden Heratlı masum bir demirciyi de, kaçan suçlu zannederek yakalayıp suçlular arasında valinin huzuruna çıkarırlar. Geceleri halkı rahatsız eden bu suçlulara olan kızgınlığı sebebiyle ayırım yapmadan, sorma gereği duymadan emir veren vali Abdullah bin Tahir:

– Atın bu edepsizleri zindana! der. Akılları başlarına gelinceye kadar kalsınlar orada!

Böylece çoluk çocuk rızkı için çalışmaktan yorularak akşam evine dönmekte olan Heratlı masum demirci de valinin sorgusuz sualsiz emriyle suçlular arasında zindanı boylamaktan kurtulamaz. Üzerine kapatılan zindan kapısının arkasından büyük bir teessür içinde abdestini alıp namazını kıldıktan sonra kırık gönülle ellerini açarak yaptığı bedduasında der ki:

– Rabb’im, beni evimde uyutmayanları sen de evlerinde uyutma. Sabahlara kadar onlar da uyuyamasınlar yumuşak yataklarında!

O sıralarda yatağına uzanarak uyumaya başlayan vali ise, müthiş bir sarsıntı ile uyanır, bakar ki deprem filan yok. Şükürler olsun rüyaymış diyerek tekrar uzanır yatağına. Ne var ki gözünü kapar kapamaz aynı sarsıntı yine başlar. Yine fırlayıp sağa sola bakar. Derken sabahlara kadar mazlum demirci zindanda nasıl uyumazsa, onu zindana atan vali Abdullah bin Tahir de evindeki yumuşak yatağında öyle uyuyamaz…

Sabah olunca, “Birine bir zulüm mü yaptım acaba?” diyerek hapishane müdürünü çağırtıp hapishanede bir mazlum mu var yoksa, diye sorar?

Müdür, bir mahpusun sabaha kadar yaptığı bedduasını anlatır.

-Rabbim beni evimde uyutmayanları sen de evlerinde uyutma! diye beddua eden bir mazlum sesi geliyordu hapishanede, der.

– Hemen onu getirin buraya, diyen Vali, huzuruna getirttiği adamın akşam evine giden bir suçsuz demirci olduğunu öğrenince özür diler, hakkını helal etmesi için gerekli yardımlarda da bulunarak serbest bırakırken tembihini şöyle yapar:

– Bir daha böyle bir zulme maruz kalacak olursan hemen beni ara!

Ama bu hatırlatmaya demircinin cevabı düşündürücü olur:

– Neden seni arayacakmışım? Bana zulmedip sorgusuz sualsiz zindana atan sen değil misin? Ben seni değil, beni senin zulmünden kurtaranı arar, müracaatımı yine O’na yaparım. Zira O, senin evini sabahlara kadar başına sallamasaydı sen yine beni aramayacak, zulmünü sürdürmekten geri kalmayacaktın! Sözünü şöyle bağlar:

-Ama sakın bir daha böyle sorgusuz sualsiz zulüm emri verme. Çünkü bu defa evin başına sallanmakla kalmaz, güldür güldür yıkılır da enkaz altında kalmaktan kurtulamazsın!

İnsaflı valinin gözyaşlarını tutamayarak ağladığı görülür. İnsanlara ibret olması için de irşat kitaplarına bu olay böyle yazılır. Ancak buna rağmen hemen herkes bu olaydan ibret alır da zulmü bırakır mı? Hayır. Neden hayır? Çünkü olayların içindeki ikazı herkes açıkça göremez. Onun için manidar sözle derler ki: “Köre nedir köre ne? Görenedir görene!”

 Ahmed Şahin / Zaman

Zalimlere Karşı Girilecek Kudsi Kale

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı “Mü’minler
ancak kardeştirler” kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Çâ-yı teessüf bir hâlet-i içtimaîye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:

“Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaîyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar? Şu hâl bir sukuttur, bir vahşettir, hayat-ı içtimaîye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.

Medar-i ibret bir hikâye: Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.

İşte, ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecburken, onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?

O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.

Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı “Mü’minler ancak kardeştirler” (Hucurat Sûresi, 49:10.) kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.

İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir” (Buharî, Salât: 88) düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.

Said Nursi

Zalimler İçin Yaşasın Cehennem!

Musîbet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü mâsumâne ve mazlumâneden, zayıfa şefkat ve gadre şiddet-i nefret dersini aldım.

Ümidim kavîdir ki, çok mâsumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden “ay,” “vay” ve “ah”lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir.

Ve âlem-i İslâmda yeni yeni İslâm devletlerinin teşekkülleriyle, o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.

Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, vilâyat-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum.

Zira bu mim’siz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kal, Şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermadır.

Bildiğime göre, edipler edepli olurlar. Edepsiz bazı gazeteleri nâşir-i ağrâz görüyorum. Eğer edep böyleyse ve efkâr-ı umumî böyle karma karışık olsa, şahit olunuz, böyle edebiyattan vazgeçtim. Bunda da dahil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani, Başit başındaki ecram ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim.

Muarrâdır fezâ-yı feyzimiz şeyn-i temennâdan,
Bize dâd-ı ezeldir zîrden bâlâdan istiğnâ.
Çekildik neşve-i ümitten, tûl-i emellerden,
Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı Leylâdan istiğnâ.
Divân-ı Harb-i Örfî, s. 52

***
Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkit ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur.

Onun için, “O gün ki, bütün sırlar ortaya serilir.” (Târık Sûresi, 86:9.) sırrınca, kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.

Âhirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul’un acaip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma’rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum.

Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azap, azap değil, benim için bir şandır!

Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husûmet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divân-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.

Said Nursi