Etiket arşivi: Zikir

Kur’ân Okumanın Yöntemi

“And olsun, Biz Kur’ân’ı zikir için kolaylaştırdık. Fakat hani ibret alacak olan?”
(Kamer Sûresi, 54:17)

Kur’ân’ın indiriliş amacını açıklayan ve bizim ona yaklaşma açımızı belirleyen âyetlerden birisi de bu âyettir. Kamer Sûresi boyunca dört defa bir nakarat gibi tekrarlanarak vurgulanan bu âyet, üç anahtar kavram ile Kur’ân’ın önemine dikkat çekmekte ve bizi ona kulak vermeye çağırmaktadır.

Bu kavramlardan biri “kolaylaştırma”dır. Ancak bu işlem sayesindedir ki biz Kur’ân’ı dinleyebiliyor, okuyabiliyor, anlayabiliyor, ezberleyebiliyoruz. Zira Kur’ân okumak demek, Âlemlerin Rabbine muhatap olmak demektir. Bu hitabın bir tarafında yer ve gökleri yoktan yaratan, maddeden ve hür türlü kayıttan münezzeh, hiçbir benzeri olmayan bir aşkın varlık, diğer tarafında ise Onun tarafından yaratılan ve bu âlemde ancak sınırlı şeyleri görüp işitebilen, duyularının erişemediği yere aklı ermeyen fâni ve âciz bir varlık vardır. Böyle bir hitabın muhatap tarafından anlaşılabilmesi için tek yol, onu muhatabın algılama seviyesine indirecek bir şekilde kolaylaştırmaktır.

Bu, bizim Güneşi inceleyişimize de benzetilebilir. Biz, en yakınımızdaki bu yıldızı doğrudan doğruya teleskoplarla incelemek bir yana dursun, çıplak gözle bile ona bakamayız; zira onda beliren tecellînin şiddeti, bizim görme sınırlarımızın çok üzerindedir. Bu durumda biz Güneşin teleskoplarımıza akseden görüntüsünü bir perde üzerine yansıtır ve böylece, şiddeti bir hayli azaltılmış olan bu görüntüyü inceleme imkânına kavuşuruz. Yer ve Gökler Rabbinin yarattığı sayısız yıldızlardan bir tanesinin ışığına doğrudan muhatap olamayan insan, Onun bizzat kendi hitabına muhatap olmak için, hiç kuşkusuz, bundan çok daha ileri seviyede bir “kolaylaştırma” işlemine muhtaçtır. İşte, Yüce Yaratan, bir yandan insana “beyanı” öğreterek onu Kur’ân’a muhatap olabilecek bir yetenekte yaratırken, diğer yandan da Kur’ân’ı insanın anlayabileceği bir şekilde kolaylaştırmıştır.

İkinci olarak, bu kolaylaştırma işleminin amacı, Kur’ân’da “zikir” kelimesiyle ifade edilmiştir. Hayli kapsamlı bir kelime olan “zikir” sözcüğünün başlıca anlamları arasında “hatırlama, ezberleme, düşünme, öğüt alma” gibi anlamlar vardır ki, âyetin gelişinden, tüm bu anlamların birden kastedildiği anlaşılmaktadır. Gerçekten de, Kur’ân, bu özelliğiyle taklidi imkânsız bir mucize olarak yüzyıllardır âleme meydan okuyagelmiş ve her çağda, her toplumda, her kesimden insanlar tarafından okunmuş, ezberlenmiş; kölelerden hükümdarlara, çocuklardan en seçkin bilgelere kadar herkes her zaman ondan dersini almıştır. Bu ise, Âlemlerin Rabbi tarafından insana bahşedilmiş pek büyük bir lütuf ve şereftir ki, “zikir” kelimesinin içerdiği bir başka anlam olan “şeref” anlamında buna da bir işaret vardır.

Üçüncü olarak, Kur’ân bu beyanını bir çağrı ile noktalıyor:

“Hani ibret alan?”

Bu çağrıdaki “ibret” kelimesi ise, Kur’ân’a bakış açımızı son derece net bir şekilde belirliyor. Önündeki mushafın sayfalarını açan insan, eğer bu kitabın ona kim tarafından gönderildiğini ciddiyetle düşünecek olursa, kendisine düşen tavrın bir ibretten başka birşey olamayacağını pek çabuk kavrayacaktır.

Bu tespit, “Meal veya tefsir okumalı mıyız?” şeklindeki sorulara da açıklık getiriyor. İnsanları bu konuda çekingenliğe iten şey, yanlış anlamlar ve hükümler çıkararak dinine zarar verme endişesidir. Oysa ahkâm çıkarmak çok özel bir iştir ve bunun için gerekli bir altyapıya ihtiyaç gösterir. İbret almak için gerekli olan şey ise, gören bir göz ile hakka yönelmiş bir gönülden ibarettir. Buna sahip olan bir kimse, Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda olmanın bilinci ve edebi içinde Kur’ân’a kulağını verecek olursa, onda hayatına hayat katacak nice öğütler ve ibretler bulur.

Lâkin bu noktada insanı bekleyen tehlikeler de yabana atılacak gibi değildir. Zamanımızın hakim değerleri, özellikle dünya hayatının her konuda en önemli referans olarak alınması, Kur’ân’dan alınacak ibretlerin önünde çok büyük bir engel teşkil etmekte, hattâ Kur’ân’ın derslerini amacından saptırma istidadı taşımaktadır. Ancak bu konuda da Kur’ân’ın uyarıları mevcuttur; bu uyarılara kulak veren insan, her zaman Kur’ân’dan doğru bir şekilde dersini alabilir ve bu derslerde kendisini Rabbinin rızasına yaklaştıracak bir yol bulabilir:

“Kur’ân’ı okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”[1]

“Kur’ân okunduğu zaman susup dinleyin ki rahmete erişesiniz.”[2]

Ümit Şimşek

RİSALE-İ NUR’DA ZİKİR

Zikir, kelime itibariyle Allah’ı, hatırlamak ve anmaktır. Bazı alimlerimiz zikir için, “insana sevap kazandıran her türlü hareket, fiil ve sözlerdir.” demişlerdir. Allah’ı anmak ise Kur’ân’ın açık emirlerindendir. “Öyleyse siz Beni zikredin ki Ben de sizi anayım.” (Bakara Sûresi, 152), “Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz” (Enfal Sûresi, 45) ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.

Zikir, kalb ve dil ile yapılabilir. Ama asıl ve esas olan kalbin zikridir. Çünkü dil ile yapılan zikir, kalb ile desteklenmedikçe makbul olmaz. Çünkü dilin zikri, Allah ile kalb arasında bir irtibat olduğunun sadece bir tercümandır. Kalpten maksadımız vücudumuzun motoru hükmündeki et parçası değildir. Bu isim ona mecazi olarak verilmiştir. Asıl olan ruhun esası ve merkezi olan manevi kalptir.

Maddi ile manevi kalbin farkını ve ayırımını Prof. Dr. Alaaddin Başar hocamız aşağıdaki şu ifadelerle ortaya koymaktadır.

Günlük hayatımızda, yer yer, “falanın kalbi bozuk” yahut,“filânca kalp ameliyatı geçirmiş” gibi sözler ederiz. Bu konuşmalarımızda, kalbi, iki ayrı mânâsıyla kullanırız. Bunlardan biri maddî, diğeri ise mânevîdir. Bir başka ifadeyle, biri zâhirî, diğeri bâtınî…

Her ikisinin de aynı isimle yâd edilmesine değişik açıklamalar getirilmiş. Bunlardan birisine göre, insan ruhunun bedenle ilk alâkası kalpte başlıyor. Bir diğerine göre, kalbe bu ismin verilmesi mecazdır: “Maddî kalbin bedendeki rolü ne kadar önemli ise, mânevî kalbin de insanın ruhî hayatında öyle büyük bir vazifesi vardır.” Bazı zâtlar da, kalbi, ruh mânâsında kullanmışlardır.( Prof. Dr. Alaaddin Başar, Nurdan Kelimeler)

Risale-i Nurlarda zikir konusu, çok geniş çerçevede işlenmiş ve nur talebelerine her hallerinde Allah’ı nasıl hatırlayacakları konusu öğretilmiştir. Bu konuları birkaç başlık altında işlemek ve nurlarda zikir ibadetinin nasıl yapıldığı hususunda bazı ipuçları vermek istiyoruz.

1. Kalp ve dil ile doğrudan zikir yapmak: Bu konuyu üç başlık altında işlemek mümkündür.

·Allah’ın esma ve sıfatlarını saymak
Zikir yapmanın bir mahalli veya vakti söz konusu değildir. Çünkü, tarlada, işte, fabrikada, yürürken, uzanırken, dinlenirken, yemek yerken, v.s. kalb veya dil ile Allah’ı zikretmek olabilir. Kur’an-ı Kerim her halükarda Allah’ı zikretmekten uzak durmayan insanları “O nûra, Allah’ın yükseltilmesine ve içlerinde kutlu isminin zikredilmesine izin verdiği “evlerde” kavuşulur. Oralarda, sabah akşam O’nun şanını yücelterek tenzih eden öyle yiğitler vardır ki, ne ticaretler, ne alış-verişler onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” ( Nur Suresi, 36, 37) şeklinde methetmektedir.

Âyetteki “evler” mescitler olarak tefsir edilmekle beraber aynı zamanda “müminlerin evleri” diye de tefsir edilir. Zira İslâm dininde ibadet, cami ve mescitlerle sınırlı değildir. ( Suat Yıldırım, Kur’an meali) Bu ayette belirtilen evlerden özellikle bu zaman için “ Nur evleri ve dershaneleri” anlaşılması da pek uygun düşer. Çünkü Nur talebeleri, hizmet tarzı itibariyle evlerde sohbet edip, iman hakikatleri ile Allah’ın emir ve yasaklarını birbirlerine anlatma hizmeti ile tanınmaktadırlar.

Ayrıca Kur’an’da “ Onlar ki Allah’ı bazen ayakta divan durarak, bazen oturarak, bazen de yanları üzere zikreder” (Al-i İmran Suresi, 191.)
Ayrıca sahih bir Hadis-i Şerifte “Ey inananlar, Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin” buyurulmakla, her zaman Allah’ı zikretmenin imanın bir göstergesi olduğu vurgulanmaktadır.

Bu gibi ayet ve hadislerden yola çıkarak, nur talebelerinin dil ile yaptıkları zikrin üç temel şubesi olduğundan bahsedilebilir. Bunlar:
A. Nur talebeleri, 7 ana bölümden oluşan “Hizb-ul Envari’l Hakaikı’n Nuriyeyi” başka bir tabirle “Cevşen-ul Kebir” duasını hususi bir vird edinmişlerdir. Nur talebeleri, bu dua kitabında;
1- Sevap ve feyiz itibariyle kendisine yetişilemeyecek olan kur’andan bazı sureleri,

2- Allah’ın bin bir isminin içerisinde bulunduğu müstesna dua ve münacat olan “Cevşen” dediğimiz Peygamber duasını,

3- Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin sırlar ve sevaplar ile dolu olan “ Evrad-ı Bahaiyye ” duası ve evradını,

4- Başta Peygamber Efendimiz ( s.a.v )’in olmak üzere, Veysel Karani, Abdulkadir Geylani hazretleri gibi büyük kutup ve gavsların salavatlarının içerisinde toplandığı “ Delailin Nur ” u

5- Hz. Osman (r.a )’ın çeşitli ayetlerden dua niyetiyle iktibas ettiği, mükemmel ve sevabdar “Münacat-ul Kur’an” duasını,

6- Hz. Ali (r.a ) efendimizin İsm-i Azam olarak tespit ettiği “ Ferd, Hay, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddüs” isimlerini şefaatçi kabul ederek yapılan “ Tahmidiye ” duasını,

7- “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı tesbih etmemiş olsun” ayet-i kerimesinin bir nevi tefsiri olan ve kainattaki tüm mahlukatın tesbihlerini niyet ederek okunan “ Hülasat-ul Hülasa ” duasını, sık sık okudukları herkesçe bilinen ve bir nevi Nur talebelerinin hususi bir virdi olduğu çoğu insanlarca kabul edilen bir gerçektir.

B- Risale-i Nurun Birinci Lem’asının başında belirtilen ve Bediüzzaman hazretlerinin “her zaman, özellikle akşam ve yatsı arasında otuz üçer defa okunması çok faziletli bulunan ayet-i kerimelerdir” dediği, bir kısım ayetlerin okunması, çokça tavsiye edilmektedir.

C- Her namazın arkasında okunan ve salavat ile Esma-i Hüsna’dan oluşan “Namaz tesbihatının”, gerek toplu gerekse ferdi olarak okunması.

· Allah’ı güzel bir şekilde anmak
Risale-i nur’da Allah’ı, Ehl-i sünnet itikadı üzere tanımak ve sevmek dersi çokça işlenmektedir. Bu şekildeki bir bilme ve sevme, Allah için yapılacak en büyük saygı ve en isabetli zikirdir. 11. Söz namındaki bir risalede Allah’ı tanıma, sevme, hatırlama ve bilme ile alakalı bir muhteşem temsilden bir paragraf veriyoruz:

“Ey ahali! Şu sarayın meliki olan efendimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu süslemelerle kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun eserlerini takdir ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanlar ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen ni’met ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu mükemmel eserleriyle, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz süslü eserler üstünde birer hususî ve taklit edilmez mühür koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eseri olduğunu ve kendisinin tek ve yekta olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, benzersiz tanıyınız ve kabul ediniz.” ( Sözler, 122)

· Allah’ın yüceliğini dile getirmek
Nurlarda, insanların dar kabiliyeti ile Allah’ın sonsuz sıfatlarının anlaşılamayacağı vurgulanmaktadır. İnsanlarda mevcut olan bu eksiklik, sonsuz sıfatların inkarına vesile olabilir. Çünkü şeytan, bu damarı ve özelliği çok işletmektedir.

İşte insanların acizliklerinden istifade eden şeytanların bu desise ve aldatmalarını susturan sır, “ Allahü Ekber” olduğu risale-i nurun çok yerlerinde, özellikle 13. Lem’ada çok güzel ve vurucu ifadelerle işlenmiştir. Çünkü, uçsuz ve bucaksız olan şu muhteşem kainatı, bütün yönleriyle ve özellikleriyle idare eden ilahi kudreti, insanların anlamaları mümkün değildir. Bu mesele, ancak “ Allahü Ekber, Allah en büyüktür” demekle, kabullenilmesi söz konusu olabilir.

2- Kur’an okumak ve öğretmek suretiyle yapılan zikir:
Kur’an-ı Kerim’de “İşte bu (Kur’ân) da, bizim indirdiğimiz bir zikirdir (öğüttür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” (Enbiyâ suresi, 21/50) buyurulmaktadır. Bu ayet-i kerime için çok çeşitli manalar verilmekle beraber, bazı alimlerimiz Kuran’ın da zikir niyetine okunabileceği hususunda mana çıkarmışlardır.

Dolayısıyla Kur’an okumak ta bir zikirdir. Risale-i Nur talebelerinin, her namazdan sonra birer aşır okumaları, Cevşen-i Kebir’in ilk bölümünü teşkil eden ve Kur’an surelerinden ibaret olan kısmı okumaları, haftalık hatimler düzenlemeleri, mübarek üç aylarda ve özellikle Ramazan ayında çokça Kur’an okumaları ve Kur’an okumayı bilmeyenlere de kur’an öğretmeye çalışmaları bu zikir vecibesini hakkıyla yerine getirdiklerine bir delildir.

3- Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmekle yapılan zikir:
Risale-i Nur’da “Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem (s.a.v)’i hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılap eder.” ( Lem’alar,51) ifadesinden yola çıkarak şunu diyebiliriz: Madem zikir Allah’ı hatırlamaktır ve madem Sünnet-i seniyyeye ittiba etmek, Allah’ı hatıra getiriyor. Öyleyse Peygamberimizin ( s.a.v ) sünnetine uymak ta bir nevi zikirdir. Risale-i nur talebelerinin sünnete ciddi ittiba etmeleri, hem sünnete uyma ve hem de Allah’ı zikretme sevabı ve feyzi kazanmalarına vesile olmaktadır.

4- Tefekkür etmek suretiyle yapılan zikir:
Kur’an-ı Kerim’de “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve derler ki: “Ey Rabb’imiz, bunu boş yere yaratmadın, Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru!.” (Al-i İmrân, 3/191).

Bir hadis-i Şerifte de Peygamberimiz (a.s.m) de, “Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de Elhamdülillah’dır” (İbn Mâce, Edeb, 25) diyerek, tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın İslâm dinindeki önemini ifade etmiştir.

Yukarıdaki Ayet ve hadis gibi çok ayet ve hadislerin ifade ettikleri bir hakikat var ki: Allah’ın esma ve sıfatlarını tefekkür etmek, zikirdir. Risale-i Nur’un dört esasından birisi tefekkürdür ve risalelerin çoğu tefekkür hakikatine ulaştırmaktadır. Başta 7. Şua (Ayet-ül Kübra ) risalesi olmak üzere 2. 3. 4. ve 15. Şualar, 20. ve 24. Mektublar, 16. 17. 20. 23. 24. 29. 32. ve 33. Sözler ve 30. Lem’a olan İsm-i Azam risalesi gibi risaleler, tefekkür alanında birer şaheser hükmündedir.

5- Allah’ın Davasına hizmet etmek şeklindeki zikir: · Allah’ı, Allah’ın isim ve sıfatlarını önce kendilerine, sonra başkalarına anlatmak
Vücudun bütün organlarının Allah’ın emir ve yasaklarına göre hareket etmeleri ile “Bedenî zikir” hasıl olur. Bu zikir, kişinin kendi vücut organlarını Allah yolunda çalıştırması ile mümkündür (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, 659).

Allah yolunda hicret ve hizmet etmekle tozlanan ayaklar hakkında çok müjdeleyici rivayetler mevcuttur. Zira, bir Hadiste “Allah yolunda tozlanan ayaklar, cehennem ateşine haramdır.” buyurulmaktadır. Buna göre, bir insanın Allah yolunda hicret veya hizmet etmesi, vücudun zikridir. Dolayısıyla Nur talebelerinin dersten derse, hizmetten hizmete koşmaları da zikirdir.

· Ders yapmak
Hz. Resulüllah (a.s.m) bir hadiste zikir hakkında şöyle buyurmuştur: “İnsanlar bir araya gelip Allah’ı andıkları zaman, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve Allah onları kendisine yakın olan kişilerden kaydeder.” Bu Hadis-i şerifte de açıkça belirtildiği gibi, Allah için toplanıp İlahi hakikatleri birbirlerine anlatanlar hem zikir ibadeti işlemiş ve hem de meleklerin duasına ve yanlarına gelmelerine vesile olmuş olurlar. Demek Nur talebelerinin akşamları ders yapmaları, namazlardan sonra ders okumaları, yan yana geldiklerinde İmani bir bahis okumalarının hepsi zikir olarak nitelenebilir.

Dr. Burhan SABAZ – sorularlarisale.com

Şükür Makamı

Hayatı kucaklayabildiğin kadar yaşayabilir, anlamlandırabilirsin!.. Peki ama bunun sırrına erecek reçete nerede gizli sence?

İnsan olarak her birimiz farklı farklı dünyaları barındırır, farklı rüyalara demir atarız yüreklerimizin sahillerinde. Bazen de hep ‘keşkelerin’ ardı sıra gelen pişmanlıkların derin dehlizlerinin çukurlarına salıveririz ruhumuzun ahengine inat, çocuk sevinçlerimizi… Yüreklerimizin bizi ulaştıracağı, yakınları uzak edecek ‘iman’ ve irade varken, ruhlarımızı, nedenler ve niçinlerle ve hep uzakları istemeklerle, ‘anı’ ‘anı yakalamayı’ hep unutur, şükrün derin hafifliği varken yanıbaşımızda, heybemizin en nadide hazinesi iken imanımızın ganimetlerinden olan şükrümüz, biz onu tulî emellere boğar ve kaybederiz.

Yitik hazinesinin bile farkında olmadan, neyi istediğini ve aradığını bilmeden sorarız, ararız ve okuruz.

Hayatın farklı yol güzergahlarında kimi zaman farklı farklı imtihanlarla yön bulan gönül pusulamızı, şükrün o huzur veren iklimine emanet ettiğimizde, açılmaz dediğimiz kapılar da açılır belkide.

Şükür, nimetin nereden geldiğini, nimetin kıymetini bildiğine dair bir ahitnamesidir kulun aslında.. Sana verilen herbir nefesin, sıhhatin, afiyetin ve huzurun aslında herbiri kendi cinsine göre şükür ister kaidesinde, sen aslında sana verilen bunca nimete şüküründen gafil iken, daha fazlasını isteyerek, anı kaybetmekle kalmaz, yaradılış gayenin de çok uzaklarına düşmüş olursun.

Hal böyle iken sen, sen de varolan nimetlere çevir yüzünü ve hep olmayanlara değil, olanların şükrüne dön yüzünü. Şükürle kavuşursun aradığın ve uzaklarda olduğunu sandığın hayallerinin ülkesine.

Şükür, nimetin devamına vesiledir.

İnsan, yaratılış itibariyle en güzel istidad ve meziyetlerle yaratıldığı için dünya ve ukba yolculuğunda imtihan sırrınca da şükrün ve  kendi içindeki makam ve muhtevasında her çeşit nimetlerin ve zenginliklerin güzelliklerini keşfedebilme kabiliyetine erişebilmelidir. Ki bu güzelliklerin yaratılış mesajını, doğru algılayıp, Halik-i Zülcelal olan Rabbimiz’in esmalarındaki hikmetli güzelliklerine mazhar olabilsin.

Zira ancak insanın hayat yolculuğunda havf ve reca dengesini doğru algılayıp, o istikamette yaradılışın güzelliklerine vâkıf olabilmesi böylece mümkün olabilir.

Ancak kemale ermiş bir iman ve insan sorumluluğuyla ve buna bağlı olarak mevcut olan güzelliklerin şükrüyle, olmayanların ise sabır ile hikmetlendirilmesi mümkün olabilir.

Ve böylelikle o tefekkürsel tevekkül penceresi ile doğru tekamülü yakalayıp, kâinattaki bütün güzellikleri o pencereden temâşâ ederek, büyük fotoğrafı keşfedebiliriz.Böylece o ahengin ritminde, Halik-i Zülcelal olan Rabbimiz’in adil kudretini insanın ruhunda hissetmesi mümkün olacaktır . Bu da ancak imanî bir derinlikle ve şükrün o ziyadeleşen bereketinin hadsiz güzellikleriyle vuku bulacaktır.

Ruhun o metafizik seyri süluğunda, sırlara vararak, esmalardaki o sonsuz güzelliklerin ve nimetlerin karşısında zikir, fikir ve şükür makamında temâşa etmek ise en büyük ubudiyet şuuru ve duasıdır.

Selva Nur Sönmez – cocukaile.net

Tesbihteki eşleme ve sıralama

Bediüzzaman Hazretleri, namaz tesbihatında otuz üç adet zikredilen üç zikir komutlarını, bilinen ve uygulanandan farklı eşleştirir ve sıralar.

Bilinen ve uygulanan şekil “Zül Celâli Sübhanallah, zül-Kemali Elhamdülillah ve zül-Kudreti Allahuekber” idi. Yani Celâl sıfatı ile Sübhanallah, kemal sıfatı ile elhamdülillah, kudret sıfatı ile Allahuekber şeklinde de zikrediliyordu.

Üstad ise; celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhanallah diye takdisi, kemaline karşı lafzen ve amelen Allahuekber diye tazimi, cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen elhamdülillah diye şükrederek zikretmemizi Dokuzuncu Söz’de ifade eder.

Bu tanzim ve eşleştirmede celâl sıfatı ile Sübhanallah, kemal sıfatı ile Allahuekber, cemal sıfatı ile de elhamdülillah zikrini eşleştirerek âdeta komut ifadelerini terennüm eder. Mutad zikir komutlarından farklı olarak, burada celâli Sübhanallah ile cemali elhamdülillah ve kemali de Allahuekber ifadesi ile eşleştirmiştir.

Niçin?

Mesnevi’de[1] Sübhanallah’ın celâl sıfatını, Elhamdüllah’ın cemal sıfatını dolaylı olarak tavsif ettiğini ifade eder. Sonsuz azamet ve haşmet mânâsındaki celâl sıfatına sahip olan Allah’ı, mahlûk ve halife olma hasebiyle insanın, O’dan sonsuz uzak noktadaki konumunda Rabbinin noksansız ve eksiksiz olma vasfını Sübhanallah ile ilan eder ve etmeli. Sonsuz güzellik mânâsındaki cemal sıfatını içine alan elhamdülillah ile Cenab-ı Hakkın rahmetiyle kula ve mahlûka yakın olduğuna işaret eder. Tıpkı zatı ile milyonlarca kilometre uzakta olan Güneşin aydınlatmak ve ısıtmak sıfatıyla yakınımızda olması gibi.

Benzetmek gibi olmasın ama rahmeti ile çok yakın olan Rabbimize hamd, Zatı ile çok uzak olan Rabbimizi tesbih ediyoruz. Her iki mânâ ve makamı karıştırmamak lazımdır. Eğer karıştırmadan bakılabilirse o zaman her iki mânâ ve makamı hem tebdil ederek hem de birlikte nazar edilebilir. Zat, makamından mahlûk; mahlûk makamından Zat, ayrı ayrı nazar edildiği gibi birlikte de nazar edilir. En âlâsı olan cem noktasında tesbih ve hamd beraberce zikredilebilir.

İmanın tekrarlanan mütalâalarla tabaka tabaka yükselmesinin bir nevi basamakları olan bahsi geçen tesbih ifadelerinde bu mânâların tefekkürü tavsiye edilen bir keyfiyettir.

Üstadın tesbih zikri bilinenden farklıdır ve makamına göre değişmektedir. Uygulanan sıralama Sübhanallah, elhamdülillah, Allahuekber iken Üstad, Dokuzuncu Söz’de Sübhanallah, Allahuekber ve elhamdülillah şeklinde tanzim eder. Bu sıralama Birinci Söz’deki zikir, fikir ve şükür sıralamasında şükür/elhamdülillahın sona konulmasıyla tetabuk ediyor. Bununla beraber mesela Yirmi Dokuzuncu Lem’anın bablarındaki sıralamada elhamdülillah ortadadır.

Niçin?

Dokuzuncu Söz ve Birinci Söz’deki sıralama makamı şükür makamı gereği olan hamd ifadesi sona konulması münasip olurken, Yirmi Dokuzuncu Söz gibi tefekkür ve marifet makamlarında tekbir ifadesi isabetle sıralamada sona konulmuş.

O halde; celâl sıfatıyla Sübhanallahın kavlen zikriyle masivadan elini çeken kalb, nimetiyle ihtiyacını karşılayan Rabbinincemal sıfatını amelen elhamdülillah şükrünün ardından izzet, azamet ve kibriya sahibi Rabbini bütün kemal sıfatların sahibi mânâsında kalben Allahuekber ile tekbir eder ve etmelidir.

Mehmet Çetin

Ramazan’da Ne İle Meşgul Olmalı?

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Mübarek Ramazan-ı Şerifinizi bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak bu Ramazan-ı Şerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayırlı eylesin. Amin. Ve seksen sene bir ömr-ü makbul hükmünde hakkınızda kabul eylesin, amin.

Saniyen: Bayrama kadar burada kalmamızın bizlere çok faydası ve hayrı olduğuna kanaatim var. Şimdi tahliye olsaydık, bu medrese-i Yusufiyedeki hayırlardan mahrum kaldığımız gibi, sırf uhrevi olan Ramazan-ı şerifi, dünya meşgaleleriyle huzur-u manevimizi haleldar edecekti. “El-hayrü fi mahtarahullah” (Allah’ın, kullarını sevkettiği ve onlar için seçtiği her şeyde hayır vardır) sırrıyla, inşaallah bunda da hayırlı büyük sevinçler olacak. Mahkemede siz de anladınız ki, hatta kanunlarıyla da hiçbir cihetle bizi mahkum edemediklerinden, ehemmiyetsiz, sinek kanadı kadar kanunla teması olmayan cüz’i mektupların cüz’i hususiyatı gibi cüz’i şeyleri medar-ı bahis edip büyük ve külli mesail-i Nuriyeye ilişmeye çare bulamadılar.

Hem gayet külli ve geniş Nur talebeleri ve Risale-i Nur’un bedeline yalnız şahsımı çürütmek ve ehemmiyetten iskat etmek bizim için büyük bir maslahattır ki, Risale-i Nur ve talebelerine kader-i İlahi iliştirmiyor. Yalnız benim şahsımla meşgul eder. Ben de size, bütün dostlarıma beyan ediyorum ki, bütün ruh u canımla hatta nefs-i emmaremle beraber Risale-i Nur’un ve sizlerin selametine, şahsıma gelen bütün zahmetleri manevi sevinç ve memnuniyetle kabul ediyorum. Cennet ucuz olmadığı gibi, Cehennem de lüzumsuz değil. Dünya ve zahmetleri fani ve çabuk geçici olduğu gibi, bize gizli düşmanlarımızdan gelen zulüm ve mahkeme-i kübrada ve kısmen de dünyada yüz derece ziyade intikamımız alınacağından, hiddet yerinde onlara teessüf ediyoruz.

Madem hakikat budur. Telaşsız ve ihtiyat içinde kemal-i sabır ve şükürle, hakkımızda cereyan eden kaza ve kader-i İlahi ve bizi himaye eden inayet-i İlahiyeye karşı teslim ve tevekkülle ve buradaki kardeşlerimizle de halisane ve tesellikarane ve samimane ve mütesanidane hakiki bir ülfet ve muhabbet ve sohbetle Ramazan-ı Şerifte hayrı birden bine çıkan evradlarımızla meşgul olup ilmi derslerimizle bu cüz’i, geçici sıkıntılara ehemmiyet vermemeye çalışmak büyük bir bahtiyarlıktır. Ve Nurun pek ehemmiyetli bu imtihanındaki tesirli dersleri ve muarızlara kendini okutturması, ehemmiyetli bir fütuhat-ı Nuriyedir.

Bediüzzaman Said Nursi – Şualar

Risale Ajans