Ubudiyyet

Ubudiyyet, “Allah’a teslim olup, Kur’ân ve Peygamber vâsıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.” demektir. Biz insanların da yaratılma gayesi budur. Zira Cenâb-ı Hak “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”1 buyurmaktadır.

Ubudiyyet, biz insanların fıtrî vazifesi olup, herhangi bir beklenti içerisinde olmamamız gerekirken maalesef ubudiyyetimize dünyevî gayeleri alet ediyor ve ihlâstan uzaklaşıyoruz. İşte bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri: 

“Ubudiyyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır.”2 diyerek gayet kısa ve öz bir şekilde ubudiyyetin tanımını yapmıştır. Yani ubudiyyet ni’metlerin verilmesi için bir başlangıç ya da sebep değil, geçmişte verilen ni’metlerin neticesi olduğunu belirtmiştir.

Evet, biz ücretimizi peşinen almışız. Bu ücretlerden en büyüğü de Cenâb-ı Hakk’ın bizi ‘ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkal ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan sûretine getirmesidir.’3

 İnsan olarak yaratılmak için ibâdet etmedik, ama insan olarak yaratıldığımız için ibâdet etmeliyiz. Çünkü insan değil de bir taş, ağaç ya da dağda gezen bir kurt olarak yaratılabilirdik. Bu ücret neticesinde ubudiyyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefiz. Hâlbuki buna da tenbellik ediyoruz. Yarım yamalak yapsak da, güya eski ücretlerimiz kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyoruz. Ve hem “Niçin duâm kabul olmadı?” diye nazlanıyoruz. İşte bu yüzden ubudiyyetimize dünyevî gayeleri âlet etmemeli ve Cenâb-ı Hak’tan bir şeyi tahakkümane istememeliyiz. 

Bediüzzaman Hazretleri ubudiyyetin dünyaya ait faydaları hakkında şöyle buyurmuştur:

 “İlle-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. 

İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür.”4

Evet, ihlâsı bozmamak ve ubudiyyetimizi kıymetten düşürmemek için Bediüzzaman Hazretleri’nin bu sözlerini kendimiz için bir ölçü kabul etmeliyiz. Çünkü “Ubudiyyet, emr-i İlâhîye ve rıza-i İlâhîye bakar. Ubudiyyetin dâîsi, emr-i İlâhî ve neticesi rıza-i Hak’tır. Semerâtı ve fevaidi, uhreviyyedir.”5

Said YÜKSEKDAĞ

said_yuksekdag@hotmail.com

Twitter: @SaidYuksekdag

Dipnotlar:

1- Zâriyat Sûresi, 56. âyet.

2- Sözler, Said Nursî, S. 578, Yeni Asya, 2013.

3- Mesnevî-i Nûriye, Said Nursî, s. 218, Yeni Asya, 2013.

4– Lem’alar, Said Nursî, s. 321, Yeni Asya, 2013.

5- A.g.e. s. 321.

Sende yorum yazabilirsin