Uçsuz Bucaksız Kâinatta Bizim Ne İşimiz Var?-2

Âlem-insan ilişkisinin neticesi olarak psikoloji ve tıb, din ve realite görüyor ve bizlere bildiriyor ki insan, fizik yönüyle şuurlu bir bitki ve meyveli bir ağaca benziyor. Tıpkı bir çiçek ve fidan gibi büyür, gelişir. Sümbül ve meyve vererek İlâhî sanatı sergiler. Allah bu yönü şöyle anlatır: “Meryem’i, Mescid-i Aksâ’da, güzel bir bitki gibi yetiştirip büyüttük.” (Âl-i İmran Sûresi, 38)

İnsanın his dünyası ise, rüyalarda ve manevi âlemlerde birer hayvan karakteri ile sembolleşen sayısız yönlerle doludur. Kur’anda Allah bu yöne şöyle işaret eder: “Sonra o Yahudileri domuzlara ve maymunlara çevirdik.” (Mâide Sûresi, 60)[1] Domuz, helal-haram, pis-temiz her şeyi yiyen ve yutan hırs duygusunun; maymun ise, şehvet-perestliğin ve laubaliliğin sembolüdürler.

İnsanın zihin dünyası ise, aydınlık ve karanlık yapısıyla şuurlu ruhani varlıklar âleminin bir minyatürüdür. Allah, Kur’anda bunu şöyle açar: “Yusuf’un güzelliğini görmek isteyen o kadınlar Onu gördükleri an dediler ki: ‘ Bu bir beşer olamaz. Bu olsa olsa çok şerefli ve değerli bir melek olabilir.” (Yûsuf Suresi, 31) Hem Allah yine der: “De ki, ‘ Bir görünüp bir kaybolan vesvese verici o şeytandan sana sığınırım. Ki bu fitneci şeytan, cinlerden de olur insanlardan da ’…” (Nas Sûresi, 5-6)

İnsanın fiziksel-duygusal-zihinsel güçleri eğer aşırılık ve geriliğe açık yapılarına rağmen terbiye edilmeyip, Freud’un liberal bir mantıkla dediği gibi, her istediğini yapacak şekilde serbest bırakılırsa bu küçücük insan dehşet verici bir cehennem ve bir kötülük makinesi olur. Şöyle ki:

İnsanın fizik yapısı, zehir saçan, hatta dibindeki toprağı bile zehirleyen bir zakkum ağacına dönüşür.[2] Ona yaklaşanlar, onu koklayanlar, ona temas edenler onun zehrinden hisse alırlar. Kendi maddesini ve fiziksel canlılığını berbat ettiği gibi başkalarını da berbat eder. Başkalarını da iflasa götüren sahtekâr bir tüccar gibi olur.

Hem insan duygusal yapısıyla gururlu bir fil, güzelliğine müptela bir kuğu, hırslı bir domuz, despot bir ayı, hırsız bir fare, kurnaz ve fırsatçı bir tilki, hedonist ve laubali bir maymun, tembel ve nankör bir kedi, determinist ve esbab-perest bir köpek, diliyle sokan ve zehirleyen bir yılan, hâin bir akrep gibi olur. Şeytânî bir hüviyet kazanır.[3]

İnsanın zihin dünyası ise, İblis gibi ben-merkezli ve çamur atıcı, ifritler gibi takıntılı ve kör, cinler gibi tutarsız ve sağır olur. Karanlıklı, soğuk ve öldürücü bir vaziyete dönüşür.”

Eğer insanın iç dünyası ilim ve doğruluğun nuru, şefkat ve merhametin sıcaklığı, hikmet ve gerçeğin kutsallığı, sevginin ve iştiyakın ateşi ile terbiye edilse, insan her açıdan dengeli, güzel bir akışa kavuşur. Yatağını bulmuş bir nehir gibi menderesler çizerek sonsuzluk denizine doğru akar. O insan güzellikler cenneti ve bir iyilik makinesi haline dönüşür. Şöyle ki:

İnsanın fizik yapısı, bir Şecere-i Tûba (mutluluk ve müjde ağacı) haline gelir. Kendisi çamur yer, pırıl pırıl yavrular yetiştirir. Diğer insanlar onun yemyeşil, hayat dolu, güvenilir, koruyucu ve saklayıcı gölgesine sığınırlar. Güzel, masum, sevgi dolu, şefkatli, doğurgan, cömert, iffetli bir hanımefendi ve anne; güçlü ve asil, heybetli ve görkemli, sadık ve koruyucu

bir beyefendi ve baba onun fizik cephesinden çıkar.

İnsanın duygusal yapısı ise cesur bir kahraman, hakperest bir yoldaş, âdil bir idareci, fedakâr bir arkadaş, şefkatli bir dost, merhametli bir ahbab, sevgili bir eş, güvenilir bir kale, huzur verici bir manzara halini alır.

İnsanın zihin yapısı ise, ilmin derinliği ve hikmetin kuşatıcılığı ile aydınlık, ışıl ışıl, huzur verici, güven veren, derin, ince görüşlü, bütüncül, dengeli, hakikat-perest ve dosdoğru bir seviye elde eder. Zihnindeki güzellikler onun diliyle dış dünyaya taşar. O vakit dili bal akan bir kovan, süt akıtıcı bir çeşme, saf su yağdıran bir buluta dönüşür. Âlimler ve âriflerin tatlı dilleri gibi…”

Sonuç olarak diyebiliriz ki kâinatı, gökyüzünü ve yeryüzünü sonsuz cemal ve kemalinin sanatlarıyla bezeyen ve donatan Yüce Sanatkâr, kâinatta görünen bütün sanat çeşitlerini cem etmeyi, tamamına birden bakılabilmesini istemiş ve şuurlu insan hayatını yaratmış. Hem insanı öyle mukaddes ve aydınlık potansiyellerle kodlamış ki, bu küçücük insanın içine kâinatı içine alabilecek marifet ve muhabbeti, bütün yaratılmışları kuşatacak bir şefkat ve merhameti yerleştirmiş. Yaşanan bütün olumlu ve olumsuz, acı ve tatlı olaylarla bu potansiyelleri aktif hale getirerek her bir insanı evrensel bir ruh ve ebedî bir hayat kılmak istiyor.

                                                                                                                      Eymen AKÇA

[1] Âyetin zâhir manasını reddetmemekle beraber, âyet bu manevi meshe de işaret ediyor diyebiliyoruz. Çünkü her âyetin zâhir ve bâtına, evvel ve âhire bakan çok yönleri var. Söz Allah’ın olunca, elbette ki içinde sonsuz yönler ve manalar belirmeye başlar.

[2] Botanik uzmanlarının dediği üzere…

[3] Bu konuda Hz. Pir-i Ekber Abdülkadir-i Geylani’nin (K.S.) Füyûzât-ı Rabbâniye kitabı başta olmak üzere ehl-i tasavvufun kitaplarına ve halk atasözlerine müracaat edebilirsiniz.

Sende yorum yazabilirsin