Ümmet – Sünnet İlişkisini Pekiştirmek

Ümmet-i Muhammed sosyal bir yapı olduğuna göre onu Yüce Yaratıcının iradesi istikâmetinde şekillendiren Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri, fiilleri/davranışları ve onayları/takrirleri yani sünnetidir. Daha açıkçası, Ümmet ve Sünnet kavramlarını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e izafe ederek söyleyecek olursak, şöyle bir cümle kurmamız gerekir: Ümmet-i Muhammed, Kur’an-ı Kerim ekseninde Sünnet-i Muhammed ile inşa edilmiş sosyal bir yapı ve gerçekliktir.

O halde ümmet için en temel gereklilik, sünnetin fert ve toplum hayatından hiçbir sebeple dışlanmamasıdır. Çünkü ümmet ile sünnet, birbirinin yokluğunu kaldıramayacak olan iki “Peygamber emaneti”dir. Her ikisinin temelinde ve önünde de Kur’an-ı Kerîmbulunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’i kendisinin koruyacağını açıkça bildiren[1] Yüce Allah, Kur’an’ın en özgün yorumu demek olan Sünnet’i de dolaylı olarak (zımnen) koruyacağını bildirmiş olmaktadır. Bu korumada vasıta Ümmet-i Muhammed’dir. Yani Yüce Allah sünnet’in korunmasını ümmet’e havale etmiştir.

Bu ulvi misyonun farkında olan ümmet, ilk nesli sahabilerden başlamak üzere, dine sahip çıkmış olmak için Kur’an’ın, dolayısıyla da dinin Peygamber yorumu demek olan Sünnet’i koruma yolunda fevkalâde titiz ve gayretli davranmış ve kendilerinden sonrakilere, -varsa uygulama seçenekleriyle birlikte-  aktarmaya çalışmışlardır. Nitekim Kazanlı âlim Musa Carullah Bigiyef’in de işaret ettiği gibi, “Hz. Peygamber’den sonra ümmetin risaleti dönemi başlamıştır.” Ümmet bu elçilik görevini, ibadet vecdi ve cihad coşkusu içinde peygamber emanetlerini koruyup sağlıklı bir şekilde nesilden nesle nakletmek ve henüz Müslümanlıkla tanışmamış olanlara da İslam’ı ulaştırmakla/tebliğ yerine getirmiştir.

İslâm’ın ilk nesli sahâbilerden itibaren izleme imkanı bulduğumuz “tebliğ görevi“ni yerine getirme gayreti ve “Hz. Peygamber’e söylemediği bir sözü ve yapmadığı bir işi/fiili isnad etmeme dikkat ve hassasiyeti” vazgeçilmez bir bilimsel disiplin olarak sürdürüle gelmiştir. Sünnet’e hizmet özünde vücut bulmuş hadis ilmine yönelik bilimsel ürünler, sözünü ettiğimiz tavır ve çizginin herkese açık deliller arşividir. İşte bu arşiv, ümmetin sünneti koruma gayretlerinin bilimsel göstergesidir.

Söz konusu arşiv üzerinde çalışacak olan çağdaş araştırmacıların öncelikle bu tarihi ve bilimsel gerçeğin farkında/bilincinde/idrakinde olmaları gerekmektedir. Kimi canlıların züccaciye dükkanına daldığı gibi bu arşive dalıvermek, söz konusu hassasiyetlere ve sorumluluk bilincine sahip olanların yapacağı iş değildir.

Ümmetin geçmiş hizmetlerine hizmet katmak ve zenginleştirmek varken, kültürel savaşın yorgunları hatta satılmışları gibi, bilgi ve belgeleri yenilmişlik psikolojisi içinde uydurma olmakla, çağa ve akla uygun olmamakla vs. alelacele suçlayıp devreden çıkarmaya çalışmak, kendilerinin yaptıklarının dışında kimsenin emeğine saygı gösterme ihtiyacını hissetmemek, kişisel planda ilim adamı kimliğine, mensubiyet anlamında da ümmet bilincine yakışmayan yaban bir tavırdır.

Ümmetin bilimsel faaliyet ve duruş olarak dinin özgün yorumu demek olan Sünnet’in bilgi ve belgelerini doğru algılaması; dini sağlıklı yaşamış olmak için de  onu Sünnet-i Muhammed üzere yaşamayı yegâne ölçü bilmesi ve benimsemesi gerekmektedir. Bu gereklilikümmet-i Muhammed ile sünnet-i Muhammed ilişkisinin hayatımıza kazandırdığı en temel kimlik, en belirgin erdem ve en köklü sorumluluk kaynağı demektir. Zira Sünnet’in olmadığı yerde ümmet de yoktur. Çünkü aynı imanı paylaşan ümmet fertleri arasında bir alâmet-i fârika şeklinde görülmesi gerekli davranış ve uygulama birliği için,  “en güzel örnek” diye ilâhî takdir ve takdime mazhar olmuş Muhammedî uygulamalar yani sünnet,tartışmasız tek ölçü ve çerçevedir.

İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız, diye genel ve gerçek bir yargı vardır. Buna şu cümleyi de eklemek  mümkündür: İnandığınızı, sünnet örneğinde olduğu gibi yaşamazsanız, din diye  bid’atleri  yaşamaktan kurtulamazsınız. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in İslâm’ı yorumu ya da din pratiği demek olan Sünnet’ten uzak kalmak ise, ümmet-i Muhammed’in özgün kimliğine kökten aykırıdır.

İnandığı gibi yaşamak” demek, “sünnet üzere, sünnette olduğu gibi, sünnetteki örneğe uygun olarak yaşamak”  anlamına gelmektedir. Ümmetin kıvamı ancak böylesi bir din pratiği ile elde edilebilir. Nitekim Kadı İyaz merhûmun belirttiğine göre, “Peygamber mü’minlere öz canlarından önde gelir..” âyeti[2] bazı müfessirlerce “Peygamber’in sünnetine uymak, kendi görüşüyle amel etmekten önceliklidir” diye yorumlanmıştır.[3]

O halde ümmet-sünnet ilişkisi, fikri alanda sünnet’i önde tutmayı, ameli alanda da ona göre yaşamayı gerekli kılmaktadır. Çünkü İmam Zührî’nin dediği gibi “Sünnete sarılmak kurtuluştur.” Nitekim Peygamber Efendimiz de “Kim benim sünnetimi benimseyip yaşarsa bendendir” buyurur.[4]

Kişisel olarak her Müslüman’ın, bilimsel olarak her ilahiyatçının yapıp ettikleriyle ve yaşayışıyla ümmet-sünnet ilişkisine ne ölçüde sahip çıktığına, bu ilişkiyi pekiştirme yönünde mi yoksa pörsütme istikametinde mi emek harcadığına bakıp samimi bir özeleştiri mantığı içinde öz denetim yoluna baş vurması ihtiyacı bulunmaktadır. Bunu hatırlatmak bu satırların yazılma amacı olduğu gibi, yazarı için de  -şayet kabul edilirse- “ümmet-sünnet ilişkisini pekiştirme” payıdır.

[1]  Bk. el-Hicr (15),  9

[2]     Ahzab sûresi (33), 6

[3]     Bk. Şifâ-i Şerif  Tercüme ve Şerhi, s. 55.

[4]     Abdürrezzak, Musannef, VI, 169.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

Sende yorum yazabilirsin