Yanına Mı Kalıyor, Yarına Mı?

Yıllar önce bir arabalı vapurda, arabanın içinde dışarı bakarken görmüştüm onları.

Beş altı yaşlarında bir çocuk ayağının dibinde rüzgâra direnmeye çalışan bir kelebeğe dikkatle bakıyordu. Bembeyaz bir kelebekti. Kanatları rüzgâr karşısında sanki birer yelken gibi onu alıp götürmek için çırpınıyor o ise sanki çocuğun arkadaşlığından memnun, ondan ayrılmamak için olanca gücüyle zemine tutunmaya çalışıyordu.

Çocuk biraz eğildi kelebeğe doğru. Kafasını biraz sağa yatırıp baktı. Sonra biraz da sola yatırıp baktı. Biraz da dizlerini kırıp çömelerek daha yakından baktı kelebeğe. Sonra ayağa kalkıp gülümseyerek ailesine el salladı. Tekrar kelebeğe döndüğünde ise artık gülmüyordu. O minik ayağını kaldırdığı gibi kelebeğin tepesine indirdi. Artık sadece arabalı vapurun zemininde bir lekeydi kelebek.

Yukarıdaki sahne bir kurgu değil birebir şahit olduğum bir olay bu yüzden kimse abarttığımı düşünmesin.

Çocuğun bu davranışı günlerce gözümün önünden gitmedi. Neden öyle yapmıştı o çocuk?

Bulabildiğim tek cevapsa şuydu:

Çünkü “yapabilir”di. Yani bunu yapmaya muktedirdi ve onu engelleyen kimse yoktu.

Aslında her yerde görmeye alıştığımız bir davranıştı bu ama bu kadar küçük yaşta ortaya çıkması belki beni şaşırtmıştı.

Yoksa büyüklerin dünyasında son derece alışılageldik bir davranıştı bu. Hatta “oyunun kuralı”.

Daha fazlasına sahip olmalısın. Sahip olmak istediklerin başkasının hakkıysa bu hakkı kendine almalısın. Bunun için; güçlüysen güçsüzü ezeceksin, güçsüzsen iyi bir plan yapacaksın…

Maalesef günümüzde yaygın olan dünya görüşü bu:

  • Dünyanın daha fazlasına sahip ol! Bunu yaparken de kimsenin gözünün yaşına bakma.
  • Düşene bir tekme de sen vur.
  • Acırsan acınacak hale gelirsin.

Televizyonda, sinemada, medyada hep bu dünya görüşü dayatılıyor insanlara fark ettirilmeden.

Bunun sonunda da zulüm ortaya çıkıyor. İnsanlar birbirlerine zulmediyor.

Bu zulümler belli bir sınırı aşınca dünyadaki yargı mekanizmaları devreye giriyor ve yine dünya şartlarında zulmedene cezasını veriyor.

Fakat dediğimiz gibi “belli bir sınırı aşıca”. Çünkü her türlü zulme müdahale edilebilmesi mümkün değil. Mesela otobüse binerken sıradaki bekleyenlere omuz atarak önce binmeye çalışan için yasalar bir ceza öngörmüyor. Engelli araçlarının kullanımı için kaldırımlara yapılan rampaların önüne arabasını park edenler için de bir yaptırım yok. Pek çok yerde sigara dumanıyla bizi rahatsız edenlere de dava açamıyoruz.

Sonuçta böyle zulümler cezasız kalıyor.

Aslında yargıya intikal eden ve hüküm verilen zulümlerde de adaletin tam sağlandığını söyleyemeyiz. Çünkü yargı mekanizması suçu cezalandırır. Çoğu durumda zararı tazmin mümkün olmaz. Mesela bir dolandırıcı yakalanıp hapse atılır ama çaldığı paraları harcadıysa, mazlum mazlum olarak kalmaya devam eder. Dolandırıcının hapiste olması mazlumun giden paralarını geri getirmez, olsa olsa bir nebze moral verir. Ya da katilin yakalanıp hapse atılması maktulü hayata döndürmez.

Örnekler çoğaltılabilir.

Hâlbuki bizi yaratan Rabbimiz Adil’dir. Kimsenin kimsede en küçük bir hakkını bırakmaz. Sadece cezalandırmaya değil zararı tazmine de Kadir’dir. Fakat özellikle tazmin tarafı, imtihan koşulları gereği dünyada uygulanamaz. Uygulansa insanın inanıp inanmamayı tercih etme hakkı elinden alınmış olur.

Bu yüzden hem zalimlerin gerçek cezalarını çekecekleri hem de mazlumların kendilerine yapılan zulümlerin gerçek mükâfatlarını alacakları bir ahiret yaratması, Rabbimizin adaletinin gereğidir.

Bu hesap görmenin ne derece hassas olduğu yani hangi ölçüdeki zulümlerin hesaba katılacağı hususunu da Rabbimiz Zilzal suresinin sonunda şöyle açıklıyor:

O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.

Muhiddin Yenigün

Bu yazı elden geçirilerek, ZAFER DERGİSİ’nin 2016 Temmuz (475.) sayısında yayınlanmıştır.

Sende yorum yazabilirsin