Yaşam Tarzımıza Şüpheyle Bakmak (Risale-i Nur Eğitim Programı-18)

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-18: Yaşam Tarzımıza Şüpheyle Bakmak (23.Söz, 2.Mebhas, 3.Nükte)

Eğitim Programı Bilgilendirmesi: 3 Aralık 2016 16.00 Cumartesi günü, Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA (Keşif Yolculukları-21: Ebedî Hayatın Varlığının İspatı-2 / 10.Söz İzahı) Daha önce hiç olmadığı kadar farklı bir şekilde ebedî hayatın gerçekliğini hissetmek için ve âhiretin varlığını kesin olarak ispatlayan Risale-i Nur’un Onuncu Söz’ünü daha önce hiç anlamadığınız kadar bambaşka bir düzeyde anlamak, zevk etmek ve muazzam bir manevî hazla keyifle deneyimlemek için programımıza katılımınızı bekliyoruz. İhtişamlı müziği ve etkileyici görselleriyle 3 dk.lık tanıtım videosunu tam ekran ve hd izleyin. Fragman Video Adresi:  https://youtu.be/NKCfyIWgUcE Önceki derslerimize aşağıdaki eğitim takip sayfasından ulaşabilirsiniz. http://risaleinuregitimprogrami.com/egitim-programi/

Eğitim programımızın 3.Keşfi olan Risale-i Nur’un 23.Söz’ünün incelendiği bölümde; insanın sahip olduğu yüksek değeri ve kâinatın gerçek mahiyetini ortaya çıkartıp görünür hale getiren imanın güzellikleri, şimdiye kadar eşine rastlanmamış bir üslupla ve insaf sahibi herkesin kabul edeceği bir netlikte gösteriliyor. Bu yazımızda ise, insanın hayvandan farklı olarak neden sürekli öğrenmeye ve kendini geliştirmeye muhtaç olduğunun derin sırrı, saklı olduğu yerden ustalıkla dışarı çıkarılıyor. Sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz.

23.Söz, 2.Mebhas, 3.Nükte (Yaşam Tarzımıza Şüpheyle Bakmak) – İzah Metni

Eser metninde insanın “kendi iktidarı ile iş yapma ve eşyaya sahip olup idare etme kabiliyeti”nin sınırlarının ve maddî anlamdaki çalışma kapasitesinin çok dar olduğu ifade edilmiş. Acaba gerçekten öyle midir?

Peki dünyanın her tarafını istila etmiş ve bütün canlıları emri altında kullanan, her tarafa yüksek binalar inşa eden, denizlerde kocaman gemiler ve denizaltılar yüzdüren, uzaya uydular ve aya mekikler gönderen bu kadar ihtişamlı insan medeniyetinin, nasıl oluyor da iktidar dairesi dediğiniz kadar dar olabilir veya bu iddianızda kastettiğiniz nedir denilirse, cevap olarak deriz ki:

Evet, insan medeniyeti ihtişamlıdır. Fakat dünyanın “ince ayar”ında meydana gelecek ufacık bir bozulmaya karşı çok acizdir, çok savunmasızdır. Bir göktaşının çarpması, kıyameti koparmaya yeter. Güneş ışınları bir parça yakına gelse veya uzağa gitse, hayatı sona erdirir. Birbirlerini işleten ve karşılıklı olarak birbirlerini tamamlayan dişliler gibi çalışan bitki ve hayvan türlerinin her birinin, ekosistemin korunmasındaki vazgeçilmez önemi yıllardır bilinmektedir. Bunun gibi binlerce örnek verilebilir.

Tabloya böyle bakılınca, sanki hazır kurulmuş bir sofraya zahmetsizce oturmuş bir insanoğlu profili, daha ziyade akla yakın görünüyor ne dersiniz? Âdeta insan, küçük iktidarı ve ilmiyle, bu hazır sofrada, sadece bir takım düzenlemeler ve süslemeler yapmış gibi göze görünmeye başlıyor. Zaten işin gerçeği şudur: İnsanlık denen tür, o çok övündüğü medeniyet harikalarını, mükemmel işleyen sistemin kurallarına riayet ederek ve eline hazır verilen yap-boz parçalarını birleştirerek ortaya koymuştur. Bunlar elbette insanlığın önemli icraatlarıdır ve insan türünün yaratılış hikmetini ortaya koymak noktasında iftihar vesilemizdir , ancak tüm bunların önümüze hazır olarak sunulan bir ortamdan yararlanılarak meydana getirildiğini fark etmek gerektir.

Aynen bir lego paketi gibidir dünya ve içindeki unsurlar. Lego oyuncaklarını bilirsiniz. Bir sürü girintili-çıkıntılı, irili-ufaklı renkli parçalardan oluşan legolar, çocukların bu parçaları hayal güçlerini kullanarak bir araya getirmesi ve gelişimlerine yardımcı olacak şekiller yapmaları maksadıyla özel olarak üretilmiştir. Hatta lego paketlerinin içinde, belirli bir dizaynı oluşturmak için tasarlanmış olanları da vardır. İşte aynen lego parçaları gibi, dünyanın dört bir yanına dağıtılan veya gelecek zamanlarda kullanılmak üzere belli yerlerde depolanan çeşitli unsurların (örneğin dağların içindeki madenlerin veya yerin altındaki petrolün), ilim sahibi bir kudret tarafından kasten, bir ikram ve yardım eseri olarak üretildiğini görmemiz gerekmiyor mu?

İtiraf etmemiz gerekmez mi, gerek bireysel gerek insanlık olarak “İşte bunu gerçekten kendimiz yaptık ve yardım da almadık, buna tamamen kendi malımız olarak sahip çıkabiliriz” diyebileceğimiz ne meydana getirmişizdir? Acaba su ve yağmur olmasa idi veya toprak, sertlikle yumuşaklık arasında bir kıvamda hizmetimize sunulmasaydı ya da dağlar, depremlerden korunmamız için dört bir yanımıza çakılmasaydı medeniyet olur muydu? Biz olur muyduk acaba?

Hâlbuki kendisine verilen nimetler yönüyle değerlendirildiğinde, her şeyi sanki emrinde çalıştırıyormuş gibi, kendine hizmet etme konumunda bulmuş olan ve adına insan denen varlık, kâinat sarayının şeref misafiri, yeryüzü misafirhanesinin sultanı ve gözbebeğidir. Şimdi bu insan, tüm düşünce ve fikrini, yalnız dünya hayatıyla sınırlasa ve onu tek ideali olarak görse, burada misafir olduğunu unutsa, kendini ağırlayan misafirhane sahibinin isteklerini umursamasa, zaten gerçekte güç yetiremediği bu dünyada, kendini tatmin edecek derecede ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi -o kadar zengin kabiliyetleriyle beraber çok sınırlı ve kısa süreli olarak isteklerine ulaşsa da- daha ötesine gidemez ve belli bir noktada tıkanır kalır.  

Ne kadar şaşırtıcı bir ters orantıdır ki, insan hayvana oranla çok daha donanımlı olduğu halde ve çok çeşit çeşit lezzetleri fark edip zevk edebilmesine rağmen; dünyadan lezzet almak ve bedensel tatların keyfini sürmekte, hayvandan çok daha beceriksiz ve yetersiz kalır. İnsanda olan akıl nedeniyle, geçmiş zamanda yaşanılmış acılar ve öğrenilmiş acizlikler ve endişe dolu korkular, gelecek zamana dahi taşıyor ve hazır zamandaki keyfimizi, zevkimizi bozuyor, saf bir lezzet almamıza ve tam bir rahatla keyfetmemize ciddî bir mani teşkil ediyor. İşte bu durum, ilahî bir ikazdır ve Allah tarafından idrak sahipleri için koyulmuş bir emniyet sübabıdır. Şöyle ki: Dünyanın bizi tatmin edememesi, bir yerlerde bir terslik olduğunu anlamamızı sağlamalı, acılarımız ve korkularımız ise bizi kendimize getirmeli..

Hayvandan yüz kat yüksek donanımla, hayvanın yüzde biri kadar mutlu olamıyorsak şayet, yaşam tarzımıza şüpheyle bakmalıyız. Mutluluğun bu şekilde elde edilemeyeceğini ve bu dünyanın rahatla yaşayıp keyfetme yeri olmadığını ve esas mutluluk diyarına gidiş biletini kazanmak için çalışma yeri olduğunu artık idrak etmeliyiz.

İnsanın manevî cihazları olan duyu organları ve duyguları, hayvandan ne kadar da gelişmiştir. Hayvan, güzellik diye bir kavramı bilmez bile. İnsan gözü ise, güzelliğin bütün mertebelerini fark eder. Bir tablonun, bir göl manzarasının, yıldızlarla dolu bir göğün güzelliklerine ayrı ayrı hayran olur. Önüne bin çeşit ünlü ressamın tablosunu koysanız, kendine göre her birinin arasında bir güzellik sıralaması yapabilir. İnsanın güzeli seçme zevki o kadar gelişmiştir ki, mağazalarda sergilenen binlerce çeşit elbisenin içinden, çoğu zaman kendine uygun bir tane bile bulamadan evine geri döner. Ya o çeşit çeşit binlerce leziz yemeklerin, her biri ayrı olan tatlarını ayırt etmemize ve her birimizin değişik tarzda şekillenmiş damak tatlarına sahip olmamıza ne demeli? Aynı yemeği birisi beğeniyor, öbürü yemiyor bile ya da bir mekânda yediği yemeği çok seviyor da, aynı yemeği bir başka yerde “İyi yapamamışlar” diye elini sürmüyor. Bu insan, nasıl da şaşkınlık verici karmaşık bir yapıya sahip. Ya akıl? Eline geçirdiği apayrı meseleleri ve gerçekleri, inceden inceye bir dedektif gibi tartmasını ve onlarla alâkalı hükümler vermesini nasıl tasvir etmeli? Akıl, aklın yapısına hayran! Ve işte insanın kalbi! Kâinatta mükemmellik adına ne varsa sahip olmak isteyen, kâinata sığamayan kapasitede bir sevgi ve duygu potansiyelini içinde barındıran o kalbin sahibi insan, hayvanla bir tutulabilir mi?

Neden insan bu kadar zengin donanıma sahiptir? Çünkü insanın, karşısına çıkan olayları değerlendirebilme, üzerinde düşünerek sonuçlar çıkartabilme ve kendisi için iyi ve kötüyü seçebilme kabiliyeti ve ihtiyaçlarının çokluğu, kendisinde çeşit çeşit duygu ve hislerin doğmasına sebep olmuştur. Böyle kapsamlı bir yapı ile bir sürü isteklere, arzulara elini atmıştır ve ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılaması için yapması gerekli bir sürü iş de olunca, kabiliyetleri alabildiğine gelişmiştir. Ancak bunların temelinde -ilahî bir hikmet olarak- bütün mükemmellikleri ve ibadetin her çeşidini üstünde gösterebilecek bir yapıya ulaşması gayesi vardır. Çünkü bu kadar detaylı ve çeşitli kabiliyetlerin ve zengin donanımın, sadece şu kadar kısa süren ve fâni olduğundan önemsiz sayılabilecek dünya hayatı için sarf edilmesi veya sırf bunun için verilmiş olması, gerçekten olacak şey değildir. Mükemmel ve tablet özellikli, büyük ekran bir cep telefonunun, sadece konuşmak için üretilmiş olduğunu düşünemediğimiz gibi; insanın da sadece bu dünya için yaratılmış olmadığını, sahip olduğu yüksek kapasiteli donanımı açıkça gösteriyor.

Şu yapıda bir insanın üstleneceği temel görevi şu olabilir: Bu kadar zengin ve yüksek kabiliyetlerin, kendilerine lâyık çok sayıda maksatları gerektirdiğini idrak ederek, o maksatlara yönelik vazifelerin ne olduğunu araştırmak ve bilmeye çalışmak. Kudret ve imkânlarının yetersizliği nedeniyle kendisine edilen ilahî yardımların ve önüne sunulan imkânların farkına vararak, acizliğini ve fakirliğini itiraf ederek kulluğunu ilan etmek ve dünyada bulunan ve her biri bir sanat eseri olan kudret mucizelerinin, sanatlı oluşları ve üstlendikleri vazifeleri diliyle yaratıcıyı bildirdiklerini ve manen tesbih ettiklerini görerek şükretmek.

Netice olarak, insana verilen kıymetli ve yüksek donanım ve kabiliyetlerin, yine yüksek ve kıymetli gayelerinde kullanılmaları lâzımdır. Ayrıca, eser metnindeki tünel misalindeki gibi, hızla giden dünya treninden gayr-ı meşru lezzetlere uzatılan ellere dikenlerin batacağının bilinmesi lâzımdır. Yani, o lezzetlerin bitmesindeki ve hatta bitmesinin tasavvurundaki elem, ızdırap ve hüsran, o gayr-ı meşru lezzetlerden uzak durmak için yeterli bir nedendir. Hem de meşru lezzetlerin dairesinin genişliği ve keyfe yeterli gelmesi ile birlikte;  tüm lezzetlerin kaynağını bulduran ve sonsuz bir hayatta devamını sağlayan imandan alınan manevî lezzet, gayr-ı meşru lezzetlere girmek yerine meşru dairede kalmayı insana bin kat daha fazla tercih ettirecek kuvvettedir.

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Görsel Destekli Ders Videosu:

Yaşam Tarzımıza Şüpheyle Bakmak (23.Söz, 2.Mebhas, 3.Nükte)

https://youtu.be/N1LLno5U1V4

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin