Yaşamı kolaylaştırmanın bir yolu var mı?

Mürşidimin Birinci Söz’ün temsilî hikayeciğinde zikrettiği, “Alanı her yerde selâmetle gezdi” cümlesini yeterince geniş anlamadığım kanaati hasıl oldu bende son günlerde. Aynı şeyi şahit olduğum Birinci Söz okumalarında da görüyorum. Bu cümle, öncesi ve sonrasıyla, ‘Bismillah’ diyenin işinin rastgideceği, zorunun kolaylaşacağı, sıkıntı çekmeyeceği bağlamında okunuyor. Evet. Doğrudur da. Hepimizin hayatında buna dair şahitlikler var. Fakat mesele salt bu manaya indirgendiğinde sanki eksik kalıyor. Birinci Söz’ün bize öğretmeye çalıştığı sırr-ı besmeleye de tam tekabül etmiyor. Peki, daha geniş bir düzlemde, “Alanı her yerde selâmetle gezdi” ifadesi bize ne söyler? Şimdi, yanısıra bir hadis-i şerifi de anımsatarak, bu konuyu kardeşlerimle konuşmak istiyorum.

Hepiniz bilirsiniz. “Din kolaylıktır!” buyuruyor Aleyhissalatuvesselam. Biz bu kolaylığı daha çok ‘şıklardan kolay olanla amel etme’ bağlamında takva/fetva eksenli yorumlasak da, bence, ondan ötede ‘dinin kainatla uyumudur’ vurgu yapılan. Biraz daha derinlikli bir tefekkürde görülür ki: Bu uyum esasında tevhidin hem delilidir ve hem lazımıdır. Tekvinî şeriat ve şeriat-ı Muhammediye aynı Allah’ın yarattığı iki şeriat/kitap olarak elbette birbirleriyle çelişiyor olamazlar. (Çelişiyorlarsa tevhid iddiası hakikatsiz demektir.) Bu nedenle diyebiliriz ki: Din aslında bize varlıkla ‘uygun adım yürümeyi’ öğreten şeydir. Hakiki uyum ondadır.

Şeriat-ı Muhammediye’nin dairesinin dışına çıkıp da varlıkla çelişmemek mümkün olamaz. Ki, modern zamanlarda ekolojiye ödettiğimiz bedel, şeriat-ı Muhammediye ile ilişkisinde ‘ahirzaman şiddetinde’ problemler yaşayan insanoğluna en büyük dersi vermektedir. Demek hukukullahı inciterek hukuk-u mahlukat korunamaz. Birincisindeki sorun mutlaka bize diğerinde de bedeller ödetir. Hem ödetmektedir.

Duhân sûresinde geçen “Gök ve yer onların ardından ağlamadı!”  manasını tefsir ederken benzer bir noktaya dikkat çeker Bediüzzaman:Ehl-i dalâlet, madem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskat ediyor, Sânilerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden, elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların gebermesiyle memnun olurlar.” Bu memnuniyeti, dikkat çekmeye çalıştığım ‘uyumsuzluk’ perspektifinden hareketle, ‘verdikleri zararlara bir gönderme’ olarak da anlayabiliriz. Hakikaten bugünün küfür medeniyeti kainata öyle zararlar vermektedir ki, tabiat bu medeniyetin yıkılmasıyla ne kadar sevinse, yeridir.

Bulabildiği her kaynağı çılgınca tüketen/sömüren, canlı-cansız varlığına ‘yere batasıca israfı’ karşısında hiçbir saygı duymayan, ilgi duyduğu her değerli şey uğruna coğrafyaların altını üstüne getiren bugünün küresel güçleri, herhalde bu ayete en sağlam dayanaklar olurlar.

Buna ilaveten, yine, Allah’ın bir kitabı olarak ‘insan fıtratı’ ile din arasında meydana gelen kopuş, küfrün ahirzaman şartlarındaki görece galibiyeti, hem psikoloji hem de sosyoloji alanlarında büyük yıkımlara, tabir-i diğerle ‘uyumsuzluklara’ neden olmuştur. Bugün İslam coğrafyasını ‘kan dökücülük’ ile itham eden Batı, salt kendi coğrafyasında değil, dünya coğrafyasına da yayarak sürdürdüğü, iki paylaşım savaşıyla tarihin en büyük kan dökücülüklerini sergilemiştir. (Sömürü düzeninin üzerine kurulu olduğu kan emiciliği saymıyoruz bile. Onun verdiği zarar zaten tüm Afrika, Amerika ve Asya’nın tarihçesine işlemiş durumda.) Modern insanın ruhsal faciasını anlamak içinse birazcık psikoloji merakına sahip olmak yeterli.

Küfür medeniyetinin hâkim kültür olmasıyla kendimize karşı hissettiğimiz özgüven eksikliği (daha doğrusu izzet-i İslamiye’de başlayan zaaf) müteselsil bir şekilde şeriat-ı Muhammediye ile bizim de aramızda mesafe açılmasına neden oldu. Özellikle; sünnet-i seniyyeye ‘gelenek’ adını verip, güya Kur’an namına onu dışlayan ve Batı’nın muharref İncil’de başardığı gibi ‘yeni’ ve ‘başarılı’ olanı bulacağını vâdeden ‘beyni tecavüze uğramış’ kardeşlerimiz, bu uzaklaşmanın en açık delilleri. Gerçi “Bizi din mi geri bıraktı?” tartışmasının artık geride kaldığını, sorgulamanın daha çok “Bizi sünnet mi geri bıraktı”ya taşındığını görüyoruz. Ancak arkalarındaki yüzlerin benzerliğini ıskalamıyoruz.

En başa dönelim. Birinci Söz’de geçen “Alanı her yerde selâmetle gezdi” ifadesini daha geniş anlayabilmek için Risale-i Nur içinde bir yolculuğa çıkmamız lazım. Özellikle, küfür yolunun müşkülatını, suhulet yolunun ise iman olduğunu ifade eden metinleri tahattur etmekte fayda var. O metinler bize Bediüzzaman’ın kastettiği ‘her yerde selametle geziş’in nasıl birşey olduğunu sanki tüm renkleriyle ifade ediyorlar:

Elhasıl, dalâlet yolunda nihayetsiz müşkülât var; hidayet ve vahdet yolunda nihayetsiz suhulet var.” Yine mesela: “Risale-i Nur’da kat’î ve kuvvetli çok burhanlarla ispat edilmiş ki, eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek bir ağaç kadar, belki daha müşkülâtlı ve bir ağaç bir bahar kadar, belki daha suubetli olmakla beraber, kıymet ve san’atça bütün bütün sukut edeceklerdi.” Ve yine mesela: “Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’âd ediyorsun. Onun acip san’atlarını ve hâlâtını akla sığıştıramadığından, inkâra sapıyorsun. Halbuki, asıl istib’âd, asıl müşkülât ve hakikî suûbetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır.” Veyahut yine yine mesela: “Eğer o mevcudat doğrudan doğruya birtek Sânie verilmezse, o zaman herbir mevcut bütün mevcudat kadar müşkülâtlı olur ve bütün mevcudat birtek mevcut kıymetine sukut eder, iner. Şu halde ya hiçbir şey vücuda gelmeyecek veya gelse de kıymetsiz, hiçe inecektir.

Risale-i Nur’da böylesi o kadar çok metin var ki, hepsini alıntılasam herhalde bu bir yazı değil, bir küçük kitaba dönüşür. Özetle benim dikkatimi çekense şudur: Kainatı Allah’la açıklamak kolaylıktır. Her açıdan böyledir. Bilim açısından da böyledir. Maneviyat açısından da böyledir. Psikoloji açısından da böyledir. Böyledir de böyledir. İçinden çıkılmayan meseleler Allah’ı hesaba kattığınız zaman içinden kolaylıkla çıkılır hale gelirler.

Yani, hem afakî tefekkür dediğimiz, dışımızdaki dünyada yaptığımız tefekkürlerde tevhid bize bir netlik kazandırır; hem de enfüsî tefekkür dediğimiz, yalnız akılla değil kalple de dahil olduğumuz dünyada yaptığımız tefekkürlerde bir kolaylık sağlar. Allah’ın Rahman, Rahim, Hakîm, Kerim… gibi daha nice isimleri hem içimizde hem dışımızda meseleleri anlamlandırırken ‘selametle gezmenin’ yollarını öğretirler.

Yani Birinci Söz’de zikredilen ‘bir reisin ismini almak/almamak’ meselesi, kainatı ve hayatı onunla açıklamak veya açıklamamak meselesidir. Bu, sadece bir başlangıç işi değil, her aşamada/anda tazelenen bir süreçtir. Yaşadığımız her musibette, daraldığımız her anda, hatta neşeyi ve mutluluğu bile anlamlandırırken biz ‘bir reisin ismini almaya’ muhtacız. Eğer almazsak, her yerde selametle gezemeyiz. Reisin ismini almak bir lüks, bir fazlalık değil, körkütük bir ihtiyaç bizim için. Zira ‘dalâlet yolunda nihayetsiz müşkülât var…’ Hem mürşidim, almayanın da akıbetini söylemiyor mu bize, bu temsilî hikayecikte:

Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.” Hasılı; her yerde selametle gezmenin çaresi Allah’ın adını salt dilde değil, bakışaçısında, gönül açısında, yaşam açısında tutmakta. Hem, arkadaşım, ben gafletin tarifini de bir yerde şöyle işitmiştim: “Kainata bakarken Allah’ı hesaba katmamak.” Bismillah ise, işte bunun tam tersidir, Allah’ı hesaba katmaktır. Allah’ın adıyla başlanan her işte Allah hesaba katılmış olur.

Ahmet AY – risalehaber.com

Sende yorum yazabilirsin