Yedi Rengiyle Kâinâtı Aydınlatan Güneş; Kur’an Ve Mu’cizeleri (I)

Evvelâ şunu arz etmek istiyoruz ki, bir makinanın en iyi çalıştırma programı ve esasları, herhalde ustası tarafından hazırlanan kataloğunda yazılıdır. Katalog dışında makinanın çalışma esaslarıyla ilgili söylenen sözler ve ileri sürülen görüşler, sadece ve sadece makinanın bozulmasına veya patırtı gürültü yaparak kendinden isteneni vermemesine yol açacaktır. Basit bir çamaşır makinasında bu durum böyle olduğu gibi, en ileri teknolojiye sahip bir bilgisayarda da durum böyledir. İşte insan, kudret-i ilâhiyyenin antika bir san’atı ve rabbanî bir makinasıdır. Bu kâinât içinde en kıymetli makina olan insanın patırtısız ve gürültüsüz çalışabilmesi için, Sâni‘-i Zül-Celâli olan Allah tarafından Kur’an denilen bir katalog gönderilmiştir. İnsan makinası, bu kataloga göre çalıştırıldıkça, huzur ve saadete erecektir; bu katalog içindeki kâidelere aykırı bir şekilde muâmele yapıldıkça, huzursuzluklar, ihtilâller ve anarşi devam edip gidecektir.

Geliniz bir karar verelim; eğer ölümü öldürüp ayrılığı bu dünyadan kaldırmak, aczi ve fakrı insanlıktan silip atarak kabir kapısını kapamak çaresi varsa, onu deneyelim. Yoksa susalım. Çünkü Kâinâtın büyük mescidinde Kur’an kâinâtı okuyor; onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim; onu dilimizin virdi yapalım. Gerçekten de, söz odur ve ona derler. Hak olup Hak’tan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nurlu hikmetleri etrafa yayan manevî güneş odur.

Kâinat bir kitapsa, Kur’an onun Allah tarafından yapılmış ve bizim anlayışımıza sunulmuş bir tercümesidir. İslâmiyet bir âlemse, Kur’an onun güneşidir. Maksat Allah’ı tanımak ise, Kur’an Allah’ın Zat’ının, sıfatlarının, isimlerinin ve Allah’a ait tasarruflarının mantıktaki manasıyla tam bir tarifidir. Eğer merak edilen âhiret âlemleri ise, Kur’an bu âlemlerin mukaddes haritasıdır. Kısaca Kur’an, insanlık için hem bir hukuk kitabı, hem bir dua kitabı, hem bir gerçek felsefe kitabı, hem bir kulluğun rehberlik kitabı, hem bir fikir ve zikir kitabı ve tek cümleyle insanlığın maddî ve manevî ihtiyaçlarına cevap veren mukaddes bir kitaptır.

Kısaca Kur’an insanlığı terbiye eden İslamiyet âleminin güneşidir. Tıpkı ışıktaki yedi renk gibi, Kur’an güneşi de yedi yönüyle mu’cizedir; yani yedi kaynaktan beslenen i’câzı ile insanları bir benzerini yapmaktan âciz bırakmıştır.

Kur’an manevî bir güneş ve bu güneşin ışığının yedi rengi var. O renklerden meydana gelen ışık insanlığın gözlerini kamaştırıyor. Kur’an’ın Allah kelamı ve mu’cize olduğunu ortaya koyan bu i’câz ışığının yedi rengini birlikte seyredelim:

1-KUR’AN IŞIĞININ BİRİNCİ RENGİ VEYA KUR’ANIN BİRİNCİ MU’CİZELİK KAYNAĞI: KÂİNÂT’LA İLGİLİ BEYÂNLARINA ULAŞILAMIYOR

Kur’an kâinat ile ilgili, bizim için gaybî olan yani bizim bilmediğimiz her şeyi gündemine alıyor ve kâinatla alakalı temel esasları, ilahî hakikatleri; mazide kaybolmuş gaybî işleri ve gelecekte gizlenmiş olan bütün halleri teker teker izah ediyor. Buna kâinâtın bizim için meçhul olan bilimsel sırları dâhildir; tarih olmuş olaylar ve sırlar dâhildir ve nihayet gelecekte olacağından haberdar olmadığımız olaylar da dâhildir. Kur’an’dan sonra kaleme alınan bütün bilimsel eserler, Kur’anın bu özelliğini isbat eder mahiyettedir.

Bazı misallerini birlikte seyretmekte yarar olsa gerektir:

Kısaca Kur’an âlem-i şahâdette âlem-i gaybın lisanıdır. Bu noktada verdiği haberler karşısında insanlığın, ‘Bu, Allah kelâmıdır’ demekten başka çaresi kalmamaktadır. Zira Kur’an bu yönüyle mu’cizedir.

2- KUR’AN IŞIĞININ İKİNCİ MU’CİZELİK KAYNAĞI: KUR’AN’IN EDEBÎLİĞİ

Kur’an, edebîliği ile de mu’cizedir. Yani ediplerin ifadesiyle Kur’anın lafzındaki fesâhat, lisanındaki selâset, nazmındaki cezâlet, manasındaki belağat, mefhumlarındaki bedâ’at, mazmûnlarındaki berâ’at ve üsluplarındaki garâbet harikulâdedir. Bunların tamamı birleşince, insanların asla güçleri yetmeyen bir belağat nakşı ortaya çıkmaktadır.

Kur’an’ın bu edebî güzelliği karşısında, insanoğlunun en dahi edipleri, en harika hatipleri, en büyük âlimleri ve hatta Kur’an’ın en şiddetli düşmanları, onun belağatı karşısında teslim-i silah eylemişlerdir. Çünkü Kur’an tam 1400 yıldır, Allah kelâmı olmadığını iddia edenlere meydan okuyor (tehaddi); onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Kibir ve gururlarından başlarını göklere vuran o dahiler ona karşı çıkmak için ağız açamayıp tam bir zillet içinde boyun eğmişlerdir. Bilindiği gibi, Araplar arasında belağat ve fesahat en makbul bir metâ’ idi. Edebî metinler o kadar kıymetli idi ki, bir edibin bir sözü için iki kabile savaş dahi ederlerdi. Nitekim Mu’allakat-ı Seb’â adıyla en meşhur şairlerinin kasidelerini altınla yazarak Ka’benin duvarına asıyorlardı. İşte böyle bir zamanda Kur’an geldi. Hz. Musa zamanında sihir revaçta olduğundan onun mu’cizeleri o türden; Hz. İsa zamanında tıp ilmi meşhur olduğundan, onun mu’cizeleri o çeşitten geldiği gibi, Kur’an’ın en parlak mu’cizesi de edebî yönden olmuş ve Kur’an muhaliflerine şöyle meydan okumuştu:

‘Kur’an’ın en kısa suresinin de olsa bir benzerini getiriniz ya da iman ediniz. İman etmezseniz mel’unsunuz ve cehenneme gireceksiniz.’ Böylece damarlarına şiddetle vuruyor; gururlarını dehşetli sûrette kırıyor ve kibirli akıllarını hafife alıyordu. Kısaca ya Kur’ana mu’araza ediniz ya da can ve malınız tehlikede kalacak diye tehdit ediyordu. Bu tehditler karşısında, Kur’ana harflerle karşılık vermek varken, bunu yapamadılar ve kılıçlarla karşı çıktılar. Demek ki, muâraza bil-hurûf mümkün değildi ki, muhârebe-i bis-süyûfa mecbur oldular.

Bu yedi renkten oluşan belağat ışığına karşı çıkmaya çalışan iki biçarenin halini misal olarak zikredebîliriz:

Birincisi: Arapların ilk filozoflarından Kindî’ye talebeleri şöyle demişler: ‘Ey büyük filozof! Bize şu Kur’an’ın bir benzerini yapıver.’ O da, Peki, hepsinin değil, bir kısmının benzerini yapmaya çalışayım diye cevap vermiş. Günlerce evine kapanıp çalışmış ve didinmiş. Günlerden sonra talebelerinin karşısına çıkan Filozof Kindî’nin cevabı çok harika ve şaşırtıcı olmuş: ‘Vallahi, buna ne bizim gücümüz yetecek, ne de başka birinin. Mushafı açtım. Mâide Sûresi çıktı. Baktım ilk âyetine, dikkatle tahlil ettim. Aman Allahım, bir kısa ayette neler anlatmış neler! Baktım, ahde vefâ prensibini ortaya koymuş; verilen sözde durmamaktan insanları nehy etmiş; önce genel bir helal kuralını açıklamış; sonra helâl kaidesinin istisnalarını saymış; buna da bir istisna getirmiş; sonra Allah’ın kudret ve hikmetinden haber vermiş. Bütün bu dediklerimi iki satıra sığdırmış. Bunu ise, hiç kimse ciltlerle yazı yazmadan asla ifade edemez.’.

İkincisi: 1400 yıllık süre zarfında yalancı peygamber Müseylime’den başka Kur’an’ın bir benzerini getirmeye teşebbüs eden dahi çıkmamıştır. Eğer böyle bir teşebbüs olsaydı, muhalif tarihçiler elbette ki bunları abartarak kaleme alacaklardı. Beni Hanife ve Yemame halkından birçok kişiyi etrafında toplayarak peygamberliğini ilan eden Müseylime, bir ara Kur’¬ anı taklid etmeye çalışmıştı. Uydurduğu sözlerden biri şuy¬du. “Fil nedir? Filin ne olduğunu sana ne bildirdi? Onun hurma lifinden ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır. Bu, Rabbimizin yarattıklarından azıcığıdır.” İşte Kur’an’a benzer edibane bir söz diye uydurdukları ile dünya ediplerine karşı rezil olmuştur.

Netice olarak Kur’an, o asırdan bu asra kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Ka’be’nin duvarlarına altınla yazılıp asılan Mu’allakât-ı Seb’a diye meşhur olan kasidelerini o derece indirmiş ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Ka’be’den indirirken demiş: ‘Âyetlere karşı bunun kıymeti kalmadı.’. Ayrıca bedevî bir edib, ‘Sana emr olunanı insanlara çatlatırcasına anlat ve tebliğ et.’ mealindeki âyeti işittiği zaman secdeye kapanmış. Demişler: Sen Müslüman mı oldu? Demiş: Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.

DEVAMI GELECEK…..

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ

Sende yorum yazabilirsin