Yoktan Var Olmak ve Varken Yok Olmamak..

“Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”

Hiçbir şey yoktan var olmaz; varken de yok olmaz” birleşik cümlesi, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” adı altında ortaöğretimden başlayarak Genel Kimya kitaplarının ilk sahifelerinde ve kimyanın temel kanunları arasında yer alır.

Acaba, bu birleşik cümle doğru mudur; gerçekten de hiçbir şey yoktan var olmaz mı ve var olan bir şey yok olmaz mı?

Bu eğer doğru değilse, niçin hâlâ ortaöğretimden başlayarak, öğretim kurumlarımızdaki Genel Kimya kitaplarında kimyanın temel kanunlarından biri olarak yer almakta devam etmektedir?

İslâm İnancı Bakımından Bu Kimya Kanununa Bakış

İslâm inancı bakımından bu kimya kanununa bakıldığında, Allah’ın (c.c.) isimleri, Kur’an âyetleri ve hadislere göre hiçbir şeyin yoktan var olmayacağı cümlesi çok yanlıştır; fakat hiçbir şeyin varken yok olmayacağı da ilk cümlenin tam aksine, doğrudur!

Laik sistemde ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırlamaları içerisindeki okullarımızın resmen kabul edilmiş olan ders kitaplarında rastlanamasa da, Amerika’daki bazı okulların kimya ders kitaplarında “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” ifadesinin hemen ardından parantez açılıp (Ancak Allah bunu yapabilir!) cümlesinin yazılı olduğu bilinmektedir.

Bu birleşik cümlenin söylenmesindeki niyet ve kast edilen manâ esas alınır. Bunun, “Hiçbir şey yoktan var olmaz” şeklindeki ilk cümlesi, Allah’ın (c.c.) “Hâlık” (Yaratıcı, yoktan var eden) ismini ve onunla ilgili âyet ve hadisleri inkâr niyeti ile söylenmedikçe, onu kimya ile alâkalı olsun veya olmasın, söyleyen kişilerin “maksadını aşan sözleri” sayılabilir ve onları mesul etmeyebilir.

Hiçbir şeyin varken yok olmayacağı ise, zaten bir hakikatin ifadesidir. Bunun İslâm’daki delili ise, Allah’ın (c.c.)“Hafîz” (Muhafaza eden) ve diğer bazı isimleri, bu mevzu ile ilgili Kur’an âyetleri ve hadislerdir.

Lavoisier Kimdir?

1743-1794 yılları arasında yaşamış olan bu Fransız kimyacı, kimya biliminde teraziyi sistematik olarak devamlı kullanarak kendisinden önce yapılmış deneylerin neticelerini değerlendirmiş; kendi deneyleri ile takviye edilmiş izahlar yapmış ve bunların neticesinde kimya reaksiyonlarına giren maddelerin ağırlıkları toplamının o reaksiyonlardan çıkan maddelerin ağırlıkları toplamına eşit olduğunu, “Maddenin Sakımı Kanunu” olarak ifade etmiştir. Bu kanun ifadesinin kimya bilimi içerisinde aksinin iddia edilememesi, ancak yirminci yüzyılın başına, Einstein’in “Özel İzafiyet Teorisi”ne kadar devam etmiştir.

Einstein’in Özel İzafiyet Teorisinin Bu Kanuna Getirdiği Değişiklik Nedir?

1905 yılında, Alman Fizikçi Albert Einstein, maddenin yoğunlaşmış bir enerji olduğunu, enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye E=mc² (E: erg-enerji, m: gram-kütle, c: cm/s-boşluktaki ışık hızı) basit formülüne göre dönüşebileceğini bilim âlemine kabul ettirmiştir.

“Einstein’in Özel İzafiyet Teorisi” içerisinde yer alan ve E=mc² formülüyle kısaca ifade edilen madde-enerji eşdeğerliliği ve birbirine dönüşümü bağıntısı, kâinattaki kanunların en mühimlerinden birinin keşfi olarak, bilim âleminde çok mühim bir inkılap teşkil etmiştir.

Bilim ve teknolojide “Atom Çağı”, Einstein’in izafiyet teorileriyle başlamıştır. Atom bombasının yapılabilmesinin başlıca teorik temeli E=mc² ile ifade edilen madde-enerji eşdeğerliliği ve dönüşümüne dayanmaktadır. “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” da, bundan sonra “Einstein’in Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” olarak düzeltilmiş; fakat önceki haliyle de Genel Kimya kitaplarında yer almakta ve uygulanmakta devam etmiştir.

Niçin Her İkisi de Hâlâ Doğru Kanunmuş Gibi Kabul Ediliyor?

“Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun daha sonra “Einstein’in Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiş olmasına rağmen, Genel Kimya ders kitaplarında kimya biliminin tarihçesinde yer alan ve önceki zamanlarda doğru zannedilmiş bir kanun olarak değil de niçin hâlen doğru kabul edilen temel kimya kanunları arasında bahsedildiğinin ve kimyada uygulandığının, bu mevzu ile ilgilenenlere açıklanmasında fayda vardır.

Bu Kanunun Doğru Kabul Edilmesine İhtiyaç Duyulan Haller Nelerdir?

Bu kanunun pratikte doğru kabul edilmesine ihtiyaç duyulan hallerden biri, adî (nükleer olmayan) kimya reaksiyonlarıyla ilgili kimya problemlerindeki hesaplamaların neticesini daha basit ve yeterli bir biçimde verebilmektir. Çünkü, kâinattaki kütle-enerji eşdeğerliği ve birbirine dönüşümü ile ilgili E=mc² formülünden hesaplanabilecek kütlenin enerji eşdeğeri çok büyük; buna karşılık enerjinin kütle eşdeğeri de çok küçüktür. Isı çıkışıyla meydana gelen en şiddetli (ekzotermik) reaksiyonlarda da maddenin kısmen enerji haline dönüşmesi ile toplam kütlede meydana gelebilecek eksilme miktarı ve dışarıdan en fazla enerji verilerek gerçekleştirilebilecek (endotermik) reaksiyonlarda da alınan enerjinin maddeye dönüşmesi ile toplam kütlede meydana gelebilecek artış miktarı, en hassas terazilerle bile tartılabilme sınırının (yüz binde bir gram) çok aşağısında ve kimyada hesaba katılmasına hiç lüzum olmayacak kadar azdır.

Ekzotermik veya endotermik cinsten âdi kimya reaksiyonlarıyla ilgili problemlerde, reaksiyonlardaki kütle kaybı veya kütle artışının hesaba dahil edilmemesiyle yapılan hata, kimyacıların çalışma hassasiyetlerinin çok dışında kalır. “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun tam doğru olmadığı yirminci yüzyılın başından beri bilinmesine rağmen, halen de en büyük ölçekli âdi kimya reaksiyonlarının hesaplamaları da toplam kütlede hiç kayıp veya artış olmamış gibi kabul edilerek yapılır.

Kimya Denklemlerinin Katsayılarını Denkleştirebilmek

Bu kanunun pratikte tümüyle doğruymuş gibi kabul edilmesini gerektiren diğer bir hal de, kimya denklemlerinin katsayılarının denkleştirilmesinin lüzumudur. Kimya denklemlerinin katsayıları denkleştirilirken, ekzotermik ve endotermik âdi kimya reaksiyonlarında E=mc² formülüne göre toplam kütlenin bir miktarının enerjiye dönüşüp eksilmesi veya alınan enerjiden bir miktar kütle meydana gelmesi hesaplamalarının yapılmaması daha uygundur. Böylece, âdi kimya reaksiyonlarında, neticeye tesirinin önemsizliği sebebiyle gereksiz işlemler ve hesaplar olmaması için, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun kimya biliminin uygulamalarında doğru gibi kabul edilmesi bir ihtiyaçtır. Bunun kimya bilimi uygulamalarında kullanılabilmesi için de, Genel kimya ders kitaplarında, kimyanın temel kanunları arasında yer verilmekte devam edilir.

E=mc² Formülü, Âdi Kimya Reaksiyonlarına da Uygulansa Ne Olurdu?

Basit bir misal verecek olursak, bir gram maddenin enerji haline dönüşerek madde halinden çıkması halinde E=mc² formülüne göre meydana gelebilecek enerji: E=1g x (30 000 000 000cm/s)²= 900 000 000 000 000 000 000erg ’tir. Bunun kalori eşdeğeri ve o kadar kalorinin kaç ton kok kömürünün yanmasıyla meydana gelebilecek ısıya eşdeğer olduğu hesaplanırsa, bir gram maddenin kütlesinin tamamen enerjiye dönüşmesiyle açığa çıkabilecek enerjinin, yaklaşık 7500 ton kok kömürünün bir anda yanmasıyla açığa çıkabilecek ısı enerjisine eşdeğer olduğu bulunur.

Bu misalin neticesini diğer bir şekilde de ifade edersek; ekzotermik veya endotermik âdi kimya reaksiyonlarının tümünde, E=mc² basit formülüne göre teorik olarak toplam kütlede eksilme veya artış aslında varsa da, bu kütle miktarı değişimleri bahsetmeye hiç lüzum olmayacak kadar az olduğundan; ihmal edilmesi gerekir.

Nükleer Reaksiyonlarda Kütle Kaybı Hesapları İhmal Edilmez

Nükleer reaksiyonlarla ilgili hesaplarda ise, E=mc² formülüne göre kütle-enerji eşdeğerliği ve dönüşümündeki toplam kütle değişimi miktarları ihmal edilemez. (Meselâ: Atom bombası, hidrojen bombası, nükleer santraller, güneş ve yıldızlarda meydana gelen çok büyük enerjilerin eşdeğeri olan kütle kayıpları)

Einstein tarafından, aslında 1905 ten itibaren “Lavoisier’in Kütlenin Sakımı Kanunu” değiştirilmiş olmasına rağmen, kimya denklemleriyle ilgili katsayıların denkleştirilmesinde ve kimya hesaplarında niçin Lavoisier’in bu kanunu tümüyle doğruymuş gibi, kimya ders kitaplarında yer verilmesinin ve kimyanın uygulamalarında kullanılmakta devam edilmesinin sebebi budur.

Bu Mevzuun İzahının Önemi Nedir?

Lavoisier’in 1789’da neşrettiği “Kütlenin Sakımı Kanunu” tümüyle doğru olmamasına ve Einstein’in 1905’de neşrettiği madde-enerji bağıntısıyla yanlışının belirtilip düzeltilmiş olmasına rağmen, eski şekliyle pratikte hâlâ doğru kabul edilmesinin yukarıda bahsedilen sebeblerle, kimya öğretiminin ders kitaplarında temel kimya kanunları arasında ve kimyanın tatbikatında hâlâ yer almaktadır. Fakat bunun bahsedilen gerçek yönünü gizleyerek veya saptırarak kötüye kullanmak için, biyoloji biliminde “Darwinizm”le yapılmaya çalışılan manevî tahribatın benzerini, güya kimya bilimine dayanarak yapmaya çalışanlar olabilir.

Bu Mevzudaki Yanlış Saptırmaları Yapanlar Kimlerdir?

Bu mevzudaki yanlış saptırmaları yapanlar, ya bu mevzuun cahili olanlar veya bilerek kötü niyetle hareket eden kişilerdir. Bunlar, bilhassa yarım-okumuş bazı cahillerin ve dar görüşlü kişilerin zihnini bulandırıp; maddenin ezeliyeti ve inkâr-ı uluhiyet yanlışlarının müdafaasında, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nu kendi inkârlarının sahte bir delili gibi kullanmağa çalışabilir.

Bu durumda, Lavoisier’in ismi ve onun adıyla birlikte bahsedilen “Maddenin Sakımı Kanunu”, belki kıyamete kadar bütün ortaöğretim ve yüksek öğretim Genel Kimya kitaplarında yer alabilecek; fakat ayni zamanda bazı hakikat tahrifçilerine sahte delil, aldatma ve saptırma vasıtası da olabilecektir.

Lavoisier’in Dünyadaki Mükâfatı ve Cezası

Lavoisier böylece, Kütlenin Sakımı Kanununun pratikte doğru kabulü ve uygulanması ile hem kimya bilimine hizmet etmiş olmak, hem de bu kanunu ifade eden birleşik cümlesinin bazı yanlış anlamalara ve anlatmalara da müsait ilk cümlesiyle, maddenin ezeliyeti ve inkâr-ı Uluhiyet yanlışçılarına sahte bir delil vermiş olmak durumundadır.

Âhirette kendisi hakkındaki hükmün ve karşılaşacağı durumun ne olacağını, tabii ki ancak mutlak adalet ve hüküm sahibi olan Allah (c.c.) bilir; bu mevzuda Allah’tan başka hiç kimse hüküm veremez. Fakat, Kader-i İlâhi sanki onun bu mevzudaki sevabının da günahının da, dünyadaki karşılıklarını peşinen vermiş gibidir.

Lavoisier Niçin Giyotinle İdam Edilmiştir?

Lavoisier isminin yukarıda bahsedilen sebeblerle Genel Kimya kitaplarında kıyamete kadar yer almakta devam edecek gibi gözükmesi, ona dünyada şan ve şöhret mükâfatı sayılabilirken, 1789’daki Fransız İhtilalinden sonra onun, ihtilalcilerin bazı suçlamalarına maruz kalıp neticede 1794’te giyotinle başı kesilerek feci şekilde idamı da, ona işkence ile öldürülmek hariç, dünyada verilebilecek en büyük ceza olmuştur.

Kendisi hakkında, zulüm içinde tecellî eden bir adalet mi var?

Hikmetini tam bilemeyiz; fakat, ona verilen giyotinle başı kesilerek idam edilmek cezası –isnat edilen suçla alâkasından ziyade- kimya biliminde kendisine atfedilen o kanunun ilk cümlesiyle alâkalı da olabilir.

Doğrusunu mutlaka Allah bilir; fakat, onun giyotinle idamı belki de manâsı saptırılmağa müsait o kimya kanunu cümlesiyle manen idamına sebeb olduklarının günahlarından, “Sebeb olan yapan gibidir” kaidesiyle aldığı hisselerin dünyadaki peşin bir cezası veya kefareti olabileceğini ve böylece kendisi hakkında zulüm içinde tecelli eden bir adaletin olduğu ihtimalini de düşündürmektedir.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

www.NurNet.Org

2 tane yorum yapılmış

  1. Mustafa Nutku diyor ki:

    Ayni mevzuda, enerji alan ve veren cisimlerin kütlelerinde meydana gelen artış ve azalış şeklindeki değişmelerin tartılmakla tesbit edilememesine rağmen, Einstein’in Özel İzafiyet Teorisi’nin çok mühim bir neticesi olan “kütle-enerji eşdeğerliği” ile alâkalı olarak, enerjinin maddeye ve maddenin enerjiye dönüşmesi hadiselerinin, laboratuvarda deney yoluyla isbatlanabildiğinden de bahsetmek gerekir.
    Maddenin enerjiye dönüşmesi ile alâkalı bir laboratuvar deneyinde, pozitron ve elektron gibi zıt elektrik yüklü maddî taneciklerin çarpışmaları ile enerjiye dönüştükleri ve her biri 0,511MeV enerjisinde iki Gama ışını fotonunun meydana geldiği görülmüştür.
    Laboratuvarda, enerjinin maddeye dönüşmesiyle alâkalı olarak yapılan diğer bir deneyde ise, Gama ışınından bir pozitronla bir elektronun meydana geldiği, “Wilson Sis Kutusu” ile alınmış fotoğraflarda görülmektedir.
    Enerjinin maddeye dönüşmesini isbatlayan deneyi ilk defa 1932’de yapan Anderson’a, bu sebeple 1936 Nobel Fizik Mükafatı verilmiştir.
    Bu deneylerden de kısaca bahsettikten sonra, “varken yok olmamak” ile alâkalı, “Kur’an nuru ile görülebilecek ve İslâm imanının kuvvetiyle sahip olunabilecek” şu yüksek hakikatlere de dikkat çekilmesinde lüzum ve fayda vardır:
    Kur’an’ın imanla ilgili âyetlerinin asrımız insanlarının anlayışına göre yazılmış en mühim tefsiri olan Risale-i Nur Külliyâtı’nın Mektubat adlı eserindeki 24. Mektup, 2. Makam, 2. Mebhas’tan, “Varken Yok Olmamak” mevzuunun hakikatiyle ilgili bazı cümleler orijinal şekilleriyle iktibas edilmiş ve bu cümlelerin herbiri üzerinde tefekkür ile onlardan istifade etmesi okuyucuya bırakılmıştır:
    “Kudret-i Ehad-i Samed’e intisab noktasında herşey için bütün eşya var. Eğer intisab olmazsa, her şey için eşya adedince haricî ademler var.”
    “Bir mevcud vücuddan gittikten sonra, zahiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifade ettiği manalar bâkî kalır, mahfuz olur. Hüviyet-i misâliyesi ve sureti ve mahiyeti dahi âlem-i misâlde ve âlem-i misâlin nümuneleri olan elvah-ı mahfuzada ve elvah-ı mahfuzanın nümuneleri olan kuvve-i hafızalarda kalır. Demek bir vücûd-u surî kaybeder, yüzer vücûd-u manevî ve ilmî kazanır.”
    “Herbir şey -cüz’î olsun küllî olsun- vücûddan gittikten sonra (hususan zîhayat olsa) çok hakaik-i gaybiye netice vermekle beraber; âlem-i misâlin defterlerinde olan levh-i misâlî üstünde, etvar-ı hayatı adedince sûretleri bırakıp, o sûretlerden, manidar olan ve mukadderat-ı hayatiye denilen sergüzeşt-i hayatiyeleri yazılır ve ruhaniyata bir mütalaagâh olur.”
    “Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münasib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Sözlerde isbat etmişiz: Nasılki cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de: Dünyanın sair mevcudatı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki Küre-i Arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki: ‘Onun içindir.’ Bu sefine-i Rabbânîye, yirmi dört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip, meydan-ı Haşrin etrafında dönüyor.”
    “.. bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Meselâ: Nasılki ehl-i medeniyet, fâni vaziyetlere bir nevi beka vermek ve ehl-i istikbale yadigâr bırakmak için; güzel veya garîb vaziyetlerin suretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, zaman-ı maziyi zaman-ı halde ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar… Aynen öyle de: Şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sâni-i Hakîm’i âlem-i bekaya âid gayelerini o âleme kaydetmekle beraber âlem-i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvar-ı hayatlarında gördükleri vezaif-i hayatiyeyi ve mucizat-ı Sübhaniyeyi, menazır-ı sermediyede kaydetmek, mukteza-yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûddur.”
    “Şu mevcudat zeval perdesinde saklandıkları vakit; onların yerinde herbirisinin pek çok tesbihatı bâkî kalmakla beraber, pek çok esmâ-i İlâhîyyenin de nukuşlarını ve mukteziyatını o esmânın ellerine bırakır. Yâni bir vücûd-u bâkîyeye tevdi’ ederler, öyle giderler.”
    “Rahîm, Hakîm ve Vedud isimleri; zevale ve firaka muârız değiller, belki istilzam edip iktiza ediyorlar.”
    “.. mevcûdât tebdil ve tağyir ile, zeval ve fenâ içinde sür’atle sevkediliyor.. mütemadiyen âlem-i şehâdetten âlem-i gayba gönderiliyor. Ve o şuûnâtın cilveleri altında mahlûkat; daimî bir seyr ü seyelan, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vaveylâ-i firak ve zevali ve ehl-i hidayetin sem’ine velvele-i zikr ve tesbihi dağıtmaktadırlar. Bu sırra binaen herbir mevcûd Vâcibü’l-Vücûd’un bâkî şuûnâtının tezahürüne bâkî birer medâr olacak manaları, keyfiyetleri, hâletleri vücudda bırakıp öyle gidiyorlar. Hem o mevcud, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar ve ahvali, ilm-i ezelînin ünvanları olan İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübİn, Levh-i Mahfûz gibi vücûd-u ilmî dâirelerinde vücûd-u hâricîsini temsil eden mufassal bir vücûd dahi bırakıp öyle giderler. Demek her fâni; bir vücûdu terkeder, binler bâkî vücûdları kazanır, kazandırır. Meselâ: Nasılki hârikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zahiren mahvolur; fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymetdar kimya maddeleri ve edviyeler teressüb eder.”
    “Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd; muktezayı rahmet ve hikmet ve vedûdiyet olarak, kâinat fabrikasına hareket veriyor; herbir vücûd-u fânîyi, çok bâkî vücûdlara çekirdek yapar, makasıd-ı Rabbânîyesine medâr eder, şuûnât-ı Sübhâniyyesine mazhar kılar; kalem-i kaderine mürekkeb ittihaz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok inâyât-ı galiyye ve makasıd-ı âliye için, kendi faaliyet-i kudretiyle kâinatı faaliyete getirir. Zerrâtı cevelâna, mevcûdâtı seyerana, hayvanâtı seyelâna, seyyâratı deverana getirir, kâinatı konuşturur; ayâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır. Ve mahlûkat-ı arzıyeyi -Rubûbiyeti noktasında- havayı emir ve irâdesine bir nevi arş; ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş; ve suyu, ihsan ve rahmetine başka bir arş; ve toprağı hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlûkat-ı arzıyye üstünde gezdiriyor.”
    “.. gösterilen parlak hakîkat-ı âliye, nûr-u Kur’ân ile görünür ve imanın kuvvetiyle sâhib olunabilir. Yoksa o hakîkat-ı bâkıye yerine, gâyet müdhiş bir zulümat geçer. Ehl-i dalâlet için dünya, firaklar ve zevaller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir. Kâinat, onun için manevî bir Cehennem hükmüne geçer. Herşey onun için; ani bir vücûd ile, hadsiz bir adem ihâta ediyor. Bütün mâzî ve müstakbel, zulümat-ı ademle memlûdür; yalnız kısacık bir zaman-ı hâlde, bir hazîn nûr-u vücûd bulabilir. Fakat sırr-ı Kur’ân ve nûr-u îman ile, ezelden ebede kadar bir nûr-u vücûd görünür; ona alâkadar olur ve onunla saadet-i ebediyesini temin eder.”
    (Mustafa NUTKU)

  2. erdem diyor ki:

    “İlim müslümanın yitik malıdır .Nerede bulursa almalıdır “İlme ve ilim adamlarına önem verilmediğinde her türlü yanlışlıklar o ülkeyi ve insanların düşüncelerini istila ediyor. Tüm kötülükler de yol bulup geliyor.Günümüzde müslüman gafilane davranmak istiyor ve bu davranışını meşru sayıyor. Bu gaflet her türlü huzursuzluk ve bilğisizliği körüklüyor.Siyasi menfaatler, değişik maksatlı garazlar, çekememezlik gibi kötü hasletler ülkemizin birliğini vedirliğini bozma aşamasına getiriyor. Allah şuur versin ve yardımcımız olsun Her türlü bela ve musibetlerden önce ülkemizi sonraAlem-i islamı krusun Amin

Sende yorum yazabilirsin