Zühd bir işgalcinin korkusudur

Hiçbir tür dünyadaki tüm yaşamı sahiplenemez.” Daniel Quinn, İsmail’den.

Zahidlik, sadece dünya zevklerinden el etek çekme ve bu yönelişle eşyayı unutma olarak anlaşılırsa, yanlış anlaşılmaz ama, eksik anlaşılır bence. Zahidlik, özünde, varlığının Allah’ın varlığının şiddeti ve hikmeti (Vacibü’l-Vücud ikisine de bakıyor) yanında bir işgal ve mümkin (olsa da olur olmasa da) olduğunu hisseden ve bu şart olmayışın idrakiyle, Onun rızasının olmadığından şüphelendiği yerlerde daha az varolmaya çalışanın ahlakıdır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak, boş işlerden uzak durmak… Bu ‘daha az varoluş’un altmaddeleridir onlar sadece.

Zühdün sultanları, bize, okunduğunda kalplerimizi titreten menkıbeler bırakarak gittiler. Yaşanması güç. Yaşayacaklar güçsüz. Onlar gibi değiliz. Olamıyoruz. Farkındayız. Ama en azından arzusunu bırakmamalıyız. Duasını korumalıyız. Onlar gibi olamamaktan ‘keşke’ pişmanlığıyla tevbe etmeliyiz. Keşkelerin en güzeli keşke dediğin şeyin gerçekleşmesi için dua etmektir. Dua ile tevbe burada kardeş olur. Hakkında dua edilen, bir açıdan, mahrum kalınmasından tevbe edilendir. Fazlasını arzulamak eksiğinden pişmanlıktır. Hem Aleyhissalatuvesselam buyurmuş: “Pişmanlık tevbedir.”

Böylesi bir zahidlik herbirimizde birazcık olmalıdır. Takva da bunu ister bizden. Takva imanlı insanın korkusudur. İman ise gayba inanmakla başlar. Kendisinden ve şahit olduğundan daha fazlasına inanmakla. Kendinden fazlasına iman eden görünmekten rahatsız olmaya başlar. Ötesini göstermeyen görünüş zulümdür. Örtmektir. Kirletmektir. Sinemada ayağa kalkıp arkadakinin perdeyi görmesine engel olmaktır. Varlığının perdeliğini farkeder. Kaçınmak da bir ‘daha az varoluş çabasıdır’ çünkü.

Kaçtığınız her alanda (hassaten günahla ilişkili alanlarda) daha az varolmaya çalışırsınız. Kaçmak kaçılan yerde daha az varolmaktır. (Hatta mümkünse hiç varolmamak.) Sığınmak sığınılan yerde daha çok varolmaktır. Kibir, israf, gevezelik, oburluk ve cimrilik gibi pekçok kem haslet, varlığının arızîliğinin farkında olmayan ve daha çok varolma veya varlık sahasını kendi adına işgal etme ahlakında olanların özellikleridir. Günahlarda hep bu vardır. Günah varlığın ardını göstermeden varoluşudur.

Mürşidimin de pek latifçe ifade ettiği gibi: Aslolanın Onun (c.c.) esmasına ayna olmak olduğunu bilenler için ‘bir ân-ı seyyale kâfidir.’ Bu kadarcık varolmak yeterlidir. Zamanın uzunluğuna bile gerek yoktur. Ona dair olmak boyların en uzunudur. Ân-ı seyyale, zamana yayılmayacak kadar kısa bir varoluş manasını karşılıyorsa şayet, ‘varlığın en az yer işgal eden şekli’ olduğu söylenebilir. Şahitlik an ile de olur. Bundan sonrası, yani daha fazla varolma/kalma arzusu, riskli bir alana tekabül etmeye başlar. İnsan iki şekilde de varolabilir çünkü: Allah için veya kendisi için. İki şekilde de mülk edinebilir: Allah adına veya kendi adına.

Dikkat ederseniz günahların kökeninde bu ‘daha çok varolma’ arzusunun izlerini görürsünüz. Zaten kuvveler dediğimiz şeyler de aslında bizim varlığımızın devamını sağlayan üç ana damardır. Varolma arzusunun üç şeklidir. Kuvve-i şeheviye de, gadabiye de, akliye de bir şekilde varlığa ve devamına hizmet eder. İnsanın en temel arzusu (ve belki bütün diğer arzularının anası) bu varolma arzusudur. Bir kere varolan her kere varolmak ister. Biz buna en şiddetli haliyle aşk-ı beka da diyoruz. Varolmaya karşı duyulan ve fakat varedene karşı duyulması/taşınması gereken aşk.

Ene Risalesi’nde, Bediüzzaman’ın, ‘ben ve benim, o ve onun diyebilme yetisi’ olan eneyi “(…) zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir… diyerek tarif etmesi, her iki şecerenin işte bu en temel arzuya bakan tarafını anlatıyor. Yani; mülkü, Allah’a bıraktıkça cennet, işgal ettikçe cehennem. Vazgeçtikçe cennet. Tuttukça cehennem.

İsmail isimli romanında Daniel Quinn de insanları, tarihi kuşatan bir düzlemde, iki kısım olarak sınıflandırır: Alanlar ve Bırakanlar. Alanların düşünce yapısını ise şöyle ifade eder: “Bizi tek şey kurtarabilir: Dünya üzerindeki hakimiyetimizi arttırmalıyız. Tüm bu yıkımın sebebi dünyayı fethetmemiz. Ama hakimiyetimiz mutlak olana dek fethe devam etmeliyiz. O zaman, kontrolü tamamen ele aldığımızda, herşey yoluna girecek.

Çevrede gördüğün sayısız yaşam formu hep bu yasaya uyulmasıyla ortaya çıktı. Ve gezegenimiz tarihinde bir tür, o türün de tamamı değil, ‘Alanlar’ olarak adlandırdığım tek bir kolu, bu yasaya meydan okumaya çalıştı. Onbin yıl önce bu insanlar dedi ki: ‘Yeter artık. Bu yasanın insanlar için bir bağlayıcılığı yok.’ (…) Ve şimdi, beş yüz neslin ardından, bu yasaya karşı gelen tüm türlerin ödemek zorunda kalacağı cezayla karşı karşıyalar.

Hz. Âdem ile Havva’yı kandırışında iblisin şöyle bir yol takip ettiği anlatılır: Dokunmaları yasak olan ağacın meyvesinin aynı zamanda cennette sonsuza kadar kalmalarının tek yolu olduğunu söyler iblis onlara. Bu bilginin sıhhatini bir tarafa bırakırsak, en temel şeye, yani aşk-ı bekaya baktığı için anlamlı geliyor bana. Bir insanı, daha yolun başında bir insanı, günaha girme imkanı olmayan ve belki günahın ne olduğunu dahi bilmeyen bir insanı neyle yasak olana yönlendirebilirsiniz? Ona helal olmayan bir mülke (belki de cennette yasak kılınmış tek mülke) ve en temel arzusu (aşk-ı beka) ile tahrik ederek. İblisin gerçekten insanı çok iyi tanıyor.

Zahidliğe geri döneyim: Zahidlik, eğer böylesi bir mülk idrakine yaslanıyorsa insanı savaşsız bir şekilde kendinde tutar. Zahid, yapmakta olduğunu zaten olması gereken olduğunu bilirse, takvası tasannu olmaz. Çünkü zaten doğal olanın, fıtrî olanın, aksi düşünülemez olanın bu olduğunu bilir. ‘Olması gereken şey’ olduğunu düşünerek onu yaşar. Fakat bunun dışında insanın ikinci niyetlerle zahidlik yapması taklit kalır ve asıl mana idrak edilmediğinden zahidlik de kendisinden murad olunan kemali vermez. Hatta böylesinin takvası mutaassıplaştırır. Hesap soruculuğunu arttırır. Maddeten sahip olmadığı dünyaya hesap sorucu olarak sahip olmaya çalışır.

Mülke bakışı herhangi bir seküler gibi olan dindarın, dünya kollarını ona açtığında, ona hayır diyebilmesi mümkün olmaz. (Allah bizi kolaylıkla imtihan etsin.) Dünya ona gülmüyorken o da dünyaya küsebilir. Fakat ya galip geldiğinde? Ya güçlü olduğunda? Ya cebi dolduğunda? Ya… Ya…

Dikkat ederseniz, Kur’an’da ve hadislerde, zafer zamanları tevbe zamanları olarak zikredilir. En net Nasr sûresinde verilen derstir bu. “Başka bir mülkü zâhiren kendi mülküne katıyorsun, bu mülke katma işi belalı bir iştir, dikkatli ol!” demektir bence bu bir nevi. Ve nihayetinde zühd, bizzat lezzetten değil, lezzetin bağlı olduğu mülkten ve varoluştan vazgeçmektir. Mülksüzlükteki asıl lezzete erişmektir. Öyle ya! Lezzet, birşeyin varlığa hizmet eden bir yanı olduğunu hissettirendir sadece. Lezzeti bu yüzden ararız. Tanımak için kullandığımız bu aracı yaşamın esas gayesi sanmayalım. Zühd ile, lezzetlerden değil, gidişiyle acı veren lezzetlerden vazgeçiyoruz. Onlar bizi incitmesin diye biz onlardan çekiniyoruz. Allahu’l-alem.

Ahmet AY – Risale Haber

Sende yorum yazabilirsin