Bekaya Nasıl Ulaşabiliriz-1? (Lem’alar, 3. Lem’a, 3. Nükte’nin Şerhi)

Soru: Lem’alar kitabından 3. Lem’anın 3. Nüktesini açıklayabilir misiniz?

Cevap: Üstad bu Nükte’de şöyle diyor:

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Şu dünyada zamanın, fena ve zevâl-i eşyadaki te’siratı gâyet muhteliftir. Ve mevcûdât ise, mütedahil dâireler gibi birbiri içinde iken hükümleri zevâl noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasılki saatin saniyelerini sayan dâiresi, dakikayı ve saati ve günleri sayan dâireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de: İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh dâireleri öyle mütefâvittir. Meselâ: Cismin bekası, hayatı, vücûdu; bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mâzi ve müstakbeli ma’dûm ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar dâire-i vücûdu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir dâire-i azîme, dâire-i hayatına ve vücûduna dahildir.

[ Bu kısım, dünyevi açıdan insanın beka ile alakadar cephelerini ele alıyor. Cisim, kalb, ruh ve saire… İnsan iman etse de etmese de her insanda zaman algısı vardır. Zaman, geçmiş-şimdi-gelecek şeklinde 3 parçadan oluşuyor. Cismin varlığı, bekası ve hayatı, şimdiki zaman olan “ an ” dadır. Üstad’ın belki “bir saat” dediği süre avam için 60 dakika olan 1 saat, fakat ârifler için Arapça’da çok kısa süre manasındaki “bir saat” demektir. Çok ileri seviyeye gidenler, bir ân-ı seyyalede maddi vücud vardır, diyorlar. Kalb ve ruh için varlığı hissedilen daire günler evveli ve günler sonrasıdır. Ruh için seneler evveli ve seneler sonrasıdır. Sır için ömürler evveli ve ömürler sonrasıdır şeklinde gelişme kaydetmemiş boyutları ile kalb-ruh-sır ile zamanın ilişkisini böyle görüyoruz. Fakat gelişen bir kalbin kolu, tâ ezeliyete uzanır. Gelişen bir ruhun eli, tâ ebediyeti tutar. Gelişen bir sır ise, ezel ve ebedi birden kucaklayacak bir ulviyete sahip olur. İmanın insana kazandırdığı hürriyet ve serbestiyetin çapının azametini buradan görebiliriz.

İnsanda bulunan akıl, insana zamanın kapılarını aralıyor. Geçmiş zamanı, elinden çıkıp giden güzellikleri, yaşayıp kurtulduğu sıkıntıları akıl görüyor. Kalben ve nefsen gelişmemiş bir kişide aklın bu algısı, elden çıkıp giden güzelliklere odaklanır. Her bir şey bir hüzün ateşini, kalbin ve nefsin içinde yakar. İç dünya hüzünler mahzeni haline gelir. Fakat gelişen bir kalb ve nefis, geçmişin biten sıkıntı, zahmet ve emeklerini düşünüp onlardan kurtulmanın ferahını ve geçmişte yaptığı iyiliklerin şükrünü hissedip dünyaya gelişinden memnun olur. Gelecek zamanı iştiyakla bekler…

Gelecek zamanı aklen görmek de aynı şekilde, insana muhtemel acıları, zorlukları, sıkıntıları gösterdiği gibi, karşılaşılacak yeni fırsatları, güzellikleri ve ebediyet imkânlarını da gösterir. Bu noktada da tezkiye edilmemiş bir enaniyet ve terbiye edilmemiş bir ruh, gelecek zamanın olumsuz taraflarını başına toplar; onların sayısız imkânları ve ihtimalleri altında vehimlerle ezilir. Dünyayı bir işkence yeri gibi algılamaya başlar. Fakat vehimlerin esaretinden kurtulan, enaniyetine sağır kesilen, tevhid ile nurlanan bir gelecek zaman kişinin önünde yepyeni bir sayfa, yepyeni imkânlar ve ebediyet fırsatları olarak görünür. Bu şekilde geleceğe bakan bir kişi, her günü yeni güzelliklerin doğuşu olarak görüp itiyakla bekler. Kur’an insandaki bu korku-hüzün boyutlarını 20 âyetle vurgular.

Korku, aczden ve çaresizlikten doğar. İnsan gelecek zaman karşısında, aczini ve çaresizliğini hisseder. Acz ve çaresizlik, korku ve evhamın kaynağıdır. Hüzün ise fakirlikten, yoksulluktan ve yoksunluktan doğar. İnsan geçmiş zamana karşı, orada tattığı, hasretini yaşadığı güzelliklere karşı fakrını hisseder. Fakr ve ihtiyaç, hüznün kaynağıdır. Rahmet-i ezeliye, hüzünlerin ilacı olurken; hikmet-i ebediye, korkuların çaresi olur.

Bu manada insan, görüntüde bu anda yaşayan, fakat hem zamanın hem mekânın tesiri altında olan bir canlıdır. Bir yanda geçmiş zaman, onun kalbini kendine çekip hüzünlerde yakar; diğer yanda gelecek zaman onun ruhunu kendine çeker; korkularda o ruhu boğmaya çalışır. İnsanın aklı ve iradesi bu güçlü duygular karşısında çoğu zaman çaresiz kalır. Peygamberlerin gelme hikmetlerinden birisi de budur: Tevhid ve Teslimiyet ve Tevekkül ile insanı zaman ve mekânın kayıtlarından kurtarmak… ]

İşte bu isti’dâda binâen hayat-ı kalbî ve ruhîye medâr olan Mârifet-i İlâhîyye ve Muhabbet-i Rabbânîye ve Ubûdiyet-i Sübhaniye ve Marziyat-ı Rahmaniye cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.

[ Üstad’ın Türkçe üslubuna göre bu cümle şöyle okunur: hayat-ı kalbîye medâr olan Mârifet-i İlâhîyye ve Muhabbet-i Rabbânîye… hayat-ı ruhîye medâr olan Ubûdiyet-i Sübhaniye ve Marziyat-ı Rahmaniye… 

Mârifet, akıl ile; muhabbet, fuad (gönül) ile olur. Akıl ve fuadın toplamı, “ kalb” i oluşturur. Kur’an fuadı, kalbin batını; aklı ise, kalbin zahiri olarak tanımlar. Hisseden kalp tabirine, akleden kalb tabirini de ekler. Hacc suresi, 46’da gördüğümüz üzere… Akleden kalbin neticesi olarak “kulûb-u münkire ve kulûb-u mu’terife” den yani hakkı inkar eden kalpler ve hakkı itiraf eden ve tanıyan kalplerden bahsederi. Nahl suresi, 16’da gördüğümüz üzere… İnsanın marifetullahı elde eden cephesi, akleden kalbidir. Buna batı dünyası “ intellect ” (duygusal zeka) diyorlar. İnsanın kalbi, bir fabrika gibi çalışır. Bu fabrikaya, mârifet hammaddesi girer; fabrikadan muhabbet ürünü çıkar. Duygular, marifeti işlerler. Bu şekilde muhabbet iksirini kalb üretir. Marifete dayanan bu muhabbet iksiri, “meveddet” adını alır. Akıl ve kalb beraberce, Allah’ı gösterdiği için böyle birinin konuşmaları muhatabı hem akıl hem kalbinden yakalar. Onda merak ve muhabbet duygularını uyandırır.

Ubudiyet, acz ve fakr hislerini tam hissederek Allah’ın askeri olma, Onun ezelî ve ebedî tecellerine yönelme, tam manasıyla Allah’a kulluk demektir. İşin çapı çok büyük olduğu ve ihtişam içerdiğinden Üstad “Sübhânî” tabirini kullanıyor. Marziyat ise, Allah’ın razı olduğu işler demektir. Allah’ın râzı olduğu net olan işler, Onun emirlerini yapmak; yasakladığı şeyleri keskin bir şekilde reddetmektir. Emirlerde, rıza-yı İlâhî vardır; yasaklarda, İlâhî gazap vardır. Emri yerine getiren, emr-i İlahide eridiği için, İlahi emirleri ruhunun ruhu kılar. İnsanın ruhu da bir emr-i İlahi olduğundan; farzların içerdiği emir sıfatının nuru, ruhu canlandırır. Mekke yıllarının acz ve fakrda ilerleyip ubudiyet makamını elde eden sahabelerinin ruhu canlansın, İlahi nurlarla nurlansın diye marziyat-ı Rahmaniye olan namaz, zekat, oruç, hacc gibi emirler verildi. Emre itaat, ruhu büyütür. Ruh fabrikası, ona aczi hissettiren musibetlere “sabır” la; ona fakrı hissettiren nimetlere “şükür” le karşılık verdiğinde; sabırdan ibaret olan “oruç” u tuttuğunda, şükürden ibaret olan “namaz” ı kıldığında bir Nur Fabrikası haline gelir. Musibetin de, nimetin de onu geliştirmek için olduğunu fark eder; her halinden razı olur. Rahmaniyetin celal ve ikram sıfatlarını müşahede ederek Allah’ın razı olduğu kul makamına gelir.

Rıza noktasında iki makam bulunuyor: Nefs-i Râdıyye denilen, Allah’ın rızasını arayan kul makamı, buna “ kurbiyet ” deniliyor. Nefs-i Mardıyye denilen, Allah’ın rızasına ermiş kul makamı, buna “ akrebiyet ” deniliyor. Kalbin hayatı, kurbiyet makamıdır. Evliyaların yoludur. Âriflerin ve âşıkların makamıdır. Ruhun hayatı, akrebiyet makamıdır. Sahabelerin ve büyük evliyaların yoludur. Ruhun hayatında marifet değil, ilim vardır. Marifet, hakikati arayan bilgi seviyesidir. İlim ise hakikati bulan ve kuşatan bilgi seviyesidir. Ruhun hayatında, muhabbet ve aşk değil, şevk vardır. Muhabbet ve aşk, hasret makamıdır. Bu cihetten kalb arayış ve kaybediş içinde bocalar durur. Şevk ise, ebedî buluş ve görüş makamıdır. Onda kayıp yoktur. Onda kaybın imkansızlığı, Allah ile ebedî beraberlik vardır.

Kalbin hayatında, Allah’a yüzünü dönme vardır. Allah’ın rızası ve teveccühü aranır. Kul, fakr ile Allah’a odaklanır. Ruhun hayatında, Allah’a özünü dönme ve Allah’ın teveccühüne erme vardır. Allah, kuluna şefkat ve inayetle tecelli eder. Kul, tam acz ve fakr ile Allah’a odaklanır. Dinin gelme gayesi insanın fânilere odaklanan, onlardan merhamet dilenen kalbini, Kadîm-i Ezeliye odaklatmak, Rahman-ı Zülcelalin merhametine eriştirmektir. Hem fanilere şefkat için yalvaran ve herkesten korkan insanın ruhunu, Baki-i Ebedîye odaklatarak, Rahîm-i Zülcemalin şefkatine eriştirmektir. Yani cismani hayattan, kalbî-ruhî-sırrî hayat mertebelerine insanı yükseltmektir. Enfal suresi 24. Âyet bu meseleyi şöyle ifade eder: “ Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve resulünün çağrısına uyun ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Unutmayın ki, O’nun huzuruna götürüleceksiniz.

Bu manevi hayatı, dünyevi insanlar kalb için haftalık çapta, ruh için yıllık çapta hissederken; Allah’a iman ile bağlanan bir kalb ve ruhun çapı ezel-ebed ufkunca büyür. Tam manasıyla bâki ve ebedî bir hayat hükmüne geçer. Bu noktada insanın kalb ve ruhunu inkişaf ettiren marifet-muhabbet-ubudiyet-marziyat-ilim-hikmet-şevk ve emel gibi duygu ve hakikatler insanı şimdiki zamanın dar çerçevesinden çıkartıp zaman-üstü hakikatlere bağlar, Allah ile ebedî bir beka, daimi bir hayata eriştirir. ]

Evet Bâki-i Hakîkinin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa; bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye, lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer. Meşhur böyle bir söz var ki:

yâni: “Firakın bir saniyesi, bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi, bir saniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki: Visal, yâni Bâki-i Zülcelâl’in rızası dâiresinde livechillah bir saniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki dâimî bir pencere-i visaldir.

Gaflet ve dalâlet firakı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var:

hükmümüzü te’yid ediyor.

[ Bu kısımda Üstad, zamanın insan hayatı üzerindeki göreceli etkisini anlatıyor. Muminun suresi bir âyette bu meseleyi şöyle anlatır:

  1. Allah (inkarcılara) “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.
  2. Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor” derler.
  3. Allah şöyle der: “Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.” )

Kâfirlerin dünya hayatının mahsulü o kadar azdır ki, 60 yıllık ömrü elendiğinde 1 günlük hayatta insanın elde edeceği manevi değerleri elde edercesine ömrü boş geçmiştir. Bu manada bir müminin bir günkü 5 vakit namazı, bir kâfirin 60 yıllık ömrünün mahsulüne denktir. Kadir Gecesi gibi özel gecelerde bir müminin geceyi ihya ederek elde ettiği 1.000 aydan yani 30.000 günden fazla sürede elde edilen ibadet, bir kâfirin 60 yılının 30.000 katı bir ömürde yapabileceği bir ebediyet mahsulüdür. Yani bir kâfir 1.800.000 yıl yaşasaydı bir müminin Kadir Gecesi ile elde edeceği feyzi ve fazileti elde edebilirdi. Bu noktadan bakılınca sırf ibadet cephesiyle müminin hayatı, ömür boyu süren birikimiyle kişiye Cenneti kazandıracak şekilde dolu doludur. Fakat ârif-zâkir-âşık-âlim-şâik-hâkim gibi yüksek boyutlara çıkan bir mümin, iki cihanı dolduracak nurlar ve feyizleri elde eder. Onun bir ânı, kâfirin binler senesine bedel olur. Kâfirin binler yıllık hayatı, bir ârifin elde ettiği irfanı ona mahsul veremez. O mârifeti ve ilmi ile ârif ve âlim olan zâtlar Allah ile aralarında kapanmaz bir pencere açarlar. O pencereden bekayı soluklarlar. Kâfirin dünyasında beka da yoktur, lika da yoktur, rıza da yoktur, rü’yet de yoktur, saadet de yoktur. ]

Meşhur evvelki sözün sahih bir ma’nası budur ki: Fâni mevcûdâtın visali mâdem fânidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi, bir saniye gibi geçer; hasretli bir hayal ve esefli bir rü’ya olur. Bekayı isteyen kalb-i insanî bir sene visalde, yalnız bir saniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firak ise: Saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü: Firakın meydanı geniştir. Bekayı isteyen bir kalbe, firak çendan bir saniye de olsa, seneler kadar tahribat yapar. Çünkü; hadsiz firakları ihtar eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mâzi ve müstakbel, firakla doludur.

[ Mâzi, ayrılıklar mezarlığı olduğu gibi, müstakbel de ayrılacakları kesin olan visallerin kesin bir kabristanıdır. Ayrılıksız kavuşmak, ehl-i dünya ve maddi muhabbetler için mümkün değildir. Fakat Allah sevgisi öyle bir sevgidir ki, insan kalbi o sevgi ile dolmaya başladığında, ayrılığın imkânsızlığını hisseder. “ Kişi sevdiğiyle beraberdir ” hadisi bu sırrı açar. Sen, sevdiğin sürece, o sevgi seni Baki Sevgili ile bağlar. Sen bağını koparmadığın sürece o bağ devam eder. Bir aynanın yüzü güneşe dönük olduğu sürece, onda güneş tecellisi mutlaka bulunması gibi… Ayna ne zaman sırtını güneşe dönerse o tecelliyi o zaman kaybeder. Bu manada Ezel-Ebed Güneşi olan Allah’a yüzünü ve özünü dönen bir kalb ve ruh, Ona odaklı kaldığı ve Onun teveccühünü istediği sürece Allah o kalb ve ruhu feyiz ve nuruyla neşelendirir. Onlara yakınlığını hissettirir. Kişi eğer sırtını Allah’a dönerse bu durumda, o kişi “sevilenler” sınıfından “merhamet edilenler” sınıfına düşer. Fakat Allah ile bağı kopmaz, sadece sınıf değiştirir. Bütün müminler bu iki sınıftan birine dâhildir. Bu açıdan Allah’a imanda ayrılık imkânsızdır. Sadece vuslatın şiddeti miktarı azalır ve artar. Merhamet dairesinde olan biri, kalbini tam Allah’a çevirirse, Allahın sevdikleri dairesine doğru ilerler. Eğer ruhunu tam çevirirse, Allah onu özel kulları dairesine alır. Onun yüzünü başka tarafa çevirmesine izin vermez. ]

(Devam edecek…)