Kurtuluş İslamda

Din ihtiyacı, sırf Müslümanların değil, bilimum insanların ezeli ve ebedi ihtiyacıdır. Bugün bedbaht insanlık, din nimetinden mahrum olmanın sürekli hicran ve felaketlerini bağrı yanarak çekmektedir. Bu acıklı buhranın korkunç neticesidir ki, çeyrek asır zarfında iki büyük harbe girmiş ve üçüncüsünün de kapısını çalmak çılgınlığını göstermektedir.

Artık bütün insanları kardeş yaparak yem yeşil cennetlerin nurlu ufuklarından esen refah ve saadet, huzur ve asayiş rüzgarıyla dalgalanan alemşümul bir bayrak altında toplanacak olan yegane kuvvet, İslamdır.

Zira beşeriyetin bugünkü hali, tıpkı, İslamdan evvelki insan cemiyetinin acıklı halidir. Bunun için insanlığı o günkü felaketten kurtaran İslam, bu günde kurtarabilir. Evet, milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan yarayı saracak yegane müşfik el, İslamdır.

Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazı uydurma ışıklar görülüyorsa da, müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzat Rabbül Âleminden alan ezeli ve ebedi “yıldız” ındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.

Ali Ulvi

Liselim…

Mehmet Abidin Kartal

İnsan,  hayatı boyunca sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Gençlik,  çocuklukla  erişkinlik arasında yer alan, gelişme,  ruhsal olgunlaşma ve hayata hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı büyüme gençlik çağının sonunda fiziki, şehevi, ruhi ve fikri olgunlukla biter. Gençlik çağının  lise yıllarına delikanlılık dönemi diyoruz.

Liseye başlamak,  ben artık büyüdüm demenin bir diğer yoludur. Kendimizi kabul ettirmeye çalışmamızın, bir kişi olduğumuzu anlamamızın, hedeflediğimiz geleceğin farkına varmaktır liseli olmak.

Lise  yıllarında yaşanılanlara bir bakalım isterseniz. Yazılanlara sizlerde eklemeler yapabilirsiniz.

Lise yılları bunalımlar, öfkeler, çatışmalar ve kaygılar dönemidir. Lise yılları olumlu olumsuz bütün duyguların yoğun, bütün tepkilerin aşırı olduğu dönemdir.

Lise yılları yalnız olumsuzlukların toplandığı bir dönem değildir. Aynı zamanda tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin yaşandığı dönemdir. Lise yılları gencin, kendini her yönüyle, fiziki, fikri ispatlama ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemdir.

İlkokul yıllarında pek farkına varmadığımız arkadaşlığın hayatımızın bir parçası olduğunu, arkadaşsız hayatın anlamının olmadığını lise yıllarında farkına varırız. Ebedi dostlukların temeli lisede atılır.

Gençlik damarı,  akıldan ziyade,  duyguları dinler.  Kız olsun, erkek olsun ilk aşklar, muhabbetler  lise yıllarında yaşanır. Aşıklar devamlı birlikte zaman geçirmenin yollarını ararlar. Ben lise yıllarında iken ilk aşkını yaşayan bir arkadaşım hafta sonları bile sevdiği kızın evinin önünde volta atarak sevdiği kızı görmeye çalışırdı. Bazen bu voltalara ben de eşlik ederdim . Bizim zamanımızda  sevenler birbirine mektup yazardı. Mektup taşıyıcıları vardı. Tabi şimdi cep telefonları var. İletişim anında sağlanıyor. İletişimin mektupla sağlandığı dönemlerde,  sınıflara okul müdürü tarafından habersiz baskınlar yapılırdı. Sigara paketleri, kesici aletler cezayı gerektiren suç aletleri olarak bulunurken. Aşk mektupları da cezayı gerektiren suç unsuru olarak görülürdü. Müdürün karşısına çıkıp savunma yapmak zorunda kalınırdı. Sonuçta ceza bile alırdınız. Aşk mektupları sonucu alevlenen aşkların bazıları hayatın ilerleyen dönemlerinde de devam eder, bazıları evlilikle sona erer. Artık liseli sizin için liselim olmuştur. Lisede aşık olup evlenenler bana hak verecektir.  Bazı aşklar karşılıksızdır. Sonuç kalp kırıklığı yaşanır. İlk gerçek kalp kırıklığının tadıldığı yerde lise yıllarıdır.

Lisedeki aşklar şarkılara, şiirlere konu olur. Şiirlere, şarkılara konu olan aşklarda ilk  feryatlar, elemler, sevgiye karşılık görememe  duyguları yaşanır.

“Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşk nameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevalden (yok olup gittiğini düşünme) gelen elemden birer feryattır. Her birinin, bütün divan-ı eş’ârının (şiirlerin) ruhunu eğer sıksan, elemkârâne (acı duyarak, üzüntülü)  birer feryat damlar.”

Liselim

“Seninle her günüm ömre bedeldi
Gönül dediğimde bağımdın benim
Unutmak mümkün mü liselim seni?
Hayatım, varlığım, canımdın benim

Birlikte yazmıştık kaderimizi
İlk aşkım, sevgilim, liselim benim
Birlikte yazmıştık kaderimizi
İlk aşkım, sevgilim, liselim benim

Şimdi nerede bir liseli görsem
Ne zaman okulun yanından geçsem
Kalbim hep kahrolur, gözlerim elem
İlk aşkım, sevgilim, liselim benim…”

Eylül’de gel

“Okul yolu sensiz
Ölüm kadar sessiz
Geçtim o yoldan dün
İçim doldu hüzün
Yapraklar solarken
Adını anarken… ”

Karnenizde ilk zayıfla lise yıllarında karşılaşırsınız. İlk kez kopyayı lisede çekmişsinizdir. İlk defa lisede okuldan kaçmışsınızdır. Lise yıllarında hayatımız boyunca anlatacağımız anılar biriktiririz. Ben ilk defa sinemaya dostluğumuzun hala devam ettiği  lise arkadaşımla gitmiştim…İkamet ettiğimiz ilçeden gittiğimiz şehirde sinemayla tanışmış, ilk defa bir otelde kalmıştık.

Lise yıllarında bütün  öğrenciler bunu çok iyi bilir ki arka sıra sohbetlerinin yerini hiçbir şey tutamaz. Genellikle ön sıralara dersi dinlemek isteyenler otururken arka sıralara dersle alakası olmayanlar oturur. Ders boyunca dersle alakası olmayan şeyler konuşulur.

Lise yıllarında genelde erkekler bir futbol takımını tutmaya başlarlar. Tabi kızlardan da tutanlar vardır. Takımların maçları yakından takip edilir.  Cumartesi, Pazar günleri maçlar oynanmıştır. Pazartesiden itibaren hafta boyunca maçların yorumları yapılır…

Bizim zamanımızda 70’li, 80’li yıllarda lise ikinci sınıfta  eğitime Edebiyat ve Fen bölümlerinde devam edilmeye başlanırdı. Edebiyat bölümü öğrencileri okulda duvar gazetesi çıkarırlardı. Bu duvar gazeteleri okulun düşünce hayatının sanki aynasıydı. Öğrenciler arasında tartışılan konuları orada görürdünüz. Öğrencilerin, isteklerini, edebiyata yetenekli öğrencilerin ilk denemelerini orada okurdunuz. Duvar gazeteleri  farklı düşüncelerin meydanı olurdu. Öğrenciler farklı düşüncelere saygı göstermeyi burada öğrenirlerdi. İlk deneme yazılarını bu gazetelerde yazanlardan nice edebiyatçılar, fıkra yazarları, araştırıcılar, hikaye ve roman yazarları çıkmıştır desek yalan söylemiş olmayız.

Edebiyatın malzemesi ve esası sözdür.  Edebiyat bir söz sanatıdır. Söz, söylenir ve yazılır. Söz bize bir şeyi bildirirken,  bilmediğimiz gerçekleri de yüzümüze vurur. Sözün gücü,  manasındadır, hikmetli olmasındadır. Manasının insanı tatmin etmesinde, ikna etmesindedir. Hikmetli sözler,  tefekküre, Mârifetullâha kapı açar. ‘Kitab-ı kebir-i kâinat’ ı okumanın yollarını gösterir.

Edebiyatta şekil ve muhteva tartışması yapılagelmiştir. Edebiyatta muhteva insanı düşünmeye, tefekküre götürür.  Edebi metinlerde, söz manaya hizmet etmelidir. Bunun için,  edipler edepli olmalı… Edebiyat edepten gelir.

Lise yıllarında birçok acı, tatlı anılar yaşarken, mezun olacağımız günü de iple çekeriz. Mezun olduğumuzda üniversiteyi kazanamamışsak hayatın ilk gerçek sillesini yemiş oluruz. Artık hayat lise yıllarında olduğu gibi toz pembe değildir. Üniversite kaygısıyla birlikte hayatın artık ciddiye bindiğini iliklerimize kadar yaşamaya başlarız.

Liseyi bitirdikten sonra  üniversiteye giriş sınavı ile yeni bir yolculuk başlar. Bu yolculuğa lise yıllarında hazırlananlar üniversite kapısını kolay açarlar. Hazırlığa geç başlayanlar da üniversite kapısını geç açanlardır. Üniversite kapısını açamayanlarda başka kapıları açarak hayatlarına yön verirler.

Ben üniversite kapısını geç açanlardanım.  Liseyi bitirdikten sonra iki yıl girdiğim sınavlarda kazanamadım. Üçüncü yıl kazandım…

Lise yıllarında kendini her yönüyle bilhassa düşünce yönüyle ispatlamaya çalışan gençler, derslerde öğretilen konuları zihinlerinde tartarlar ikna olmak isterler. Birçoğumuz lise yıllarında biyoloji dersinde Darwin teorisini okumuşuzdur. Bu teori bizi yaratılış konusunda ikna edememiştir. Darwin’in evrim teorisi ispatlanamadığı için bilimsellik adına dünyayı aldatan bir teori olarak kalmıştır. Düşünen, tefekkür eden  genç, hiç bir şeyin sebeplerin bir araya gelmesiyle, kendi kendine  veya tabiatın yapmasıyla  meydana gelemeyeceğini idrak eder.  Çünkü, “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?” O zaman, Şu kainat ve içindekilerin bir ustası bir sahibi bir yaratıcısı vardır. O’da Allah’tır. Allah’a iman, bir insanın dünyada mazhar olabileceği en büyük nimettir. Hayatı, gayesine uygun yaşamanın en birinci ve olmazsa olmaz vesilesidir.

Bedîüzzamân Hazretlerini dinleyelim.  Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hàlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar,” dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsusuyla, mütemâdiyen Allah’tan bahsedip, Hàlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahâne ki, her kavanozunda hârika ve hassas mîzanlarla alınmış hayattar mâcunlar ve tiryaklar var. Şüphesiz, gayet maharetli ve kimyâger ve hakîm bir eczâcıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahânesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyâsıyla küre-i arz eczahâne-i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır…

Bediüzzaman 1935 yılında Eskişehir Hapishanesinde bulunuyordu; bir cumhuriyet bayramında, hapishanenin penceresinden dışarı bakarken; hapishanenin karşısındaki lise mektebinin bahçesinde gülerek raks eden kız öğrencileri gördü. Bediüzzaman’ı dinlemeye devam edelim.

“Bir zaman, (1935 yılı) Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden, manevi bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.” Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil… ” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, On Birinci Şuâ)

Liseyi okuyanlarımızın liselim diyeceği arkadaşları, dostları vardır. Çoğumuz bu arkadaşlarımızla, zaman zaman yüz yüze veya telefonla, sosyal medya araçları ile görüşürüz. Sosyal medya araçları ile izini kaybettiğimiz lise arkadaşlarımızı bulabiliriz. Bazılarımız kız olsun erkek olsun  mutluluğu, huzuru yakalamak için sevdiği lisedeki  arkadaşı hayatın akışı içinde ilerleyen yıllarda hayat arkadaşı olmuştur.  

Cenab-ı Allah’ın Vedud isminin tecellisi olarak ‘Liselim’ refika-ı hayatım oldu. Bu vesileyle Liselim’e  muhabbetler…

Kalbin, Ruhun, Sırrın Hayat Mertebeleri

İnsanın manevi hayat mertebeleri, insanın kalb, ruh, sır gibi İlâhî ilim hazinelerinin yeşertilmesi ve yaşanılmasına bağlıdır. Huzûrî ilmin, 3 farklı çaptaki tecellisini bu 3 hayat mertebesi ifade eder. Bu mertebeler, insanın zaman algısıyla çok yakından ilgilidirler. Kalb, bir hüzünler mahzenidir. Ruh bir korkular mahşeridir. Sır, bütün zamanları içine alan emeller sarayıdır. Bu yönüyle insana geçmiş ve gelecek zamanın kapılarını açan akıl cihazı, insanlığın başına bir bela ve iptila olabildiği gibi, vahdet ve tevhid şuuru ile insana sonsuz saadetlere erişme, zamansızlığı tatma, bekayı zevk etme, sonsuzluğu yaşama imkanını da bahşediyor. Bu süreç zorunlu 2 tarz üzere insanlık dünyasında tarih boyunca akmıştır. Bu 2 zorunlu hali ve işleyiş sürecini, Bediüzzaman Said Nursi Lem’alar kitabının önemli bir bölümü olan 17. Lem’anın 14. Nota’sında şöyle ifade eder:

DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “ Lâ ilâhe illallah ” kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Bu öz, veciz, derin ve külli hakikatleri anlatan metni şöyle şerh edebiliriz:

Öncelikle şunu diyebiliriz: Lem’alar kitabı Bediüzzaman tarafından ruh terbiyesine tahsis edildiği için bu bölümde ruh fabrikasını işlettirmek, onu bir Gül Fabrikası ve bir Nur Fabrikası haline getirmek hedeftir. İnsan beyninin gelişmiş seviyeleri bir “gül ve güneş” imajinasyonları çizerek ve bu tarz nöral ağ ve titreşimler sergileyerek ruhun gelişme seyir ve sürecine eşlik eder.

Bu bölümde Bediüzzaman insanlardaki zaman algısını işliyor. İnsan ne geçmiştedir, ne gelecektedir. İnsan “an” vardır. Fiziksel olarak şimdiki zamanda ve andayız, diyor. Madde varlık, an’da vardır. Maddî varlık için dün ve yarın, geçmiş ve gelecek, ezel ve ebed yoktur. Madde için ve insanın maddeci nefs-i emmaresi için, varlık sadece içinde bulunulan andır. O yüzden nefis, heva, heves, hisler işin ne öncesini ne de sonrasını görebilirler. Bu manada onlar akıbete kördürler. Yapılacak bir işin kötü âkıbetini ne düşünmek, ne de gösterilirse görmek isterler. Çünkü alınacak o pis lezzete kilitlenip kalmışlardır.

Nefsani ve cismani hayat boyutuyla insan için geçmiş ve gelecek algısının, onların farkında olmanın hiçbir anlamı yoktur. Fakat insanda akıl, kalb, ruh olduğu için geçmiş ve gelecek zamanları insan görüyor. Akıl, bu iki âlemin kapılarını açıyor. Kalb, ta ezele kadar uzanan bir el ile bütün geçmiş zamana yayılır. Hasretlerini, hüzünlerini gidermek ister. O günleri tekrar tekrar yaşamak ister. Duygu bazında iç dünyasında da yaşar. Ruh ise, tâ ebede kadar uzanan bir el ile bütün gelecek zamanı aydınlatmaya, kendisi hakkında güvenilir hale getirmeye, her şeyi kontrolü altına almaya çalışır. Bu şekilde korku ve endişelerden kurtulmak ister. Geçmişi ne olursa olsun geleceğini daha iyi kılmak ister. Duygu bazında iç dünyasında bu mutluluğu yaşar.

Kur’anda 20 âyet “ la havfun aleyhim ve la hum yahzenûn[1] ( Onlara gelecek korkusu ve geçmişin nükseden üzüntüleri yoktur ) cümlesiyle ruhun korkularını, kalbin hüzünlerini vurgular. Bu dugyuların esaretinden ancak “evliyaullah” (Allah’ın dostu olup Onun velayeti altına girenler) kurtulur, der. Onlar da bunu tahkiki iman ve takva ile elde ederler diye Yunus suresi 62-64. Âyetler bildiriyor. O kadar bu korku ve hüzünler insan fıtratında hâkimdir ki, çoğu insan geçmişin içinde yaşar. Hatıralarında hapsolur, kaybolur gider. Melankoli budur. Birçoğu da geleceğe dair endişeler altında ezilir, ruhunu hasta eder. Depresyon budur. Bu algı o kadar güçlü ve gerçekçidir ki, insan bu ânın önemini unutur. Geleceği bu ândaki faaliyetlerin şekillendirdiği hakikatini kaybeder. Bu algının neticesinde birçok kişi aklının gördüğü o binlerce yıllık gelecek zamanı bizzat yaşayacakmış zannına kapılıp kendisini, algıladığıyla özdeş görür. O yüzden 1000 yıl dünyada yaşayacakmışçasına planlar yapar.[2] Tam dünyaperest bir hale gelir. Bu geçmiş ve gelecek zaman algısının kalbe ve ruha verdiği tadın lezzeti ve ferahı, nefsin işine gelir. Onu bulunulan ânın sorumluluklarından kaçan, erteleyici, miskin bir hale sokar. İşte bu noktada Üstad der: “Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür.” İki aynayı karşı karşıya koyarsak, bir birlerinde binlerce kez yansırlar. Baktığımızda çok geniş bir meydan gibi görünür. Oysa hakikatte sadece 2 ayna vardır. Bu yansımalar bâtınî derinliği anlatması noktasında çok önemlidir! Üstad bu iç içe yansımaları insanda oluşturan hususu açıyor:“ Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok edilmiş) ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. ”

Bu temsil biraz semboliktir ve rüyaların da dilini öğretiyor: Sağ taraf, geçmiş zaman… Sol taraf, gelecek zaman… Kabir, şu an… Kabre ise, cesed konulur. Yani diyor Üstad, sen zahiren diri, hakikaten ölüsün. Gerçek dirilik, kesilmeyen bir süreçtir. Senin canlılığın bu an ile sınırlı. “ Allah ve Resulü sizi ihya edip diriltecek işlere çağırdığında Ona icabet edin”[3] âyetinin de Risale-i Nurdaki tefsiri burasıdır. Kalb ve ruh ölü ise, nefis diridir. Nefis ölmeye başladıkça, kalb ve ruh dirilir. Bu, bir maneviyat kanunudur. “Kalb ve ruhu diriltecek şey nedir?” sorusu akla gelirse Üstad aşağıda cevabını verecek. Fakat insanın bu hayalî zaman algısını hakiki bir geçmiş-gelecek algısına, Ezeliyet ve Ebediyet şuuruna yükseltmek için İlahî sistem şöyle işliyor: “ senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.” Zamanın meselesinin evveli-ahiri-zâhiri-bâtını vardır. Evvel-i zaman, mazi ve ezeliyet… Âhir-i zaman, müstakbel ve ebediyet… Zâhir ve bâtın-ı zaman, bu an ve şimdiki zaman… Zâhir-i zaman, maddenin hareketine dayanır. Bâtın-ı zaman ise, maddenin hareketini düzenleyen mana ve hakikate dayanır. Yani aslında zaman dediğimiz şey, İlahî ilmin, İlâhî kudretle birleşme yolculuğunun uzunluğudur. İnsanlar bu yolculuğun an’daki halini görüyorlar. Fakat akıl, tamamını görebiliyor. “ Geçmiş çıktı gitti, bakalım yarın neler getirecek? ” diye akıl çok net olarak süreci okuyor ve görüyor. Kalb ise, elden çıkıp giden güzelliklerin ardından hasretle bakıyor. Ruh ise, gelecek zamanın neler getireceği, zarar getirip getirmeyeceği hakkında endişeyle dolu ve en ufak bir sese kulak kabartıyor. Nefs-i emmâre için zaman tek bir andır. İnsan nefsine uysa, gittikçe tembelleşir. Tembellikte zirve, tam manasıyla hareketsiz kalmaktır. Mutlak manada duran bir şey için, zaman da biter. Sadece madde algısı kalır. Hareket, maddeyi eriten bir hakikat. Bu açıdan hareketsiz duran dağların ömrü ile, nisbeten hareketli ağaçların ve tam hareketli hayvanların ömürleri kıyaslansa mesele görünür. İnsandan ise Allah maddi ve manevi faaliyet ve hareket istiyor. Bu hareketle insan cismini ve maddesini eritip nurlandırıyor. Bu 17. Lem’anın başındaki ifadede geçen: “ inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden…” cümlesindeki 3 fiile erişir. Fikir, hareket etmeye başlarsa, kalb de manevi âlemlerde seyahat etmeye başlar. Bu ikisi hareket ederse ruhta da inkişaflar meydana gelir. Ruh fabrikası kurulmaya başlanır. Fakat ilk adım fikre aittir. Bunları insana nasip eden ise “inâyet-i Rabbâniye” dir. İnâyet ise, âciz ve çaresizlere odaklanan İlâhî bir sıfat… Aczini hissedenlere Allah Rububiyeti gereği bu gelişme yolculuğunu ilham ve ikram eder.

İnsan, gaflet, vehim ve hayalinin etkisi altına girdiği ve onların esiri olduğunda Cenab-ı Hakk bir lütuf olarak o kişiye musibet verir. Ta ki uykuları kaçsın, keyfini kaçırsın. Bu şekilde kendi vazifelerini hatırlasın. Aksi takdirde “ geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar. ” Rahatlık içinde ömür o kadar bereketsiz, kıymetsiz, ürün vermeden geçer ki, Müminun suresindeki bir âyet bunu şöyle ifade eder: “

  1. Allah (inkarcılara) “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.
  2. Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık…”

Bu kadar boş ve değersiz bir hayat yaşamak bir kaderdir. Cenab-ı Hakk ihsanıyla bazen hastalık, bazen hıyanet, bazen hapis ve benzeri musibetlerle kişiyi o Cehennem yuvasından kurtarır. Fakat kişi aklı başında biriyse buna gerek kalmaz. O doğrudan hareket-i fikriyeye başlar. Fikrî hareket insanı anlık, cüz’î, maddeci bakıştan çeker alır. Ona sermedi, ezelî ve ebedî, külli ve manevi bir nazar kazandırır. Buna Tevhid denilir. Üstad bu kısmı açıyor:

“ Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” Burada Üstad’ın dünya hayatı dediği, maddi hayat manasındadır. Maddi hayat, diğer canlılarda olduğu gibi anlıktır. Cismânî yaşayış dediği, bitkisel hayattır. Bizim cismimizi beslemek, korumak şeklindeki hayat tarzımız… Hayvanî hayat dediği ise, hayvanî duygularımızın esiri bir hayat demektir. Kin, hırs, nefret, hased, inat gibi kişiyi anda boğan ve kilitleyen duygular… Dünya hayatının zıddı, ukba ve Âhiret hayatıdır. Cismânî yaşayışın zıddı, ruhani hayattır. Hayvanî hayat tabirinin zıddı ise, kalbî hayattır. Burayı Üstad “kalb ve ruhun derece-i hayatı” diye ifade eder. Bu hayat tabakalarına yükselmenin yeme-içmeye bakan yönünü Üstad 19. Lem’ada şöyle ifade eder: “ Aklı, midesine; kalbi, nefsine; ruhu, cesedine hâkim olmak… ”

Bu kısımda ise, aklın hareket-i fikriyesini, kalb ve ruhun zikirleriyle desteklemeyi ifade eder. Bu zikir kişiye hakikatte anlık, vehim gözüyle ebedî ve ezelî gözüken bir sanal hayattan; gerçekten var olan, hakikatli ve ruhlu bir hayatı kazandırır. Üstad’ın tabiriyle “ geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” Kalb için, daire-i hayat; ruh için, âlem-i nurdur. Kalb ve ruhu aynı anda işleten ve geliştiren zikri ise Üstad açıyor:

“ İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden ‘ Lâ ilâhe İlallah ’ kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir. ”

Marifetullah, Allah’ı tanıma yolculuğunda elde edilen tasavvur seviyesinde bilgilerdir. Normal aklımızdan ötede duygusal bir zekâmız bulunuyor. Kelime-i Tevhid zikri, kalbimizin bu yönünü de işletiyor. Vahdâniyet ise, vâhidiyet ve ehadiyeti cem eden, celal ve cemali iç içe görebilen, kemal seviyedir. Ki her bir ruhun aşkla aradığı ve istediği sekîne halini bu tevhid seviyesi verir. Bu manada Kelime-i Tevhid, Vâhidiyet ve Ehadiyet sırlarını, bunların iç içe görünüşlerinin yolunu, yöntemini öğretiyor.

Kalbin işlemesi onu “ârif” yapar. “Ârifin fikri neyse zikri odur” sözü kalb için fikir-zikir birlikteliğini anlatıyor. Ruh, bir nur fabrikası olarak işler. Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyet sırlarını, kemalinin sırlarını içinde işler. Kâinata manevi elektrik üretir. Bu hakiki ilimle olur. Hakiki ilim, nurludur. Huzur verir. İnsanı şuhuda eriştirir. Baktığı zaman her şeyin derinliklerine inen bir nüfuz-u maneviye kavuşturur. Ve ona meseleleri kuşattırır. İnsana yakîn, itminan ve emniyet verir. Her bildiği mesele onda bir iman haline gelebilir. Bu imanı başkalarına da etkili şekilde anlatabilir. Üstad kelime-i Tevhidi, 7. Şua’nın Arapçasında detaylıca tefsir etmiş; Onun Arapçasını vird olarak okuyabiliyoruz. Gayet güzeldir. Onun özetini ise Büyük Cevşen’deki Hülasatü’l-Hülasa yapmış, okuyabiliriz.

Ruh Fabrikasının işleyebilmesi için temel bir şart, İhlas, Uhuvvet ve Hakikatin sırlarını yaşamaktır. Bunun yaşanması için Üstad, İhlas Risalesini yazmış.

Remiz kısmını şöyle anlayabiliriz: Bütün insanlığın uğrunda emek sarfettiği şeylerin özüne inersek bunları güç ve bilgi şeklinde temellenmiş olarak buluyoruz. Yani kudret ve ilim… Nefis ve enâniyetine tabi olanlar kudret peşinde ömür harcarlar. Geriye miras olarak da para, ev, araba, arazi gibi dünya hayatı ile bağlı, fani şeyler bırakırlar. Fakat nefis ve benliğini aşanlar ilim ve daha ötede hikmet peşinde ömürlerini harcarlar. Geriye miras olarak da ilim ve hikmet, güzel ahlak, kitap, kaliteli talebeler bırakırlar. “ Biz peygamberler altın ve gümüş miras bırakmayız. Peygamberlerin varisçileri âlimlerdir, bizim mirasımız ilimdir [4] hadisi Peygamberler gibi deha-yı azam şahsiyetlerin ömürlerini ne uğurda harcadıklarını gösteren çarpıcı ve vurucu bir cümledir.

Kudret, madde olarak tecelli eder. Madde ise, an’da vardır. Ne yarın ne de dün maddi olarak vardır. Bu açıdan maddeyi ve kudreti biz insanlar sadece şu anda görebiliyor ve hissedebiliyoruz. Fakat dünü ve öncesini yaşadığımız, maddi acı ve lezzetlerini hissettiğimiz de hakikatin ta kendisi… Bizdeki hafıza, şuur, zaman algısı ve akıl bizim için kişisel geçmiş ve gelecek zamanlarımızın kapısını açtığı gibi daha ötede bütün insanlığın geçmiş ve gelecek zamanını, daha da ötede bütün dünyanın ve kâinatın geçmiş ve gelecek zamanlarının kapılarını açabiliyor. İşte bu noktada bütün yatırımını anda görülen, hissedilen, yarın elden çıkacak olan, kişinin iç dünyasına en fazla rızık olarak girebilen, kişiye en ileri boyutta anlık bir zevk ve lezzet verebilen kudret ve madde bir yol olarak görünüyor… Diğer yanda ise ta ezelden ebede, her zamanda ve her mekanda “varlık” olarak, canlılar dünyasında “ hayat ” olarak, his ve şuur sahiplerinde “duygu” olarak, akıl sahiplerinde “geçmiş-gelecek zaman algısı” olarak görünen, kişinin hakikatini teşkil ettiği için onunla tamamen bütünleşebilen, onun hakikatini ve mahiyetini anahtar gibi açıp ona ebedî saadeti, nihayetsiz ve daimi zevk ve lezzetleri hissettiren “ külli ilim ”  ve “ külli hikmet ” bir yol olarak görünüyor. Peygamberlerin yolundan gidenler için yol, ilimdir. İlmin odaklandığı mevzu, cüz’î ve kişisel ise, verdiği zevk ve lezzet, mutluluk ve kıymet de cüz’îdir. Fakat ilim, vücud-hayat-his-şuur-akıl gibi mutlak, külli, muhit meselelere yönelmişse kişinin aklına, kalbine, vicdanına, ruhuna, sırrına ve sayısız latifelerine muazzam genişlikte bir nur ve feyiz âlemi hediye eder. Bu ilmi, amel haline getirmek ise, kişiyi bu büyük âlemlerle bütünleştirir. İnsan ruhu, ilim ve emir sıfatlarından yaratıldığından ve ruh, evrensel bir kanun olduğundan, kâinata ve ezel-ebede dair elde ettiği ilim ile, ruhunu nurlandıran ve bu ilmi amel haline getiren bir ruh, bilgi-işlem çapına göre canlılık seviyesinde ilerler. Mutlak hakikatleri duygularına işledikçe ve yerleştirdikçe, hayat seviyesi yükselir. Anlık hayattan sıyrılır, suya atılan taşın oluşturduğu gibi ezel-ebede doğru yayılan dalgalar ve sinyaller şeklinde yıllar evveli ve sonrasına ait bir daireye, daha ileride asırlar evveli ve sonrasına yayılan bir daireye, daha ötede bütün kâinatı her an yaşayan bir duygu zenginliğine erişir. Üstad bunlara kalbin, ruhun, sırrın hayat mertebeleri şeklinde isimler veriyor. Bu mesele anlaşılırsa Kur’anın, Hz. Peygamber (ASM) daha doğmadan meydana gelen Fil Vakası için “ Elem tera keyfe feale Rabbüke bi ashabi’l-fîl ”( Görmedin mi ya Muhammed, Rabbin fil sahiplerine nasıl muamelede bulundu, onları nasıl helak etti?! ) sorusunu anlarız.

Kalb ve ruh için, zaman hakikati bütünüyle vardır. Nefis ve benlik içinse sadece bu an vardır. Bu anı baz alarak anlık zevk ve lezzetlere takılıp kalanlar zahirperest, maddeci ve müşrikçe bir hale düşüyorlar. Fakat kalb ve ruhunu baz alanlar ta ezel ve ebede uzanan baki hakikatlere odaklanmakla kabuklarından sıyrılıp hayatlarını Hayat-ı Ezelî’ye bağlayıp fani ömrünü Sermedî Hayat-ı Akdes’e Tevhid ve Teslim ile ayna haline getirebiliyorlar. Hayatını Allah’a adamakla bu zatların canlılık seviyeleri o derece yükselir ki, etraflarına taşacak, dokundukları cansız şeyi canlandıracak, canlı şeylerin hayatını güçlendirecek ve yükseltecek bir seviye elde ederler. Bu hayat seviyesine ıstılah olarak “ Hayat-ı Sâriye ” ( Etrafa bulaşan, sirayet eden canlılık ) adı verilir.. Peygamberlerin ölüleri diriltme, cansız nesneleri konuşturma mucizelerinin arka planında bu sır bulunuyor, diyebiliriz.

[1] Mesela Yunus suresi, 62.

[2] Bakara suresi, 96.

[3] Enfal suresi, 24.

[4] Ebû Davud, “ilim” 1; Tirmizi, “ilim” 19. Ayrıca bk. Buhari, “ilim” 10; İbni Mace, “Mukaddime” 17.

Kelamın Kudreti

Kelamın kudreti için cümlede bütünlük olmalı, kelimeler birbirinin eksiklerini tamamlayıcı nitelikte olmalı, yanlış anlaşılmalara muhal bırakılmamalı. Kelimelerin bütünü, ibareler farklı da olsa asıl maksadı işaret etmeli, böyle olursa cümle güzelleşir. Ortada bir havuz düşünün, çevredeki bütün arklar havuza akarsa havuzda çok kuvvetli su olur. Kelamda böyle olmalı, belli bir gaye var, bütün sözcükler ona hizmet etmeli.

Maksadın dağınık olmaması için cümleler birbirine yardım etmeli, medet olmalı, havuza gelen sular başka mecralara saptırılmamalı. Eğer kelamda buna riayet edilirse intizam, tenasüb, birbirine uygunluk olur, vücuttaki simetri gibi. Allah’ın sanatında da tenasüp, uyum vardır, bundan güzellik meydana geliyor. “Rabbinin azabından bir nebze dokunsa, “Eyvah bize!” Bu ayette büyüklüğünü anlatmak için tersinden göstermek var. Bir nebze bu kadar tesir ediyorsa çok olanı varın siz düşünün.

Ayrıca “Rabbinin azabından” buyuruyor, Allah’ın terbiye edici esmasından, “Kahhar” demiyor. Böyle azlığını göstererek azabın büyüklüğü anlatılıyor. Kuranı Kerim’in tüm ayetleri intizam ve uygunluğa mazhardır. Maksatlar bazen iç içe geçmiştir. Sathi nazarla değil dikkatli bakmalı.

Çetin Kılıç

Kaynak Şadi Eren, muhakemat dersleri.

Üslup

Üslub sözlükte; anlatma biçimi, deyiş, yapış biçimi, teknik, renk, söyleyiş, biçimlendirme diye geçer. Üstad Bediüzzaman “başka türlü söyleyenler varsa da, ben kelamın kalıbı ve sureti diyorum “diye ifade ediyor. Üslup, kelamın göz alıcı elbisesi, tarzı beyanıdır, anlatanın ifadesidir. Ahmet’in uykusu var, Ahmet’in gözünden uyku akıyor, Ahmet bütün gece beşik sallamış, hepsi aynı manaya gelse de üslub farklı.

Kişi kendi dünyasındaki dikkati, nazarı meşguliyeti, mübaşereti, sanatı, sözünde belli eder, çünkü bütün bunlar hayalde temayül oluşturur, buda üsluba etki eder. Erzurum’a tayin olan öğretmen parktan geçmekte olan simitçiye -simitçi bakarmısın diye seslenir, simitçi yanına gelince -simit alabilirmiyim? , simitçi -paran varmı? diye sorar, öğretmen -var tabi deyince, simitçi -ne yalvarıyorsun o zaman, diye cevap verir.

Üslup, cemalin madeni, güzel alıcı bir elbisenin tezgahıdır. “Üslubu beyan aynıyla insan”, ağzınızı her açtığınızda başkaları oradan içinizi seyreder, futbolla, inşaatla, ticaretle ilgilenen herkes fıtri olmak şartıyla konuşmasında kendini ele verir.

Manalar suretlerden çıplak olarak çıkar, kalpte doğar, dilden ya da kalemden çıkar. Konuşmamız iç dünyamızda haber verir, Mevlana “insan dilinin altındadır” der. Atılan narada bile kimlik saklı. Çiçek bahçesinden esen rüzgarla, çölden esen rüzgar bir olmaz, bahçenin rüzgarı kokular getirirken, çölün rüzgarı sıcaklık getirir. “Semavat” veya “gökyüzü” ikisi de aynı mana, seçtiğiniz sizi ele verecektir. Tencerede pişen yemeği kapağı açılınca yaydığı kokudan anlayanlar olduğu gibi, uslup aşıkları, ağzını açan insanı tanır. Kuranı Kerim’de münafıklar nazara verilirken “istesek onların kim olduklarını belli ederdik ama sen onları sözlerinden anlarsın” diyor. Bazı artistler rol yapar, fıtriliğin dışına çıkar bu bahsimizin dışındadır.

Nefsinin nefesinden nasıl bir dünyaya sahip olduğu, sesinden, (şefkatli, yumuşak, öfkeli) nasıl bir insan olduğu ortaya çıkar. Meyhaneciye üslubu sormuşlar, (meyhane divan edebiyatında dergahı temsil eder.) Meyhaneci – Üslub, ilim çömleklerinde pişirilen, büyük küplerde bekletilen, fehim süzgeciyle süzülen abı hayat gibi olmalı, sunanlar zarif olmalı, demiş.

Evet sözde ilim olmalı, tecrübe olmalı, hikmet olmalı, her hatıra geleni söylememeli, fikre ve hislere hitap etmeli. Bir ziyafet verecek iken nasıl sofra hazırlanılıyorsa, söz ziyafeti vereceğin zaman da öyle hazırlanmalı. Söz sofrası kurulduğunda herkes oradan tok olarak kalkmalı. Hüdhüd kuşu, Süleyman (as)’ a, “Bir kavme rast geldim zeminden su çıkaran Allah’a secde etmiyorlardı” diyor. Kuran hüdhüd’ ün dilinden anlatırken sanatını da söyledi. Üslub da mertebeler vardır, seher yelinden aheste eser, dikkat et !

İnsanı medih suretinde zem ederler. Gizli olur, askeri diplomat gibi, “Ayşe tatile gitsin” der, ordu çıkartma yapar. Yasin süresinde geçen “çürümüş kemikleri kim diriltir?” diye geçen ayete bakınca bir soru görüyoruz, oysa Zemahşeri, burada bir kafa tutma, meydan okuma var, demektedir, bunu herkes göremez.

Çetin Kılıç

Kaynak Şadi Eren, muhakemat dersleri

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version