Kadir tarafından yazılmış tüm yazılar

Bediüzzaman Rus Esaretinden Nasıl Kurtuldu?

Bu da pek az bildiğimiz sırlı bir olaydır.

Bediüzzaman, bir türlü hatıralarını anlatmaz,hele teferruatlarına hiç girmez. Şahsi faziletini öne çıkarmamaya daima özen gösterir …

Rusların elinden nasıl kurtulduğuna dair çok az şey anlatmıştır. Eski Van müftülerinden Ömer efendiye anlattığını talebesi molla Hamit şöyle nakletmiş.
Rusya da iken,bazen kimsesiz yerlerde dolaşırdım.Düşünüyordum:ben bunların arasında ölsem,beni bir Müslüman bulur mu? Beni bu Ruslar nasıl kaldırır?
Ya Rabbi, Sen bilirsin,bana bir kapı aç.’diye düşüne düşüne düşüne kaldığım yere geliyordum.

Önünde üç dört merkep olan Arap kıyafetli birisi yanımdan geçerken,bana: Esselamü Aleyküm seni buradan çıkarsam Türkiye’ye gider misin? dedi.

Ben giderim, fakat buradan nasıl çıkacağız ? dedim
Çünkü etrafı Diyarbekir kalası gibi kapalı ve dört kapısı olan bir yerde bulunuyordum. Kapılarda da esirlerin resimleri bulunuyordu.Bu sebeple:
Nöbetçiler bizi tanırlar. Nasıl geçerim!dedim
O şahıs:sen benim entarimi giy,merkepleri sür,ileri git. Ben arkadan gelir sana yetişirim dedi.

Ben kendi kendime ,bu adam boş adama benzemiyor!dedim.onun elbiselerini giydim ve merkepleri sürüp gittim.
Kapıdan geçtim nöbetçi bir şey demedi.
Dışarıya çıkınca, hatırıma ekmek geldi.Ekmeksiz ne yapacağım?diye düşündüm.Baktım torbada ekmek var.O şahısla 24 saat beraber gittik benim ayaklarım şişmişti.

O ben burada ayrılıyorum, seninle gelemem. İleride Çerkezler var, onlar senin dilini bilirler.dedi ve gitti.Ben düşündüm ki: doğru yoldan gitsem,Ruslar,Ermeniler var.onların dilini bilmem,beni geri çevirirler…Baktım orada ayrıca ince bir yol var. O yolu takip edip akşama kadar gittim.o esnada gözüme bir inek ilişti.
Bu ineği sürsem ,nasıl olsa beni insanların olduğu bir yere götürür diye hayvanı önüm sıra sürdüm. İnek bir mağaranın önüne geldi durdu. Baktım mağaradan yaşlı bir zat çıktı. Bu piri fani abid beni ismen cismen biliyordu.

Bana hoş geldin ehlen ve sehlen dedi.Beraber kaldığı mağaraya girdik. Bana dedi ki benim ekmeğim filan yok yaz kış bu ineğin sütünü sağar içerim.sonra süt sağıp getirdi.O güne kadar bu kadar lezzetli bir süt içmemiştim. Gece orada kaldım.
Bana dedi ki:

Sen Türkiye ye gidersin. Türk kardeşlerime çok selam et. Başlarında çok musibetler var,felaketler var.üç şeye riayet etsinler:Biri,Kuran dersine;biri Ezan-ı Muhammedi’yi yüksek sesle okumaya biride cemaatten ayrılmasınlar.’’ Daha sonra Bediüzzaman,Varşova,Viyana,Sofya yoluyla istanbul’a gelmiştir.

Kaynak: Başkasının Günahına Ağlayan Adam
Vehbi Vakkasoğlu

Kabe’de Müthiş Keşif: Mirac’ın Başlangıç Sütunu Bulundu

Hz. Peygamberin Miraç yolculuğunun Burak’a bindirildiği yerdeki sütun, Harem-i Şerif’teki genişletme çalışması yapılırken ortaya çıkarıldı.

Harem-i Şerif projesinde Osmanlı revakları sorumlusu olarak iki yıldır görev yapmakta olan Başmühendis Hikmet Toplu, Kabe’nin çevresindeki genişletme çalışmalarında gelinen son durumla ilgili bilgiler verirken, çalışmalar sırasında şahit olduğu müthiş bir keşfi daha paylaştı. Dünya Bülteni’ne konuşan Toplu, Osmanlı revaklarının akıbeti ve Osmanlı’dan kalan eserlerin malzeme kalitesi ile ilgili de çok çarpıcı detaylar aktardı.

“BEYTULLAH’TA MİRAC’IN İZİNİ; EFENDİMİZİN (SAV) KOKUSUNU BULDUK”

Yaşadıkları olağanüstü durumun hala tesirinde olduklarını vurgulayan Toplu, “Resulullah Sallallahualeyhivesselem, Miraç yolculuğunun evvelinde Ümmü Hani Radıyallahuanha’nın evinde Hz. Cebrail Aleyhisselâm tarafından Burak’a bindirilmişti. Tam bu noktaya zamanında bir sütun konulup Miraç yolculuğunun başlangıç işaretlenmiş ve ziyaretçiler tarafından bilinirdi. Fakat sonraları bazı çalışmalardan sonra belki de kasıtlı olarak o sütun, diğerleri gibi kaplanılıp kapatılmış. Söküm esnasında mezkûr sütunun etrafını açtığımızda etrafa mis gibi kokular yayıldı. Diğer hiçbir sütunda böylesi bir güzel koku yoktu. Sonra açmaya devam ettik. Altındaki kum, mermer hepsi güzel kokuyordu. Sonraları kazılar devam ettikçe oradaki kokunun devam ettiğine şahit olduk. Her yerden ziyaretçi akını oldu buraya. Üniversite profesörlerinden işçisine kadar herkes el ve yüz sürdü bu mübarek mekâna.” ifadelerini kullandı.

İşte uzun röportajın çarpıcı bölümleri:

SIRRI ÇÖZÜLEMEYEN KOKU…

Bu kokuyu nasıl izah ediyorsunuz?

Allah’tan bir fadl ve Habib-i Ekrem’ine (sav) bir ikram. Resulullah Sallalahualeyhivesellem’in hatırasını taşıma şerefine sahip her yerde buna benzer koku vardır. Mesela Efendimiz Aleyhisselam’ın dünyaya teşrif ettiği ve şimdilerde kütüphane olarak kullanılan Beyt-i Mübarek’e girerseniz içeri başka kokar ve tam doğduğu oda olan müdüriyet odasına girerseniz orası ise bambaşka kokar. Ya da Uhud Dağı’nda harb sonrası istirahat ve ibadet ettiği mağarayı ziyaret edenler bilirler. Tam Efendimiz Aleyhiekmelutahiyyat’ın istirahat ettiği, namaz kıldığı kaya bambaşka kokar. Herkes bu kokunun hiçbir kokuya benzemediğine kâildir. Yani dediğim gibi Allah’ın Resul’une verdiği bir ikram.

“OSMANLI REVAKLARI HAREM’DEKİ YERİNİ ALACAK”

Osmanlı revakları konusu çok tartışıldı? Revaklar söküldü? Nereye götürüldü? Üzerinde ne tür çalışmalar yapıldı/yapılıyor? Revaklar tekrar nereye monte edilecek?

Revakların tarihi sütun, kaide, başlık, Lafz-ı Celal, damla rozetler, lafz-ı ayât, parapetler, cephe ve kemer taşları gibi mühim kısımları itinalı bir çalışma ile sökülüp Müzdelife ve Arafat arasında bulunan restorasyon atölyesinde restore edilip özenle muhafaza ediliyor.

Şimdi ise yapım fazında hazırladığımız betonarme ayakların üzerine konulmak üzere Allah izin verirse tekrar tavaf alanına getirilecekler. Revakların planında biraz değişiklik olsa da inşallah tekrardan kullanılacaktır sökülen tarihi parçalar… Burada tabii belli bir muayene aşamasından geçirilecekler getirilmeden önce.

“KUSURSUZ BİR İNŞA ÖRGÜSÜ VE DEVRİNİN EN İYİ MALZEMESİ”

Osmanlı revaklarını sökünce ne gördünüz? Nasıl bir malzeme kalitesiyle karşılaştınız? Demirin, çeliğin, kurşunun, Horasan harcının mukavemeti üzerine neler söylemek istersiniz?

Osmanlı revaklarında tam anlamıyla kusursuz bir inşa örgüsü gördük. Kullanılan malzemeler özellikleri bakımından devrinin en iyileri. Hatta anlatıldığına göre buradan söküm esnasında çıkarılan kurşunlar ile şimdi dünya üzerinde bulunan en iyi kurşun kıyaslanmış. Sonuç: Osmanlı döneminde kullanılan kurşun çok daha iyi çıkmış testlerden. Taşlar yine öyle… Eski taşlarımız daha sert ve iyi özellikler gösteriyor. Fakat burada şu hususu izah etmek gerekir ki taşlar zamanla kendini toparlayıp daha da setleştiği için eski taşların yenilerinden daha iyi olması normaldir. Belki de sebep budur. Biz de Osmanlı’ının çıkardığı yerden çıkardığımız için Allah’ın izniyle uzun bir ömür bekliyoruz. Bir de harc örneğini verelim. Siz yaklaşık beş yüz senelik bir harçtan kolayca söküm beklersiniz değil mi? Ki öyledir de… Bazı tarihi yapılarda neredeyse kendiliğinden düşüverir harçlı malzemeler. Fakat biz burada hâlâ güçlü bir mukavemetle karşılaştık.

500 yıl nasıl olmuş da dayanmış?

Taş yapıların genel ortalama o kadar ya da biraz daha fazla denilebilir. Ama burada şaşırılacak olan şey bu yapının bir 400-500 sene daha durabileceği idi. Sahasında uzman analistlerin yaptığı analizler bunu gösterdi. Bununla beraber bazı kısımları tamirat ve restorasyon görmüştür.

HAREM-İ ŞERİF İNŞAATINDA KULLANILAN BETONUN ÖMRÜ MAKSİMUM 150 YIL

Bugün kullandığınız malzemenin ömrü ne kadar?

Taş ve mermerin 500- 600 sene kadar ömürlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu sistemin en kısa ömürlü malzemesi kullandığımız beton. Dolayısıyla yapının ömrünü belirleyen parametre beton. C85 kullanıyoruz. Bunun da ömrü 100–150 sene.

Eski Revakların bu kadar dayanıklı malzeme ve harçla yapılabilmesini nasıl izah ediyorsunuz?

Ben ihlâs sırrı olduğuna inanıyorum. Burada delilim şudur: Ayet-i Kerime’de “Yoksa kötülük işleyenler, ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini iman edip salih amel işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar. ” (Casiye-21) buyurur, Rabbimiz. Ben de şimdi soruyorum. Her bir taşı besmeleyle alan, besmeleyle kesen, abdestsiz çalışmayan-çalıştırmayan, bir kubbe yapana kadar 40’a yakın hatim indiren kimselerin yaptığı işle şimdiki ekseri namazsız-abdestsiz küfürbaz mühendislerin el attığı işlerdeki muvaffakiyetler hiç bir olur mu? Allah Azze ve Celle elbette bir tutmaz onları ki tutmamış da… Hem yaşamlarında, hem işlerinde, hem vefatlarında….

HAREM-İ ŞERİFTE AYNI ANDA BİR BUÇUK MİLYON MÜSLÜMAN NAMAZ KILABİLECEK

Bu noktadan hareketle şu ana kadar neler yapıldı? Teknik bilgiler ve kapasite hakkında malumat verir misiniz?

Melik Abdulaziz’in yaptırdığı mescid yenilenme safhasında özellikle kolon açıklıkları artırıldı. Eski Mescid’in kolon açıklıkları 5-7 metre arasında değişirken şimdi 25–30 metreye kadar çıkıyor. Yani Mescid içerisinde hem namaz kılanlara daha fazla yer açıldı hem de içerieden tavaf mümkün oldu. Kot farkının kaldırılması da tavaf kapasitesini artırdı. En üst katta ‘cantilever’ tasarlanan balkonumsu yapı da tavaf ve namaz kapasitesine katkıda bulundu. Bir de ikinci katta bir asma kat yapıldı. Bütün bunları beraber düşünürsek şöyle rakamlar vermek mümkün. Mescid’de aynı anda namaz kılabileceklerin sayısı 1.5 milyon olacak. Ve bir saatte tavaf yapanların sayısı 70 bin iken bu sayı 130 bine çıkacak Allah’ın izniyle.

Tavaf alanında ne tür düzenlemeler/genişletme çalışmaları yapıldı?

Tavaf alanında Mescid ile tavaf alanı kot seviyesi ortadan kaldırıldı. Kolon yoğunluğu sebebiyle izdihamı ortadan kaldırmak için Safa – Merve arasında kalan revakların yapımı askıya alındı. En alt kat ile tavaf alanı kot farkı ortadan kaldırıldığı için orası da tavaf alanına dâhil görülebilir. Müezzin mahfilleri ise revakların bir parçası oldu artık.

Projenin ne kadarı tamamlandı? Bundan sonra sırada neler var?

Tavaf alanı genişletilmesi ve eski mescidin yenilenmesi çalışmalarının büyükbölümü tamamlandı geriye neredeyse üçte birlik bir kısım kaldı. “Şamiya” dediğimiz arkada bulunan yeni binanın kaba inşaatı bitti şimdi ince işler devam ediyor. Aslında sırada nelerin olduğunu tam manasıyla tahmin edemiyoruz. Her an her şey olabiliyor burada. Ama şimdilik diyebilirim ki Cidde yönünde kalan Dar-ul Tevhid ve Hilton binalarının da yıkılıp piazza yani avlu yapılma durumu var.

Yıkım sırası Kral’ın sarayına da gelecek mi?

Herkesin merakla beklediği Kral’ın sarayının akıbeti ise kesin olmamakla birlikte yıkılacağı yönünde güçlü söylentiler var.

Kaynak : İbrahim Ethem Gören / Dünya Bülteni

Osman Yüksel Serdengeçti Kimdir? (1917-1983) Rahmetle Anıyoruz

 Osman Yüksel Serdengeçti (Kısaca Hayatı)

1917 yılında Antalya’nın Akseki ilçesinde doğdu. Asıl adı Osman Zeki Yüksel’dır. Serdengeçti dergisinde bu imzayla çıkan yazılarından dolayı bu soyadla tanındı. Aralarında Ahmet Hamdi Akseki, eski müftülerden Hacı Salih Efendi’nin de bulunduğu alimler yetiştirmiş bir aileye mensuptur. İlkokulu Akseki’de, ortaokulu yatılı olarak Antalya’da okudu. Ankara’da Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 2. sınıf öğrencisiyken 3 Mayıs 1944’te meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimi yarıda kaldı. Nihal Atsız ve Alpaslan Türkeş’le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Serbest bırakılınca fakülteye başvurarak öğrenimine devam etmek istedi ancak kendisine izin verilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e hitaben “Yüksek makamın alçak vekiline” sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçe’yi bakana verme cesaretini kimse bulamadı. Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi. 

Hapisten çıkınca ünlü ‘Serdengeçti’ dergisini çıkarmaya başladı. Pek çok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazıları nedeniyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı. Başlığının altında “Allah, Vatan, Millet Yolunda” cümlesi sürekli yer alan dergideki yazılarında sık sık kullandığı “Açın kapıları Osman geliyor” sözü yeni tutuklanmalara hazır olduğunu bildiriyordu. Kendisine Serdengeçti unvanını kazandıran bu dergi, sık sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkumiyet kararı çıkması nedeniyle 33 sayı çıkabilmişti. (1947-Şubat 1962) 

1952 yılında Bağrı Yanık adlı bir mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altında “Hak yolunda bağrı yanık yolcular” sözü yer alan bu yayında inancının mücadelesini zengin esprilerle sürdürdü. 

Bir ara politikaya girdi. Adalet Partisi listesinden Antalya milletvekili seçildi (1965-1969). Batılılaşmayı protesto için meclise kravatsız giren milletvekili olarak ün kazandı. Partisinin politikası ve parti ileri gelenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden AP’den ihraç edildi. 

Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devam etti. Son olarak Yeni İstanbul gazetesinde “Selam” başlığı altında günlük yazılar yazdı.

10 Kasım 1983 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

ESERLERİ: 
Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatlar, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun Şiir Kitabı.

biyografi.net

Hekimoğlu İsmail’in Osman Yüksel Serdengeçti’yi anlatn “Toros Yüzlü Adam” eseri hakkında şunları der;

“Osman Yüksel 1983’e kadar tarihimizi, medeniyetimizi, dinimizi imanımızı yazdı söyledi. Bu uğurda çekmediği çile görmediği cefa kalmadı. Nezaretler, hapishaneler onun içindi. “Allah” demenin yasak olduğu devirlerde yaşamak ne demekti? Bir zamanlar gözyaşı döktüğümüz bir şahsı unutmak… Bir kahramanı, bir fedaiyi unutmak… Bizi biz yapan bir insanı mazide bırakmak… Bu hal beni çok üzüyordu. Rasih Yılmaz, Serdengeçti hakkında uzun süren araştırmalar yapmış, onunla ilgili belgeler toplamış. Nihayet eser önüme gelince anladım ki bugüne kadar yazılanlardan çok daha başarılı. Osman Yüksel’i doğumundan almış; çocukluğu, tahsili ve nihayet 3 Mayıs 1944 hareketi… Kitap, yazılımayan tarihe ışık tutuyor. Devlet adamlarından; idealistlere kadar, rejimleri sistemleri anlatıyor. Müdellel bir eser. Yazardan çok belgeler konuşuyor. Köy Enstitüleri, Sosyalistler, Turancılar, hapishaneden Meclis’e… Bu eserdeki resimleri, mektupları, röportajları başkasında bulmak imkansız. Mehaz bir eser.”

Osman Yüksel Serdengeçti’nin Risale-i Nur talebeleri için yazdığı ve Risale-i Nur’larda geçen meşhur yazısı;

Said Nur ve Talebeleri

Aynen soyadının tasvir ettiği gibi bir büyük dâvâ adamı olan Osman Yüksel Serdengeçti’yi 31 sene önce bugün kaybetmiştik. Kendisini rahmetle anıyoruz. Onun Tarihçe-i Hayat’a alınmış bir yazısını Fatiha’lara vesile olması niyetiyle buraya alıyoruz.

 

“Said Nur ve Talebeleri”

Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış… Allah’a!.. Âlemlerin Rabbı olan Allah’a… Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabına.. Kur’an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadet’te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur… Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak… Evet!.. Ne büyük saadet!

Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta… Şark yaylalarından, Güneş’in doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş… Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade… Şimşekler gibi bir zekâ… İşte Said Nur!.. Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar… Onun için kurulan i’dam sehpaları… Sürgünler… Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’an-ı Kerim’de “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz” (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecelli etmiş!

Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir davanın müdafaasıdır. Celadet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri…

Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu.

O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm selim mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler… Sizin hangi mekteperiniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad’ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılaba-lâikliğe aykırı hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kerre zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane… Onun nuru, Kur’anın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inanlı kalabalığıdır.

http://www.yazarumitsimsek.com/