Allah insana şah damarından daha yakınsa ve her veli kalbiyle O’na ulaşabiliyorsa, neden Peygamberimiz (asm) Mirac gibi uzun bir yolculuğa çıktı?”
Bediüzzaman bu derin soruyu, muazzam temsil ile açıklıyor: Bir padişahın halkıyla iki türlü iletişimi vardır: Padişahın, sıradan bir vatandaşla onun küçük bir ihtiyacı için kendi özel hattından görüşmesi. Bu, her müminin veya velinin kendi kalbinde Allah ile olan münacatıdır.
Padişahın, tüm orduların komutanı ve devletin mutlak hâkimi olarak, büyük bir elçiyle devletin genel kanunlarını görüşmesi. İşte Mirac, Hz. Muhammed’in (asm) sadece kendi şahsı için değil; tüm kainatın Rabbi ismiyle Allah’ın huzuruna çıkmasıdır. Yani Mirac, bireysel bir ibadetten ziyade, kainat çapında bir “diplomatik” kabul ve genel bir iltifattır.
Güneşten ışık almanın iki yolu vardır: Elinizde bir ayna vardır, güneş ona yansır. Siz o aynadaki ışık kadar güneşi tanırsınız. Ayna kalbinizdir; oradaki tecelli cüz’idir ve kısıtlıdır. Velilerin evliyanın kalbindeki nur böyledir. Aynayı bırakıp doğrudan güneşe doğru yükselmek, bulutları aşmak ve güneşin bizzat kendisiyle, perdesiz görüşmek. Peygamberimiz (asm) aynadaki yansıma ile yetinmemiş; bizzat bütün perdeleri mertebeleri aşarak “Tecelli-i Zât” dediğimiz, Allah’ın bizzat huzuruna çıkmıştır.
Kul çalışarak, basamakları tek tek çıkarak Allah’a yaklaşır. Bu zaman ister, çaba ister bu Velayet yolu. Allah’ın kula olan yakınlığının bir anda açılması. Bu, peygamberlik Risalet yoludur. Peygamberimiz (asm) Mirac’da binlerce yıllık mesafeyi bir “an-ı seyyale”de göz açıp kapayıncaya kadar bu sırla geçmiştir.
Bu kainat muhteşem bir saray ise, mutlaka bir Sahibi vardır. İnsan, bu sarayı anlayacak, her köşesini merak edecek küllî duygularla donatılmıştır. Öyleyse bu Sarayın Sahibi, en yüksek duygulara sahip olan insanla en yüksek seviyede görüşecektir. Tarih şahittir ki; getirdiği nurla dünyanın yarısını, insanlığın beşte birini aydınlatan Hz. Muhammed (asm), bu görüşmeye en layık olan zattır.
Mirac, bir insanın (Hz. Muhammed asv) kendi şahsi makamını aşarak, bütün insanlık namına Allah’ın “En Büyük İsimleri” İsm-i Azam ile muhatap olması hadisesidir.
Nasıl ki gözümüz bir saniyede en uzak yıldızlara bakıp oradan haber getirebiliyorsa veya hayalimiz bir anda dünyanın öbür ucuna gidebiliyorsa; Allah, o nurani cesede de ruh süratinde bir hareket kabiliyeti vermiştir.
Elektrik, ışık ve hayal hızı gibi, Allah’ın kudreti bir cismi çok kısa sürede en uzak yere ulaştırabilir. Allah zamandan münezzeh olduğu için, O’nun huzuruna gitmek bir mekâna gitmek değil, perdelerin açılmasıdır.
Peygamberimiz o gece insanlığın dualarını sunmuş, Allah’ın “cemalini” görmüş ve bize namaz gibi bir hediye getirmiş. Mirac, bir insanın kendi sınırlarını aşarak, Allah’ın bütün kâinattaki tasarrufatını bizzat yerinde görmesi ve “Kabe-i Kavseyn” denilen, imkân yaratılmışlık ile vücub Allah’ın varlığı arasındaki en son noktaya kadar yükselmesidir.
“Neden böyle muazzam bir hadiseye ihtiyaç duyuldu? Kainatın yaratılış gayesiyle Mirac’ın nasıl bir bağı var?”
Şu kainatı büyük bir sergi veya muhteşem bir saray olarak düşünelim. Bu sarayı yapan zat Cenab-ı Hak Sanatını göstermek, Kendi cemal ve kemalini tanıtmak, İsimlerinin tecellilerini sergilemek ister. Peki, bu kadar antika sanat eserleriyle dolu olan saraydaki seyircilerin insanların durumu ne olacak? Eğer bir rehber olmazsa, insanlar bu sarayın neden yapıldığını, bu sanatların ne anlama geldiğini, nereden gelip nereye gittiklerini anlayamazlar. İşte Mirac, o Saray Sahibi’nin Allah ‘ın seyirciler içinden en yüksek anlayışlı olanı Hz. Muhammed asv huzuruna çağırıp, sarayın gizli bölmelerini, mutfağını ve üst katlarını gezdirerek ona “sarayın tılsımını” öğretmesidir.
Kainatta her varlık hal diliyle lisan-ı hal sürekli sorular sorar. İnsanlık ise binlerce yıldır şu üç sorunun cevabını arıyor: Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?
Hz. Peygamber (asm), Mirac ile bu soruların cevabını bizzat yerinde görmüştür. Dönüşte ise insanlığa şunu demiştir: “Siz başıboş değilsiniz, bir Sâni’in eserisiniz; O’nun mülkünden geliyorsunuz ve ebedi bir saadete gidiyorsunuz.”
Yeryüzündeki her varlık bitkiler, hayvanlar, melekler kendi tarzında Allah’ı zikreder. Kimisi rükuda gibi durur ağaçlar, kimisi secdede gibidir sürüngenler, kimisi kıyamdadır dağlar. Peygamberimiz (asm), Mirac’da bütün bu farklı ibadet türlerini müşahede etmiş ve hepsini içine alan “Namaz” hediyesiyle dönmüştür. Namazın içindeki her hareket, aslında kainattaki bir mahlukat grubunun ibadetini temsil eder.
Bediüzzaman kainatı bir ağaca benzetir: Kökü: Peygamberimizin nuru, Dalları: Melekler, gökyüzü, yıldızlar, Yaprakları: Bitkiler ve hayvanlar, Meyvesi: İnsan
Bir ağacın en mükemmel yeri ve gayesi onun en sonundaki meyvesidir. Mirac, bu “kainat ağacının” en mükemmel meyvesi olan Hz. Muhammed’in (asm), ağacın sahibiyle görüşmesidir. Meyve, ancak ağacın sahibinin eline ulaştığında asıl maksadına ermiş olur.
Mirac’ın hikmeti; mahlukatın şükürlerini Allah’a sunmak ve Allah’ın emirlerini, gizli sırlarını ve ebedi saadet müjdesini mahlukata getirmektir. Yani Peygamberimiz (asm), yer ile gök, mahlukat ile Halık arasındaki en büyük bağdır.
Bu seyahatten bize ne kaldı? Beş vakit namaz dışında hangi müjdeler getirildi?
Peygamberimiz (A.S.M.), imanın esaslarını melekleri, cenneti, ahireti ve Allah’ın zatını bizzat gözüyle görmüştür. Bu sayede kâinat; karmaşık, sahipsiz ve yokluğa giden bir yer olmaktan çıkıp, Allah’ın isimlerini yansıtan “mukaddes bir mektup” ve “güzel bir ayna” haline gelmiştir. İnsan, başıboş bir varlık değil; Allah’ın en nazlı ve en yüksek muhatabı, cennete aday değerli bir misafir olduğunu anlamıştır.
İnsanlık her zaman “Yaratıcımız bizden ne istiyor? O’nu nasıl memnun ederiz?” sorularının cevabını merak etmiştir. Mirac ile başta namaz olmak üzere İslam’ın esasları bir hediye olarak getirilmiştir. Ay’daki hayatı merak eden bir insanın oraya giden birinden haber beklemesi gibi; Peygamberimiz (A.S.M.) de 70 bin perde arkasından bizzat Allah’ın rızasını öğrenmiş ve insanlığa müjdelemiştir.
Peygamberimiz (A.S.M.) cenneti ve ebedi mutluluğu bizzat görmüş ve anahtarını getirmiştir. Bu, ölümün bir yok oluş değil, ebedi bir hayata geçiş olduğunu ispatlar.
İdam edilmek üzere olan bir mahkûma, affedildiğini ve kendisine bir saray verildiğini söylemek ne kadar büyük bir sevinçse; Mirac ile gelen ebedi hayat müjdesi de insanlık için o kadar büyük bir tesellidir.Peygamberimiz (A.S.M.) Allah’ın cemalini görme şerefine erdiği gibi, bu meyvenin her mümin için ahirette mümkün olduğu müjdesini de getirmiştir. Dünyadaki tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah’ı görme arzusu, bir insan için en büyük mutluluk kaynağıdır.Mirac ile anlaşılmıştır ki; insan, kâinatın en değerli meyvesi ve Allah’ın en nazlı sevgilisidir.
Fani ve aciz bir varlık olan insan, Mirac sayesinde ruhunun genişliği ve kalbinin arzuları ölçüsünde, cennette ebedi bir seyran ve Allah’ın huzurunda yüksek bir makam kazanmıştır. Sıradan bir askerin “müşir” mareşal olması gibi, insan da kâinatın üstünde bir makama davet edilmiştir.
İmansız bir bakış açısıyla dünya; her şeyin birbirine düşman olduğu, ölümlerin birer yok oluş olduğu korkunç bir yerdir. Mirac’ın getirdiği iman nuruyla ise; her şey dost ve kardeş, ölümler ise birer “terhis” hükmüne geçer.
Dünya, karanlık ve fırtınalı bir çöl gibidir. İnsan burada aç, susuz ve kimsesizdir. Mirac’ın meyveleri, bu karanlıkta bize bir rehber/kurtarıcı gibi gelir ve bizi her şeyin hazırlandığı mükemmel bir ziyafet yerine cennete/huzura taşır.
Mirac; karanlık, fani ve korkutucu görünen dünyayı; aydınlık, anlamlı ve ebedi bir saadet sarayına dönüştüren muazzam bir ilahi hediyedir.
Mirac hadisesindeki en çok merak edilen ve akla “nasıl olur?” dedirten nokta, binlerce yıllık mesafelerin bir saniyede aşılması, yani zaman ve mekanın adeta dürülmesidir.
Bediüzzaman, bu durumu modern bilimin de kapılarını araladığı “hareketin hızı” ve “boyut farkı” üzerinden açıklar. Kainatta her varlığın hızı ve o hıza bağlı bir zaman algısı vardır. Bir karıncanın bir günde aldığı yolu, bir uçak birkaç saniyede alır. Işık hızıyla hareket eden bir varlık için zaman, durağan bir cisim için olduğundan çok farklı akar. Peygamberimiz (asm), Mirac’da sadece bedensel bir hızla değil; ruh, hayal ve nur süratinde hareket etmiştir. Ruh, zamana ve mekana tam bağımlı değildir. Hayalinizle bir anda Güneş’e gidebildiğiniz gibi, Allah o nurani bedene de bu hızı vermiştir. Dolayısıyla bizim için “binlerce yıl” olan mesafe, o hızda bir “an” hükmüne geçer.
Mekanın dürülmesini anlamak için bir kağıt örneğini düşünelim. Kağıdın bir ucundan diğer ucuna karınca gibi yürüyerek gitmek zaman alır. Ancak kağıdı ikiye katlarsanız,iki uç birbiriyle temas eder. Cenab-ı Hak, zamanın ve mekanın yaratıcısıdır. O’nun kudreti için mekan, katlanabilir bir kağıt gibidir. Mirac’da Allah, Peygamberi için mesafeleri tayy-ı mekan sırrıyla dürmüştür. Peygamberimiz (asm) bir basamaktan diğerine geçerken, aslında mekanın dışına, yani “Sermedi” Zaman dışı olan bir boyuta geçmiştir.
Peygamber Efendimiz (asm) Mirac’dan döndüğünde, yatağının henüz soğumamış olduğu ve abdest suyunun hala dökülmekte olduğu rivayet edilir. Bu durum, Mirac’ın zamanın içindeki bir “an”da gerçekleştiğini gösterir. Nasıl ki bir rüyada biz yıllarca süren olayları sadece birkaç dakikalık uyku süresinde yaşıyoruz; Mirac da uyanıkken yaşanan, fakat rüyadaki gibi zamanın genişlediği bast-ı zaman bir hakikattir.
Bediüzzaman der ki: “Ziyanın, elektriğin, ruhun, hayalin süratleri malum…” Eğer maddi bir ışık saniyede 300.000 km yol alabiliyorsa, bütün nurların kaynağı olan Allah’ın kudreti, seçtiği bir elçisini kainatın en uç noktasına bir anda neden götüremesin? Zaman ve mekan, Allah’ın birer mahlukudur yaratığıdır. Yaratıcı, yarattığı kurallara mahkum değildir. Mirac, Allah’ın kendi “misafiri” için bu kuralları geçici olarak askıya alması ve ona zamansızlığın bekanın kapılarını açmasıdır.
Bu konu, günümüz fiziğindeki “Solucan delikleri” veya “Zaman genişlemesi” gibi teorilerle de paralellik gösterir.
Mirac hadisesindeki zaman ve mekanın aşılması, modern fiziğin üzerinde çalıştığı bazı teorilerle şaşırtıcı benzerlikler gösterir. Bediüzzaman’ın “zamanın ve mekanın dürülmesi” olarak ifade ettiği sırlar, bugün şu kavramlarla konuşuluyor:
Zaman Genişlemesi (Time Dilation): Einstein’ın Görelilik Teorisi’ne göre, hız arttıkça zaman yavaşlar. Işık hızına yaklaşıldığında zaman, durma noktasına gelir. Peygamberimiz (asm) nurani bir hızla hareket ettiği için, onun için “yaşanan uzun saatler”, dünyadaki sabit bir gözlemci için sadece bir “an” yatağının soğumaması hükmünde kalmıştır.
Solucan Delikleri (Wormholes): Uzay-zamanda iki uzak noktayı birbirine bağlayan teorik kestirme yollardır. Mekanı katlamak dürülmek tam olarak budur. Mirac’taki “Tayy-ı Mekan” mekanı aşmak,evrenin bir noktasından diğerine fiziksel mesafeleri aradan çıkararak geçmek gibidir.
Kuantum Dolanıklık ve Yerellik Dışı (Non-locality): Bir parçacığın evrenin bir ucunda yaptığı etkinin, diğer ucunda “anında” hissedilmesi. Bu, bilginin ve varlığın zaman ve mekana hapsolmadığının kanıtıdır.
Peygamber Efendimiz (asm) Mirac yolculuğunun sonunda Kâb-ı Kavseyn denilen bir makama ulaşmıştır. Necm Suresi’nde geçen bu ifade, kelime manası olarak “iki yay mesafesi kadar veya daha yakın” demektir. Peki bu neyi ifade eder?
Burası kainatın bittiği, yaratılmışlık imkân dairesinin son sınırıdır. Ötesi ise sadece Allah’ın Zâtı’na mahsus olan “Vücub” varlığı zorunlu olan alemidir. Bu makamda Cebrail (as) dahi geride kalmıştır. Çünkü Cebrail (as) bir mahluktur ve o sınırı geçemez. Peygamberimiz (asm) ise “en ekmel insan” olarak, hiçbir melek veya sebep araya girmeden doğrudan Allah ile muhatap olmuştur.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle; Peygamberimiz (asm) burada Allah’ı “bi-keyf” nasılsız, niceliksiz, dünyevi ölçülere sığmayan bir tarzda görmüştür. Bu, bir insanın ulaşabileceği en zirve, en mahrem ve en kudsî makamdır.
Neden “İki Yay”?
Yayların uçlarının birleşmesi bir daire oluşturur. Bir yay “Halk” (yaratılanlar) dairesini, diğer yay ise “Hak” (Yaratıcı) dairesini temsil eder. Peygamberimiz (asm), bu iki dairenin birleştiği o ince noktada; bir yüzüyle Allah’tan emir alan bir elçi (Risalet), diğer yüzüyle mahlukatın temsilcisi (Velayet) olarak durmaktadır.
Mirac’da zaman ve mekanın dürülmesi, Allah’ın kendi kurallarını fizik yasalarını bir “an” için kendi elçisi lehine değiştirmesidir. Kâb-ı Kavseyn ise, bu olağanüstü yolculuğun “Vuslat” kavuşma anıdır.
Çetin Kılıç
Kaynak: RNK sözler 31 söz
