Murat tarafından yazılmış tüm yazılar

Kahramanlaştırma Yanılgısı

Büyük bir topluluğun ortak emek, gayret ve çalışmasıyla ortaya çıkan güzel sonuçları, başarıları ve meyveleri tek bir kişiye yükleyip bütün alkışı ona mal etmek büyük bir haksızlıktır ve gizli bir şirktir.

“Büyük bir cemaatin mesaîsine terettüb eden hasenatı intac eden semeratı, bir şahsa isnad ve ona malederler.”

Bir fabrikada binlerce işçi çalışır, mühendisler kafa yorar, bekçisinden temizlikçisine herkes emek verir ve ortaya harika bir ürün çıkar. Ancak insanlar bu başarıyı sadece şirketin sahibine veya genel müdürüne bir şahsa mal ederler. Benzer şekilde, bir ordunun kazandığı zafer sadece tek bir komutana yazılır., yüzlerce, binlerce insanın iradesi ve emeğiyle kazanılan bir hayrı tek bir kişiye yüklemek büyük bir zulüm haksızlık olarak nitelendirilir.

“Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır.”

Neden gizli şirk vardır? Çünkü o muazzam ortak başarıyı tek bir kişiye verdiğinizde, farkında olmadan o kişiye insanüstü bir güç atfetmiş olursunuz. Sanki o insan, tek başına her şeye gücü yeten, yoktan var eden olağanüstü bir ilahmış gibi algılanmaya başlar. Oysa o insan da herkes gibi aciz ve sınırlı bir kuldur. Başarıyı ona tamamen mal etmek, yaratılış gerçeğine terstir.

“Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilaheleri, böyle zalimane tasavvurat-ı şeytaniyenin mahsulüdür.”

Tarihteki putperestlik ve eski Yunan mitolojisindeki “tanrılar” da tam olarak bu psikolojiden doğmuştur. Örneğin, tarımla uğraşan binlerce insanın emeğini, yağmurun ve toprağın ortak dengesini tek bir figüre indirgeyerek “Tarım Tanrısı” uydurmuşlardır. Denizcilerin ortak tecrübelerini ve rüzgarları tek bir şahsa yükleyip ona “Deniz Tanrısı” demişlerdir. İnsanlar, kolektif ve ilahi yardımla ortaya çıkan büyük güçleri, tekil şahıslara veya hayali kahramanlara yükleye yükleye onları ilahlaştırmışlardır.

Bir başarı varsa, o başarıda payı olan en küçük birimin dahi hakkı teslim edilmelidir. Başarıları tek bir “lider”, “kahraman” veya “dahi” figürüne indirgeyip kişileri putlaştırmak, hem o emeği veren diğer insanlara haksızlıktır hem de inanç dünyamızda o şahısları ilahlaştırma riskini doğuran tehlikeli bir yanılgıdır.

Çetin Kılıç

Kaynak:RNK mesnevii nuriye

Celâl ile Cemâlin Muvazenesi

Mesnevi-i Nuriye’de “cemalin gözünde celâl ne kadar cemildir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celildir.” Tefekkür sahası geniş olan şu kâinat kitabına dikkatle bakarsan, göreceksin ki, hiçbir satırı yalnız Celâl ile hiçbir yaprağı da yalnız Cemâl ile yazılmamıştır. Her ikisi de birbirine omuz vermiş, biri diğerini tamamlamış azamet ile letafet, kudret ile rahmet, heybet ile şefkat iç içe tecelli etmiştir.

İsm-i Celâl, ekseriyetle külliyat sahifelerinde okunur. Güneşlerin seyrinde, yıldızların haşmetinde, dağların vakarında, denizlerin dehşetli dalgalarında, semavatın nihayetsiz genişliğinde ve nevilerin devamını temin eden küllî kanunlarda Celâl’in mührü görünür. Bütün mahlûkatı bir ordu gibi sevk ve idare eden, mevsimleri bir kumandan emriyle değiştiren, hayat ve mematı aynı intizam içinde yürüten o kudret-i ezeliye, Celâl isminin azametini ilan eder.

İsm-i Cemâl ise cüz’iyatın latif aynalarında cilvelenir. Bir çiçeğin tebessümünde, bir kelebeğin kanadındaki nakışta, bir yavrunun masum bakışında, bir meyvenin lezzetinde, bir annenin şefkatinde ve insan simasındaki hikmetli güzellikte Cemâl’in ince sanatını seyredersin. Bir tek yaprakta görünen sanat, bütün baharın güzelliğini içine alacak derecede harikadır. Bir damla suda dahi sonsuz bir Cemâl’in akisleri parlar.

Demek nevilerde görünen küllî intizam, Mutlak Celâl’in tecellisidir. Eşhasın simalarındaki letafet, çiçeklerin nakışlarındaki zarafet ve her ferdin kendine mahsus hüsnü ise Cemâl’in cilveleridir. Hem Celâl, vahidiyet sırrıyla görünür. Bütün kâinatı ihata eden birlik, umumi kanunlar ve külli tasarruflar hep vahidiyetin cilveleridir. Cemâl ise ehadiyet sırrıyla her bir fertte ayrı ayrı parlar. Bir çiçeği bütün çiçeklerden farklı yaratan, her insanın yüzünü diğerinden ayıran ve hiçbir simayı diğerine benzetmeyen o ince sanat, ehadiyetin en parlak delilidir.

Ne var ki, Celâl ile Cemâl birbirinden ayrılmaz iki hakikattir. Zira ekseriya Celâl’in perdesi altında Cemâl gizlenmiştir. Kışın sert yüzü baharın tebessümünü hazırlar. Toprağın bağrı yarılmadan başak bitmez. Budanan ağaç daha gür meyve verir. Hastalık sabrın, sabır ise manevî terakkinin vesilesi olur. Ölüm dahi ehl-i iman için ebedî saadetin kapısını açan bir terhistir. Demek ilk nazarda celâlli görünen nice hadiselerin arkasında pek derin cemaller saklıdır.

Bazen de Cemâl’in içinde Celâl görünür. Güneşin nuru hayat verir; fakat aynı güneş yakıcı kudretiyle Celâl’i de gösterir. Yağmur rahmettir; fakat tufan olduğunda Celâl’in bir cilvesine döner. Rahmet dahi hikmetten ayrılmaz; şefkat dahi adaletsiz olmaz.

İşte bu sırdandır ki, ehl-i marifet nazarında Celâl dahi cemildir, Cemâl dahi celildir. Çünkü ikisi de aynı Zât-ı Zülcelâl’in iki ayrı cilvesidir. Basiret sahibi olan kimse musibette yalnız acıyı değil, arkasındaki rahmeti de görür. Nimette yalnız lezzeti değil, Mün’im-i Hakikî’nin ihsanını müşahede eder.

Öyleyse müminin vazifesi, yalnız güller arasında Rabbini aramak değildir. Dikenlerdeki hikmeti de okuyabilmektir. Yalnız baharın çiçeklerinde değil, kışın ayazında da İlâhî isimlerin cilvelerini görebilmektir. Çünkü aynı kalem, hem baharı yazar hem kışı; aynı kudret, hem hayatı verir hem ölümü yaratır; aynı rahmet, bazen tebessüm ederek bazen de ikaz ederek kulunu kemale sevk eder.

Cenâb-ı Hak bizlere eşyanın yalnız görünen yüzünü değil, hakikatini gören bir iman nazarı ihsan eylesin. Tâ ki Celâl’de Cemâl’i, Cemâl’de Celâl’i okuyabilelim; her tecellide Rabbimizin esmâ-i hüsnâsını tanıyıp marifet ve muhabbetullah yolunda daimî bir terakkiye mazhar olabilelim.

Âmin.

Rüstem Garzanlı

Son Yolculuğa Hazır Mısın?

İnsan hayatı baştan sona bir yolculuktur. Sabah evden iş yerine giderken de bir yolculuktayız, bir dostu ziyaret ederken de. Kimi zaman bir şehirden başka bir şehre, kimi zaman da bir hâlden başka bir hâle geçeriz. Fakat bütün bu yolculukların ötesinde, bir gün mutlaka çıkacağımız ve dönüşü olmayan bir yolculuk daha vardır ki o da dünya menzilinden berzah âlemine yapılan ebedî yolculuktur.

Bu hakikati düşündükçe, bir tahdîs-i nimet olarak yıllardır güzel bir âdet edinmeye çalıştım. Evden her çıkışımda, özellikle kuşluk vaktinde kıldığım Salâtü’d-Duhâ namazıyla birlikte iki rekât Tehiyyetü’l-Menzil (yolculuk namazı) kılmayı alışkanlık hâline getirdim. İş yerine giderken, bir dostu ziyaret ederken veya herhangi bir sebeple evden ayrılırken kılınan bu iki rekât namaz, sıradan bir hareketi ibadete dönüştüren manevî bir hazırlık hükmüne geçmektedir.

Aslında mü’minin hayatındaki en büyük sanat, günlük işlerini ibadet şuuruyla yaşayabilmesidir. Yemek yemek, çalışmak, yolculuk yapmak ve hatta dinlenmek bile niyetle ibadete dönüşebilir. Risale-i Nur’da sıkça vurgulanan bu hakikat, sünnet-i seniyyeye ittiba ile hayatın her anını bereketlendirmeyi öğretir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, sünnet-i seniyyeye ittibanın önemini Lem’alar eserinde şöyle ifade eder: “Sünnet-i Seniyyeye ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. Bütün ömrünü semeredar ve sevapdar yapabilir.”1, Bu ölçüye göre, evden çıkarken kılınan iki rekât namaz da sıradan bir yolculuğu ibadet ve tefekkür vesilesi hâline getirmektedir. Çünkü insanın önünde ne kadar zaman kaldığını kimse bilemez. Nice insanlar sabah evlerinden çıkmış, fakat akşam geri dönememiştir. Nice kimseler, sıradan bir günün içinde ebediyet yolculuğuna uğurlanmıştır. Bu sebeple mü’min her an hazırlıklı yaşamak durumundadır.

Bediüzzaman Hazretleri, bu hususa dikkat çekerek şöyle der: “Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir.”2, Bu ihtar, mü’mini korkutmak için değil; gafletten uyandırmak içindir. Zira ölüm, mü’min için yokluk değil; Rahmân’ın huzuruna, sevdiklerine ve ebedî âleme yapılan bir yolculuktur. Ancak bu yolculuğun azığı iman, takva ve salih amellerdir.

Bir darb-ı meselde denildiği gibi: “Yola çıkacak olan azığını önceden hazırlar” Ebedî bir yolculuğa çıkacak olan insanın da hazırlığını son dakikaya bırakmaması gerekir. Namaz, dua, zikir, sünnet-i seniyyeye ittiba ve ihlâsla yapılan hizmetler bu yolculuğun en kıymetli azıklarıdır.

Netice olarak, evden çıkarken kılınan iki rekât Tehiyyetü’l-Menzil namazı küçük gibi görünen fakat manası büyük bir sünnettir. Bu sünnet, insana hem Allah’ın muhafazasını hatırlatır hem de asıl yolculuğun berzah âlemine olduğunu düşündürür. Mü’min, her adımını ebediyet şuuruyla attığında dünya yolculuğu da bereketlenir. Said Özdemir ağabey de “evinden çıkmadan önce iki rekât yolculuk sünnetini kılan, evine dönünceye kadar geçen zaman onun için ibadet hükmüne geçer” diye ifade etmiştir.

Madem ki dünya bir misafirhane, ölüm ise hakikî vatana açılan kapıdır. O kapının ne zaman açılacağını bilmediğimiz için, her günümüzü ve her yolculuğumuzu son yolculuğumuz olabilecekmiş gibi bir kulluk şuuru içinde değerlendirmek en isabetli yoldur. Vesselâm….

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1-Lem’alar, On Birinci Lem’a

2-Yirmi Beşinci Lem’a, On Üçüncü Deva

Şeyh Said ve Seyyit Rıza’nın Hukuksuz İnfazları

Bugün, sadece iki ismi değil; tarihimizin en acı sayfalarından birini konuşuyoruz.

Tarihî Süreç ve Şeyh Said Hadisesi (1925)
29 Haziran 1925’te Şeyh Said ve 46 arkadaşı idam edildi. Aradan 101 yıl geçti. Fakat bu hadise, toplum vicdanında hâlâ kapanmamış bir yara olarak yaşamaya devam ediyor.

Resmî tarihlere göre Şeyh Said hadisesi bir “isyan” olarak değerlendirilmiştir. Ancak olayın sebepleri, gelişimi ve özellikle yargılama süreci hakkında tarihçiler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Fakat hangi görüş benimsenirse benimsensin, inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: Bu süreç, idamlarla sonuçlanmış ve geride nesiller boyunca unutulmayan acılar bırakmıştır.

Hukukî Tartışmalar ve İstiklâl Mahkemeleri
Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü yetkilerle kurulan İstiklâl Mahkemeleri, bugün hukuk tarihimizin en fazla tartışılan kurumlarından biridir. Temyiz hakkının bulunmaması, çok kısa sürede verilen idam kararları ve olağanüstü yargılama usulleri, pek çok hukukçu ve tarihçi tarafından hukuk devleti ilkeleri açısından eleştirilmektedir.

Şeyh Said ve arkadaşlarının yargılanması da bu mahkemelerde gerçekleşmiş, kararlar kısa süre içinde infaz edilmiştir. Ardından aileleri sürgün edilmiş, mallarına el konulmuş ve bölge halkı uzun yıllar bu hadiselerin sosyal ve ekonomik yükünü taşımıştır. Yaşanan mağduriyet, yalnızca idam edilenlerle sınırlı kalmamış; ailelerini ve geniş bir toplumu da derinden etkilemiştir.

Seyyit Rıza ve Kamu Vicdanındaki Yeri
Benzer bir acı da 1937 yılında Seyyit Rıza’nın idamıyla yaşanmıştır. Bölgesinde sözü dinlenen bir kanaat önderi olan Seyyit Rıza’nın yanında, henüz 17 yaşındaki oğlu Hüseyin’in de idam edilmesi, kamu vicdanında derin yaralar açmıştır. Yaşının idam edilebilmesi için büyütülmesi vicdanları sızlatan tarihî bir dramdır.

Şeyh Said de, Seyyit Rıza da yaşadıkları bölgelerde dinî ilimleriyle tanınan, toplum üzerinde etkisi bulunan, yardımsever ve kanaat önderi olarak kabul edilen şahsiyetlerdi. Osmanlı Devleti döneminde devletle irtibat hâlinde bulunmuş, halkın saygısını kazanmış kimseler olarak hafızalarda yer etmişlerdir.

Bugün, aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen şu sorular hâlâ canlılığını koruyor:

Adalet tam anlamıyla tecelli etti mi? Savunma hakkı gerçekten sağlandı mı? Olağanüstü dönemler, hukukun askıya alınmasını meşru kılar mı?

Bu sorular yalnızca geçmişi değil, geleceğimizi de ilgilendirmektedir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Münâzarat ve Tarihçe-i Hayat başta olmak üzere eserlerinde istibdadı “en büyük zulüm” olarak tarif etmiş; adalet-i mahza prensibini savunmuştur. Ona göre bir masumun hakkı, toplumun menfaati adına dahi feda edilemez. Çünkü gerçek devlet, kuvvetini silahtan değil; hukuktan ve adaletten alır.

Bugün bize düşen görev, tarihi kin ve öfke ile değil; hakikat, vicdan ve adalet terazisiyle okumaktır. Geçmişin acılarını yeni ayrılıklara vesile yapmak değil; aynı acıların bir daha yaşanmaması için hukukun üstünlüğünü savunmaktır.

Çünkü devletleri yaşatan yalnızca güç değildir. Devletleri asıl ayakta tutan adalettir. Adalet zedelendiğinde geriye nesiller boyu süren kırgınlıklar, kapanmayan yaralar ve derin toplumsal travmalar kalır.

“Tarih, intikam almak için değil; ibret almak içindir. Adalet ise yalnız bugünün değil, dünün de hakkını teslim edebilmektir.”

Bu vesileyle, başta Şeyh Said ve 46 arkadaşı olmak üzere, Seyyit Rıza‘yı rahmetle yâd ediyor; Yüce Allah’tan milletimize bir daha böyle acılar yaşatmamasını niyaz ediyorum.

Rüstem Garzanlı

Eksikleri Tamamlama Fırsatı

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Mesnevî-i Nuriye’de dikkat çekici bir hakikati şöyle ifade eder:

“Mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzım.” İnsan bazen elindeki nimetlerin kıymetini zamanında takdir edemez. Sonradan farkına vardığında ise o nimetin şükrünü yerine getirmeye çalışır. İşte çocuklarımız da Cenâb-ı Hakk’ın bizlere emanet ettiği en büyük nimetlerdendir. Günlük hayatın yoğunluğu, okul telaşı ve geçim meşgaleleri içerisinde onların dinî eğitimlerine yeterince zaman ayıramamış olabiliriz. Fakat yaz tatili, bu eksikliği telafi etmek için bizlere sunulmuş büyük bir fırsattır.

Bir çiftçi, yağmur mevsimini kaçırdığında sonraki uygun zamanda tarlasını yeniden işler. Çünkü bilir ki ihmal edilen toprak mahsul vermez. Çocuk kalbi de böyledir. Manevî tohumlarla zamanında buluşmazsa, yabancı fikirlerin ve zararlı alışkanlıkların etkisine açık hâle gelir.

Bu sebeple yaz aylarını sadece dinlenme ve eğlence zamanı olarak görmek eksik olur. Yaz tatili aynı zamanda çocuklarımızın Kur’ân öğrenmeleri, namaz alışkanlığı kazanmaları, Peygamber Efendimizi (asm) tanımaları, ahlâkî değerleri öğrenmeleri ve Risale-i Nur’dan yaşlarına uygun dersler almaları için çok kıymetli bir mevsimdir.

Bir çocuğa öğretilen bir sûre, kazandırılan bir namaz alışkanlığı veya sevdirilen bir Kur’ân harfi, sadece o yazın değil bütün ömrün sermayesi olabilir. Çünkü çocuklukta kalbe yerleşen iman hakikatleri, ağacın kökü gibi insanın bütün hayatını besler.

Bugün birçok anne-baba çocuklarının matematikte, yabancı dilde veya teknolojide geri kalmaması için büyük gayret gösteriyor. Elbette bunlar önemlidir. Ancak ebedî hayatı ilgilendiren iman ve ibadet eğitiminde meydana gelen eksiklikleri tamamlamak çok daha büyük bir vazifedir. Yaz Kur’ân kursları, camilerdeki eğitim faaliyetleri, Risale-i Nur medreseleri ve aile içinde yapılacak kısa dersler bu eksiklikleri gidermek için önemli imkânlardır.

Unutmayalım ki çocuklarımızın manevî terbiyesine ayırdığımız her dakika, geleceğe yapılmış en değerli yatırımdır. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi geçmişte hakkıyla değerlendiremediğimiz nimetlerin şükrünü kaza etmek mümkündür. Yaz tatili de çocuklarımızın dinî eğitiminde ihmal edilmiş yönleri tamamlamak, Kur’ân ve iman hizmetiyle onların kalplerini nurlandırmak için bizlere sunulmuş büyük bir fırsattır.

Mesleğim tarım olunca güncel meselerden de misalleri tarım üzerinden vermeyi adet haline getirmişim 

Şöyle ki:  Bir bahçıvanın iki fidanı vardı. Birine her gün su verdi, diğeriyle ise meşgul olamadı. Aylar sonra ihmal ettiği fidanın kuruduğunu görünce üzüldü. Hemen toprağını çapalayarak su vermeye başladı. Bir müddet sonra fidan yeniden canlandı.

Bahçıvan şöyle dedi:

“Keşke baştan ihmal etmeseydim. Ama hiç olmazsa kurumasına razı olmayıp yeniden ilgilendim.” Çocuklarımız da böyledir. Geçmişte eksik kalan manevî eğitimleri için üzülmek yetmez; fırsat elde edildiğinde onları Kur’ân ve iman dersleriyle buluşturmak gerekir. İşte yaz tatili, ihmal edilmiş şükrün kazasına vesile olabilecek bereketli bir mevsimdir.

Rabbimiz, bizlere emanet ettiği nesilleri imanla, Kur’ân’la ve güzel ahlâkla yetiştirmeyi nasip eylesin. Âmin.Vesselâm

Rüstem Garzanlı