Murat tarafından yazılmış tüm yazılar

Mirac’ın “Neden” Sorusuna Cevap

Allah insana şah damarından daha yakınsa ve her veli kalbiyle O’na ulaşabiliyorsa, neden Peygamberimiz (asm) Mirac gibi uzun bir yolculuğa çıktı?”

Bediüzzaman bu derin soruyu, muazzam temsil ile açıklıyor: Bir padişahın halkıyla iki türlü iletişimi vardır: Padişahın, sıradan bir vatandaşla onun küçük bir ihtiyacı için kendi özel hattından görüşmesi. Bu, her müminin veya velinin kendi kalbinde Allah ile olan münacatıdır.

Padişahın, tüm orduların komutanı ve devletin mutlak hâkimi olarak, büyük bir elçiyle devletin genel kanunlarını görüşmesi. İşte Mirac, Hz. Muhammed’in (asm) sadece kendi şahsı için değil; tüm kainatın Rabbi ismiyle Allah’ın huzuruna çıkmasıdır. Yani Mirac, bireysel bir ibadetten ziyade, kainat çapında bir “diplomatik” kabul ve genel bir iltifattır.

Güneşten ışık almanın iki yolu vardır: Elinizde bir ayna vardır, güneş ona yansır. Siz o aynadaki ışık kadar güneşi tanırsınız. Ayna kalbinizdir; oradaki tecelli cüz’idir ve kısıtlıdır. Velilerin evliyanın kalbindeki nur böyledir. Aynayı bırakıp doğrudan güneşe doğru yükselmek, bulutları aşmak ve güneşin bizzat kendisiyle, perdesiz görüşmek. Peygamberimiz (asm) aynadaki yansıma ile yetinmemiş; bizzat bütün perdeleri mertebeleri aşarak “Tecelli-i Zât” dediğimiz, Allah’ın bizzat huzuruna çıkmıştır.

Kul çalışarak, basamakları tek tek çıkarak Allah’a yaklaşır. Bu zaman ister, çaba ister bu Velayet yolu. Allah’ın kula olan yakınlığının bir anda açılması. Bu, peygamberlik Risalet yoludur. Peygamberimiz (asm) Mirac’da binlerce yıllık mesafeyi bir “an-ı seyyale”de göz açıp kapayıncaya kadar bu sırla geçmiştir.

Bu kainat muhteşem bir saray ise, mutlaka bir Sahibi vardır. İnsan, bu sarayı anlayacak, her köşesini merak edecek küllî duygularla donatılmıştır. Öyleyse bu Sarayın Sahibi, en yüksek duygulara sahip olan insanla en yüksek seviyede görüşecektir. Tarih şahittir ki; getirdiği nurla dünyanın yarısını, insanlığın beşte birini aydınlatan Hz. Muhammed (asm), bu görüşmeye en layık olan zattır.

Mirac, bir insanın (Hz. Muhammed asv) kendi şahsi makamını aşarak, bütün insanlık namına Allah’ın “En Büyük İsimleri” İsm-i Azam ile muhatap olması hadisesidir.

Nasıl ki gözümüz bir saniyede en uzak yıldızlara bakıp oradan haber getirebiliyorsa veya hayalimiz bir anda dünyanın öbür ucuna gidebiliyorsa; Allah, o nurani cesede de ruh süratinde bir hareket kabiliyeti vermiştir.

Elektrik, ışık ve hayal hızı gibi, Allah’ın kudreti bir cismi çok kısa sürede en uzak yere ulaştırabilir. Allah zamandan münezzeh olduğu için, O’nun huzuruna gitmek bir mekâna gitmek değil, perdelerin açılmasıdır.

Peygamberimiz o gece insanlığın dualarını sunmuş, Allah’ın “cemalini” görmüş ve bize namaz gibi bir hediye getirmiş. Mirac, bir insanın kendi sınırlarını aşarak, Allah’ın bütün kâinattaki tasarrufatını bizzat yerinde görmesi ve “Kabe-i Kavseyn” denilen, imkân yaratılmışlık ile vücub Allah’ın varlığı arasındaki en son noktaya kadar yükselmesidir.

“Neden böyle muazzam bir hadiseye ihtiyaç duyuldu? Kainatın yaratılış gayesiyle Mirac’ın nasıl bir bağı var?”

Şu kainatı büyük bir sergi veya muhteşem bir saray olarak düşünelim. Bu sarayı yapan zat Cenab-ı Hak Sanatını göstermek, Kendi cemal ve kemalini tanıtmak, İsimlerinin tecellilerini sergilemek ister. Peki, bu kadar antika sanat eserleriyle dolu olan saraydaki seyircilerin insanların durumu ne olacak? Eğer bir rehber olmazsa, insanlar bu sarayın neden yapıldığını, bu sanatların ne anlama geldiğini, nereden gelip nereye gittiklerini anlayamazlar. İşte Mirac, o Saray Sahibi’nin Allah ‘ın seyirciler içinden en yüksek anlayışlı olanı Hz. Muhammed asv huzuruna çağırıp, sarayın gizli bölmelerini, mutfağını ve üst katlarını gezdirerek ona “sarayın tılsımını” öğretmesidir.

Kainatta her varlık hal diliyle lisan-ı hal sürekli sorular sorar. İnsanlık ise binlerce yıldır şu üç sorunun cevabını arıyor: Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?

Hz. Peygamber (asm), Mirac ile bu soruların cevabını bizzat yerinde görmüştür. Dönüşte ise insanlığa şunu demiştir: “Siz başıboş değilsiniz, bir Sâni’in eserisiniz; O’nun mülkünden geliyorsunuz ve ebedi bir saadete gidiyorsunuz.”

Yeryüzündeki her varlık bitkiler, hayvanlar, melekler kendi tarzında Allah’ı zikreder. Kimisi rükuda gibi durur ağaçlar, kimisi secdede gibidir sürüngenler, kimisi kıyamdadır dağlar. Peygamberimiz (asm), Mirac’da bütün bu farklı ibadet türlerini müşahede etmiş ve hepsini içine alan “Namaz” hediyesiyle dönmüştür. Namazın içindeki her hareket, aslında kainattaki bir mahlukat grubunun ibadetini temsil eder.

Bediüzzaman kainatı bir ağaca benzetir: Kökü: Peygamberimizin nuru, Dalları: Melekler, gökyüzü, yıldızlar, Yaprakları: Bitkiler ve hayvanlar, Meyvesi: İnsan

Bir ağacın en mükemmel yeri ve gayesi onun en sonundaki meyvesidir. Mirac, bu “kainat ağacının” en mükemmel meyvesi olan Hz. Muhammed’in (asm), ağacın sahibiyle görüşmesidir. Meyve, ancak ağacın sahibinin eline ulaştığında asıl maksadına ermiş olur.

Mirac’ın hikmeti; mahlukatın şükürlerini Allah’a sunmak ve Allah’ın emirlerini, gizli sırlarını ve ebedi saadet müjdesini mahlukata getirmektir. Yani Peygamberimiz (asm), yer ile gök, mahlukat ile Halık arasındaki en büyük bağdır.

Bu seyahatten bize ne kaldı? Beş vakit namaz dışında hangi müjdeler getirildi?

Peygamberimiz (A.S.M.), imanın esaslarını melekleri, cenneti, ahireti ve Allah’ın zatını bizzat gözüyle görmüştür. Bu sayede kâinat; karmaşık, sahipsiz ve yokluğa giden bir yer olmaktan çıkıp, Allah’ın isimlerini yansıtan “mukaddes bir mektup” ve “güzel bir ayna” haline gelmiştir. İnsan, başıboş bir varlık değil; Allah’ın en nazlı ve en yüksek muhatabı, cennete aday değerli bir misafir olduğunu anlamıştır.

İnsanlık her zaman “Yaratıcımız bizden ne istiyor? O’nu nasıl memnun ederiz?” sorularının cevabını merak etmiştir. Mirac ile başta namaz olmak üzere İslam’ın esasları bir hediye olarak getirilmiştir. Ay’daki hayatı merak eden bir insanın oraya giden birinden haber beklemesi gibi; Peygamberimiz (A.S.M.) de 70 bin perde arkasından bizzat Allah’ın rızasını öğrenmiş ve insanlığa müjdelemiştir.

Peygamberimiz (A.S.M.) cenneti ve ebedi mutluluğu bizzat görmüş ve anahtarını getirmiştir. Bu, ölümün bir yok oluş değil, ebedi bir hayata geçiş olduğunu ispatlar.

İdam edilmek üzere olan bir mahkûma, affedildiğini ve kendisine bir saray verildiğini söylemek ne kadar büyük bir sevinçse; Mirac ile gelen ebedi hayat müjdesi de insanlık için o kadar büyük bir tesellidir.Peygamberimiz (A.S.M.) Allah’ın cemalini görme şerefine erdiği gibi, bu meyvenin her mümin için ahirette mümkün olduğu müjdesini de getirmiştir. Dünyadaki tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah’ı görme arzusu, bir insan için en büyük mutluluk kaynağıdır.Mirac ile anlaşılmıştır ki; insan, kâinatın en değerli meyvesi ve Allah’ın en nazlı sevgilisidir.
Fani ve aciz bir varlık olan insan, Mirac sayesinde ruhunun genişliği ve kalbinin arzuları ölçüsünde, cennette ebedi bir seyran ve Allah’ın huzurunda yüksek bir makam kazanmıştır. Sıradan bir askerin “müşir” mareşal olması gibi, insan da kâinatın üstünde bir makama davet edilmiştir.

İmansız bir bakış açısıyla dünya; her şeyin birbirine düşman olduğu, ölümlerin birer yok oluş olduğu korkunç bir yerdir. Mirac’ın getirdiği iman nuruyla ise; her şey dost ve kardeş, ölümler ise birer “terhis” hükmüne geçer.

Dünya, karanlık ve fırtınalı bir çöl gibidir. İnsan burada aç, susuz ve kimsesizdir. Mirac’ın meyveleri, bu karanlıkta bize bir rehber/kurtarıcı gibi gelir ve bizi her şeyin hazırlandığı mükemmel bir ziyafet yerine cennete/huzura taşır.

Mirac; karanlık, fani ve korkutucu görünen dünyayı; aydınlık, anlamlı ve ebedi bir saadet sarayına dönüştüren muazzam bir ilahi hediyedir.

Mirac hadisesindeki en çok merak edilen ve akla “nasıl olur?” dedirten nokta, binlerce yıllık mesafelerin bir saniyede aşılması, yani zaman ve mekanın adeta dürülmesidir.

Bediüzzaman, bu durumu modern bilimin de kapılarını araladığı “hareketin hızı” ve “boyut farkı” üzerinden açıklar. Kainatta her varlığın hızı ve o hıza bağlı bir zaman algısı vardır. Bir karıncanın bir günde aldığı yolu, bir uçak birkaç saniyede alır. Işık hızıyla hareket eden bir varlık için zaman, durağan bir cisim için olduğundan çok farklı akar. Peygamberimiz (asm), Mirac’da sadece bedensel bir hızla değil; ruh, hayal ve nur süratinde hareket etmiştir. Ruh, zamana ve mekana tam bağımlı değildir. Hayalinizle bir anda Güneş’e gidebildiğiniz gibi, Allah o nurani bedene de bu hızı vermiştir. Dolayısıyla bizim için “binlerce yıl” olan mesafe, o hızda bir “an” hükmüne geçer.

Mekanın dürülmesini anlamak için bir kağıt örneğini düşünelim. Kağıdın bir ucundan diğer ucuna karınca gibi yürüyerek gitmek zaman alır. Ancak kağıdı ikiye katlarsanız,iki uç birbiriyle temas eder. Cenab-ı Hak, zamanın ve mekanın yaratıcısıdır. O’nun kudreti için mekan, katlanabilir bir kağıt gibidir. Mirac’da Allah, Peygamberi için mesafeleri tayy-ı mekan sırrıyla dürmüştür. Peygamberimiz (asm) bir basamaktan diğerine geçerken, aslında mekanın dışına, yani “Sermedi” Zaman dışı olan bir boyuta geçmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm) Mirac’dan döndüğünde, yatağının henüz soğumamış olduğu ve abdest suyunun hala dökülmekte olduğu rivayet edilir. Bu durum, Mirac’ın zamanın içindeki bir “an”da gerçekleştiğini gösterir. Nasıl ki bir rüyada biz yıllarca süren olayları sadece birkaç dakikalık uyku süresinde yaşıyoruz; Mirac da uyanıkken yaşanan, fakat rüyadaki gibi zamanın genişlediği bast-ı zaman bir hakikattir.

Bediüzzaman der ki: “Ziyanın, elektriğin, ruhun, hayalin süratleri malum…” Eğer maddi bir ışık saniyede 300.000 km yol alabiliyorsa, bütün nurların kaynağı olan Allah’ın kudreti, seçtiği bir elçisini kainatın en uç noktasına bir anda neden götüremesin? Zaman ve mekan, Allah’ın birer mahlukudur yaratığıdır. Yaratıcı, yarattığı kurallara mahkum değildir. Mirac, Allah’ın kendi “misafiri” için bu kuralları geçici olarak askıya alması ve ona zamansızlığın bekanın kapılarını açmasıdır.

Bu konu, günümüz fiziğindeki “Solucan delikleri” veya “Zaman genişlemesi” gibi teorilerle de paralellik gösterir.

Mirac hadisesindeki zaman ve mekanın aşılması, modern fiziğin üzerinde çalıştığı bazı teorilerle şaşırtıcı benzerlikler gösterir. Bediüzzaman’ın “zamanın ve mekanın dürülmesi” olarak ifade ettiği sırlar, bugün şu kavramlarla konuşuluyor:

Zaman Genişlemesi (Time Dilation): Einstein’ın Görelilik Teorisi’ne göre, hız arttıkça zaman yavaşlar. Işık hızına yaklaşıldığında zaman, durma noktasına gelir. Peygamberimiz (asm) nurani bir hızla hareket ettiği için, onun için “yaşanan uzun saatler”, dünyadaki sabit bir gözlemci için sadece bir “an” yatağının soğumaması hükmünde kalmıştır.

Solucan Delikleri (Wormholes): Uzay-zamanda iki uzak noktayı birbirine bağlayan teorik kestirme yollardır. Mekanı katlamak dürülmek tam olarak budur. Mirac’taki “Tayy-ı Mekan” mekanı aşmak,evrenin bir noktasından diğerine fiziksel mesafeleri aradan çıkararak geçmek gibidir.

Kuantum Dolanıklık ve Yerellik Dışı (Non-locality): Bir parçacığın evrenin bir ucunda yaptığı etkinin, diğer ucunda “anında” hissedilmesi. Bu, bilginin ve varlığın zaman ve mekana hapsolmadığının kanıtıdır.

Peygamber Efendimiz (asm) Mirac yolculuğunun sonunda Kâb-ı Kavseyn denilen bir makama ulaşmıştır. Necm Suresi’nde geçen bu ifade, kelime manası olarak “iki yay mesafesi kadar veya daha yakın” demektir. Peki bu neyi ifade eder?

Burası kainatın bittiği, yaratılmışlık imkân dairesinin son sınırıdır. Ötesi ise sadece Allah’ın Zâtı’na mahsus olan “Vücub” varlığı zorunlu olan alemidir. Bu makamda Cebrail (as) dahi geride kalmıştır. Çünkü Cebrail (as) bir mahluktur ve o sınırı geçemez. Peygamberimiz (asm) ise “en ekmel insan” olarak, hiçbir melek veya sebep araya girmeden doğrudan Allah ile muhatap olmuştur.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle; Peygamberimiz (asm) burada Allah’ı “bi-keyf” nasılsız, niceliksiz, dünyevi ölçülere sığmayan bir tarzda görmüştür. Bu, bir insanın ulaşabileceği en zirve, en mahrem ve en kudsî makamdır.

Neden “İki Yay”?

Yayların uçlarının birleşmesi bir daire oluşturur. Bir yay “Halk” (yaratılanlar) dairesini, diğer yay ise “Hak” (Yaratıcı) dairesini temsil eder. Peygamberimiz (asm), bu iki dairenin birleştiği o ince noktada; bir yüzüyle Allah’tan emir alan bir elçi (Risalet), diğer yüzüyle mahlukatın temsilcisi (Velayet) olarak durmaktadır.

Mirac’da zaman ve mekanın dürülmesi, Allah’ın kendi kurallarını fizik yasalarını bir “an” için kendi elçisi lehine değiştirmesidir. Kâb-ı Kavseyn ise, bu olağanüstü yolculuğun “Vuslat” kavuşma anıdır.

Çetin Kılıç

Kaynak: RNK sözler 31 söz

Kudretin Dağlarla Yazdığı Kelimeler

Dağlara sadece “toprak yığını” olarak bakma. Onlar; dünyanın dengesini kuran birer direk, canlıların ihtiyacını saklayan birer kiler, hastalıkların şifasını barındıran birer eczane ve yaratıcısının sonsuz cömertliğini ilan eden birer şahittir. Dağlar dünya gemisinin dengesini sağlayan direklerdir. Sarsıntıları dengeleyerek yeryüzünün sabit kalmasını sağlar. Yerkürenin içindeki volkanik ve jeolojik fırtınaları sakinleştirir.

Karaların denizler altında kalmasına mani olur. Zehirli gazları süzerek havayı tasfiye eder. Buzullar ve yer altı kaynaklarında suyu muhafaza edip ve biriktirir. Canlılar için gerekli olan madenleri saklar. Dağlardaki bu çeşitliliğin tesadüf olamayacağını her akıl sahibi kabul eder.

Görünüşte birbirine benzeyen maddelerin tuz, limontuzu, şap gibi tatlarının ve özelliklerinin tamamen farklı olması, her birinin özel bir iradeyle yaratıldığını gösterir. Simsiyah ve basit bir topraktan binlerce çeşit çiçek, meyve ve ilacın çıkması; sonsuz bir kudretin, hikmetin ve şefkatin eseridir.

Bu kadar çok ve çeşitli varlığın, dünyanın her yerinde aynı kolaylık ve süratle yapılması, yaratıcının tek olduğunu ispatlar.
Sayısız canlı türünün ihtiyacının hiçbir karışıklık olmadan, aynı anda ve mükemmel şekilde karşılanması. Toprağın altında, zifiri karanlıkta madenlerin ve bitki köklerinin “bilerek ve görülerek” ihtiyaca göre dizilmesi. Hastalıklar için ilaçların, sanayi için madenlerin dağlara önceden depo edilmesi; Allah’ın insanı önceden düşündüğünü ve ona değer verdiğini gösterir.

Dünya bir misafirhane, insanlar ise yolcudur. Eğer bir ev sahibi, misafirleri için koca dağları birer depo ve mahzen gibi hazırlamışsa; bu durum, o misafirleri çok sevdiğini ve onlar için ebedî bir alemde daha büyük hazineler hazırladığını gösterir.

Çetin Kılıç

Kaynak : RNK

Tarikat Nedir, Zaman İmanı Kurtarma Zamanı Mıdır?

Tarikat; imanın kalben hissedilmesi, Kur’an hakikatlerinin sadece akılla değil, ruhsal bir müşahede ile yaşanmasıdır. Bu yol, Hz. Muhammed’in (asm) Miraç yolculuğunun manevi bir gölgesinde ilerlemek gibidir.

İnsanın beyni nasıl ki maddi dünyanın bir merkezi adeta telgraf santrali gibi ise, kalbi de manevi alemlerin merkezidir. Kalp, koca bir ağacın çekirdeği gibidir.

Allah, insanın kalbine bu potansiyeli boşuna koymamıştır. Kalbin “işlemesi” ve inkişaf etmesi gerekir. Bunu yapmanın en büyük vasıtası ise zikr-i İlahi (Allah’ı anmak) ve iman hakikatlerine yönelmektir.

Hayatın ağır yükleri ve kalabalıkların içindeki yalnızlık insanı bunaltır. Şehir hayatı on kişiden ancak ikisine geçici bir eğlence sunabilir. Geri kalan büyük çoğunluk ihtiyarlar, hastalar, yalnız yaşayanlar gerçek bir teselli ararlar. Zikir yoluyla kalbini işleten bir mümin, ıssız bir dağda veya zor bir durumda bile olsa “Allah” diyerek O’nun huzurunda olduğunu hisseder. Etrafındaki olan olaylara başına gelen her türlü hale olumlu gözle bakar. Bu his, korkuyu giderir ve kişiye yaşama sevinci verir.

Tarikat, İslamiyetin ve şeriatın doğruluğuna bir delildir. Çünkü bir alim bir şeyi sadece biliyorken, bir veli, tarikat ehli o hakikati kalbiyle görür ve tadar.

Bazı dindar insanların veya siyasetçilerin, tarikat ehli arasındaki bazı suistimalleri bahane ederek bu yolu tamamen kapatmaya çalışmaları yanlıştır. Allah adaletini “iyiliklerin kötülüklerden fazla olması” üzerine kurar.

Tarikatın en büyük iyiliği, en zorlu olaylar karşısında sıradan bir müminin bile imanını muhafaza etmesini sağlamasıdır. Kalbi uyanmış bir tarikat ehli, sarsılmaz bir muhabbetle bağlı olduğu için dinsizlik cereyanlarına kolay kolay kapılmaz.

İstanbul’un 550 yıl boyunca İslam’ın merkezi kalması, camilerin arkasındaki tekkelerde yapılan zikirler ve o insanların manevi kuvveti sayesinde idi. Tarikatlar İslam dünyasını birbirine bağlayan “en sıcak kardeşlik bağı” ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı sarsılmaz bir kaledir.

Bediüzzaman hazretleri der ki: Tarikat, İslam’ın ruhu ve kalbidir. Bazı kişilerin yaptığı yanlışlar, bu köklü ve nurlu yolu karalamak için bahane edilemez. İnsanın kalben huzur bulması ve imanını fırtınalardan koruması için bu manevi eğitim yolu hayati bir öneme sahiptir.

Bediüzzaman hazretlerinin “zaman tarikat zamanı değil, zaman imanı kurtarma zamanı” sözü bir tezat teşkil etmiyor mu
Burada bir tezat değil, bir ihtiyaçlar, bir öncelik farkı vardır. Bir binanın temeli iman, üst katları ve dekorasyonu ise tarikat ve tasavvuftur.

Bediüzzaman der ki: Eğer bir binanın temeli sarsılıyorsa, orada nakış ve süsleme ile uğraşılmaz; önce bina yıkılmaktan kurtarılır. Geçmiş asırlarda insanların iman temeli sağlamdı; bu yüzden tarikatlar vasıtasıyla manevi mertebelerde yükselmek öncelikliydi. Ancak bu asırda, fen ve felsefeden gelen şüpheler doğrudan “temeli” yani imanın rükünlerini hedef alıyor.

Bediüzzaman’ın “Zaman tarikat zamanı değil” ifadesi, tarikatın lüzumsuz olduğu anlamına gelmez. “Bu zamanın ana yarası şüphecilik ve dinsizlik akımlarıdır; buna karşı panzehir tarikat zevkinden ziyade, akıl ve kalbi ikna eden tahkiki iman dersleridir” demektir. Tarikat bir “meyve” ise, iman bir “gıda” ve “ekmek” hükmündedir. Açlıktan ölmek üzere olan birine meyve değil, ekmek verilir.

Risale-i Nur’un metodu, tarikattaki gibi 40 günlük halvetler veya uzun zikir tesbihatları yerine; doğrudan Kur’an’dan alınan delillerle imanı kurtarmayı hedefler. Bediüzzaman orada tarikatı savunur; çünkü, tarikatı inkâr edenler, İslam’ın büyük bir zenginliğini ve manevi kalesini yıkmak istiyorlardı.

Bediüzzaman, tarikat ehlinin imanda çok daha sağlam durduğunu söyler: “Adi bir samimi ehl-i tarikat… kendini daha ziyade muhafaza eder.” Bediüzzaman’ın duruşu şudur. Tarikat bir cevherdir, ancak bu yangın asrında önce iman hizmeti lazımdır. İmanı şüphelerden kurtulan bir mümin, o tasavvuftan istifade edebilir. Yani biri “kurtarma” operasyonudur, diğeri ise “kemalat ve inkişaf” yolculuğudur. “Bir kimsenin imanı sarsılsa, onun velayet mertebeleriyle uğraşması mümkün değildir. Önce gemiyi batmaktan kurtarmak, sonra içindeki konforu düşünmek gerekir.”

Bediüzzaman hazretleri bu asrın şartlarını bir “yangın” olarak tanımlar. Eğer bir ev yanıyorsa, evin içindeki tabloların yerini değiştirmekle veya dekorasyonla ilgilenilmez. Önce o yangın söndürülür.

Eskiden şüpheler cehaletten geliyordu, tarikat zikriyle bu aşılırdı. Şimdi ise şüpheler “bilim ve felsefe” adı altında, akıl kanalıyla geliyor. Bu yüzden cevabın da akli delillerle verilmesi gerekiyor.

Üstad, tarikatın kazandırdığı manevi makamları inkar etmez; ancak bu asırda “Sahabelerin yolu” dediği, Velayet-i Kübrayı savunur. Bu yolda kişi, dünyadan el etek çekmeden de her şeyde Allah’ın birliğini görebilir. Tarikat bir gıdadır, lezzetlidir. Ama iman bir ilaçtır, hayatidir. Üstad, “Ekmeksiz yaşanır ama susuz yaşanmaz; imansız ise hiç yaşanmaz” diyerek, en temel ihtiyaca odaklanmıştır.

Tarikat İslam’ın bir kalesi ve zenginliğidir. “Zaman imanı kurtarma zamanı” sözü ise, o kalenin içindeki hazineyi değil, kalenin yıkılmak istenen kapısını ve temelini korumaya yönelik bir uyarıdır.

Yani Bediüzzaman hazretleri diyor ki: “Tarikat çok kıymetlidir, ama önce o kıymetli hazineyi içinde barındıracak ‘İman’ sarayını kurtarmamız şart.”

Çetin Kılıç
Kaynak :Mektubat

Müslümanlar Dünyaya Yeniden Yön Verecek

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Muhakemat adlı eserinden istifade ettiğimiz bu yazımızda kâinatın yaratılışındaki temel felsefeyi, insanın bu nizamdaki yerini ve İslam dünyasının geleceğine dair müjdeli öngörülerini nazara vereceğiz.
Muhatabımız “Ukûl-ü selime” yani sağduyu sahibi herkes.

Yaratılışta iyilik, güzellik ve doğruluk asıldır; şer ise dolaylı ve azınlıktadır. Halk-ı şer, şer değil, kesb-i şer şerdir.” Yani şerrin yaratılması şer değil, şerrin işlenmesi şerdir.

Her bir bilim dalı astronomi, biyoloji, fizik vb. kendi alanındaki muazzam nizamı anlatır. Bilim, genel kurallardan ibarettir. Bir yerde kural kaide varsa, orada bir düzen bir intizam var demektir. Dolayısıyla tüm bilimler, kâinattaki mükemmel düzenin sadık birer şahididir. Bazen düzensizlik gibi görünen şeyler, bizim bakış açımızın dar olmasından kaynaklanır. Olayın bütününe bakıldığında, en geniş dairede nizamın hüküm sürdüğü görülür.

İnsan, kâinatın en şerefli varlığıdır. Ancak bu büyük değer, büyük bir sorumluluk getirir:

İnsan ebediyet için yaratılmıştır. Kabiliyetleri bu dünyaya sığmayacak kadar geniştir. Kâinattaki her şey Allah’ın emrine itaat ederken, insanın isyanı ve zulmü karşılıksız kalamaz. Eğer insan ıslah olmazsa, kâinatın diğer unsurları yıldızlar, zemin, gök bu şekavetçi bedbaht insanı bünyesinden atmak isteyecektir. Dünyada tam bir adalet ve denge çoğu zaman görülmez. İnsandaki sonsuz arzuların tatmini ve büyük cinayetlerin cezası ancak ahirette, o büyük mahkemede mümkün olabilir.

Üstad, İslam dünyasının ve Asya kıtasının gelecekte maddi ve manevi olarak yükseleceği müjdeler. Bu yükselişi sağlayacak beş temel kuvvet şunlardır:

1.Bilim ve medeniyetle donanmış gerçek İslam anlayışı.
2. Gelişen imkânlar ve araçlarla birlikte duyulan büyük kalkınma ihtiyacı.
3. Batı’nın refahını, Doğu’nun sefaletini gören Asya halkının uyanması ve rekabet hissi.
4. İslam’ın tevhid birlik ilkesi, düşüncelerin birleşmesi telahuk-u efkâr ve fıtratın bozulmamış olması.
5.Karamsarlığın ye’sin ölmesiyle gelen azim ve Allah’ın adını yüceltme i’la-yı kelimetullah arzusu.

Üstad, Avrupa medeniyetinin neden sarsıldığını iki sebebe bağlar:

* Din ve fazileti dışlayıp nefsi arzuları esas almaları.
* Merhametsizlikten doğan korkunç gelir adaletsizliği.

Bu sorunlara çözüm olarak İslam’ın “Zekât” müessesesini sunar. Zekât, toplumdaki sınıflar arası kavgayı bitirecek en mükemmel ilaçtır.

Üstad, Asya’nın ve İslamiyetin talihini açacak anahtarın “meşrutiyet ve hürriyet” olduğu belirtilir. Ancak bu hürriyetin, İslam’ın edebi ve terbiyesi içinde olması gerektiği şartını koşmaktadır. Modern medeniyetin iyi yanlarının aslında İslam’ın başka şekle bürünmüş hakikatleri olduğu hatırlatılır.

Bediüzzaman Hazretleri ümitsizliği reddeder. Kâinatın hayır üzerine kurulduğunu, bilimin bu hayra şahitlik ettiğini ve Müslümanların medeniyetin fenlerini ve İslam’ın hakikatlerini birleştirerek gelecekte dünyaya yeniden yön vereceğini müjdelemektedir.

Çetin Kılıç
Kaynak: Muhakemat

Tefekkür ve Muhasebe Ekseninde Yeni Yıl

Risale-i Nur talebelerinin yeni yıla bakış açısı, modern dünyanın “kutlama” anlayışından farklı, tefekkür odaklı olmalıdır.
Nur talebeleri için takvimdeki yaprak değişimi, sadece eğlenilecek bir gün değil, ömür sermayesinin ne kadar hızlı tükendiğini gösteren bir ikaz levhasıdır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin vurguladığı “zamanın kıymeti” prensibi gereği, yeni yıl bir “muhasebe” vaktidir.

“Geçen bir yıl içinde ne kadar yol katettim? Maneviyatım ne durumda?” soruları sorulur. Yeni yıl, daha fazla hizmet ve daha ihlaslı bir yaşam için yeni bir niyet tazeleme vesilesidir.

Risale-i Nur bakışıyla dünya bir mezraadır. Her yeni yıl, bu tarlaya yeni tohumlar ekmek için verilen bir fırsattır. Nur talebeleri, zamanın akışını şu düsturlarla değerlendirir:

Yılbaşı gecesi dünyada yaygın olan eğlence ve israf kültürü, Nur talebeleri tarafından “gaflet” olarak görülür. Bu geceyi eğlenceyle değil, dua, cevşen ve Kur’an tilavetiyle geçirmeyi tercih ederler.

Yeni yılın gelişi, aslında dünyanın faniliğini ve ölüme bir adım daha yaklaşıldığını hatırlatır. Bu da “Baki-i Hakiki” olan Allah’a yönelmeyi netice verir.

Risale-i Nur talebeleri, özellikle yılbaşı gibi günlerde toplumdaki manevi aşınmaya karşı birer “manevi paratoner” gibi hareket etmeye çalışırlar.

Kırıcı olmadan, hal diliyle İslam’ın güzelliklerini yaşayarak çevrelerine örnek olurlar. Eğlence adı altında yapılan israf ve meşru olmayan faaliyetlerin manevi zararlarını, kendi aralarındaki ders halkalarında okudukları iman hakikatleriyle telafi etmeye gayret ederler.

Özetle, bir Nur talebesi için yeni yıl; “Bismillah” diyerek iman hizmetinde yeni bir şevk ile yola devam etmektir. Takvimler değişse de davamız olan “imanı kurtarmak ve muhafaza etmek” davası hep taze kalır.

Çetin Kılıç