Sun tarafından yazılmış tüm yazılar

Bediüzzaman Hazretlerinin Mümtaz Talebelerinden Ceylan Çalışkan Ağabeyi Vefatının Sene-i Devriyesinde Rahmetle Anıyoruz… (22 Ağustos 1963)

Bediüzzaman’ın zeki, seçilmiş ve hatırlı talebesi:      
Zekası, kabiliyeti ve nüktedanlığı ile çevresinde hemen fark edilen bu genç, daha 14 yaşında iken Üstad’ın hizmetine girerek önce îman dersini alır. Bediüzzaman, hükümet tarafından mecburi ikamete tabi tutulduğu Emirdağ’a 1944 yılında geldiğinde: “Burada Ceylan isminde bir çocuk var mı? O bana hizmet edecek” diye sorar. 
Çalışkanlar hanedanından Mehmet Çalışkan bir gün oğlu ile beraber ziyaretine gittiğinde, Üstad, “Oğlun mu?” der. 
O da: “Evet, fırsat düşmüşken çocuğun mektep işini bir görüşeyim dedim. Efendim, çocuk çalışkan ve zeki. Onu yüksek mekteplere vermek istiyorum, ne buyurursunuz?” diye sorar. 
“İyi! Zeki ve çalışkan olduğu için evvelâ benden îman dersi alsın, sonra yüksek mekteplere devam etsin” der.
Bediüzzaman’ın, en ızdıraplı, en çileli, en işkenceli yıllarını geçireceği bu kasabada lütf-u İlahi, Üstad’a bir yoldaş, bir hizmetkar, emre hazır bir nefer, bir nedim olarak küçük Ceylan ile onların ailesi Çalışkanlar hanedanını karşısına çıkarır.
Üstad’ın ifadesiyle; “yaşı küçük, ama on kişinin işini yapabilecek bir kabiliyete sahip” küçük Ceylan kısacık ömründe uzun yıllara sığacak ve hatırlanacak hizmetlerde bulunur.
“Hükümet yetkilileriyle Üstad adına görüşmek, gelen mektupların okunarak, cevaplandırılması, gerektiğinde çoğaltılıp, postalanması, yazılmış eserlerin dağıtılması, gelen misafirlerin münasip bir şekilde karşılanması Üstad’la görüştürülmesi ve uğurlanması, hatta günlük ihtiyaçların temininden kırlarda gezdirilmesine kadar, yani o gün Emirdağ hayatında Üstad’ın santral vazifesini gören bir insan, bir eleman.” Hiç durmadı…
27 Mayıs İhtilali sonrasında yapılan polis baskınlarıyla nur talebeleri tutuklanıyor, matbaalar basılıyor, kitaplara el konuluyor. Bütün bu baskı ve tazyiklerden bunalan bazı ağabey ve kardeşler; “Bu devir geçene kadar neşriyata ara verme” düşüncesiyle, Ceylan Ağabey’e; “Ne dersiniz, neşriyata biraz ara versek mi?” diye sorarlar.
Ceylan Ağabey, hiç tereddütsüz şöyle cevap verir:
“Kardeşim, durursak, ne zaman başlayacağımızı bilemeyiz!”
Elim kaza ve şehit olması
22 Ağustos 1963 Perşembe günü bir müşterisinden aldığı senetlerin tahsilâtı için Küçükçekmece taraflarına giderken yolda bindiği minibüsün başka bir araçla çarpışması ve başından aldığı ağır darbe sonucu beyin kanamasından vefat eder.
Vefatından sonra Ceylan Çalışkan’ın cüzdanından küçük bir not kağıdı çıkar. O güne kadar kimsenin bilmediği bu notta Üstad’ınel yazısıyla şu ifade yazılıdır:
“Ceylan benim vekilimdir. Nur’a ait işleri benim hesabıma yapar. / Said Nursi.”
“Kralların hatırını kırarım, Ceylan’ımın hatırını kıramam” diyen muhterem Üstadının; “Ceylan senin hayatın uhrevidir, dünyevi olsa pek kısadır!” 
Yine bir başka vesileyle “Ceylan! Senin hayatın Nurlar’a aittir. Seni dünyaya vermeyeceğim. Eğer sen dünyaya dönersen, senin hayatın pek kısa olacaktır!” 
sözünü 33 yaşında vefatıyla doğrulamış olur.
Kaza, felaket ve faciaların haberi
Sıra dışı bir hayat yaşayan ve sıra dışı meziyetlere sahip olmasına rağmen, onu tanıma bahtiyarlığa erenlerin ifadesiyle; “Üstad’a mensup olmanın ve ona hizmet etmiş olmanın imtiyazı yoktu ve bunu hiç hissettirmiyordu. Sıradan biri gibi davranıyordu.”
Mübarek ve Muazzez ruhu için; el- FATİHA
Abdülkadir Haktanır

Hayat nedir?

Meşhur bir Batılı romancı “Hem insan olmak hem de hayatı hayvanlardan daha az anlamak, ne hazin şey” demiştir.

“Hayatı hayvanlardan daha az anlamak” insanlara büyük bir hakaret gibi gelse de, insanların büyük ekseriyeti bu durumdadır. 

Hayat görüşüm”, “Bana göre hayat” “Hayat felsefem” gibi bilgiçlik taslayan (!)  iddialı girişlerle söylenenler umumiyetle “Hayat nedir?” sorusuna cevap verebilmekten çok uzak kalmaktadır.

Bu meselenin üzerinde sathî kalmaktan çıkıp derinine inmeye çalıştığımızda, insanlara ağır ve haksız olarak yapılmış bir hakaret gibi gelen o Batılı romancının sözündeki hakikat payını, insanların büyük ekseriyetinin durumu  için anlar gibi oluruz. “Hayatı yaşadığı halde, yaşadığı hayatın mahiyetinden gafil olmak”, en mükemmel canlı olarak yaratılmış insanlar için hakikaten çok hazin değil midir? 

Peki, nedir bu hayat? 

*  *  *

İlköğretimden itibaren okullarda ders olarak verilen “Biyoloji”, “Hayat Bilimi” manâsındadır. Okul eğitimi sistemlerinde ilk öğretim, ortaöğretim, lise, yüksek okul, üniversite ve üniversite üstü (lisansüstü) seviyesinde yazılmış biyoloji kitapları incelenirse, ismi “Hayat Bilimi” manâsına gelen “Biyoloji” adlı bu bilim alanının en evvel yapması icabettiği halde, hayatın mahiyetini açıklamak” işini yapmadığı görülür! Bugün dünyanın her tarafında bulunan binlerce biyoloji profesörüne “Hayat nedir?” sorusunu sorsak, hiçbirinden bu sorumuzun tatminkâr bir cevabını alamayız; bize hayatın ne olduğunu açıklamak yerine ancak, “hayat sahibi” yani “canlı” olmanın emarelerinden, tezahürlerinden bahsederler!

Bir bilim alanında en yüksek akademik unvanları taşıdığı halde, o bilim alanının adının tatminkâr bir açıklamasının yapılamayışı, hayret edilecek bir husustur. Diğer bilim alanlarında (fizik, kimya, jeoloji…vd) bu hâl görülmez; o bilim alanlarının adının manâsı ve mahiyeti, daha ilköğretim seviyesindeki kitaplarında bile açıklanabilir. 

*  *  * 

Biyoloji, “hayat bilimi” manâsına geldiği halde, bu bilimle meşgul olanların en başta yapmaları icabeden hayatın mahiyetini açıklayamayışları, hattâ bilimsel bir açıklamanın yapılamayışından başka, bu konuda bir felsefi görüşün bile şimdiye kadar ortaya konulamayışı, “Hayat nedir?” sorusunu fevkalade alâka çekici hale getirmektedir.

Hayat, en alt mertebesi kabul edilen bitki hayatından itibaren hayvanların hayatı ve insanların hayatı şeklindeki daha yüksek mertebeleriyle binlerce yıldır var olduğu halde, bunun mahiyeti hakkında şimdiye kadar insanların fenlerinin ve felsefelerinin onun hakkında bir açıklamada bulunamamış olması, hayatın hakikatinin açıklamasını fenlerin ve felsefenin dışında aramaya bizi mecbur bırakmaktadır. Fenlerin ve felsefenin yapamadığı hayatın açıklamasını sorabileceğimiz, sadece din vardır. Din, nakle dayanır. Semavi dinler, Allah’ın peygamberleri, suhuf (sayfalar) ve kitapları ile bize bildirdikleridir. Bunların arasında en son, tahrif edilmemiş, en mükemmel ve kıyamete kadar baki kalacak din olan İslamiyet, Kur’an âyetlerinde hayatın mahiyetine de açıklama getirmiştir. 

*  *  * 

Allah; “Yuhyî”(hayatı yaratan)dir. Hayat; hakikatlerin en şereflisi, en temizi, en büyük nimet; kudret-i ezelîyenin en büyük ve en ince ve en acîb bir mucizesi, dışı da içi de, iki yüzü de lâtif olduğundan ve insanlara hoş gelmeyen hiçbir çirkin tarafı bulunmadığından, Allah “Yuhyî” sıfatıyla hayatları yaratırken, insanların akıllarının nazarında, kudret elinin perdecisi olarak Sâni’i gizleyecek sebebleri, vasıtaları araya koymamıştır. Bunun neticesi olarak, başta “biyoloji” (hayat bilimi) olmak üzere, nakle dayanmayan fenler ve felsefeler, hayatın mahiyetini açıklayabilmek için bu açıklamalarını dayandırabilecekleri sebepler ve vasıtalar bulamamakta; bu sebeble de hayatın mahiyetini açıklamaya muvaffak olamamaktadırlar!. 

*  *  * 

Allah’ın diğer bir sıfatı “Yumît”(ölümü yaratan)dir. Ölümün ekseriya zahirî yüzü insanlara hoş gelmediği için, Allah hakikatte ölümü yaratan kendisi olduğu halde, insanların akılarının nazarında kudret elinin perdecisi olacak   ölüm sebeplerini ve bu sebeblerin de üstünde dört büyük melekten biri olan Azrail’i (a.s.) “ölüm meleği” olarak vasıta kılmıştır. İnsanlar bir akraba veya dostlarının ölümü halinde, büyük ekseriyetle bu sebeplere ve vasıtalara takılırlar ve Allah’ın izzetine, azametine karşı bir söz söyleyene pek rastlanmaz. Çünkü ölüm için binbir sebep ve vasıta vardır: Çeşitli hastalıklar, yaşlılık, çeşitli kazalar, harpler, darbler ve Allah’ın ölümü yaratmak fiiline perde olan Azrail (a.s.).

Hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah olduğu halde, hayatı yaratırken insanların akıllarının nazarında perde olacak hiçbir sebep koymaması, ölümü yaratırken ise çeşitli sebebleri insanların akıllarının nazarında perde yapması, Allah’ın hikmetlerinden biridir.

Hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah olduğu halde, “Ölüm meleği” olarak Hz. Azrail’in (a.s) vazifeli olmasına mukabil, “Hayat meleği” olarak bir melek isminin hiç duyulmamış olması, hayat ile kudret-i ilahiye arasında zahirî bir sebep bulunmadığının bir delilidir. 

 *  *  * 

“Ol mâhiler ki, derya içredürler; deryayı bilmezler.” (O balıklar ki, denizin içindedirler; ama denizi bilmezler) demiştir, meşhur bir şairimiz. İnsanlar da hayat denizinin içindedirler; fakat onların çok büyük ekseriyeti hayatı bilmezler! Halbuki, “Kaînatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi, hülâsası: hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinatın Hâlik’ı da O’dur. Hayatı veren, elbette O’dur, Hayy- u Kayyûm’dur”.

Hayat, Allah’ın bize en büyük nimetidir. Dünya hayatı,  ebedî âhiret hayatının saadetini kazanabilmek için bize verilmiş bir imtihan fırsatıdır. Ebedî âhiret hayatının saadeti Allah’a ve O’nun inanmamızı istediklerine imanla kazanılır; fakat insanın dünya hayatı olmadan,  o iman da olamaz; çünkü imtihana girilmeden imtihanda muvaffak olunamaz! 

 *  *  *

İnsanlar çok büyük ekseriyetle  gaflettedirler; yaşadıkları hayatın kendilerine kimin tarafından niçin ve ne maksatla verildiğini, bu hayatı nasıl yaşamaları icab ettiğini, bu hayattan sonra kendilerini neyin beklediğini araştırıp öğrenmeden ve o öğrendiklerinin gereğini yapmadan bu dünyada yaşarlar; kendilerine verilmiş hayat müddetlerinin sonunda ölümleri gelir ve bu dünyadan ayrılıp âhirete giderler. İnsanların bu hâlleri, denizin içinde olduğu halde denizin mahiyetini  bilmeyen balıkların haline göre, çok daha fazla garip karşılanacak bir haldir! Çünkü balıklarda akıl yoktur ki, içinde yaşadıkları denizin mahiyetini bilebilsinler! İnsanlara ise akıl nimeti verilmiştir ve bu akıl nimetiyle birlikte onu iyi kullanabilmek mesuliyeti de ona yüklenmiştir. Verilen her hakkın ve nimetin, insana bu hak ve nimeti iyi kullanabilmek mesuliyetini de yüklemesinin en mühim misali; insanlara hayatla birlikte aklın da verilişiyle ona yüklenen mesuliyettir, denilebilir. 

*  *  *

Dünyanın sonu olan kıyamet ile bütün insanların dünya imtihanları da tamamlamış olacak; insanlar yeniden diriltilip Haşir meydanında toplanacaklar, Mahkeme-i Kübrâ’da onların dünyadaki imtihanlarının neticesi görülecek ve bu en büyük imtihanı kazananlar ile kaybedenler tefrik edilecek, ayrılacaktır.

Bütünlemesi ve telâfisi olmayan bu dünya imtihanında “akıllı geçinenler” değil de, “hakikaten akıllıca yaşayanlar”ın  yapmaları gereken; dünya hayatlarının sonunda kendilerine kazanç getirecek şekilde yaşamaları, ebedî zararlarını celb edecek halllerden ise uzak kalmaya çalışmalarıdır. Yaratan’ını, O’nun gönderdiği Resul’ünü, Kitabı’nı tanımaları; kim olduklarını, nereden geldiklerini, nasıl hayat sahibi olduklarını, bu dünya hayatının sonunda nereye gittiklerini, bu dünya hayatının en büyük gerçeği olan ölümün mahiyetinin ne olduğunu anlamaları ve bu anlayışlarla yaşamayı, en başta gelen vazifeleri bilmeleridir.

Hayat nedir?” sorusunun, insanların ortaya koyduğu fenlerde ve felsefelerde bulunmayan cevabını veren Allah’ın kelamı Kur’an, ilahî cevaplarla aynı zamanda insanların kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini, ölümleri ve sonrası ile alâkalı meraklı suallerinin cevaplarını da vermiş olmaktadır.  Bu âyetlerin birinde mealen şöyle denilmektedir: 

“Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz. Halbuki, sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi, sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir, sonra O’na rücu edip gideceksiniz.” (Bakara, 28) 

 *  *  * 

Bu dünyaya kendi isteğiyle geldiğini, bedenini, azalarını, çeşitli hislerini, kabiliyetlerini, aklını ve insan olarak diğer bütün varlık unsurlarını kendisinin meydana getirdiğini (!) iddia edebilecek hiçbir normal insana rastlanmaz; böyle bir iddiada bulunana “deli” nazarıyla bakılır. İnsan, mevcut varlığını kendisi meydana getirmiş olamayacağı gibi, onu anası, babası, tabiat, tesadüf, evren bilinci, vs. de yapmış olamaz. İnsanın dünyaya gelişi fiilinin sahibi ancak tek (Vahid) bir Allah olabilir.  “Dünyadaki imtihan sırrı” icabı Allah tarafından insanlara verilen “akıl ve irade ile bu dünyadaki bir derecede hürriyeti ve serbestiyeti”, onların çok büyük ekseriyeti gaflet ve dalâlete sapmak yolunda kötüye kullanmaktadırlar! Halbuki insanlar, kendilerini Yaratan’ın onları bu dünyaya göndermekteki maksadını ve bu dünya hayatında kendilerinden neler yapmalarını istediğini  merak edip onları öğrenmeye ve yapmaya çalışmalıdırlar, Bunlar, insanların bu dünya hayatlarında akıllarını ve iradelerini  kullanarak yapacakları en doğru işleri olabilir.

Dikkat edelim: “Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’an, kâinatı okuyor! O’nu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden o dur.” (Risale-i Nur Külliyâtı, Sözler)
*  *  * 

1984 yılında, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Anabilim dalında doçent (şimdi profesör) olan bir arkadaşımı ziyaret gitmiştim. Bana, Üniversite kütüphanesinden aldığı İngilizce bir embriyoloji (doğumdan önceki devrede gelişmeyi öğreten bilim) kitabının bazı sayfalarını gösterdi. Kitap, Kanada’nın Toronto Üniversitesi Anatomi Bölüm Başkanı ve çeşitli ilim kuruşlarının üyesi olan Prof. Dr. Keith L. Moore’a ait, ismi “Gelişen İnsan”olarak tercüme edilebilecek büyük boy ilmî bir eserdi. Embriyoloji ilmine göre, insanın tek bir hücreden itibaren gelişimini teferruatıyla anlatan bu kıymetli eserin, insan embriyolojisinin tarihçesinden bahseden sekizinci ve dokuzuncu sayfalarında, Ortaçağ’da insanların fen ilimlerinde terakkilerinin yavaş olduğundan ve ancak Müslümanların mukaddes kitabı Kur’an’da insanın tek bir hücreden itibaren gelişimi hakkında mühim bilgiler verildiğinden geniş bir şekilde bahseden kısmı, bilhassa dikkati çekmekteydi (Kitabın tam ismi: Moore, K. L; The Developing Human-Clinically Oriented Embriology, 3.rd Ed. Philadelphia, W.B Saunders Co, 1982).

Bu anabilim dalının dışında olmama rağmen, benden bu konuyu işlememi isteyen arkadaşımın isteği üzerine, bir derginin Eylül 1984 sayısında neşredilen “Gelişen İnsan başlıklı çok kısa bir yazı göndermiştim. O yazımda; “Çeşitli fen ilimlerinin tarihî gelişimleri incelendiğinde, araştırma metot ve vasıtalarının bugünküne nispeten çok daha kifayetsiz olduğu Ortaçağ’da, insanların umumiyetle daha önceki bilgilerin tahliline dayalı yeni tahmin ve yakıştırmalarla, sonradan yanlışlığı ispatlanan teoriler ortaya atmaktan fazla ileri gidemedikleri görülmektedir. İnsanın ilk 40 günlük nutfe, ikinci 40 günlük alaka ve üçüncü 40 günlük mudga safhalarından geçerek tek hücreden itibaren gelişimine dair 14 asır önce “Ortaçağ” denilen zaman aralığı içinde insanlara nazil olan Kur’an’da verilen bilgiler, bugünkü modern embriyoloji ilmiyle de teyid ve tasdik edilmektedir.” demiştim.

O yazımı okuyan, Kanada’nın Toronto şehrindeki o derginin okuyucusu olan Türkler, kendi şehirlerindeki bu profesörü ziyaret ederek bu konuyu geniş bir şekilde konuşmuşlar. Bir Kanada radyosunda kendisiyle uzun bir program da yaptıktan sonra Prof. Moore, “The Gazette” ve “The Globe and Mail” adlı günlük iki gazetenin 22-23 Kasım 1984 tarihlerinde neşredilen sayılarında bu konuda geniş beyanatta bulunmuş; ayrıca ilmî bir makalesinde de bu konuyu işlemişti.

Türkçesi “Embriyoloji Mevzuunda Mucizeler” olan bir başlıkla neşredilen o ilmî makalesinde Prof. Moore, Kur’an âyetlerinin ve hadislerin hem orijinal yazılışlarıyla hem de İngilizce mealleriyle klişeler halinde hazırladığı posterleri basın toplantısında gazetecilere göstererek resimler çektirmiş; bunları sayfa ebadına göre küçültülmüş halde ilmî makalesine de koymuştu.

Prof. Dr. Keith L. Mooreneşrettiği o ilmî makalesinde, Kur’an ve hadisten embriyoloji mevzuunda tespit ettiği mucizelere şöyle işaret ediyordu. “Embriyoloji mevzuundaki ilk çalışmalar, bildiğimiz kadarıyla M.Ö: 4. asırda yapılmış ve gelişen civciv embriyonları incelenerek mukayeseli bir neticeye varılmak istenmişti. Bu çalışmanın üzerinden geçen yaklaşık 2000 yıl boyunca embriyolojide dikkate değer bir gelişme görülmedi. Ve mikroskobun 17. yüzyılda keşfedilmesiyle insan hücresindeki embriyolojik safhalar belirlenmeye başladı. Birkaç yıl boyunca Kur’an ve hadisler üzerinde çalışma yaparak insanın embriyolojik gelişmesini inceledim ve 7. yüzyılda insanlığa gönderilen bu ilâhî kitaptaki ilmî hakikatlerle tam uyum gösteren bilgiler karşısında şaşırıp kaldım.

Şimdi Kur’an’dan seçtiğim âyetleri, embriyolojideki son gelişmelerin ışığındaki bilgilere dayanarak ele alacağım. ‘İnsanoğlunun ana rahminde devreler halinde geliştiği’, bir fikir olarak 1942 yılında ortaya atılmış; ancak, bugün de geçerli olan son bilgiler 1974 yılında herkes tarafından kabul edilmiştir. Halbuki Kur’an, Zümer Sûresi 6. âyette (mealen): ‘(Allah) sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan eşini meydana getirdi. Size (deve, inek, koyun, keçi olarak) hayvanlardan sekiz çift yarattı. Sizi annelerinizin karınlarında ‘üç karanlık’ içinde (nutfeden başlayarak) bir yaratıştan öbür yaratışa (geçerek) yaratıyor. İşte bu(nları yapan) Allah, ancak Rabb’inizdir (başkası değildir). Mülk O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Böyleyken nasıl da (O’na iman ve itaatten) çevriliyor, başka rabler ediniyor (onlara kulluk ediyorsunuz?’ demek suretiyle, insanın gelişmesinin üç karanlık bölgede cereyan ettiğini açıkça belirtmektedir. Embriyoloji biliminin son tespitlerine tam olarak uygunluk gösteren bu bölgelerden birincisi rahim duvarı, ikincisi annenin karın zarı, üçüncüsü ise, birleşik embriyo ve kroyonların meydana getirdiği amniyokoriyonik membran’dırBu üç anatomik bölge, embriyonu dış tesirlerden ve zararlardan korur. Mü’minûn Sûresi 12-14. âyetleri ise, ilk haftalardaki gelişmeleri dile getirirken insan embriyosunun da eksiksiz bir tarifini yapıyor ve onun ‘tırmanan sülük’ gibi bir şekilden, bir çiğnemlik ete döndüğünü ifade ediyordu. (Mealen) ‘Biz insanı çamurdan, bir sülâle’den yarattık. Sonra onun neslini sağlam bir karargâh olan dölyatağında dökülmüş su yaptık. Sonra o dökülmüş suyu kan pıhtısı, bu kanı da bir çiğnem et yaptık. O bir çiğnem etten kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık. Allah; bilgide, güçte ve kuvvette pek yücedir, yaratanların en güzelidir.’

Bu âyetleri ilk önce anlamamış olmamıza rağmen, insan embriyosunun 24. gün sonunda aldığı şekli Arap sülükleriyle karşılaştırdığımızda, hayret içinde kaldık. Embriyonun bu hali, sülüklere son derecede benziyordu. Ve bu dönem alakanın lügat manalarından biri olan ‘tırmanan sülük’ ifadesine uygun olarak, embriyonun rahim duvarına tırmandığı dönemdi.

Asırlar boyunca, insanın ufak bir modelinin erkeğe ait spermler içinde bulunduğuna ve bunun ana rahminde hiç değişmeden büyüdüğüne inanıldı. Benzer şekilde diğer bir grup da, anne yumurtasında bir insan modelinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Yani asırlar boyunca, sperm ve yumurta hücreleri birbirinden ayrı olarak ele alındı. Embriyolojide insanın zigot denilen tek bir hücreden yaratıldığını, bunun da yumurta hücresinin döllenmesiyle meydana geldiğini, ancak 18. yüzyılda Spallanazani tarafından yapılan deneyler neticesinde öğrendik. Halbuki Kıyame Suresi’nin 37. ve Secde Suresi’nin 8. âyetleri bu keşiften tam on bir asır önce, Kur’an’da ‘nutfe’ olarak bahsedilen ‘zigot’un nasıl meydana geldiğini belirtiyor, Abese Suresi’nin 19.  âyeti ise, ‘zigot’un gelişmekte olan insanoğlunun özelliklerini ve onun hayat programını taşıdığını açıkça anlatıyordu. 19. yüzyılın sonlarında keşfedilen bu durum, Kur’an tarafından asırlar öncesinden belirtilmişti ve işin enteresan tarafı, bu âyetlerin o asrın insanları için bile rahatlıkla anlaşılabilecek şeklide olmasıydı!.

‘Sperm’in, döllenmeyi sağlayan faktör olduğu son asırlarda keşfedilirken, Kur’an âyetleri döllenmeyi, tarif etmekle kalmamış ve ‘sperm’in özelliklerini de ortaya koymuştu. Dışarı atılan milyonlarca ‘sperm’in ancak çok küçük bir bölümünün yumurtanın beklediği rahime ulaşabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinin yumurta hücresi ile birleştiği 18. yüzyılda keşfedilmişti. Halbuki Allah, Kıyame Suresi’nin 37. âyetinde ‘O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?’ ve Secde Suresi’nin 8. âyetinde ‘Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.’ denilerek, 1200 sene öncesinden insanın bu yaratılış safhasını açıklamış bulunuyordu. Bununla alâkalı bir hadiste de, her meniden çocuk olmadığı açıkça ifade edilmekteydi.” 

*  *  * 

Dr. Moore, mucize olarak vasıflandırdığı diğer tespitlerini de şöyle anlatmaktadır:

“Araştırmalara göre, embriyo döllendikten on gün son rahim’e iner; sekizinci haftada insana benzer. Rahim’e gelmesinden 50-55 gün sonra, embriyo her şeyiyle insandır artık. Ancak kulak ve gözler, 4. haftada şekillenmeye başlar. 6. haftanın sonunda iyice belirgin hale gelir.

Bir hadiste:  ‘Nutfe meydana geldikten kırk iki gün sonra, Allah ona bir meleğini gönderir, cenine karakterini aşılar, duyularını (göz ve kulak gibi) yerleştirir, etini, kemiğini yaratır ve melek “Allah’ım” diye sorar. Bu erkek mi, dişi mi?’ buyrulur. Peygamber kelamında, ancak 1100 sene sonra ilmen ispatlanabilecek bir hadisenin günleri aynen verilerek tarif edilmesi, acaba “mucize”den başka hangi kelimeyle ifade edilebilir?

Bu hadiste bir incelik daha vardır. Melek, Rabb’ine niçin bebeğin cinsiyetini ‘nutfe meydana geldikten kırk iki gün sonra’ sormaktadır? Bu sorunun cevabına, bugünkü ilmî bilgilerle bakıldığında hayret vericidir: Çünkü “nutfe meydana geldikten sonra kırk ikinci güne gelinceye kadar ceninin eti, kemiği tamamlandığı, karakteri ve duyuları yerleştiği halde, cinsiyeti henüz belli değildir” ve hadiste bu durum 1200 sene önce, harika bir şekilde bildirilmiştir.

Kur’an, ayrıca insan blastosist’e ait bir işlem olan implantasyon (ekme işlemi) konusuna da açıklık getirmektedir. Bakara Sûresi’nin 223. âyeti: ‘Kadınlarınız sizin için bir tarladır…’ demek suretiyle blastosist’in rahimdeki durumunu, toprağa atılan tohuma benzetmiştir. Bu âyet de çok mânidardır. Çünkü, toprak tohumu örttüğü gibi, rahmin epidelyum’u da ona asılan blastosist’i örter. Ve blastosist, hemen ardından beslenmek maksadıyla kroyonik villi (chrionic villi) adı verilen lifçikleri meydana getirir; aynen tohumların, toprak içindeyken beslenmek için çıkardıkları kökler gibi!.” 

 *  *  * 

Dr. Moore, kendisini hayrete düşüren bir başka tespitini de şöyle anlatıyor: “Daha önce meallerini verdiğimiz Kur’an âyetleri, insan embriyosunun dört haftalık şeklinden, neden ‘bir çiğnemlik et’ (mudga) olarak bahsetmektedir? Kur’an’da ‘mudga’ kelimesiyle ifade edilen bu 4 haftalık embriyonu incelediğimizde, üzerinde ‘tesbihimsi bir yapı’ meydana geldiğini ve bu yapının görünüş olarak, diş izlerine benzediğini, hayretle gördük. Dört haftalık insan embriyosunun plastikten bir modelini yaptık ve ağzımızla çiğneyip, diş izlerimizi bıraktık. Meydana gelen şekil, hakikî embriyoya fevkalade derecede benziyor ve Kur’an’ın bu safhadaki embriyodan niçin ‘mudga’ (bir çiğnemlik et) olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu. ‘Bir çiğnemlik et’ hakkında Kur’an’da verilen bilgilerle, bugünkü embriyolojik çalışmaların neticeleri arasındaki uygunluk bundan ibaret de değildir. Müminûn Sûresi’nin 14. âyetindeki

 ‘… O bir çiğnem ette kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık.’ ile ‘mudga’da meydana getirildiği bildirilen bu gelişmelerin, yapılan embriyolojik çalışmalar neticesinde de aynen o âyetin ifadesindeki gibi tesbit edilmiş olduğu; hatta beyin ve kalp gibi organların da bu safhada teşekküle başladığı görülmüştür.” 

 *  *  * 

Bugünkü embriyoloji ilminin tespitleriyle Kur’an ve hadisi karşılaştırarak Kur’an ve hadislerdeki mucizelere hem basın toplantısıyla hem de makaleleri ve kitaplarıyla dikkati çeken Kanadalı Profesör Keith L. Moore bu mevzuda son olarak şunu söylemektedir: “Kur’an âyetlerinin ve hadislerin açıklamalarının bugünkü müsbet ilimlerle de doğrulanmış hakikatlarını, bilgimin artmasıyla daha iyi değerlendirebileceğimi zannediyorum. Din ile ilim arasında yıllar boyu bırakılan mesafenin, Kur’an ve hadislerin hakikatlerinin anlaşılması ve anlatılması ile kapatılabileceğine inanmaktayım.”

*  *  *

Prof. Dr. Keith L. Moore’un Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer Kur’an ve hadislerdeki, profesörlük alanı ile alâkalı bu mucizelere sadece ilmî perspektifle bakmakla iktifa edip bunun ilerisine geçememişse ve iman edip Müslüman olamamışsa, bu onun meselesidir ve onun dünyadaki kulluk imtihanıdır. Onun bulduğu bu delillere rağmen iman etmemesi ise, bizim İslâmî imanımıza bir zaaf getirmez. Aksine, “En kat’i hakikat odur ki, düşmanları dahi onu tasdike mecbur olur” kaidesiyle o, (bağlı olduğumuz İslâmî iman hakikatlerinin hakkaniyetini İslâm düşmanı bile olsa tasdikiyle) İslâmî imanımıza kuvvet vermiş olur.

Mü’minlerin, Allah’a, İslâm’ın hak din olduğuna, Kur’an’ın  Allah’ın kelamı, Peygamberimiz’in (asm) Allah’ın Rasulü; bize gönderdiği elçisi olduğuna inanmak ve bu inancını arttırmak için aslında Kanadalı bir profesörden ders almaya da ihtiyaçları yoktur. Çünkü gerçek bir mü’min, Kur’an’ın “En hakikî mürşid” olduğuna inanır. 

*  *  *

Daha önce bahsettiğimiz, Bakara Suresi’nin 28. âyetinde, hayatın ne olduğu, nasıl meydana geldiği sorularının cevabı verilirken; aynı zamanda insanın nereden geldiği, nereye gittiğine dair en mühim soruların cevabı da verilmektedir. Bu âyet, hayatın Allah tarafından verildiğini, bu dünya hayatındaki ölümün -zamanın geçmesiyle değil- Allah tarafından husule getirildiğini, bu dünyadaki ölümden sonra âhirette yine Allah tarafından ikinci defa hayat verileceğini, Haşir ve Kıyamet’te “tasfiye ameliyatı”nı gördüğü zaman, zıtların birbirinden ayrılacağını, sebepler ve vasıtaların da ortadan kalkacağını, ortadaki perde ve örtü kalktıktan sonra, herkesin Sâni’ini göreceğini ve hakîki Mâliki’ni bileceğini de haber vermektedir. Her bir kelimesi hayatın ve insanın ne olduğuna, insanın nereden gelip nereye gittiğine, bu dünyadaki vazifesinin ne olduğuna dair çok mühim hakikatleri çok kısa ve veciz olarak insana bildiren bu âyeti (ve mealini) tekrar okuyalım: 

 “Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir; sonra ona rücu edip gideceksiniz.” (Bakara, 28). 

Elbette biz de, tüm bunlardan sonra Kur’an’ın ayni sûredeki başka bir âyetle (ve mealiyle) şöyle demeliyiz: “Bu, (öyle bir)  kitaptır ki, onda (ve onun Allah’tan gönderilmiş olduğuna) hiç şüphe yoktur. O müttakîlere (Allah’ın emirlerine uygun yaşamak isteyenlere) doğru yolu gösteren (öğreten)dir” (Bakara, 2)

Prof. Dr. Mustafa  Nutku 

Said Nursi kim değildi?

Altmış yıl önce bugün Urfa’nın dar sokaklarında homurtuyla ilerleyen aracın arka koltuğunda yorgun ve yaşlı bir adam vardı. Yorgunluğu sadece bedenindeydi; zihni zindeydi; neyi niye yaptığını gayet iyi biliyordu: “Beni mahkum ettiğiniz yerde yaşamaya nezaketen razı oldum ama sizin istediğiniz yerde ölmeyeceğim!” diyordu. Doksana yaklaşmış yaşına rağmen, bakışları bir delikanlı gibi canlıydı. Bir ömür kendisini kederli bir yalnızlığa mahkûm eden isyan ruhunu taşıyordu bakışlardından. Aylardan Ramazan’dı; otel odasında sahura kalkamayınca son nefesini verdiği fark edildi. Sürpriz değildi ölüm; bekliyordu. Ahireti ölümden sonra gelecek ürkütücü bir âlem olarak bekliyor değil, hemen yanı başımızdaki gök gibi yaşıyordu, nefesleniyordu.

23 Mart 1960’da vefat etti Said Nursi. Cahillere ayar vermek isteyen bir takım ulemanın azaba eşitlediği kabir hayatını dünya zindanından sonsuzluğun bahçelerine geçiş olarak tarif ediyordu. Onlu yaşlarımın ortasında, ölümü ve kabri karanlık ve kokuşmuş bir işkence olarak tarif eden “kalın sarıklı ve uzun sakallı” din seçkinlerinin sesleriyle iyice şaşırmış ve tökezlemek üzereyken duydum Said Nursi’nin duru ve diri Sözler’ini. Yıllar sonra, sık sık “ya sesini duymasaydım halim nice olurdu!” diye içim sıra mırıldanırken buluyorum kendimi.

Tanıdığım “en delikanlı” adamdı. Dinin duruluğunun menkıbe, hurafeyle bulanacağını, hakikatin profesyonellerin elinde anlaşılmaz ve ulaşılmaz olacağını, kutsallığın güç ve iktidar odaklı kafaların elinde zalim bir balyoz olarak kullanılacağını öngörmüş ki, yeni bir dil, yeni bir bakış için sancılandı. İktidarın teklif ettiği makamı reddederek, acıları ve hüsranları kucağına alarak, Van’da Erek Dağı’nın eteğinde, Zernabad Suyu’nun başında günlerce kendini hesaba çekti. Herkesin kendini baştan “mümin” saydığı, din seçkinlerinin kendilerini peşinen cennetin ortasına koyduğu bir topluma, “haydi iman edelim!” diye tuhaf bir çağrıda bulundu. Ayıplandı. Yadırgandı. Dışlandı.

Hırçın bir tabiatı vardı. Onlu yaşlarının başında ilim tahsil etmek için evden kaçtı. İntisap ettiği medreselerde kavga çıkardı, dövüldü, kovuldu. Bir şeyler onu rahatsız ediyordu ama ne? Dini kişisel ayrıcalık aracı yapanlardan hazzetmiyordu. Vahyi ve varlığı ayrı yerlere koyan taassubu reddetti. Kör teslimiyete dönüşmüş şeyh-mürid ilişkisine ihtiyatla baktı. Sürgüne gönderildiği Barla’da ağaç dalları arasında geceledi. İdam edilmek üzere yargılandığı mahkemede, savcının ağzından öfkeli tükürükler saçılırken, sakince yeleğinin düğmesini dikiyordu. Kimseye beddua etmedi. Şefkatli yüklü bir bilgelikti onunkisi. Çiçekleri seviyor, geceleri yıldızlarla söyleşiyor, uzun dağ yürüyüşlerine çıkıyor, güllerin soluşuna ağlıyordu. Kendisine “Hoca’fendi” diye hürmet edenlerden sadakasını kabul etmedi. Kendi odunun kendisi topladı, taşıdı. Dinin geçim aracı yapılmasından ölesiye nefret ediyordu. Yaşarken de öldükten sonra da kendisinin türbeleştirilmesini istemedi. Mezarı bilinmesin diye dua etti. Duası kabul edildi. Cenazesi 27 Mayıs darbecilerinin emriyle Urfa Halilurrahman Dergâhı’ndan gizlice alındı, bilinmeyen bir yere götürüldü.

Sözün gücüne inandı; gücüyle söz söyleyenleri sevmedi. Yazdıkları üzerinden kendisine ayrıcalık ve makam devşirme derdine düşmedi. Kendisine değil hakikate tâbi olunmasını bekledi. Öğrencilerine “ben de sizin gibi gerçeğin öğrencisiyim” cümlesini sık sık hatırlattı. İsyankâr bir ruhu vardı ama anarşistlik yapmadı, sivil itaatsizdi. Gerçeğin yeterince heyecan verici olduğun biliyordu. Kimseden vekalet almadı, kimseye vekalet vermedi.

İslam’ı insan olmak üzerinden anladı ve anlattı. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları‘nda yazdığı insanî sancılarla yüzleşti. Nietzsche’ye “tanrı öldü!” dedirten, tanrı adına kurulan dinsel iktidara karşı çıktı. Varoluşçu düşünürlerin içleri yanarak dillendirdiği varoluşsal çelişkileri sonsuzluk ümidi olarak okudu. Haşir Risalesi’ni Eğirdir Gölü kıyısındaki bahar tomurcuklarına baka baka yazdı. Hastalık ve yaşlılık gibi herkesin evrensel hallere anlam aradı, teselliler yazdı.

Kur’ân’ı kâinatın tercümanı olarak okudu. Söz’ü önceledi; varlığı söz diye seslendirdi. Hazreti Peygamberi (asm) kılıç, kalkan, ok, mızrak, miğfer gibi savaş malzemeleriyle değil, varoluş karşısındaki minnet ve hayret duruşu üzerinden anlamayı ve anlatmayı tercih etti. Sünnete tâbi olmayı, şekilci bir taklit olarak değil, içsel bir estetik duyarlılık olarak yaşadı. Akranlarının sakalı uzatıp sarığını çıkardığı günlerde, sakalını tıraş etti, sarığını çıkarmadı; rejime teslim olanlara biçimsel olarak da muhalefet etti.

Hakikati tekeline alanlara öfkeliydi. Hakikat adına çaba gösteren herkesi-kendisine iftira atsa da- destekledi. Kendisinin de yanılabileceğini açıkça ve defalarca söyledi. Kendisini hiç yanılmaz ve asla sorgulanmaz otorite sayanları sevmedi.

Said Nursi, propagandist değildi; taraftarlık üzerine yürüyen “İslamcı”lık kalıbına sığmaz. İnsanın iç acılarının toplamı üzerinden, sözün bedelini ödeyerek yazdı. Said Nursi, “Said Nursici” de değildi; sevdiği, hürmet ettiği kimsenin fanatikliğini yapmadı; kendi adına fanatiklik yapılmasını da istemedi.

Hakikati dillendirenlere yönelik hamasi ve duygusal sevmeler yerine, hakikatin talebesi olmayı önceledi. Hakikati teslim almayı değil, hakikate teslim olmayı öğütledi. Bilge sözleri tırnak içinde “alıntılayarak” propagandasını yapmak yerine, bilge sözlerden alındı, kalbinin odacıklarında ağırladı. Yokuşunu tırmanmadığı düzden söz etmedi. “Acele ettik kışta geldik!” derken, baharı getirecek tohumları uyandırmak için elini taşın altına koydu, seve seve üşüdü. Tam da bu yüzden, başta devlet olmak üzere, kimseden itibar dilenmedi. 

Garip geldi, garip gitti.

Senai DEMİRCİ – risalehaber.com

İman hizmeti koruyucu içermemeli (Kur’an Ve Sünnet Işığında Risale-I Nur Hareketinin Dünü, Bugünü, Yarını-19)

İçi boşalan dâvâların imdadına düşman yetişir. Bu, ya bizzat dâvânın, ya da müntesiplerinin kofluğundan ileri gelen bir çaresizliğin sonucudur. Bir dâvâ müntesiplerini bir arada tutmakta yetersiz kaldığı zaman baştakilerin çoğu zaman yaptığı iş, nefret söylemleriyle dikkatleri ortak bir düşman üzerinde yoğunlaştırarak topluluğun koruma içgüdüsünü harekete geçirmek olur. Eğer hisler harekete geçirilebilirse, gerisi çok zorlanmadan gelecektir. Ondan sonrası, tehlikenin vahameti hakkında taraftarları sürekli şekilde, ve tabii gittikçe artan dozlarla, bilgilendirmek ve hisleri ayakta tutmakla geçer. Askerî darbeler her defasında İç Hizmet Kanununun 35. maddesinden darbecilerin kendi kendilerine Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi çıkarmalarıyla gerçekleşmişti. Çok uzak olmayan bir geçmişte, YÖK’ün de öğretim üyelerini mitinge çağırarak benzer bir görevi yerine getirmeye çalıştığını birçoğumuz hatırlayacaktır. Yine o sıralarda bir gün kapım çalınmış, açtığımda “Biz Atatürk devrimlerini korumak için dergi çıkarıyoruz” diye kendilerini takdim ederek ellerindeki dergiyi satmak isteyen iki gençle karşılaşmıştım. Bu örneklerdeki ortak düşmanı genellikle “irtica tehlikesi” teşkil ediyor, ara sıra buna daha başka “aşırı akımlar” da eşlik ediyordu.

Son yıllarda Cumhuriyet, demokrasi, Atatürkçülük gibi kavramlar üzerinden ve irtica tehdidine karşı yapılan koruma ve kollama çağrıları çok fazla rağbet uyandırmıyor. Buna karşılık, dindar kesimde koruma ve kollama kampanyalarının tırmanışta olduğunu görüyoruz. Kimi İslâmı, kimi Ehl-i Sünneti, kimi Kur’ân’ı, kimi Hadisi, kimi cemaatini, kimi ecdadını, kimi padişahını koruyor – hem de büyük ekseriyetle Müslümanlara, hattâ kendi grubunun içindekilere karşı! Hepsinde de asabiyet zirve yapmış, diller hayli keskinleşmiş durumda, ithamların ardı arkası kesilmiyor.

Bu modadan epeyce bir müddettir Risale-i Nur cemaatleri de nasibini fazlasıyla almış bulunuyor. Bir ara Risalelerin Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanması üzerine “Risale-i Nur’u tahrifattan koruma” bahanesiyle faaliyete geçen ve bu sütunlarda “Nur fabrikasının imalât hatâları” olarak atıfta bulunduğumuz küfürbaz bir grup, Risale-i Nur’un tarihinde görülmedik bir seviyesizlikle ortalığı kasıp kavurmuştu. Bu hadise, ahlâkî çöküş alanında ilk oldu, ama son olmadı. Ondan bir müddet sonra, cemaat içinde daha geniş bir tabana yayılan ve nerede bir imalât hatâsı varsa hepsini bir araya toplayan bir koruyucu ve kollayıcı akım peyda oldu ve Risale-i Nur’un ilim, irfan, hikmet ve şefkatle, hepsinden önce de edeple yoğurulmuş olan mesleğini kinle, husumetle, cehl-i mürekkeple ve son derece çirkin bir dille koruyup kollamaya başladı. Kime karşı?

Yine Risale-i Nur okuyanlara karşı. Çünkü bunlar kendileri gibi okumayanların Risale-i Nur’a ihanet ettiklerine inanıyorlar.

Onlar gibi okumamak ise, bilmediği kelimeler için lügate bakmak, Risale okurken açıklama yapmak gibi cürümleri içeriyor ve Risale-i Nur’a sadakat bu cürümlerden uzak kalmak şartına bağlanıyor.

“Lügate bakmadan ve açıklamaya ihtiyaç duymadan Risale okumak nasıl olur?” diye soracak olursanız, bunun iki türlü cevabı vardır.

Onların cevabı: Anlamaya ihtiyaç yok; siz okudukça hem lâtifeleriniz doyar, hem de Risaleler tesirini gösterir ve küfür cereyanlarını söndürür.

Hakikî cevap ise bundan çok farklıdır ve gözle görülen bir cevaptır: Anlamadan okuyan ve bunu fazilet sayanlar işte bu zat-ı muhteremler gibi birer koruyucu kahraman halini alır ve en kutsal görevlerini bu şekilde icra-yı sadakat etmekte bulur.

İşbu vaziyet, koruyuculuk içgüdüsünün Risale-i Nur camiasındaki faaliyetlerine verilebilecek en yakın örnektir.

***

Eskiler böyle miydi?

Koruma içgüdüsünü sadece Risale-i Nur cemaatlerinin, hattâ sadece dinî cemaatlerin bir problemi olarak düşünmeyelim. İdeolojik kamplaşmalar, politikacı söylemleri ve her alandaki fanatik taraftarlar yüzünden bu problem pek çok kesimi, hattâ neredeyse bütün toplumun fertlerini birbirine düşman edebilecek bir seviyeye ulaşabilmektedir. Oysa bizim mazimize bakıldığı zaman, en derin fikir ayrılıklarının bile ilmî zeminlerde sükûnetle ve karşılıklı saygı içinde tartışılabildiğine dair yol gösterici pek çok örnekle karşılaşılacaktır. Büyük müfessir Fahreddin Razi, tefsirinin birçok yerinde Mu’tezilî müfessir Ebu Müslim Isfehanî’nin görüşlerini de delilleriyle beraber, hasmına hiçbir haksızlık etmeksizin nakleder, sonra da itiraz ettiği noktaları kendi delilleriyle beraber sıralar. O kadar. Ne bir suçlama, ne saldırı, ne niyet okuma, ne küçümseme, ne hakaret… Şimdi düşünmez misiniz, acaba Fahreddin Razi’nin itikadında mı bir gevşeklik vardı, yoksa biz mi taassubun esiri olmuşuz diye?

Koruyuculuk gelir, ilim ve irfan gider

İtirafı ne kadar güç olsa da, yukarıdaki sorunun cevabı zor bir cevap değildir. Çünkü ilim ve irfan ehlinin üslûbu bellidir. Bu bakımdan, tavır ve üslûptaki yozlaşma, ilim ve irfan cihetindeki yoksullaşmayı işaret eder. Hele bu yozlaşma edepsizlik ve hayâsızlık sınırlarına varmışsa, artık ilmin de, irfanın da oralarda bir işinin kalmadığına hükmedebilirsiniz. Ancak mesele bu hükme vardıktan sonra geçiştirilebilecek bir mesele değildir; çünkü koruyuculuk evveliyatı bulunan bir sürecin neticesi ise de, aynı zamanda daha büyük ve daha maliyetli başka maceraların başlangıcı demektir. Bilhassa Risale-i Nur cemaatleri bu konuyu kendilerinin var oluş sebepleri açısından incelemeye aldıkları takdirde bu gerçeği görmekte zorlanmayacaklardır.

Kavgacı ruhlar ve iman hizmeti

Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Kendisini Risale-i Nur talebesi olarak tanımlayan bir kimsenin en önemli işi hakaik-i imaniye iledir. Onlar, Üstadlarının Kur’ân’a iktidaen gösterdiği gibi, göklerde ve yerde sergilenen tevhid delillerine ve harikulâde hikmet ve rahmet tecellîlerine bakarlar, baktırırlar, düşünürler, düşündürürler, her şeyde marifetullah ve muhabbetullaha bir yol bulup insanlara da bunu gösterirler. Bu ise, akıl işi olduğu kadar gönül işidir, kalb işidir, zevk ve şevk işidir; birbirlerine lâf yetiştirmeye çalışan kavgacı ruhlarla becerilebilecek bir iş değildir. Bu bakımdan, koruyuculuk ile iman hizmeti birbirinin zıddı olan iki ucu temsil eder; bunlardan birine doğru yaklaşma, diğer uçtan uzaklaşma anlamını taşır. Bunun da sonucu olarak, koruyuculuk rolünü benimsemiş kimselerin fiilen iman hizmetinden müstafi sayılmaları icap eder.

Boş dâvâların açık alâmetleri

Kendi istikametinde yürümekte olan bir iman hizmetinin içinde koruyuculuk heveslerinin inkişaf etmesi tabii bir hal değildir. Milyonlarca vatan evlâdının imanlarını tehdit eden akımların gemi azıya aldığı bir zamanda, aklıselim sahibi hiçbir Nur talebesi, bu insanlara iman hakikatlerini ulaştırmak için çare araştırmaktan kafasını kaldırıp da lügatli kitap-lügatsiz kitap gibi gülünç kavgalarda lâf yetiştirme derdine düşmez. Eğer düşüyorsa, bu, içi boşalmış bir dâvânın en aşikâr alâmetidir; bunun tedbiri diğer her şeye nisbetle öncelik ve ivedilikle düşünülmelidir.

Koruyuculardan büyük tehlike mi var?

Şurası unutulmasın ki, “Ben doğru yoldayım, sen dalâlettesin” anlayışının bir ifadesi olan koruyuculuk, sadece gerilim ve husumet üretir. Ve bu kavga ne kadar küçük meseleler üzerinde dönüyorsa, tehlike o nisbette büyük demektir; çünkü hayatın en önemli dâvâsı olan iman meselesi, en küçük bir meselenin hatırı için feda edilebilecek kadar önemsizleşmiş olur. Bu yüzden, koruyucular, iman hizmeti gibi müsbet cereyanlar için bizzat kendileri tehlike halini alırlar. Bu tehlike fark edilmez veya mühimsenmezse, iman hizmeti gerçekten uçurumun kenarında demektir; bir süre sonra orada gerçek hizmet denebilecek faaliyetler birer ikişer durmaya başlar. Sadece birbirlerine Risale okuyarak hizmet ettiğini zanneden ve neticeyi okunan Risalenin manevî âlemlerdeki harikulâde tesirinden bekleyen mübarek kardeşler bu hakikatin canlı delilleridir.

Koruyuculuk, standartları değiştirir

Dahası var: Koruma içgüdüsü hakimiyeti ele geçirdikten sonra, cemaatin bütün önceliklerini değiştirir. Karşımızdaki düşman bizi şu veya bu tuzaklarla yoldan çıkarmaya ve etkisiz hale getirmeye çalıştığı için, onu yok etmek, yok olmamanın birinci şartı haline gelir. Hayatta kalmak ve bu uğurda düşmanı ifnâ etmek birinci hedef olunca diğer ölçü ve ilkelerin sırasını ve geçerliliğini de yine bu hedef belirleyecektir. Böylece, bir gün, tıpkı FETÖ örneğinde görüldüğü gibi, yüce bir dâvâyı ayakta tutmak gibi kutsal bir gaye uğrunda herşey meşru hale gelebilir. Hayatta kalabilmek için domuz eti bile yenebiliyor; öyle değil mi?

Ahlâktaki tahribat

Koruyuculuğun faraza her türlü tahribatı tamir edilecek olsa bile, ahlâk üzerinde yaptığı tahribatı geriye çevirmek mümkün değildir. İsmail Lütfi Çakan hoca, Kayseri İmam Hatip Okulunda öğrenci iken, arkadaşlarıyla beraber okullar arası yarışmalarda ve spor karşılaşmalarında daima İmam Hatipliler olarak birinciliği kazandıkları halde, tek bir istisna olarak futbol maçlarına hiç girmediklerini ve bunun da çok önemli bir sebebinin bulunduğunu anlatıyor:

Okulumuzun futbol takımı yoktu. Her dalda başarılı olmamızda büyük ve etkin katkısı olan beden eğitimi öğretmenimiz Halil Yalçın bey, “Futbol sahasına çıkıp bir kez küfür yiyen çocuk bütün terbiyesini kaybediyor” diye futbol takımı kurmamış, kurdurmamıştı.[1]

Nasıl küfürbaz oluyorlar?

Bugün sosyal medyada bir tartışmaya katılmanın altmış yıl önceki futbol seyircisi önünde maça çıkmaktan çok daha riskli bir iş olduğunu anlatmaya lüzum var mı? Koruma içgüdüsüne mağlûp düşen mübarek kardeşlerin ağızlarının bu kadar bozulmasında başta gelen rolü sosyal medyanın oynadığı herkesin gözü önündeki bir gerçektir. Oraya giren ve sözünün işitilmesini isteyen kimse, elbette kendisini girdiği yerin kanunlarına uymak mecburiyetinde bulacaktır. Bu kanunların en önemlisi, lâf ebeliğinde, bilhassa hakaret ve küfür yarışında hiçbir şekilde alta düşmemek, daima en iyi söven, en fazla hakareti en etkili şekilde peş peşe sıralayan ve söz dalaşında ne yapıp yapıp son sözü söyleyen kimse olmaktan ibarettir; delil, mantık, haklılık gibi her türlü şey bu marifetlerin yanında teferruat bile sayılmaz. Kaldı ki, bir vak’ada bunu başarmak da yarışın sonu değil, sadece başlangıcıdır; bir vak’ada başarılı olan sonrakilerde de aynı başarıyı tekrarlamak için, başaramayan ise altta kalmanın acısını çıkarmak için sövme-sayma alanındaki performansını sürekli olarak geliştirmek zorundadır. Diğer yandan, sosyal medyaya bulaşmaksızın koruyuculuk yapmanın ise bir anlamı yoktur; ciddîye alınmak bir yana dursun, sesinizi duyan bile olmaz. Bu durumda koruyuculuğun ahlâkî bakımdan çok yüksek risk taşıdığını, böyle bir göreve soyunmayı düşünen herkes en başta çok ciddî şekilde dikkate almalıdır; çünkü bir kere çarka kapılanların çok geçmeden durumu anlayıp geriye dönebildiklerini gösteren örnekler maalesef pek nadirdir.

Problem üretme aracı

Şu gerçeği de hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir: Koruyup kollayıcılık problem çözme aracı değil, problem üretme veya var olan problemi büyütme aracıdır. Samimî bir şekilde ıslahat niyeti taşıyan insanlar bu yolla müsbet bir sonuç alamayacaklarını bilmeli, onun yerine fikirlerini delilleriyle beraber açıklamakla yetinmelidir. Zaten ıslahatçının sorumlu olduğu şey de bundan ibarettir; yoksa muhataplarının verdiği cevaptan yahut sözünü dinleyen kimselerin sayısından kendisi sorumlu tutulacak değildir. Bu gerçeği bilen kimse haddini aşıp da insanları kendi doğrularına zorlamaz; zorlayan da ıslahatçı olamaz, ancak ifsadatçı olur. Eskiler “İlimsiz ıslah etmeye kalkan kimsenin ifsad ettiği şey ıslah ettiğinden daha fazla olur” demişlerdir. Risale-i Nur’un serâpâ ihlâstan ibaret olan mesleğinde ise, neticeye dair en küçük bir iddia yahut beklentiye dahi sahip olmaksızın işin bu kısmını tamamen Allah’a bırakmak ve ne şekilde tecellî ederse etsin İlâhî takdire tam bir huzur-u kalple teslim olmak, bu işin alfabesi hükmündedir. Koruma içgüdüsü, bu hizmetin ruhunu daha işin başında felce uğratır. Bu ruh meflûç hale geldikten sonra da, insan, Rabbinin takdirine itimad edemez bir tavır içine girer. Rabbinin takdirine teslimiyetten boşalan yeri ise, ins ve cin şeytanlarının da yardımıyla, nefs-i emmâre doldurur ve insan, muazzam bir iman dâvâsının âkıbetini Âlemlerin Rabbi yerine kendi hevâsına tâbi telâkki eder. Bu zan yüzünden işler gittikçe içinden çıkılmaz hal alır, işler sarpa sardıkça hırs ve hırçınlık ziyadeleşir, izzet-i nefis tavan yapar; kendi çabası olmadığı takdirde dâvâsının hezimete uğrayacağına inandırılmış olan kahramanlarımız, meşruiyet gibi bir kıstas aramaksızın, kendilerine üstünlük kazandırma ihtimali olan her türlü çarenin peşine düşerler – dikkat buyurulsun, “kendilerine” üstünlük kazandıracak olan  çareler; zira artık nefisler ayn-ı dâvâ haline gelmişler, yahut onun yerini zaptetmişlerdir. Bu noktadan itibaren onların başına gelen her iyilik veya kötülük, dâvâlarının başına gelmiş demektir. Koruma ve kollama görevlerinin işte böyle riskleri vardır ve bu riskler ihmale gelmeyecek kadar vahîm bir tehlike oluştururlar.

Kur’ân ne diyor?

Konuyu hangi yönden ele alırsak alalım, karşımıza çıkacak olan çıplak gerçek şudur:

Dinî hizmet ve faaliyetlerde koruma içgüdüsü problem çözmez, problem üretir; var olan problemi de büyütür. Onun için, bu hizmetlerde yollarına selâmetle devam etmek isteyenler, aradıklarını ancak koruyucu içermeyen dâvâ ve topluluklarda bulabilirler.

Bütün bu uyarılardan sonra hâlâ içinde koruyuculuğa yönelik bir arzu taşıyanlar varsa, onlara da eski Diyanet İşleri Başkanımız Ali Bardakoğlu’nun bir tesbitini hatırlatmadan geçmeyelim:

Dinin sahibi Yüce Mevlâdır, O dinini koruyacaktır.[2] Bize düşen Onun dinini korumak değil, kendimizi korumaktır. Allah bize “Dinimi koruyun” demiyor, “Kendinizi koruyun”[3] diyor.[4]

Hayatın formülü işte Kur’ân’ın bu formülündedir: “Kendinizi koruyun.”

“Kimden yahut neden?” diye soracak olursanız:

Dünya ve âhiret hayatınıza zarar verecek her şeyden. Ve bilhassa koruyuculardan!

ÜMİT ŞİMŞEK

[Devamı var]

[1] Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Hayat Mektebinden Notlar: Hatıralar – Değerlendirmeler, İstanbul: Çamlıca Yayınları, 2019, s. 55-56.

[2] el-Hicr, 15:9.

[3] Bk. el-Bakara, 2:24, 48, 123; el-İsrâ, 17:15; Gafir, 40:9; el-Haşr, 59:9; et-Tahrim, 66:6.

[4] Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İslâm Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, İstanbul: Kuramer, 2019, s. 52.

Tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu vefat etti

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun: Yavuz Bahadıroğlu mahlasıyla bilinen tarihçi ve yazar Niyazi Birinci vefat etti.

Yazarın vefat haberini oğlu Mücahit Birinci sosyal medya hesabından duyurdu.

Birinci, ”Yolumu aydınlatan, mücadelesi ile bana ilham veren, bir neslin doğru yetişmesine vesile olan babamız Niyazi Birinci (Yavuz Bahadıroğlu), Allah’ın rahmetine yürüdü. Rahman ve Rahim olan Allah, ona şefkati ile muamele etsin. Başımız sağolsun” dedi.

Paylaşımın ardından Birinci’nin dostları ve sevenleri, sosyal medya hesaplarından üzüntülerini dile getirdi. Birinci, bir süredir hastanede tedavi görüyordu. 

YAVUZ BAHADIROĞLU KİMDİR?

Yavuz Bahadıroğlu, 1945 senesinde Rize’de dünyaya geldi.

Gazeteciliğe 1971 senesinde İstanbul’da başladı.

Yeni Asya-Yeni Nesil gazetesinde muhabirlik, araştırma-inceleme, röportaj ve fıkra yazarlığı yaptı.

Ayrıca gazete, dergi ve şirket yöneticiliği de yapan Bahadıroğlu, gazetecilik yaparken çocuklara yönelik eserler üretti. Yüzlerce çocuk romanı, hikaye yayınladı.

Asıl çıkışını ilk romanı “Sunguroğlu” ile yaptı. Ardından “Buhara Yanıyor” romanı, ülkenin en çok satan romanlarından oldu.

Genelde Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli dönemlerini ele alan otuzu aşkın romanı vardır.

Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konularda binlerce konferans verdi ve çeşitli kurum ve kuruluşlardan ödüller aldı.

İki kitabı Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı.

Yavuz Bahadıroğlu son olarak Yeni Akit Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmıştı.

Evli ve üç çocuk babasıydı.