Muhammed Numan tarafından yazılmış tüm yazılar

Ehl-i Sünnet müslüman ve pürmerak Risale-i Nur Talebesi instagram sayfası: risaleinurdan.vecizeler

Maarifin Kalbinde İman

Maarifin Kalbinde İman

Bir çocuğun gözyaşı, bir annenin duâsı, Rabb’in sonsuz rahmeti

Ey Rabbim…

Kalbimizdeki o minik kıpırtıyı Sen biliyorsun.

Bir çocuğun okul koridorunda asılı fenerlere bakarken gözlerinin dolmasını, “Anne, bugün orucumu tuttum, Rabbim beni gördü mü?” diye sormasını… O an, iman kalbe düşer; bir damla gözyaşıyla, bir tebessümle yerleşir.

Rabbimiz ne kadar güzel buyuruyor:

Allah, göklerin ve yerin nurudur…”[1]

Ama o nur, kalbe değmeden, gözlerimizi yaşartmadan aydınlık olmaz. İman, bir çocuğun minik elleriyle açtığı sadaka kutusunun titreyişinde, bir annenin iftar vaktinde evladına sarılıp “Allah’ım, kalbini nurlandır” diye dua ederken döktüğü sessiz gözyaşında saklıdır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin o yürek dağlayan sözüyle: “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.”[2] Ama o meydan okuma, önce kendi içindeki fırtınalara karşı başlar. Çocuklarımızın kalbine iman ekilmezse, ne kadar akıllı olurlarsa olsunlar, ruhları bir çöl gibi kurur; gözleri dolar ama ağlayamaz, kalpleri dolar ama sevemez. Bu savrulmuşluk içinde körpe dimağımız kaybolur gider. Bu körpe belki senin evladın, yeğenin, torunun, kardeşindir. Sen buna razı mısın?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), gözlerimizi yaşartan o merhamet dolu sesiyle buyurur:

Merhamet etmeyene merhamet edilmez.[3]

Ve bir başka hadisinde:

Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu (darda) yalnız bırakmaz.”[4]

İşte “Maarifin Kalbinde Ramazan” bu yüzden var… Okul sınıflarında çocuklar birlikte fenerler asarken, minik elleriyle “Arkadaşıma hurma vereceğim” yazarken… Bir öğretmenin sesi titreyerek “Bugün orucumuzu tuttuk, şimdi Rabbimize şükrediyoruz” dediği anda sınıfın yarısı ağlar. Çünkü iman, kitaptan değil; o gözyaşından, o titreyişten doğar.

Bir anne anlatmıştı: “Oğlum ilk orucunu tuttu. Akşam iftarda sofraya oturduğunda ‘Anne, bugün aç kaldım ama kalbim tok’ dedi. Sonra birden ağladı. ‘Rabbim bizi affetsin mi?‘ diye sordu. Ben de ağladım. O an anladım ki, maarifin kalbi atmaya başlamış.”

Risale-i Nur’da kalp şöyle tarif edilir, insanın içi yanar:

Günah, kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar [kalbi] katılaştırıyor.”[5]

Ama Ramazan gelince… O katılık erir, buzlar çözülür. Çocuklar oruçla sabrı tadar, iftarda şükrün tadını alır, teravihde secdeye kapanırken “Ya Rabbi” derken sesleri titrer. Bir veli demişti: “Kızım eve geldi, ‘Bugün arkadaşımın kalemini kırdım, özür diledim. Kalbim hafifledi anne’ dedi. O hafiflik… İşte imanın hediyesi.”

Okullardaki manevi sofralar, yardım kutuları, Ramazan şenlikleri… Bunlar etkinlik değil; kalplere işlenen bir sevgi dili. Bunlar bizim toplumumuzun mayası, harcı, umudu, geleceği. Bir çocuğun “Ben bugün aç kaldım ama komşumun çocuğu daha çok açtı, yemeğimi ona verdim” demesi… O an maarifin kalbi atar, gözler dolar, anneler dua eder.

Şu zamanın dindar bir muallime eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum, çünkü eski zamanda dinî terbiye ebeveyne verilmişti, bu zamanda o vazife muallimlere verilmiş, muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler, âdeta mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlay-ı illiyyinde veya esfel-i safilindedirler. Ortası yok’ derdi.” Onun için dindar muallimlere çok ehemmiyet veriyordu. ‘Eğer vaktim olsa, her gün dindar bir muallime on altın lira veririm. Çünkü dünyada benim çocuğum olmadığından, bütün dünyadaki çocuklara şefkat cihetiyle alâkadarım’ derdi. [6]

İşte bu bakış açısı dindar ama lakayt olmayan maarifin önemini gözler önüne seriyor.

Rabbimiz buyurur:

“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.”[7]

Bu ayet, bir annenin çocuğuna sarılıp “Oğlum, Rabbinden kork ki O seni sevsin, gözünden yaş aksın ki rahmet dolsun” dediği o titreyişi anlatır.

Eğitim, sadece kuru bilgi vermek değil; o haşyeti kalbe yerleştirmek, o sevgiyi gözyaşına dönüştürmektir. İşte o zaman bilgi iklime hizmet eder. Yoksa mühendis olur insanları öldürür. Doktor olur mafya işine girer..

İnşallah bu Ramazan; okullarımızda, evlerimizde kalpler dirilir. Minik eller semâya açılsın, annelerin duâları göğe yükselsin, öğretmenlerin titreyen sesleri öğrencilerin tebessümüne karışsın. “Maarifin Kalbinde İman” bir tema değil; bir annenin evladına bıraktığı en kıymetli gözyaşı olsun. Ruhlarda iman filizleri açsın. Haydi muallim efendi, muallime hanım sizin de kalbinizde iman nurlarıyla ormanlar yetişsin. Bak ya minare başı ya kuyu dibi diyor. Sakın arada kalma, lakaytlık gösterme.

Unutma! İman hizmeti imana hizmet şuuru aktif ve diri kaldıkça hem sende hem de toplumda umut var demektir.

Ramazanımız mübarek olsun. Kalplerimiz imanla dolsun, gözyaşlarımız rahmete dönsün, yarınlarımız nur olsun.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Nûr Suresi (35)

[2] Sözler (314)

[3] Buhârî, Edeb (18)

[4] Buhârî, Mezâlim (3)

[5] Lem’alar (9)

[6] Mihmandar Hâtırâlar (392)

[7] Âl-i İmrân, 3/102)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Risale-i Nur Talebelerinin Şiarı ve Külliyatın Temel Taşı

Risale-i Nur Talebelerinin Şiarı ve Külliyatın Temel Taşı

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Risale-i Nur Külliyatı, Kur’ân-ı Kerim’in imanî hakikatlerini modern çağın ihtiyaçlarına göre izah eden eşsiz bir tefsirdir. Bu külliyatın en belirgin özelliği, hizmetin ruhunu ve esasını ihlâs üzerine bina etmesidir.

Nur talebeleri için ihlâs, sadece bir ahlâkî fazilet değil; doğrudan şiar yani alâmet, belirgin özellik hükmündedir. Üstad Hazretleri, İhlâs Risalesi adlı eserinde bu gerçeği şu veciz ifadelerle ortaya koyar:

Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-i hakikat, en makbul bir duâ-yı manevî, en kerâmetli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet ihlâstır.”[1]

Bu ifade, ihlâsın Risale-i Nur mesleğinin temel taşı olduğunu açıkça gösterir. İhlâs olmadan ne sadakat kalır, ne uhuvvet, ne de müsbet hareket.

Nur talebelerinin omuzlarına yüklenen ağır vazife –iman ve Kur’ân hizmetinin küllî bir şekilde neşri– ancak ihlâs sırrıyla taşınabilir.

İhlâs’ın Nur Talebeleri İçin Anlamı bu sebeple çok derindir. Risale-i Nur’un dairesine giren bir talebe, kendini “Nur talebesi” olarak tanımladığında, bu ünvanın gerektirdiği en temel vasıf ihlâs’tır.

Üstad, ihlâsı şöyle tarif eder: Amelinizde rıza-yı ilâhî olmalı; eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur. [2] Bu düstur, Nur talebelerinin şahsî menfaat, makam, şöhret, maddî kazanç, rekabet veya tenkit gibi unsurlardan uzak durmasını mecbur kılar.

İhlâs Risalesi’nde vurgulanan temel sebepler şunlardır:

1. Amelde rıza-yı İlâhîyi esas tutmak: Her iş, her söz, her tebliğ yalnızca Allah için olmalı. İnsanlardan gelen takdir veya tenkit, amelin kıymetini değiştirmemeli.

2. Şahs-ı manevîye fedakârlık: Enaniyet ve benlik, şahs-ı manevînin önünde engel olmamalı. Bir Nur talebesi, kardeşinin faziletini kendi fazileti gibi görmeli, rekabet yerine tesanüd ve ittifakı tercih etmelidir.

3. Müsbet hareket ve terk-i enaniyet: Tenkit yerine ikaz, haset yerine muhabbet, ayrılık, ihtilaf yerine vahdet esastır.

Üstad, “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana üstün gelir” [3] buyurarak ihlâs’ın nicelikten ziyade nitelik meselesi olduğunu vurgular.

4. Dünyevî menfaati terk: Hizmette maddî-manevî ücret beklentisi ihlâs’ı zedeler. “Ben vazifemi yaptım, netice Allah’tandır” anlayışı hâkim olmalıdır.

Bu esaslar, Risale-i Nur’un diğer risaleleriyle birlikte bir bütün teşkil eder. İhlâs Risalesi, külliyatın diğer kısımlarının mütemmimi hükmündedir.

Bu sebeple 15 günde bir defa okunması en azindan tavsiye edilmiyor mu?

Üstad Hazretleri, İhlâs Risalesi’ni “lâakal her on beş günde bir defa okunmalı” [4] diye özellikle tavsiye eder. Çünkü nefis, şeytan ve çağın cereyanları ihlâs’ı daima tehdit eder. Bu risale, Nur talebelerine sürekli bir muhasebe ve ikaz vazifesi görür. Zayıf ve az olan kulların omuzuna konulan bu büyük vazifede başarı, ancak ihlâsla mümkündür. İhlâs kaybedilirse, hizmet kısmen zayi olur ve mes’uliyet doğar.

Risale-i Nur Külliyatı’nın temelinde ihlâs yatar. Nur talebeleri, ihlâsı şiar edinerek hem şahsî kurtuluşlarını hem de küllî iman hizmetini muhafaza ederler.

İhlâs sırrıyla hareket eden bir daire, hadsiz menfaate medar olur; korkulara, hatta ölüme karşı en metin siper haline gelir.

İhlâs sırrıyla hareket edilmezse, şahs-ı manevî dağılır; tıpkı bir fabrikanın çarklarının birbirine zarar vermesi gibi.

Bugün de yarın da, Risale-i Nur talebeleri için yol haritası nettir: İhlâs’ı kazanmak, muhafaza etmek ve mânilerini def etmek. Bu sırrı kalbimize yerleştirdiğimiz ölçüde, vazifemiz bereketlenir; iman hizmetimiz, Kur’ân’ın nuruyla âlemi aydınlatır, nurlanır.

İhlâs kendisi muhafaza edilmesi gereken bir tılsımdır. Bu cevher zayi olursa o zaman ameller riyaya, gösterişe, taklide ve sunîliğe döner. Toplumda kendimizden bakmak şartıyla bir çok itikadî ve amelî sıkıntıların temeli ihlâs’tan uzak düşmemizdir.

Allah ihlâs’ımızı daim eylesin, bizleri ihlâslı kullarından kılsın. Âmin.

Selâm ve dua ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar (159)
[2] Lem’alar (160)
[3] Lem’alar (133)
[4] A.g.e (159)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Vehbi Sabuncuoğlu

1960 yılının o sıcak Mayıs gününde, Çorum’un küçük ilçesi Kargı’da bir umut filizleniyordu. İhtilalin gölgesi her yerde hissedilirken, postal sesleri her yeri inletirken Risale-i Nur’a berat verilmek üzereydi.

 

Yıllardır süren mahkemeler, sorgular, suçlamalar… Risale-i Nur talebeleri için her duruşma bir imtihan, her karar bir yara olmuştu. Yedi mahkeme geride kalmış, hepsi beraatla sonuçlanmıştı ama yüreklerdeki sızı dinmemişti. “Ya sekizincisi?” diye iç geçiren gözler, o 29 Mayıs sabahı yine adliye koridorlarında duâ duâ bekliyordu.

 

Savcı Abdullah Battal… O, Ankara Hukuk Fakültesi yıllarında Risale-i Nur’la tanışmış, Bediüzzaman Hazretleri’nin huzurunda gözyaşlarıyla duâ almış, avukatlığı bırakıp köy köy, kasaba kasaba hizmet etmek istemiş bir adamdı. Ama Üstad’ın “Emekli oluncaya kadar mesleğine devam et” sözüyle savcılık koltuğunda kalmıştı. Kalbi Nurlarla dolu, vicdanı sızlayan bir savcı. Karşısında ise hâkim Vehbi Sabuncuoğlu… O da Çorumlu, o da Nur talebesi. İkisi de aynı acıyı, aynı ümidi taşıyordu yüreklerinde.

 

Takipsizlik kararı için iki hâkim imzası lazımdı. Vehbi Hâkim iknâ edildi. Kalemler titreyerek kağıda dokundu. İmza atıldı. O an, küçük bir ilçede, tarihe geçecek bir ilk gerçekleşti: Risale-i Nurlar hakkında takipsizlik kararı verilmişti. Beraat değil, takipsizlik… Yani “Bu, dâvâ bile açılmaya değmez” denilmişti. Yüreklere serin bir su serpilmişti sanki.

 

Abdullah Battal’ın elleri titriyordu telefonu çevirirken. Karşıda Nur davasının yılmaz avukatı Bekir Berk. “Müjde!” dedi savcı, sesi kırık ama sevinçli. “Kargı’dan takipsizlik kararı çıktı. İlk defa böyle bir karar var!” Bu karar âdetâ mahkemeler için bir fitilin alev alması gibi olacaktı. Ve gönlü nurlardan yana olupta siyasi baskılardan korkanlar için bir cesaret çıkışı olacaktı atık.

 

Bekir Berk’in gözleri doldu. “Bu akşam İstanbul’a ulaşmalı, yarın Van’da mahkeme var” dedi. Ama yollar stabilizeydi, taksi yoktu.

 

Kargı’daki Nur talebeleri ne yaptıysa yaptı; bir kardeşin kamyonunu buldu. Belgeyi öpüp başına koydular, dualarla yola çıktılar. Tozlu, sarsıntılı, uzun bir yolculuk… Gece karanlığında, farların aydınlattığı taşlı yollarda, o kâğıt parçası sanki bütün ümmetin umuduydu. Kırılacak diye korkuyorlardı. Kaybolacak diye duâ ediyorlardı. Âdetâ sırtında küfe içinde yumurta taşır gibi hassaslardı. Sanki başlarında bir güvercin var da uçmasın diye içten içe titriyorlardı.

 

İstanbul’a vardıklarında Bekir Berk heyeti karşıladı. Göz göze geldiler. Bir tek kelime etmeden sarıldılar. Çünkü kelâma hâcet yoktu. Konuşan diller değildi o anda hisler, duygular konuşuyor ve gözlerden yaşlar süzülüyordu. O belgeyi aldı, sabah ilk uçakla Van’a uçtu.

 

Van mahkemesinde hâkim kararın tarihine baktı: “Dün mü verilmiş bu? Kargı’dan Van’a nasıl ulaştı bu kadar çabuk?” diyordu içten içe ve aklına mantığına sığmıyordu. Ücra bir ilçede verilen karar o zamanki teknik imkanlar ve yokluklar içinde Kargı, İstanbul ve Van üçgeninde geziyordu.

 

Bekir Berk’in sesi titredi: “Kargı’dan istedik… Kamyonla getirdiler. Yolların hali malum. Ama getirdiler. Getirdiler ya…”

 

Hâkim sustu. O belgeyi okudu. Salonda derin bir sessizlik… Sonra beraat kararı. Yılların yorgunluğu, gözyaşları, hasretler… Hepsi o anda hafifledi sanki.

 

O takipsizlik kararı, sonraki bütün mahkemelerde kalkan oldu. Emniyette toplanan Risaleler iade edildi. Bir küçük ilçenin vicdanı, koskoca bir davanın önünü açtı. Bu mahkeme kararları daha sonra Kararlar 1-2 olarak neşredildi. Eskilerin ellerinde mevcuttur.

 

O kamyonun tozlu yollarında taşınan sadece bir kâğıt değildi. Taşınan, inancın kırılmayan inadıydı. Fedakârlığın sessiz gözyaşlarıydı. Zulme karşı dimdik duran ellerin sıcaklığıydı. Ve en önemlisi: Ümit… “Ümitvar olunuz” buyurmuştu Üstad. “Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır.”[1]

 

O gün, Kargı’da atılan bir imza, o sada’nın biraz daha yükseldiğinin müjdesiydi her şeye rağmen. Ve o sada, hâlâ yankılanıyor…

 

Vehbi Sabuncuoğlu aslen Çorumludur. Kargı Hâkimi olarak görev yaptığı dönemde Risale-i Nur davalarında beraat ve takipsizlik kararlarına imza atan Sabuncuoğlu, hukukî cesaretiyle tanındı ve Nurculuk Tarihçesinde “Cesur Hâkimler” olarak yerini aldı.

 

Başörtüsü yasağına karşı kaleme aldığı çalışmalarıyla da bilinen Sabuncuoğlu, yoğun bakıma alınıncaya kadar Risale-i Nur derslerine düzenli olarak katılmayı sürdürdü. Merhum için Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. Kabri Edirnekapı’daki aile mezarlığında.

Rabbim kendisinden razı olsun. Bugün evinde, elinde, cebinde rahatlıkla Risale-i Nur okuyabilen herkes Sabuncuoğlu Ağabey’e en azından bir Fatiha borçlu olup minnettarlık duymalıdır.

Mekânı Cennet olsun.

Ruhuna el-Fatiha

Muhammed Numan ÖZEL

 

[1] Tarihçe-i Hayat (133)

 

Boykotla Safını Belli Et: Talut mu Calut Mu?

Boykotla Safını Belli Et: Talut mu Calut Mu?

Ahir zamanın havasını soluyoruz. Ve her geçen gün bu kirli ellerin kirleri daha da belirginlik kazanıyor. İnsan bunlardan tiksiniyor.

İşin garibi her taşın altından aynı isimler ve oluşumlar çıkıyor.

Bu yazımda daha önce işlediğim “Kaynaktan Su İçenler” meselesini “Boykot” olarak ele alacağım. Zalim Calut gibi tağut/zalim güçlere karşı duruşun, itaatin, sabrın ve maddi/manevi boykotun (nefsi arzuları terk etme, zulüm kaynaklarını beslememe) sembolü olarak işledim. Zalim emperyalist, kapitalist ve siyonist sistemlere dolaylı destek veren markalardan ürün alıp tüketmek, tıpkı nehri içip ordudan ayrılanlar gibi, zaferi ve amelleri heba eder. Calut’un ordusuna dolaylı olarak destek vermiş olur.

Günümüzde Müslüman birey, sadece namaz kılıp oruç tutmakla yetinemez; tevhidî duruşu, günlük hayatının her alanına –özellikle ekonomisine– yansıtmak zorundadır.

Kur’ân-ı Kerîm, tağutu reddetmeyi imanın en temel meselesi olarak tanımlar.

Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır.”[1]

Tağut, Allah’ın hükmü dışında hüküm koyan her sistem, lider veya yapıdır.

İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu hâlde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır.” [2]

Bugün Siyonist İsrail, Putperest Çin ve Hindistan bunun en bariz örnekleridir.

Kur’ân’ın en çarpıcı örneklerinden biri, Bakara Suresi’nde anlatılan Talut-Calut kıssasıdır. [3]

Bu kıssa, mazlum bir topluluğun izzete kavuşma mücadelesini, zalim Tağut sembolü olan Calut ordusuna karşı duruşu ve zaferin şartlarını anlatır. Kıssanın en kritik kısmı, nehre varıldığında yaşanır.

Talut, ordusuna şöyle der: “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir” [4] Çoğu asker zevke ve nefsine uyarak nehirden su içer. Sadece az bir grup bir avuç içenler, itaat eder, sabreder ve nehri geçer. İçenler ordudan ayrılır, zaferden mahrum kalır. İtaat eden azınlık ise Allah’ın izniyle Calut’u yener.

Bu imtihan, bugün zalimlerin ürünlerini alıp tüketmekle birebir paraleldir.

Nehir, nefsin arzularını, kolaylığı, konforu temsil eder. Zalim firmaların özellikle Filistin ve Doğu Türkistan’da soykırım yapan rejimi destekleyen markaların ürünlerini almak da aynı nehri içmek gibidir. Bilinçli olarak zulmün finansmanına katkı sağlar, tağut sistemini besler.

Ateşin odunu tamamen yiyip bitirmesi gibi, bu fiil de salih amelleri yer bitirebilir. Klasik âlimlerin naklettiği benzetme –”Ateş odunu nasıl yer bitirirse, gıybet/haset de salih amelleri yer bitirir”– burada da geçerlidir. Çünkü tevhidin olumsuz kısmı yani tağutu reddetmek ihmal edildiğinde, olumlu ameller olan namaz, sadaka vs. korunamaz hale gelir.

Kur’ân-ı Kerîm açıkça buyurur: “İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.”[5]

Zalim bir firmanın ürününü almak, onun kârına katkı sağlamaktır. Bu kâr, zulmün devamına dönüşür. Sen cips, kola, teknoloji alırsın aldığın o şeyin parası silah, propaganda veya ekonomik güç olarak mazluma döner. Seddü’z-zerâi’ (kötülüğe giden yolları kapatma) ilkesi gereği, bu dolaylı yardım haram hükmüne girer. Aman ne aldığıma dikkat ettiğimiz gibi nereden aldığımıza da dikkat edelim.

Talut-Calut kıssasında zafer, itaat, sabır ve nefsî hazları terk ile kazanılır. Nehri içenler, Calut’a karşı duruşu terk eder. Boykot etmeyenler de zalim sisteme dolaylı destek vererek aynı terk edişi yaşar. Yüzden fazla İslam âliminin (Gazze Alimler Heyeti, Uluslararası Müslüman Alimler Birliği, Yusuf el-Karadâvî gibi) ortak fetvası nettir: “İsrail’i ve onları destekleyenlerin ürünlerini boykot etmek farz veya en azından vaciptir; onlardan mal almak haramdır.”

Benzer şekilde, birçok fetva kurumunda zulme açık destek veren firmaların mallarını almak, “bir harama vesile olan da haramdır” kaidesiyle yasaklanmıştır.

Tarihî bir misal: İmam İzz b. Abdüsselâm (Şâfiî âlimi), Haçlılara silah satan tüccarları zalim sayarken, onlara elbise diken terziyi “dolaylı destek” nedeniyle sorumlu tutmuştur. Günümüzde ise cep telefonu, içecek, giyim gibi sıradan ürünlerde bile aynı mantık geçerlidir: Bilinçli alım, zulmün finansmanına ortaklıktır – tıpkı nehri içip ordudan ayrılanlar gibi.

Salih amellerimiz de tehlikeyle karşı karşıya bugün. Tağuta taraftarlık (veya zalim sisteme destek), sadece büyük günah değil; tevhidî bilinci zedeler. Peygamber Efendimiz’in (asv) hadislerinde vurgulandığı gibi, amellerin kabulü ihlâs ve tevhid şartına bağlıdır. Eğer bir kişi namaz kılar, sadaka verir ama aynı anda zalimlerin ekonomisini besliyorsa, bu çelişki amellerin boşa gitmesine yol açabilir. Talut’un ordusundaki gibi: Nehri içenler, fiziken orduda kalsa bile manen yenilmişti. Zafer, itaat eden azınlığa kaldı. Tıpkı haset veya gıybetin sevapları “yiyip bitirmesi” gibi, bu fiil de kulun ahiretteki terazisini hafifletebilir.

Elbette nüanslar var:

– Zaruret halinde (alternatifsiz, mecburi tüketim) hüküm değişir; birçok âlim zaruret miktarıyla caiz görür. Bilmeden veya daha önce alınmış ürünleri tüketmek, günah yazmaz. Ama bilinçli ve alternatif varken devam etmek, büyük risktir – nehri içmek gibi, zaferi kaçırmaktır.

Boykot, tevhidî bir duruştur. Talut’un zaferi gibi.

Talut-Calut kıssası bize şunu öğretir: Zafer, sayıca üstünlükte değil; itaatte, sabırda ve zulüm kaynaklarını beslememede gizlidir. Boykot, pasif bir eylem değil; aktif bir cihattır. Mazluma fiilî yardım, zalime engel olma yoludur. Yerli alternatifleri tercih etmek, ümmet ekonomisini güçlendirmek, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Sen Allah’tan korkarak (yanlış) bir şeyi terk edersen, Allah (cc) sana ondan daha hayırlısını (dünyada veya ahirette) mutlaka ihsan eder!” [6] Zalimlerin ürünlerini terk etmek, belki daha pahalıya mal olur ama ahirette amellerin korunması, cennetin kapılarının açılması anlamına gelir – tıpkı nehri içmeyen azınlığın Calut’u yenmesi gibi. Belki de yerli üretimin daha da kalitesinin artırmaya da sebep olur bu boykot hareketi. Evet, ben de biliyorum yerli ürünlerin boykot ürünleri kadar kaliteli ve randımanlı olmadığını. Çünkü aynı ihtiyaçlar bizlerin de temel ihtiyaçları ve gereksinimleri içerisinde. Fakat yerli üretime destek vererek kalitesine arttırmaya teşvik ediyorum.

Müslüman olarak soralım kendimize: Namazlarımız, oruçlarımız, sadakalarımız tağuta dolaylı destekle mi heder oluyor? Yoksa Talut’un ordusundaki gibi, nefsi arzuları terk edip tevhidimizi her lokmada, her alışverişte mi koruyoruz? Bu soru, salih amellerimizi “ateşin odunu yemesinden korumak için en güçlü muhasebedir.

Allah bizi tağuttan uzak, mazlumun yanında, salih amellerimizi koruyan kullarından eylesin. Âmin.

Tüm insanlığı zalim devletlerin ürünlerini boykota davet ediyorum.

Unutma! Boykot sadece ürün almamakla değil, o üründen daha kaliteli veya aynı kalitede alternatif ürün üreterek yapılır. Bu konuda da müteşebbisleri sahaya ar-ge çalışmaları yapmaya davet ediyorum.

Almamak elin boykotu, boykotu yaymak dilin boykotu, mazlumlara dua etmek de kalbin boykotudur.

Tavsiye Yazı:

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-boykotun-turevleri-ve-insanlik-25885yy.htm

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-yerli-ve-milli-urunleri-boykot-etmek-27490yy.htm

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-boykotun-onemi-ve-tarihte-boykot-ornekleri-26883yy.htm

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Bakara (256)
[2] Nisa (76)
[3] Bakara (246-251)
[4] Bakara (249)
[5] Mâide (2)
[6] Ahmed, Müsned, (5/78, 79, 363)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

Risale-i Nur Külliyatı’nın sesi gürleşiyor. Sözler Neşriyat tarafından Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

📘 Mucizat-ı Ahmediye (asm)

Mucizat-ı Ahmediye, Bediüzzaman Said Nursi’nin kaleme aldığı ve Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan çok mühim bir risaledir. Bu eser, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (asm) mucizelerini aklî ve naklî delillerle ele alır.

📖 Külliyat İçindeki Yeri

Mucizat-ı Ahmediye, On Dokuzuncu Mektup olarak geçer. Bu mektup, doğrudan doğruya Peygamberimizin (asm) nübüvvetini ve mucizelerini ispat etmeye yöneliktir.

🎯 Eserin Amacı

Eserin temel maksadı:

  • Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğinin hak olduğunu göstermek

  • Onun mucizelerinin tarihî rivayetlere dayanan güçlü deliller olduğunu ortaya koymak

  • İman hakikatlerini akla yaklaştırmak

Bediüzzaman burada yalnızca rivayet nakletmez; rivayetlerin güvenilirliğini, çoklu nakil (tevatür) kuvvetini ve ümmetin ittifakını da delil olarak gösterir.

🌟 İçeriğinde Neler Var?

Eserde şu başlıca mucize türleri işlenir:

  1. Kur’ân mucizesi (en büyük ve daimî mucize)

  2. Ayın ikiye yarılması (Şakk-ı Kamer)

  3. Parmaklarından su akması

  4. Ağaçların ve taşların konuşması

  5. Geleceğe dair verdiği haberler

  6. Az yemeğin çoğalması

  7. Hayvanlarla ilgili mucizeler

Bediüzzaman, bu mucizelerin büyük kısmının mütevatir derecesinde rivayet edildiğini vurgular.

🧠 Metodolojisi

Eserde dikkat çeken özellikler:

  • Akıl ile nakli birlikte kullanması

  • Tarihî hadis rivayet zincirlerine dikkat çekmesi

  • Şüpheleri önceden tahmin edip cevaplandırması

  • İmanî meseleleri mantık örgüsü içinde işlemesi

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Bir tek mucize değil, belki bin mucize ile nübüvvetini ispat eden bir Zât’tır.”

🌿 Üslûbu

Üslup, hem ilmî hem de imanîdir.
Duygusal hamasetten ziyade delil merkezlidir.
Bu yönüyle eser, klasik siyer anlatılarından farklı olarak daha sistematik bir savunma niteliği taşır.

📌 Önemi

  • Peygamberimizin mucizelerini derli toplu bir şekilde sunan nadir risalelerdendir.

  • Modern dönemde şüpheciliğe karşı yazılmış güçlü bir iman müdafaasıdır.

  • Nübüvvet bahsini aklî zemine oturtması açısından önemlidir.

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN – MUCİZAT-I AHMEDİYYE  RİSALESİ – KÜRTÇE
CİLT     : KARTON KAPAK
EBAT    : ORTA BOY (13,5 x 19 cm)
KAĞIT  : 1. HAMUR

BASKI  : TEK RENK

SAYFA  : 100 SAYFA