Muhammed Numan tarafından yazılmış tüm yazılar

Ehl-i Sünnet müslüman ve pürmerak Risale-i Nur Talebesi

ÂMİL KUVVELERİNİ EĞİTMELİSİN 

ÂMİL KUVVELERİNİ EĞİTMELİSİN 

“..zîşuurun en câmii insandır.. ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor..”[1] 

 “..kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı..”[2] 

 

         Fakat insan, bu halleri kendi dünyasında yaşamadan, kelimeler de, duygu ve hislerine tercüman olamıyor. Mânevi âlemlerde kalbin keşfiyâtına lisan daima tercüman olamıyor. Çünkü kalb, hem mânevi âlemlerin merkezi hem de fiziki hayatın temelini teşkil ediyor. Lisan da istidadına göre bunları telaffuz ediyor. İnsan kalbi mülk ve meleküte bakan zarf ve mazruf şeklinde farklı manaları ifade etmektedir. Nasıl ki, kalbimiz maddi hayatımızın merkeziyse aynı şekilde maneviyatın yani on sekiz bin âlemin de merkezidir.  

“Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır.” [3] 

            Bu sebeple insan maddi ve manevi hayatının istikamet ve istirahati için kalb sağlığına azami derecede ihtimam göstermesi elzemdir. Sadece maddi veya manevi tarafına meyledip diğer tarafını ihmal etmek de abes bir tutumdur. Nasıl ki kelime-i şahadetin iki kelamı biri birisiz mükemmel olmuyorsa(*) maddi ve manevi hayatın sıhhat u istikameti de dengede olmazsa insana zarar verebilecektir.  

            Manevi kalbimizse vesvese ve günahlarla yıpranıp işlevselliğini kaybetmektedir.

işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar… Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor.. günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. 

         Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”[4] 

            İçtimaiyat-ı beşeriyenin getirdiği hâller de insan hayatının tuzu biberi oluyor. Her ne kadar bu hallerin imtihan olup geçeceğini ve hikmetin iktiza ettiğini bilse de hayata geçirebilmek, hiç de kolay olmuyor. Çünkü insan ne sadece kalpten ne de akıldan ibaret basit bir şey değildir. Bilgilerin, okunan ve tecrübe edilen şeylerin tatbiki için sadece bilmek yeterli değildir. Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, mültebise”[5] iltibas edilmiş yani karıştırılmış olan bu sistemi öncelikle tekrar işlevsel hale getirmemiz ve sistemin sistematiğini kullanmamız lazımdır. Dimağ/zihne atılan bilgilerin tasnif edilmesi tatbikata kolaylık sağlayacaktır. İz’anda olan bir bilgi ile iltizamda olan aynı bilginin tatbiki ve kabul edilip ehemmiyet verilmesi aynı seviyede değildir. İtikada olanın hiç değildir. 

            Sadece dimağdaki bilgiyle insan tatmin olamaz bazen de tatmin olması için hissin tatmini gerekmektedir. His tatmin edilmezse insanın da tatmini söz konusu olamaz.  

       Hülasa, insan kendinde amil olan saika ve şahikalarını tanımak, bilmek ve eğitmek mecburiyetindedir. 

     Bu noktada ilim, iman kuvveti ile birlikte Risale-i Nur cemaatinin de manevi desteğiyle hareket etmek bu mezkur bahse kavi bir destek olacaktır. Aynı zamanda hadiselere de nasıl bakmak gerektiğini öğretmekle, hayatın dağdağasında rehberimiz ve mizanımız olan Sünnet-i seniyyeden de manevi istimdad ve nur almaya vesile olacaktır. 

   Adeta Risale-i Nur’u okumaya, anlamaya, dinlemeye başladığımızda, onun şahs-ı manevisine dahil oluyor, kardeşlerimizle, iki ceset, bir ruh hükmüne geçiyoruz. Birbirimize sahabe/sohbet arkadaşı oluyoruz. 

     Ölüm geldiğinde, diğer ruhlar bir anda duâ zinciri başlatıyor, Fatihalar sağnak sağnak kabirde Nur olmaya başlıyor. Hem de günahsız diller adedince. Fakat bu nurlardan istifade etmek, sırr-ı ihlâs,sırr-ı uhuvvet ile tesanüt ve sırr-ı İttihad ile teşrikü’l-mesai ile mümkün. 

   Rabbimin nihayetsiz rahmet ve merhametini umarak, bizleri Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinden ayırmamasını, istikamet üzere kalmayı niyaz ediyoruz.  

  Risale-i Nur’un yazılan ve kıyamete kadar okunacak

harfleri adedince ölmüşlerimize rahmet etmesini diliyorum.

Amin… 

Selam ve dua ile.. 

Muhammed Numan ÖZEL 

 

[1] Şualar (54) 

[2] Şualar (218) 

[3] İşarat-ül İ’caz (77) 

(*) Bkz. Sözler (702), Mektubat (740-34-336), i. İ’caz (86) 

[4] Lem’alar ( 8 ) 

[5] Sözler (706) 

 

Kaynak: RisaleHaber

 

www.NurNet.org

Sana yakışan da budur

Sana yakışan da budur

İnsan olan her yerde fikri ve metoda dayalı ayrılık ve farklılıklar bulunur. Bunun olmaması mümkün değildir. Nasıl ki denizde tek tür balık yoksa, teşrik-i mesai yapan insanlar arasında da tek tip söz konusu değildir. Tek tip dayatması yapan kimseler de insan fıtratından anlamayan kimselerdir.

Manevi hizmetlerde mazeretler üreterek dâvâ arkadaşlarına küsüp, bulunduğu makamı ve mekânı terk ederek çekip gitmek, kenarda durmak da netice itibariyle davaya ve özde insanın kendine vereceği en büyük zararlardan birisidir. Çeşitli sebeplerle kenarda kalan insan zamanla hizmetlerden ve okumadan da uzaklaşacak ve neticede terk edecektir. Tabiî burada iblis, şeytanlığını yapacak ve kendinin yaptığı her yanlış işi haklı gösterecek argümanlar üreterek bu uzaklaşmayı daha da perçinleyecektir. Bir süre sonra okumalar ve şevkli koşturmalar mazide hatıra olarak kalacaktır.

Küsme ve darılıp köşeye çekilmeler neticesinde insanın atıl kalması şeytanı memnun edecektir. Çünkü şeytan bu. Huzur ve uhuvveti bozarak iman hizmetine zarar vermek ve hayırlı neticelerin ortaya çıkmasına engel olmak onun işidir, emelidir.

Onun için her Nur Talebesi, akl-ı selimle hareket ederek nefsine, hissiyatına uyarak gaflete sebep verecek, hizmetten ve okumadan uzaklaştıracak şeylerden tecerrüt ederek hizmette pür şevk devam etmekle beraber küsmemek ve darılmamak için sebepler bulmalıdır.

Şayet böyle bir hata vaki olursa da nedamet ederek kusurumuzu da görmeliyiz. Çünkü “Şeytan, kusurlu insana kusurunu itiraf etmemek ile istiğfar ve istiaze yolunu kapayıp, enaniyeti tahrik ederek, avukat gibi, nefsini müdafaa ettirir.”[1]

Bizler böyle durumlarda “Eğer iyilikle mukabele etsen, nedamet eder; sana dost olur”[2] serlevhasını daima hatırlamalıyız. Mazide yaşanan ihtilafların ve bugün meşrep olarak karşımıza çıkan ayrılıkların temelinde yatan sebeplerden birisi bu serlevhanın göz ardı edilmesi ve insanların birbirini enaniyetle ittiham etmeleri olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Kaderin hissesi mevzu haricidir.

“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”[3]

İnsan hatasını anlayarak enaniyetini ayakları altına almadığı ve buz parçasını eritmeye gayret etmediği zaman çok büyük maddî ve manevî tehlikeler ile karşı karşıya kalabilir.

Bu asırda Risale-i Nurlar ile “siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde”[4] hizmet eden ve semeradar filizler veren, çiçekler açan, meyveler veren bu hizmeti çocuk bahaneleriyle terk etmek potansiyel olarak nelere manen mal olduğunu görebilmeyi gerçekten çok görmek isterdim.

Bu hizmet sahalarındaki meselelere dair reçeteler sunun Üstad Hazretleri, Deccalizm ve Süfyanizme karşı mücadele vererek “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var?”[5]

Bu cümleler ile Risale-i Nur dâvâsının ehemmiyetini anlatıyor ve çekilen meşakkatlerin de bir ehemmiyetinin olmadığını ifade ediyor. Böyle bir iman ve Kur’ân’a hizmet dâvâsının içinde bulunmak, nefes tüketmek, kalemle, kelamla, kıraatle mücadele etmek her insana nasip olmaz. Bizler hizmetlerle müşerref olmuşsak buna şöyle bakmamız ve bilmemiz gereklidir ki;

“Gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş; elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi’ olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz.

وَلاَ تَشْتَرُوا بِآيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetindeki şiddetli tehdidkârane nehy-i İlahîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına manasız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi’-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’aniyenin hizmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.”[6]

Zaten bu mücahede beş türlü ibadet içinde yer alır. Birçok asılsız evhamlara kapılıp çekip gitmek kar-ı akıl değildir. Şevki kırılmadan ve zerre kadar taviz vermeden hizmete devam eden kardeşlerimizi tebrik ediyoruz, onlara duâ ediyoruz. Nur Talebeliğine de yakışan budur, yoksa çekip gitmek, kenarda durmak değildir…

Bahtiyar o kimsedir ki, ihlasın sırrını kendisinde yerleştirmek ve azami sadakat ve ihlasla ve tesanüdü netice verecek surette şevkengizane hizmette devam edendir.

“Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…”[7]

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar (387)
[2] Mektubat (265)
[3] Lem’alar (88)
[4] Şuâlar (590)
[5] Tarihçe-i Hayat (13)
[6] Lem’alar (159)
[7] Sözler (147)

Kaynak: RisaleHaber

Kırık testinin peşinde koşan insan

“…Zîşuurun en câmii insandır… ve bütün kâinat ise, hayata müsahhardır ve onun için çalışıyor…” [1] 

“…Kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı…” [2] 

Bir kavram olarak “İnsan”’ı ele aldığımızda hangi açıdan bakacak olursak sayısal olarak fazla tahliller karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kompleks bir yapıda olması pek çok tabir ve tahlillere sebep olmuştur. 

İnsan, şuur sahibi olan diğer mahlûkata (melek, cin, hayvan) göre fıtratı en mükemmel olanıdır. İnsanı tam manasıyla anlamak mümkün olmamış ve olmayacakta. Ama anlamak için yapılan tahliller de devam edecektir.  

Fıtratı mükemmel olan insanın maddi ve manevi ihtiyaçları için mahlukat seferber edilmiştir. Yumruk kadar midesi olan insan ömrü boyunca bu en şerli kabı doldurmaya çalışmaktadır. Ama bu kadar hacmi olmasına rağmen kırık bir testi gibi dolmak bilmemektedir. Belki de dolmaması sebebiyle insan, doldurmak uğruna dünyayı fesada vermektedir. Bunun farkında değil. Hayat o kadar kıymettar bir sermayedir ki, bunun çar çur edilerek iflas etmemek için en üstün çaba sarf edilmelidir.  

Hayatın müddeti kısa, sermayesi az olması sebebiyle, sermayesine kuvvet verecek şeylerden bir tanesi de şefkat ve mehabetidir. Bunlar nispetinde, insan mutluluğu elde edebilir. Affedici, müsamahalı, hürmetkâr olacaktır. Kırık testiyi doldurmaya çalışan insan o testiyi ancak ve ancak bu yollarla tamir edebilecektir. 

Bütün insanı değil ama en mükemmel insanı miraç merdiveniyle insanlık namına bir vekil, bir mümessil olarak Eşref-i Mahlukat olarak Hz. Muhammed Mustafa’yı (asv) huzuruna almıştır. Ve “Ettehiyyatü” burada vuku bulmuştur. Diğer şuurlu mahlukatı değil insanı seçmesi elbette ism-i azama mazhar olan nakş-ı azam olmasıdır. Elbette ki, nakş-ı azam insan, sermayesini israf etmemeli en mükemmel ve verimli şekilde değerlendirmelidir. yoksa kırık testinin dolmasını beklemekle eceli gelecektir.

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1]Şualar (54) 
[2]Şualar (218) 

Kaynak: RisaleHaber

Farkındalık için

İnsan ve insanla alakadar olan şeyleri bir cümle ve kısa tariflerle izah etmek mümkün değildir. Risale-i Nur Külliyatında insan üzerine tetkik ve tahlil yapmak istediğimizde karşımıza iki yüz elli sayfa kadar derin bir kuyu çıktığını görüyoruz. Bu sebeple Risale-i Nur menbalı nice manalar sarf-ı kelam ve kalemler mürekkep sarf eder. 

İnsanı insan yapan temel şeylerden birisinin şuur olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu sebeple bu yazımız şuur üzerine olacaktır inşallah. 

Şuur; anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. Kendi varlığından haberi olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak etme. 

Yapılan bir işin farkında olup neyin niçin yapıldığı şuur olarak ifade edilir. Bir yolda devam edebilmek ancak ve ancak şuur ile mümkündür. İlk adım ilk basamak şuurdur. İnsan şuur kazanarak vücudundan haberdar olmaya başlar. İşte bu farkındalıkla insan tenevvür etmeye başlar ve bazı sabitlerle münevverliğe adım atar. İşin incelikleri ve derinlik kazanma çabaları olarak da ifade edebiliriz. Şuur, farkındalık olarak da ifade edilmektedir.  

Şuur, insandaki sistemleri aktif edip en mükemmel verimi sağlamaktadır. Bir şeyden istifade edebilmek o işin inceliklerini bilmekle, şuurunda olmakla mümkündür. 

Şuur, insana mesuliyetler yükler. Mahlukatı hizmetkâr eden Sani-i Hâkim de insandan şuurlu olmasını istemektedir. Düşünmek, farkındalık, tefekkür etmek…

İnsan, iyi ile kötü, yanlış ile doğruyu ayırt edecek bir imtihana tabi tutulmuştur. Diğer mahlûkattan üstün yaratılması, yaptığı fiillerden mesul olduğunu ortaya çıkarır.  

Ahiret şuuru/farkındalığı olmayan insan günah ve sevap ile muhatap olmadığı için dünya imtihanını kazanıp kaybetmek gibi bir düşünce içinde de olmaz. Cennet ve Cehennem hayatı da gündeminde yoktur.  

Şuurlu bir insanın, mesuliyet şuuruyla dünyada rahat ve huzurla yaşaması tam manasıyla mümkün değildir. Çünkü yüklendiği mesuliyetin sıkleti daima vicdanını tahrik edecektir. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en büyük özelliklerden biri budur. 

Ama insan akıl ve şuurunu öteleyip, hissiyatına mağlup olduğu anlarda yanlış düşündüğü izzetine ve nefsine yenik düşer. Bu sebeple insan akl-ı selimin şarteli hükmünde olan şuurunu daima teyakkuzda tutmalıdır. 

İnsanın alakadar olduğu her şey şuur ve farkındalığına olumlu olumsuz etkilere sebep oluyor. Bu sebeple insan olarak bizler alakadar olduğumuz her şeye azami dikkat etmek mecburiyetindeyiz. 

Ne mutlu şuurunu kaybetmemek için teyakkuzda olana.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

Ahlaksızlık Pandemisi

Ahlaksızlık Pandemisi

“Sedd-i Zülkarneyn’in tahribiyle, Ye’cüc ve Me’cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi; şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) olan sedd-i Kur’anın tezelzülüyle Ye’cüc ve Me’cüc’den daha müdhiş olan ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor.”[1] 

Ahlak; hulk, huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları anlamına gelmektedir. Bu değerler birden fazla şeylerin ortak neticesi olarak toplum tarafından kabul edilmektedir.  

Değer yargılarının toplumlar arasında farklılık göstermesinin sebebi kültür olarak da ifade edilen ahlaki değer farklılıkları sebebiyledir. 

Toplumları kendi hedefleri için kendi kültürlerinden kopartarak melez bir toplum haline getirmek isteyen komitelerin olduğu aşikardır.  

Toplumlarda kültürel ve ahlaki değerler takriben elli senede değişime uğramaktadır. Bunu bilen komiteler toplumsal değerleri değiştirmek ve kendi emellerine müsait bir hale getirmek için kullanabileceği her şeyi kullanmaktadır. Toplumsal ahlak ve kültürü baltalayarak bir sonraki toplumsal kültürün temelleri ve şekli atılmaya başlıyor.  

Bu o kadar etkili bir silahtır ki, gelen kültürle önceki kültür tamamen zıtlıklar içerebilir. Şimdi Sosyal medya, önceleri radyo, tv, boyalı basın, sinema ile dünyada bir derece melez bir kültür haline getirilmek veya gayrinizami harp olarak kullanıldı, kullanılıyor ve kullanılacaktır. 

Herkesin bildiği malum sosyal mecralarda ahlaki ve kültürel dezenformasyon yaşanmaktadır. İlköğretim çağı çocukları geleceğin toplumsal dinamikleri olarak gören ve keşfeden sistem, sosyal medya silahıyla çocuklara önceki kültür ve ahlakın aktarılmasına mani oluyor. Neticede kuşak çatışması dediğimiz değer yargıları farklı olan kuşakları görüyoruz. Teknolojik emzik dediğim cihazlarla toplumun tüm kuşakları tehdit ve teşkil ediliyor, şekillendiriliyor. İlk kuşaklara bazı olumsuz değerler kabul etmese de kanıksatılıyor, sonraki kuşakta biraz daha tavizkar olarak ve son kuşakta ilk kuşakla tamamen farklı değerler tezahür ediyor.  

Dünya genelinde yaşanan Covid-19 pandemisi gibi ülkemizde ve İslam coğrafyasında da ahlak pandemisi yaşanmaktadır. Bu pandemi dünya genelinde toplumları tehdit ederek en kolay yayılma mecraları da sosyal medya mecraları olarak tablo görünüyor. Bu sebeple teknolojik emziklerin kullanımında hem kendimizi hem de neslimizin murakabesini yapmamız gerekiyor. 

Birisi ailemize laf etse, kan çıkarken aile efradımızın çeşitli fotoğrafları sosyal mecralara akarken buna sessiz kalmamız da bir garabet tablosudur. Gerçi ileride dijital sorunlara sebep olacaktır ama şimdilik fazla bir sorunu görünmüyor. 

Biz Müslümanlar milli ve manevi kültürümüzü, ahlakımızı yeni nesle aktarabilmek için mevcut sistemleri ve mecraları en randımanlı şekilde kullanmamız gerekmektedir. 

Aksi taktirde milli ve manevi değerlerimizde kuşak çatışması yaşanacaktır. 

“Hem bir müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıd altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez.”[2] 

“Kemalâta medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.”[3] 

“Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halas olmak için, beş esas lâzım ve zarurîdir: Birincisi; merhamet.. ikincisi, hürmet.. üçüncüsü, emniyet.. dördüncüsü, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek.. beşincisi, serseriliği bırakıp itaat etmektir.”[4] 

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Tarihçe-i Hayat (304) 
[2] Tarihçe-i Hayat (507) 
[3] Emirdağ Lahikası-2 (244) 
[4] Kastamonu Lahikası (241)

Kaynak: RisaleHaber