Kategori arşivi: Günlük Paylaşımlar

Adalet ve Kainatın Terazisi: İnsan, Sorumluluk ve Mükâfat İlişkisi

Adalet ve Kainatın Terazisi: İnsan, Sorumluluk ve Mükâfat İlişkisi

İnsanoğlu, varoluşundan bu yana adalet kavramını sorgulamış, evrenin işleyişi içinde kendi yerini ve sorumluluklarını anlamaya çalışmıştır. Bu derin arayış, pek çok düşünür ve filozofun eserlerinde yankı bulmuş, adalet ve mükâfat/cezalandırma ilişkisi üzerinde yoğunlaşan önemli metinler ortaya konmuştur.

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Haşir Risalesi” eserindeki “Hakikî adâlet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azâmeti nisbetinde mükâfat ve mücâzat görsün[1] ifadesi, bu konuya dair evrensel ve derin bir bakış açısı sunar.

Bu söz, adâletin yalnızca yüzeysel bir denge kurma eylemi olmadığını, aksine, varlığın özüne, mahiyetine ve üstlendiği vazifeye göre şekillenmesi gerektiğini vurgular. “Küçücük insan” tabiri, insanın fiziksel olarak kainat karşısındaki zayıflığını ve sınırlılığını ifade ederken, “cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azâmeti” ifadeleri, insanın eylemlerinin ve yaratılış programı ve konumunun ve sorumluluklarının büyüklüğüne işaret eder.

İnsanın Küçüklüğü ve Büyük Sorumlulukları

Kainatın sonsuzluğu ve ihtişamı karşısında insan, fiziksel olarak bir kum tanesi gibidir. Ancak bu fiziksel küçüklük, onun potansiyelini, fıtratını ve taşıdığı sorumluluğu asla sınırlamaz.

İnsan, akıl, irade ve vicdan gibi özellikleriyle donatılmış, kainatın bir aynası, hatta bir özeti gibidir.

Bu özellikler ona, sadece kendi varoluşu için değil, aynı zamanda çevresi ve tüm kainatla olan ilişkisi için de büyük sorumluluklar yükler. Yaptığı en küçük bir eylem bile, domino etkisiyle geniş çaplı sonuçlar doğurabilir. Mesela, tabiatı tahrip eden küçük bir karar, tüm ekosistemi etkileyebilir; ya da bir insanın iyi niyeti ve çabası, toplumda büyük değişimlere yol açabilir.

Adaletin Derin Anlamı: Niyet ve Mahiyet

Gerçek adâlet, yalnızca eylemin sonucuna odaklanmaz; eylemin altında yatan niyeti, kişinin mahiyetini ve üstlendiği vazifeyi de değerlendirir.

Bir cinayetin büyüklüğü, sadece verdiği fiziksel zararla değil, aynı zamanda o eylemin arkasındaki niyetle, ihlâl edilen değerlerin kutsallığıyla ve mağdurun konumunun ehemmiyetiyle ölçülür.

Bir liderin veya bir öğretmenin hatası, sıradan bir insanın hatasından daha geniş kitleleri etkileyebileceği için, bu vazifelerin azameti de cezanın veya mükâfatın büyüklüğünde bir rol oynar.

Bu bağlamda, adâletin terazisi, sadece kuru bir muhasebe değil, aynı zamanda varoluşun derinliklerine inen, niyetleri ve mahiyetleri tartabilen bir hassasiyete sahip olmalıdır.

Bir iyilik, küçük bir dokunuşla yapılmış gibi görünse de, eğer ardında büyük bir fedakârlık, samimi bir niyet ve başkalarına karşı sonsuz bir şefkât varsa, bu iyiliğin mükâfatı da o oranda büyük olacaktır. Aynı şekilde, küçücük görünen bir hata, eğer büyük bir gafletin, sorumsuzluğun veya kötü niyetin eseri ise, cezası da sadece eylemin sonucuna göre değil, bu derin sebeplerin ağırlığına göre şekillenmelidir.

Kainatın Dengesi ve İlahî Adâlet

Aynı zamanda kâinatın işleyişindeki ilahi adâlete de bir gönderme yapar. Kainat, mükemmel bir denge ve düzen içinde hareket eder. Her varlık, kendi vazifesini yerine getirir ve bu düzen içinde bir amaca hizmet eder.

İnsan da bu büyük düzenin bir parçası olarak, kendi iradesiyle yaptığı seçimlerin sonuçlarına katlanır. İyi veya kötü her eylem, kainatın hassas dengesinde bir dalganın içindedir ve er ya da geç karşılığını bulur. Bu karşılık, bazen bu dünyada, bazen de ahirette tecelli eden ilâhî adâletin bir tezahürüdür.

Netice itibariyle, küçücük insanın cinayetlerinin büyüklüğü ve vazifesinin azâmeti nispetinde mükâfat ve mücazat görmesi gerektiği düşüncesi, adâlete dair yüzeysel bir yaklaşımdan öte, derin bir varoluşsal anlayışı ifade eder.

Adâlet, sadece görünen eylemleri değil, eylemlerin kökenindeki niyetleri, kişinin mahiyetini ve üstlendiği sorumlulukların ağırlığını da dikkate alarak, evrensel bir dengeyi ve hakkaniyeti sağlamayı hedefler.

Bu perspektif, insanı eylemleri konusunda daha bilinçli ve sorumlu olmaya teşvik ederken, kâinatın ve ilâhî adâletin büyüklüğünü de gözler önüne serer.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (67)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Şahs-ı Manevinin Bazı Kaideleri

Şahs-ı Manevinin Bazı Kaideleri

Bu dünyada, hususen ahir zamanda akla hayale gelmeyen veya sığmayan hadiseler arasında, kudsî iman ve Kur’an hizmeti ile meşguliyet çok büyük bir hassasiyet ve çok fazla dikkat ister.

İman, Kur’an, İslamiyet hadimleri herkesten fazla ihlâsa, uhuvvete, tesanüde, sadâkate muhtaçtırlar. İçinde bulunduğumuz bu hizmet “sırtında yumurta küfesi taşımak” gibi bir dikkatle yapılması gerektiren bir hassasiyete sahiptir. Bu hizmet-i Kur’aniye ve imaniyeyi görmektedir. Bu, onun en büyük ve en mühim bir düsturu, vazifesi ve tavsiyesidir.

Ehl-i hizmetin muhakkak bir surette bunu nazar-ı dikkate alması ve kudsî hizmetlerde hayatında uygulaması elzemdir

Dikkat edilecek en önemli husus, bu hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede bulunanlara hiçbir şekilde mani olmamak, onları tenkit edip moralleri bozmamaktır. Bilakis muavenet etmek, yardımcı olmak, dayanışma içerisinde bulunmak esas olmalıdır. Çünkü bazen sataşılan kişiler hizmette lokomotif vazifesini üstlenmiş olan şevkli ve gayretli kimseler olabilir.

Tesanüdü, birliği, beraberliği, yol arkadaşlığını kudsî hizmet hizmeti doğrultusunda devam ettirmek, birbirinden kuvvet alıp kuvvet vermek önemlidir. Tamamlayıcı ve güç verici olmanın, engelleyici ve eksik takip edici olmamanın bu hizmetin şiarı ve özelliği olduğunu daima göz önüne almak gerekmektedir. Bediüzzaman’ın hizmeti tekfirci bir anlayışa sahip olmayıp bilakis kucaklayıcı bir metoda haizdir. Bunu Tarihçe-i Hayat’ı okuyanlar görecektir. Kimleri kemleri affederek ıslah olmaları için say u gayret etmiştir.

Nokta-i istinada, dayanışmaya, ittihad ve ittifaka, kuvvet alıp kuvvet vermeye ve güvenmemeye ve gücendirmemeye, hulus-u kalp ile riayet etmek lazımdır.

Bu hizmet-i Kur’aniyede teşkil edilen şahs-ı manevîye dayanmak, onun varlığını bilmek ve ona güvenmek ise, bu kudsî hizmetin şemsiyesinin ve teşkil edilen bir muhafaza dairesinin içerisinde yer almak demektir.

Bu bahsi geçen maddelerin tahakkuku ve hayata geçirilmesi ise ancak ve ancak Risale-i Nurları dikkatlice, yavaş yavaş ve hazmederek, teenniyle okumakla ve hayatımıza tatbikle mümkün olabilir inşallah.

Kalitesiz, üstünkörü, mış gibi yapılan okumalarsa insana pek bir şey katamaz. Çünkü ciddiyetsiz yapılan şeyler insana fayda sağlamazlar. Bu sebeple okuma ve anlama disiplini, ciddiyeti kazanılması elzemdir.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Gecenin Gündüzü, Gençliğin İhtiyarlığı

Gecenin Gündüzü, Gençliğin İhtiyarlığı

“Her gecenin gündüzü olduğu gibi gençliğin de ihtiyarlığı, sıhhatin de hastalığı vardır.[1] Bu söz, Zübeyir Gündüzalp’in dilinden çıkmış olsa da aslında kainatın kadim yasasını hatırlatır ki; hiçbir şey sabit değildir, her şey dönüşür. Dönüşmeyen tek şey dönüşümün kendisidir.

Hayat bir sahne gibidir. Gençlik, ışıkların en parlak olduğu an… sahnenin ortasında koşan, gülen, hayaller kuran bir oyuncu. Fakat perde kapanmaya başladığında ihtiyarlık sessizce sahneye girer. Gençliğin coşkulu mûsikisi yerini ağır bir tona bırakır. Sağlık, bir zamanlar gökyüzünde parlayan güneşken, hastalık bulutlarıyla örtülür. İşte bu değişim, insana bir hakikati fısıldar: zamanın kıymetini bil, tembellik etme.

Fantastik bir tasavvurla düşünelim: Her insanın kalbinde bir “nur kütüphanesi” vardır. Gençlik yıllarında raflar boş, ışıklar parlaktır. Fakat zaman geçtikçe raflar dolmaya başlar. Eğer kişi çalışmaz, okumaz, hizmet etmezse raflar tozlanır, kitaplar çürür. Oysa gayret eden, gözünü açan, gafletten sıyrılan bir talebe, kalbinin kütüphanesini Nurlar ile doldurur. Bu kütüphane, ihtiyarlıkta bir hazineye dönüşür; hastalıkta bir şifa olur.

Zübeyir Ağabey’in “gözünü aç, gafil olma, çalış” çağrısı, aslında bir fantastik alarmdır. Hayal et: gökyüzünde iki kapı var. Biri tembellik kapısı, diğeri gayret kapısı. Tembellik kapısından girenler, karanlık bir vadide kaybolur. Gayret kapısından girenler ise parlak bir şehre ulaşır. O şehirde zamanın geçiciliği değil, hakikatin ebediliği hüküm sürer. Zaman tükenirken yerini ebediyete inkılap ettirerek tükenmez bir zaman halini almaktadır.

Gençlik bir nimettir; ama aynı zamanda bir imtihandır. İhtiyarlık bir kayıp değil, bir dönüşümdür, tecrübedir. Sağlık bir nimet, hastalık ise bir ikazdır. Bu devinim, insana şunu öğretir: hayatın her anı bir fırsattır. Ve fırsatlar, ancak çalışarak, okuyarak, hizmet ederek değerlendirilir.

Sonuçta, bu söz sadece bir öğüt değil; bir yol haritasıdır. Her gecenin gündüzü, her gençliğin ihtiyarlığı, her sıhhatin hastalığı vardır. Ama her gayretin de bir meyvesi, her çalışmanın da bir ödülü vardır. O ödül, hem dünyada huzur, hem ahirette saadettir.

Üstâd’ım Bediüzzaman Said Nursî’nin şu vecizeleri de hemen kulaklarımda çınlıyor. İşte o vecizeler;

“Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.”[2]

“Evet o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse; hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider.”[3]

“Hem gençliğin letafetini, güzelliğini; Cenab-ı Hakk’ın latîf, şirin, güzel bir nimeti nokta-i nazarından istihsan etmek, sevmek, hüsn-ü istimal etmek, şâkirane bir nevi muhabbet-i meşruadır.”[4]

Zübeyir Ağabey’in sıhhat ile alakalı birkaç sözü daha paylaşmak istiyorum:

Aman sıhhatinize dikkât ediniz. Yoksa hizmet kısa olur.[5]

İmanlı ideâlistler, mukaddes bir hedefe ulaşmayı gaye-i hayat edinen insanlar, Allah‟a hadsiz minnet ve şükran hisleri içinde şen ve şakir kimselerdir. Yüzleri daima bu şükran ifadesini belirten tebessümlerle mütebessimdirler. Hatta fizikî, ruhî ve dimağî bakımdan sıhhat ve afiyetle yaşamayı temsil ederler.[6]

İbadet ve hakâik-i Kur‟âniye ve îmaniyeye hizmette muvaffak olmak için sıhhatli olmaya gayret etmelidir.[7]

Hadîselere ve eşyaya bu kuvve-i mâneviyeyle üstün gelmek, îmanî muvaffakiyet, İslâmî sıhhat ve saadet kazanmak için çalışmak, çalışmak, çalışmak, evet, yine çalışmak gerektir.[8]

“Bugün aylardan beri mezarda olmam icap ettiği halde hem mesut, hem neşeli, hem mesrur, hem sıhhatli, hem de hayattayım. Şu muhakkak ki: eğer mağlubiyet düşüncelerine ve ümitsizliklere devam etseydim, şimdi ölmüş bulunacaktım.

“Fakat ruh haletimin değişmesiyle, vücûdumun iyileşmesine sıhhat ve afiyet kazanmasına imkân ve fırsat verdim”

“Kuruntu, vehim ve üzüntülere müptela olanlara şunu söylemek istiyorum. “Mademki, Allah’tan ümidi kesmeyerek, ümitvar olarak, ferahlı ve neşeli davranarak; sıhhat ve afiyet, gayret ve faaliyet, şevk ve himmet gibi nimetlere ve zevklere erişmek mümkündür. Öyle ise bu üzüntü ve vehimler niye?”[9]

Ben sıhhat ve afiyete mazharım.[10]

Her gecenin gündüzü olduğu gibi gençliğin, ihtiyarlığı, sıhhatin astalığı var. Bu hakikâte binaen hizmet-i nuriye ve Nurları mütalaa uğrunda tembellik yapma, gözünü aç, gafil olma, çalış.[11]

Hadîselere ve eşyaya bu kuvve-i mâneviyeyle üstün gelmek, îmanî muvaffakiyet, İslâmî sıhhat ve saadet kazanmak için çalışmak, çalışmak, çalışmak, evet, yine çalışmak gerektir.[12]

Selâm ve Duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Bir Dâvâ Adamından Notlar (133)

[2] Sözler (145)

[3] Sözler (149)

[4] Sözler (640)

[5] Bir Dâvâ Adamından Notlar (58)

[6] Bir Dâvâ Adamından Notlar (66)

[7] Bir Dâvâ Adamından Notlar (70)

[8] Bir Dâvâ Adamından Notlar (71)

[9] Bir Dâvâ Adamından Notlar (104)

[10] Bir Dâvâ Adamından Notlar (112)

[11] Bir Dâvâ Adamından Notlar (133)

[12] Bir Dâvâ Adamından Notlar (206)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Tayinat

Tayinat

Bu yazımız Bediüzzaman Hazretleri’nin tesis etmiş olduğu hizmet düsturlarında mühim bir tabir olan Tayinat’ın ne olduğu hakkındadır.

Tayinat; Üstâd’ın kendi geçiminde ayrılan, asgari ve zarurî günlük nafaka payını ifade eder. Bu kavram, yalnızca bir geçim meselesi değil; Üstâd’ın bütün hayatına damgasını vuran istiğna ve iktisat mesleğinin bir tezahürüdür. Âdetâ dervişlikteki bir lokma bir hırka terimlerinin ete kemiğe bürünmüş halini ifade etmektedir.

“Üstâd’ın 1953’lerden sonraki vasiyetnameleri, daha çok -Vefatından sonra- kendi tarzının muhafazası, yani hizmet şeklinin sevk ve idaresi ile ilgili tarzının muhafazası cihetinde sudûr etmiştir. Yani Risale-i Nur hizmetinde, neşriyatında ve en mühimmi de hayatını Nur hizmetine vakf eden talebelerinin tayinat işlerinin yerli yerince verilmesi işinde çok ısrarlı şekilde vasiyetler etmiştir.”[1]

Tayinat, Üstâd’ın geçiminde ayrılan günlük nafakadır.

Emirdağ Lâhikası’nda, Üstâd Hazretleri “tayinat” tabirini bizzat açıklamakta ve kendi hayatında bunun nasıl tahakkuk ettiğini şu şekilde beyan etmektedir:

Bu vasiyetname benden sonra bâki kalan tayinat içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar ‘Bu Said günde beş-on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı halde, şimdiki mirası yüzer lira görünüyor, nerede buldu?’ dememek için bu Hakikati izhar etmek münasib olur.”[2]

“Bu vasiyetname kuvvetli tahmin ile 1959 yılı içerisinde yazılmış olsa gerek. Yine tayinat ve neşriyat işine ve kendi hizmet tarzının muhafaza edilmesine ehemmiyet veriyor ve onu vasiyet ediyor.”[3]

Hatta yanında kalan Bayram Yüksel ve Abdullah Yeğin gibi ağabeylere de günlük olarak tayinat vermekteydi bu tayinat güncel rakamlarla 15 TL gibi bir rakama tekabül ediyor bugün. Bu tayinatı verirken de ‘Bu parayı benim anamın, babamın, bütün akraba-ı taallûkatımın zekât, fitre ve sadakası olarak sana veriyorum.’ Şeklinde sözlü olarak da ifade ettiğini yakın talebelerinden işitmiştim.

2005 senesinde Isparta Sav Kasabası’nda Merhum ve Muazzez Mustafa Sungur Ağabey’imin tayinat dağıtımında şahit oldum.

Üzerinde ismi yazılı kişinin eline zarfı Sungur abi uzatırken karşı taraf zarfı eş zamanlı tutuyor ve Sungur abi “Üstâd’ın zekâtı, sadakası, teberrükünü üstâd namına veriyorum” sözünü işittim. Alan kişi de sözleri tekrar edip kabul ediyorum şeklinde tayinatı alıyordu. Hatta o zaman bir tane de fotoğrafını çekmiştim Sungur Ağabeyimin. Bu tayinat meselesi bir teberrüktür bir bereket sebebidir yoksa herkes bilir ki az miktarda olan bu para bir geçim sebebi veya geçinebilecek bir miktar değildir. Sungur Ağabeyle eşzamanlı olarak Ahmet Aytemur ve akabinde Hüsnü Bayramoğlu Ağabeyler de tayinat tevziatı yaptılar. Şuanda da devam etmektedir.

Üstâdımız Bediüzzaman Hazretleri kendisinden sonra da bu istiğna ve berekete açılan kapı olan tayinat sisteminin devamını da neşriyat ile alakadar olan nâşirlerine de bir talimat olarak ifade etmektedir.

Ben de beyan ediyorum ki: Benim vefatımdan sonra, benim emaneten elimde bulunan Risale-i Nur sermayesi hem mu’cizatlı Kur’anımızı tab ettirmek için Eskişehir’de muhafaza edilen sermaye, o Kur’an’ın tevâfukla ve fotoğrafla tab’ına ait. Yanımızdaki sermaye ise, Risale-i Nur’un sermayesidir.

O sermaye Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükür olsun ki; yetmiş küsur sene evvel o zamanın âdetine muhalif olarak kendim fakirliğimle beraber onların tayinlerini verdiğime bir ihsan ve lütf-u Rabbanî olarak o zamandan elli-altmış sene sonra Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o örfî âdete muhalif kaidemi manevî ve geniş Medresetü’z-Zehra’nın hâlis ve nafakasını temin edemeyen ve zamanını Risale-i Nur’a sarfeden talebelerine aynen ve eski zaman ihsan-ı İlahî neticesi olarak şimdi yanımızdaki sermaye onların tayinleridir ve tayinlerine sarf edilecek ve kaç senedir benim yaptığım gibi benim manevî evlâdlarım, benim vereselerim aynen öyle yapmak vasiyet ediyorum.

İnşâallah tam Risale-i Nur intişâra başlasa; o sermâye şimdiki fedakâr, kendini Risale-i Nur’a vakfeden şakirdlerden çok ziyade fedakâr talebelere kâfi gelecek ve manevî Medresetü’z-Zehra ve Medrese-i Nuriye çok yerlerde açılacak.

Benim bedelime bu hakikate, bu hale mânevî evlâdlarım ve has ve fedakâr hizmetkârlarım ve Nur’a kendini vakfeden kahraman ve herkesçe malûm kardeşlerim bu vasiyetin tatbikine yardımlarını rica ediyorum.”[4]

Bediüzzaman Hazretleri yalnız kendi hayatında değil, kendisinden sonra da aynı düsturun devam etmesini ister. Risale-i Nur neşri ile alakadar olan talebelerine, hizmetin maddî cihetinde nasıl hareket edeceklerini üst tarafta mufassal izah edildiği mektubu burada hülâsaten şu ifadelerle vasiyet eder:

Benim vefatımdan sonra… Risale-i Nur’un sermayesi, manevî ve geniş Medresetü’z-Zehra’nın hâlis ve nafakasını temin edemeyen ve zamanını Risale-i Nur’a sarfeden talebelerine .. sarf edilecektir… Benim manevî evlâdlarım, benim vereselerim aynen öyle yapmakla mükelleftir. Şeklinde bu mektubu hülâsalandırabiliriz.

Tayinatın Hizmet İçindeki Manası

Tayinat; bir maaş, bir bağış veya talebelerden toplanan para değildir. Bilakis Üstâd’ın en zarurî ihtiyaçları için, haddinden fazla olan her şeyi reddetmesi sebebiyle, asgari bir iaşe hissesidir. Bu da onun tam istiğna düsturunun, yani “dünya menfaatine el uzatmamak” prensibinin bir tezahürüdür.

Nitekim aynı mektupta şöyle demektedir:

Said Nursî, amcasının çorbasını dahi içmemiş olup, hayatında kimsenin minneti altında kalmayıp, beş bin lira hediyeye beş para değer vermeden red ve iade eden, hayatındaki istiğna düsturunu en zalimane muameleler ve mahrumiyetler içinde kaldığı zamanlarda dahi bozmayan ve böylece izzet-i İslâmiye ve şeref-i diniyeyi muhafaza etmiş olan bir zâttır.”[5]

Üstâd Hazretleri, hayatı boyunca kimseden para almadığını, hediye bile kabul etmediğini de beyan eder.

Üstâd Hazretleri, geçmişte kendi eliyle verdiği tayinatın bir bereket olarak yıllar sonra neşriyat hizmeti içinde yeniden tecelli ettiğini ifade eder. Yani tayinat, bir maaş, bir yardım, bir bağış değildir; hizmetteki fedakârlığın, istiğnanın, ehl-i hizmet olmanın ve izzetin korunması için belirlenen asgari iaşe payıdır.

Tayinat… Bu tabir onun istiğna, tokgözlülük, dünyaya karşı azamî müstağnilik mesleğinin bir parçasıdır.

Bütün hayatında kimsenin minneti altında kalmamış; en ağır zorluklar içinde bile bir lokma fazla alarak istiğna düsturunu zedelememiş ve istiğnanın istisnasını göstermemiştir. İşte bu izzetli duruşun bir parçasıdır.

Tayinat bir yayıncılık gelir paylaşımı değil; bir hizmet düsturu ve vasiyet meselesi.

Bildiğim kadarıyla günümüzde Risale-i Nur baskısı yapan 10 yayınevi bulunuyor. Bunlardan İhlasnur, Envar, Sözler ve Rnk yayınevleri tayinat geleneğini devam ettirmektedir. Diğer yayınevlerinin sistemini bilmediğim için verip vermediklerini bilmiyor ve duymadım bu sebeple teyitli bilgi veremiyorum.

“Hazret-i Üstâd’ın te’lifatı olan Risale-i Nur eserleri ve bu eserlerden hasıl olan tayinat parası olan beşte bir paraları ise, Hazreti Üstâd’ın kesin, şüphesiz, te’vilsiz vasiyetnameleri mucibince; yine Nur talebeleri cemaatınâ, ve Nur hizmetiyle meşgul nâşirlerine teslimi için, olduğu gibi eski durumunda bırakmışlardır.

Vasiyetnamelerin hükmü hem şer’an, hem kanunen, hem aklen her zaman geçerlidir. Zaten bu eserler Kur’ân’ın tefsiri ve malıdır, mirî malıdır. Hazreti Üstâd da bütün hayatında bu işe böyle bakmış ve böyle hareket etmiştir.”[6]

Cenâb-ı Hak bizleri bu ulvî hizmet düsturlarını anlamaya ve yaşamaya muvaffak eylesin. Âmin.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mufassal Tarihçe-i Hayat-3 (2059)

[2] Emirdağ Lâhikası-2 (217)

[3] Mufassal Tarihçe-i Hayat-3 (2061)

[4] Emirdağ Lâhikası-2 (234)

[5] Emirdağ Lâhikası-2 (218)

[6] Mufassal Tarihçe-i Hayat-3 (2158)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

Risale-i Nur’un Marifetullah derslerinde takip edilen usuller, esasen insanın imanını güçlendirmeye ve Allah’a olan kulluk bilincini artırmaya yönelik olan bir dizi tarz-ı telakki, metod ve yaklaşımdır. Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde temel olarak dayandığı ve hedeflediği prensipleri seb’a semâvat kaidesine göre 7 maddede şöyledir:

1.Akıl ve kalp arasındaki denge

2.Kur’an’a dayalı deliller

3.Tevhid ve vahdet

4.Sürekli manevi tefekkür:

5.Misallerle açıklama

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar

7.İmanî ve ahlaki temeller

Bu maddeler, Marifetullah yolculuğunda hem aklı hem de kalbi kullanan, kitap temelli, felsefe ve bilimle diyalog kuran, pratik ahlâk ve sürekli tefekkürü esas alan dengeli bir sistemi ifade eder.

1.Akıl ve kalp arasındaki denge: Risale-i Nur, insanın akıl ve kalbini birbirini tamamlayacak şekilde kullanmasını teşvik eder. Akıl, Allah’ın varlık ve kudretine dair marifetullah delilleri anlamada yardımcı olurken, kalp ise iman hakikatlerini kabul etme ve bu hakikatlere derin bir şekilde teslim olma noktasında önemli bir rol oynar.

Bilgiler akıl yoluyla anlaşılır, yorumlanır ve doğrulanır. Kalp ise bu bilginin pratik hayat ve maneviyat alanında deneyimlenmesi (irfan) için gereklidir.

2.Kur’an’a dayalı deliller: Marifetullah derslerinde, Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları gibi temel tevhidî konular, Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine dayandırılarak açıklanır. Kuru bir fikir ve tez olarak ileri sürülmez.

Kur’an-ı Kerim, evrendeki her şeyin Allah’ın varlığına, kudretine, hikmetine işâret eden bir âyet olarak görülür ve gosterilir. Buna marifetullahta derinlik kazanmak olarak bakabiliriz. Bu bakımdan Risale-i Nur, her şeyin Allah’ı tanıma ve anlama yönündeki birer işâreti olarak değerlendirilmesini savunur.

Bunu da “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenab-ı Hakk’ın kelimatını yazsalar, bitiremezler.”[1] Âyetinden istinbat ederek çıkarımda bulunmuştur.

3.Tevhid ve vahdet: Marifetullah ve Muhabbetullah derslerinde, Allah’ın birliği, tevhid meselesi sık sık nazara verilir.

Vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, daima vâhidiyetteki Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor.”[2]

“Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor.”[3]

Her şeyin Allah’ın kudret, ilim, hikmet terazisinde var olduğu ve bir kader planında ilerlediği gerçek anlamda vurgulanır.

4.Sürekli manevi tefekkür: Risale-i Nur’un usûllerinden biri de, sürekli olarak Allah’ı tefekkür etmek ve O’nun varlığını her an hissetmektir.

Demek hayat, bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur.

Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza…[4]

Bu, insanın ruhsal derinliğini artırmak, dünyevi kaygılardan uzaklaşmak ve gerçek huzuru bulmak için temel bir yol olarak kabul edilir. Bir tefekkür ve tezekkür murakabesi olarak adlandırabiliriz bunu.

5.Misallerle açıklama: Risale-i Nur’un her dersinde çeşitli misâller, benzetmeler, tasvirler, betimlemeler ve kıssalar kullanarak, soyut iman hakikatlerini somutlaştırır. Böylece meselelerin daha kolay anlayabilmesini sağlar ve derinlemesine düşünmesine yardımcı olur. Hem de bu metod Kur’an’ı Kerim’in metodu olduğu için zihinlerde betimlemeler ve misâller daha kalıcı oluyor.

Anlaşılması zor hakikatler, hem pratik ve somut misaller (analojiler, kıssalar) hem de güncel felsefi ve bilimsel verilerle desteklenir. Bu, mesajın hem sıradan insana hem de entelektüel kişiye ulaşmasını sağlar.

Bunu Haşir Risalesinde “Risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakâik-i İslâmiye ne kadar mâkul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir.

Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir.

Kinâiyat kâbîlinden yalnız onlara delâlet ederler.

Demek, hayâlî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.”[5] şeklinde ifâde edildiğini okumaktayız.

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar: Risale-i Nur, İslam’ın hakikâtlerini savunurken, modern bilimin bulgularını da kendi lehine kullanır. Bu, hem akılcı bir yaklaşımı hem de imanî hakikatlerin evrensel geçerliliğini ortaya koyma adına önemli bir usuldür. Yani, dinî hakikatler ile bilimsel gerçekler birbirini çelişmeyen iki alandır ve birbiriyle uyumlu şekilde anlatılır. Bir çelişki ve çatışma değil bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu gösterir.

Âlem-i insâniyette, zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insâniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde…”[6] devam etmektedir kıyâmete ve Cennet ile Cehenneme kadar da devam edecek.

7.İmanî ve ahlâkî temeller: Risale-i Nur’un bir başka önemli usulü, iman ve ahlâkın birlikte ele alınmasıdır. İman yalnızca bir inanç itikad meselesi değil, aynı zamanda insanın ahlâkî hayâtını doğrudan şekillendiren bir gerçektir. Marifetullah derslerinde, iman hakikatleri kişinin günlük hayatında nasıl bir davranışa dönüşmelidir sorusu sıkça işlenir. İtikad ve amelin birbirini desteklemesi gerektiğini, takvâ insan kalbinin süsü olduğu, ameller insanı istikamette ve diri tuttuğunu ders vermektedir.

Bilgi yalnızca teoride kalmaz; tefekkür ve imanî-ahlâkî temeller yoluyla hayata geçirilir. Amaç, kuru bilgiden ziyade, eylemle bütünleşmiş bir marifete ulaşmaktır. İtikad ve amel bütünlüğüdür.

Nasilki semâvat yedi tabaka halinde, bizde yedi maddede geleneksel İslâmî ilimlerdeki üç ana disiplin olan Kelam, Tasavvuf ve Fıkıh yönleriyle dengeli ve kapsamlı bir eğitim modelini temsil ettiğini ve bazı özelliklerine temas etmeye çalıştık.

Çünkü bu usul, modern laik, seküler dünyanın meydan okumalarına karşı, tevhid merkezli akıl, kalp, bilim, felsefe ve ahlakı bir potada eriterek dengeli, iknâ edici ve maneviyatı güçlü bir Müslüman şahsiyet inşâ etmeyi hedefleyen eşsiz bir eğitim modelidir.

Bu sebeple Eğitimde Bediüzzaman Modeli Iska Geçilmemelidir!

Selâm ve selâmet hedefi daimâ ilerlemek ve terakki etmek olanlara olsun.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lokman Sûresi (31/27) / Sözler (134)

[2] Sözler (9)

[3] Lemalar (97)

[4] Siracü’n-nur (160)

[5] Sözler (48)

[6] Sözler (538)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet