Kategori arşivi: Günlük Paylaşımlar

Bu Sene insanlık Moda Olsa

Afrikalılarla beyaz adam seyahat ederler, beyaz adam çok hızlı seyahat edince Afrikalılar arada bir duruyorlar, niçin duruyorsunuz diye sorulunca Afrikalılar -O kadar hızlı gidiyorsunuz ki ruhlarımız arkada kalıyor, diyorlar.

Modern medeniyet, hız ve haz medeniyeti, bedenlerimizin ruhlarımıza yetişemediği medeniyet. Bu arada gerçekten önem verilmesi gereken şeyleri, üzerinde durulmaya, zaman ayırmaya, sevilmeye layık olan şeyleri kaybediyoruz. İnsanlar işlerinde başarılı oluyorlar, belki çok para kazanıyorlar ama aileleriyle, çocuklarıyla dostlarıyla ilişkileri zayıflıyor, merhametli bakışlar güzel sohbetleri kayboluyor, ibadetler aksıyor, virdler, dersler hak getire.

Hız bize kendimizi hatta ölümü unutturuyor. Çok telefonlarla konuşarak, şuraya buraya mailler göndererek, hatta yetiştirememek, vaktimizin her anını doldurarak yaşantı oburu oluyoruz, insanlara randevu bile veremiyorum, oradan oraya koşuyorum diyerek kendimizi önemli saymaya başlıyoruz.

Bu yazıları okuyan birçok kimse ”evet beni tarif ediyorlar” diyordur. Yavaşlamalıyız, çünkü insan gerçekte paranın satın almadığı şeylerle mutlu oluyor. Bir sosyal deneyde ailelere sordular, çocuğunuzun en mutlu anı nedir diye, kimi aile tablet aldığımız gün, kimi aile bisiklet aldığımız gün, kimi aile denize havuza girdiği gün dedi, aynı soruyu çocuklara sordular, çocuklar babamın karnında zıpladığım, köyde tavukları kovaladığım, annemle mutfakta patates soyduğum gün en mutlu günümdü diye cevap verdiler.

Bunların hangisi parayla satın alınıyor? Bir ömür sürüyorsun kalan sadece kişisel çıkarlar, oysa sen ailen çocukların için çalışmış geceni gündüzüne katmıştın. Maalesef sen öyle sanmışsın. Sorgulanmayan bir hayat yaşanmamış demektir. Nerede durup nerede hızlanmamız gerektiğini iyi bilmek gerekir. Hatırlamamız için yavaşlamak gerekir mola vermememiz soluklanmamız gerekir.

İnsanın en yararlısı, insana yararlı olandır. Bütün bunlara rağmen insanlık güzele doğru yol alacaktır yeter ki doğru reçeteye varalım. İnsanlık ailesinde hiçbir zaman hatasız bir toplum oluşmamıştır. Günahlar, hatalar elbette olacaktır. İnsanlar sorumluluğunu öğrendikçe, cehaletlerini giderdikçe, ihtilaflardan sıyrılıp kardeşlik etrafından birleştikçe zaman çok daha güzel olacak.

Çetin KILIÇ

Kaynak Sorularla İslamiyet

Kemal Sayar Haber Türk(büyük sorular)

17. Lem’a 6. Nota’ya Dair Bir Soru ve Cevap

Soru: Lem’alar kitabından 17. Lem’anın 6. Notasını açıklayabilir misiniz?
Cevap: Üstad bu Nota’da şöyle diyor:
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvânâtın kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.
[ Bazı insanlarda akıl göze indiği için bir yolun doğruluk veya yanlışlığını o yolda gidenlerle ölçer. Sayıları çoğaldıkça o yolda gidenlerin gittiği yolun doğruluğu konusunda onda bir kanaat oluşur. Burada “ Bu kadar insanın hepsi mi yanılıyor? Elbette doğru görüyorlar ki bu şekilde bir yola girmişler ” algısı kaynaklık ediyor. Bu aslında hakikat-perestlik değil kesret-perestliktir. Çünkü bir yerde sayı çoğaldıkça, kalite azalır. Kalite azaldıkça, birçok kişi çeşitli gerekçeler veya görenek gereği o gruba katılır. O grubun savunduğu fikrin eğri veya doğru olduğunu bilmez. Sürü psikolojisiyle, uçuruma da gitse körü körüne tabi olur. Bu noktada din, bilerek, görerek yürüyen insanlar yetiştiriyor. Bu tarz kişiler, “1” dir. Sürü psikolojisinde olanlar “0” (sıfır) olur. Milyarlarca sıfırı yan yana koysak değeri yine sıfırdır. Bir tane 1 o bütün kuru kalabalıktan daha değerlidir. Abese suresinin inmesinde de bu sırrı görüyoruz. Abdullah ibn-i Ümmü Mektum isimli a’ma sahabenin Peygamber Efendimiz’e (ASM), tam müşriklikte diretenlere tebliğ yaptığı an gelmesi esnasında, Peygamberimizin sergilediği tutumu Allah eleştirir. “ A’ma geldi diye yüzünü ekşittin ” der. Gerçi Efendimiz’in (ASM) niyeti hizmeti devam ettirmekti. Fakat Allah’ın muradının tam bu manada İbni-i Ümmü Mektum’u “1” olarak gördüğü, müşrikleri “0” olarak gördüğü şeklinde belirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü “ Kim bilir belki o bir ders alacaktı ” diye ifade ederek, Hakikate karşı sağır, Hakka karşı kör olan müşrikleri Cenab-ı Hakk sıfır olarak gördüğünü bildiriyor. Bu açıdan Hak ve Hakikate değer vermeyen bütün dünya insanları bir kefede olsa, bütün benliğiyle Hakkın esiri, Hakikatin kölesi olan bir Ebu Bekr-i Sıddık etmezler.]
İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü’min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.
[ Burada Üstad, kâfirlerin varlığının hikmetlerini bildiriyor. Müminler Ahireti imar eder; kâfir ise bütün emeğini dünyanın imarına çalıştırır. Bir ayette bildirildiği üzere sonra o imar ettikleri dünyayı Allah salih kullarına miras olarak verir. Sasani ve Bizans imparatorluklarının bütün dünyevi imarları Sahabelere ve İslamiyete miras kalması gibi… Vâris ismiyle Allah bu lütfa salih kullarını eriştiriyor. Kâfirleri, habis hayvanlara benzetmesi, Enfal suresinden bazı ayetlerin tefsiridir. ]
İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-i imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir.
[ Küffâr, hakikate karşı kör olanlar, hakikati göremeyenler demektir. Münkir ise, hakikati görmesine rağmen reddeden kişiye denilir. Küfür, bir cehalettir. İnkâr ise, tam bir körlüktür, küfürden daha beterdir. İnkârda inad etkilidir. Bu manada ehl-i dalalet, münkirlerdir diyebiliriz. Görüntüde 100.000.000 ateist Allah’ı ve Âhireti inkar ediyor olabilir. Manzara hepsinin aynı şeyi söyledikleri şeklinde… Fakat derinliğine indiğimizde aslında aynı şeyi söylemiyorlar. Bazısı menfaati için, dünyadan vazgeçemediğinden Ahireti inkar eder, bazısı günahlarının cezasından kaçmak için Ahireti ve Cehennemi inkar eder, bazısı dünyayı rahat yaşamak için Ahireti inkar eder, bazısı yaşadığı hayattaki eksiklikleri bir zulüm gördüğü için Allah’a küser ve dolayısıyla Ahireti inkar eder vesaire vesaire şeklinde gerekçeler uzar. Bazısı da hayalindeki Allah ile gerçek Allah uyuşmadığı için inkara sapar. Bu açıdan ehl-i dalalet ve ehl-i küfür bir birine destek ve kuvvet olamazlar. Mesela adam tabiata tapıyordur, her şeyi doğal bir faaliyet olarak görür. Bu yüzden Allah’ı inkar eder. Bazısı her şeyin tesadüfen olduğunu savunur. Bu cihetten Allah’ı inkar eder. Bazısı her şeyin atomlardan ve hareketlerinden meydana geldiğini düşünür. Bu yüzden Allah’ı inkar eder. Fakat dindarlar aynı Allah’ın varlık ve birliğini dava ederler. Allah’ın atomları kudretiyle yaratan, kuvvetiyle hareket ettiren, havliyle onları şekilden şekle, halden hale sokan olduğunu dava ettiği gibi, tabiat kanunları denilen fıtrat kanunlarını koyan ve bu kanunların yönetimi altında ilim ve hikmetiyle kâinatı bir iktidar ve saltanat haline getiren olduğunu da görür ve ispat ederler. Aynı zamanda her bir faaliyet, her bir olan biten işi ve her bir yaratılan şeyi iradesiyle, kasdıyla yaratıp hikmetlerle düzenlediğini, her şeyi bir sanat eseri olacak şekilde güzel ve estetik şekilde yaptığını, her şeyi çeşitli gayeler için diğer şeylerden farklı özellikte yarattığını, her şeye çeşitli sonuçlar verdirdiğini görüp tesadüfe kâinâtta tesadüf edilmediğini delilleriyle gösterip ispat ederler. Bu manada bütün dindarlar kudret, ilim, irade, hayat, kelam sahibi tek bir Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını kabul edip öyle iman ederler. Birbirlerine destek ve kuvvet verirler. Bu manada dindarlar, ilim ehli ve mütehassıs bir profesör gibi maneviyatta ve tevhidde icma ile konuşurlar. Kâfir ve münkirler ise, avam tabakası gibi… ]
Meselâ, bütün İstanbul ahalisi, Ramazan’ın başında ayı görmediğinden nefyetse, iki şahidin ispatıyla o cemm-i gafîrin (büyük çoğunluğun) nefiy ve ittifakı sukut eder.
[ Hilal, Uluhiyetin sembolüdür. Hilali görmek, gözümüzle olduğu gibi kâinat aynasında Allah’ın ilahlığının tecellilerini görmek de basiret gözüyle olur. Nasıl ki Ramazan orucuna başlamak için hilali görmek şarttır. 2 şahid hilali gökteki makamında görüp gösterseler ispat ederler. Mesele biter. Milyon kişi reddetse hiçbir etkisi yok. 2 dahiliye uzmanı bir hastaya kanser teşhisi koysa, belirtilerini gösterse ve o belirtilerin kansere ait olduğunu delilleriyle ispat etse isterse milyon mühendis gelsin, etkisi yok. Eğer ispatı hakikate uygunsa o sahadaki diğer doktorlar da onlara katılmak zorunda kalacaktır. Çünkü müşahede edip ettiriyorlar. İmani meseleler de aynen öyledir. Kâinattaki düzen Allah’ı net gösterir. Kimse inkâr edemez. Her şeydeki sanat Allah’ı sanatkarlığıyla gösterir. Kimse reddedemez. En büyük filozof da gelse, en dinsiz kâfir de gelse, en büyük ârif ve âlim de gelse düzenin arkasında görünen ilmi ve iradeyi okur. ]
Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir; küffârın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir.
[ Küfür ve dalalet, varlığı değil yokluğu savunuyor. Allah’ın yokluğuna delil aramaya çalışıyor. Oysa ilim, var olana dair olur. Yokluk bilinemez. Varlık bilinir. Hayat görünür. Bu açıdan küfrün temel özelliği görünene gözünü yummak, işitilene kulağını tıkamaktır. Hakka ve Hakikate karşı laubalilik, ciddiyetsizlik, yalanlama ve hıyanettir. ]
Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz o ehl-i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder.
[ İmanî meseleler haktır, gerçeğe uygundur. Dış dünyada eserlerini görebiliyoruz. Çünkü canlıların ihtiyacı olan gıdalar —ağaçlarda olduğu gibi— ona bir şekilde ulaşıyor veya o ulaştırılıyor. Bu şekilde yeryüzünde milyonlarca tür canlı karada, denizde ve havada milyar yıldır yaşıyor. Bu durum gösterir ki öyle bir düzen var ki ne denizin karanlık kısmındaki canlıları unutuyor, ne toprak altında yaşayan solucanları es geçiyor. Her şeyi görüyor, ihtiyacını işitiyor, muhtaç olduğu şeyleri ona yetiştiriyor. Aksi takdirde hayat devam edemezdi. İşte bu durum sürekli müşahede edilen bir manzara… İçinde rızık, hikmet, duyulma, görülme, cevap verme gibi sayısız hakikat görünüyor. Din, bu görünen, hakkın ta kendisi olan, sabit şekilde devam eden, varlığı delillerle ispat edilen imani meselelerden ve tevhidi fiillerden Allah’a, Onun varlığına ve Birliğine ve sıfatlarına intikal ediyor. Onun dünyayı Ahiret için bir tarla, imtihan salonu, manevra meydanı kıldığını görüyor, gösteriyor, hikmetle ispat ve izah ediyor. Bu açıdan ilimle, müşahede ile, hikmetle, münazara ile gördüğü ve gösterdiği için hiçbir peygamberi geldiği toplum fikren mağlup edememiş. Kaba kuvvetle, baskı, işkence ve hicrete zorlamakla onlarla mücadeleye kalkışmışlar. Bu durum gösterir ki nebilerdeki ilim karşı konulamaz derecede hakka ve hakikate uygundur. Bütün hepsi bu şekilde bir sürece girmeleri gösterir ki, peygamberlerle ilim ve hikmet boyutuyla mücadele edilemez. Zaten din ve dinsizlik savaşı ilim-kudret savaşıdır. ]
Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir (çok sayıda); birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.
Fakat ispat edenler demiyor ki, “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefsü’l-emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür” der. Görenler bütün aynı dâvâyı ve “Nefsü’l-emirde vardır” der. Demek bütün dâvâlar birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, dâvâları da ayrı ayrı olur. Nefsü’l-emre hükmedemiyorlar. Çünkü nefsü’l-emirde nefiy ispat edilmez. Çünkü ihata lâzımdır.
 (Mutlak yokluk veya bir şeyin mutlak yokluğu çok büyük müşkilattan sonra ancak isbat edilebilir) bir kaide-i usuldür.
[ Bir şeye yok diyebilmek için bütün varlık âlemlerini, bütün muhtemel boyutları, bütün âlem çeşitlerini, bütün zamanları-mekanları, zamansızlık ve mekansızlık âlemlerini kişi gezecek, hepsini sonsuz bir görme ile görecek, sonsuz bir duyma ile duyacak, sonsuz bir bilme ile bilecek ki ondan sonra yok diyebilsin. Yani Allah yok diyen kişinin bir ilah olması lazım. Bir insanın ilah olması ise imkansızdır. Mutlak ilim ve hikmet, mutlak varlık ve kudret sahibi olarak Allah, “ Benim bilmediğim şeyleri ve isimleri bana ortak koşuyorlar ” diyor. Yani demek istiyor ki, putların hakikati yok. Şirkin varlık ve sonsuzluk âleminde yeri yok. Hayal ürünüdür. ]
Evet birşeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbat edilsin. İşte bu sırra binâen; ehl-i küfrün bir hakîkatı nefyetmesi ise, bir mes’eleyi halletmek veyahud dar bir delikten geçmek veyahud bir hendekten atlamak misâlindedir ki; bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbat edenler nefsü’l-emirde hakîkat-ı hale baktıkları için, müddeaları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyâde kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.
[ Üstad bu boyutu vurgulamak için bazen 14 asır boyunca her asırda 350.000.000 kişinin Onun risaletine şahidliği… diyor. Bu şekilde insanın sayı çokluğuna müptela duygularına da hitap ediyor. Fakat bu 350 milyon kişi sürü gibi değiller. Her biri Allah’ın varlığı ve birliğine delil sahibidirler, der. ]

MUHAKEMAT – ARNAVUTÇA TERCÜMESİ YAPILDI . . .

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN ARGUMENTE TE ARSYESHME NJE RECETE PER ULEMATE – DIJETARET –  MUHAKEMAT  – ARNAVUTÇA
Risale-i Nurun yabancı dil tercümeleri arasında ARNAVUTÇA MUHAKEMAT tercümesi de yerini aldı. 

Eser Bilgileri

CİLT      : VİNLEKS
EBAT    : BÜYÜK BOY (17 x 24 cm)
KAĞIT  : 1. HAMUR
BASKI  : TEK RENK
SAYFA  : 192 SAYFA

 

eser temini: www.sozler.com.tr

www.NurNet.org

Alemimizdeki müsilaj

Alemimizdeki müsilaj 

“Müsilaj, hemen hemen tüm bitkiler ve bazı mikroorganizmalar tarafından üretilen kalın, yapışkan bir maddedir.” [wikipedi] 

Bugünlerde bir çok mecralarda bu müsilaj meselesi gündeme gelmekte. Herkes heybesindeki çözüm haritasını ortaya döküyor. Peki bu müsilajın bize bakan vechi nedir diye alemimizi yoklasak neler çıkacak acaba hiç düşündük mü? 

Burada müsilaja ve gaflete sebep olan şeyler olarak bakmalıyız. O zaman karşımıza farklı manzara ve tablolar çıkmaktadır. 

İnsanı Hak’tan alıkoyan malayani olan her şey nefs-i emmarenin müsilajıdır. Bu müsilaj insanı şevk, gayret, cehd, faaliyet, ciddiyet, sadakat, metanet, salabet, ihlas gibi nezih hasletlerden ya alıkoyuyor ya geri bırakıyor. 

İnsan hakikatlerle meşgul olamadığı için tam manasıyla alemini müsilajlar istila etmektedir. Sıkıntılı olan bu zamanlarda insan kabz-bast aleminin etki alanına girmektedir. Bu kabz haletinde insanı sıkıntılar, afakanlar basar. Maneviyattan uzaklaşırsa insan küfre kadar gider Allah muhafaza. Maneviyata adım atarsa bu onu terakki ettirir. Yani birisinde müsilaj ayağını kaydırabilir diğerindeyse insanı say u gayrete, azm ü sebata sevk eder. Bu sebeple insan alemi 18 bin alemin kesişme kavşağı olması cihetiyle daima müsilajlara açıktır. 

İnsan alemini müsilajdan temizlemek için tefekkür, tezekkür ve kıraatle olan meşguliyetini daha da arttırıp doğru şeylerle, doğru kimselerle ve doğru yerde meşgul olma yolunu tercih etmelidir. 

Ne mutlu nefsini ve neslini hakikatlerle meşgul edebilene.. 

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

 

Kaynak: RisaleHaber

Kalbin, Ruhun, Sırrın Hayat Mertebeleri

İnsanın manevi hayat mertebeleri, insanın kalb, ruh, sır gibi İlâhî ilim hazinelerinin yeşertilmesi ve yaşanılmasına bağlıdır. Huzûrî ilmin, 3 farklı çaptaki tecellisini bu 3 hayat mertebesi ifade eder. Bu mertebeler, insanın zaman algısıyla çok yakından ilgilidirler. Kalb, bir hüzünler mahzenidir. Ruh bir korkular mahşeridir. Sır, bütün zamanları içine alan emeller sarayıdır. Bu yönüyle insana geçmiş ve gelecek zamanın kapılarını açan akıl cihazı, insanlığın başına bir bela ve iptila olabildiği gibi, vahdet ve tevhid şuuru ile insana sonsuz saadetlere erişme, zamansızlığı tatma, bekayı zevk etme, sonsuzluğu yaşama imkanını da bahşediyor. Bu süreç zorunlu 2 tarz üzere insanlık dünyasında tarih boyunca akmıştır. Bu 2 zorunlu hali ve işleyiş sürecini, Bediüzzaman Said Nursi Lem’alar kitabının önemli bir bölümü olan 17. Lem’anın 14. Nota’sında şöyle ifade eder:

DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “ Lâ ilâhe illallah ” kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Bu öz, veciz, derin ve külli hakikatleri anlatan metni şöyle şerh edebiliriz:

Öncelikle şunu diyebiliriz: Lem’alar kitabı Bediüzzaman tarafından ruh terbiyesine tahsis edildiği için bu bölümde ruh fabrikasını işlettirmek, onu bir Gül Fabrikası ve bir Nur Fabrikası haline getirmek hedeftir. İnsan beyninin gelişmiş seviyeleri bir “gül ve güneş” imajinasyonları çizerek ve bu tarz nöral ağ ve titreşimler sergileyerek ruhun gelişme seyir ve sürecine eşlik eder.

Bu bölümde Bediüzzaman insanlardaki zaman algısını işliyor. İnsan ne geçmiştedir, ne gelecektedir. İnsan “an” vardır. Fiziksel olarak şimdiki zamanda ve andayız, diyor. Madde varlık, an’da vardır. Maddî varlık için dün ve yarın, geçmiş ve gelecek, ezel ve ebed yoktur. Madde için ve insanın maddeci nefs-i emmaresi için, varlık sadece içinde bulunulan andır. O yüzden nefis, heva, heves, hisler işin ne öncesini ne de sonrasını görebilirler. Bu manada onlar akıbete kördürler. Yapılacak bir işin kötü âkıbetini ne düşünmek, ne de gösterilirse görmek isterler. Çünkü alınacak o pis lezzete kilitlenip kalmışlardır.

Nefsani ve cismani hayat boyutuyla insan için geçmiş ve gelecek algısının, onların farkında olmanın hiçbir anlamı yoktur. Fakat insanda akıl, kalb, ruh olduğu için geçmiş ve gelecek zamanları insan görüyor. Akıl, bu iki âlemin kapılarını açıyor. Kalb, ta ezele kadar uzanan bir el ile bütün geçmiş zamana yayılır. Hasretlerini, hüzünlerini gidermek ister. O günleri tekrar tekrar yaşamak ister. Duygu bazında iç dünyasında da yaşar. Ruh ise, tâ ebede kadar uzanan bir el ile bütün gelecek zamanı aydınlatmaya, kendisi hakkında güvenilir hale getirmeye, her şeyi kontrolü altına almaya çalışır. Bu şekilde korku ve endişelerden kurtulmak ister. Geçmişi ne olursa olsun geleceğini daha iyi kılmak ister. Duygu bazında iç dünyasında bu mutluluğu yaşar.

Kur’anda 20 âyet “ la havfun aleyhim ve la hum yahzenûn[1] ( Onlara gelecek korkusu ve geçmişin nükseden üzüntüleri yoktur ) cümlesiyle ruhun korkularını, kalbin hüzünlerini vurgular. Bu dugyuların esaretinden ancak “evliyaullah” (Allah’ın dostu olup Onun velayeti altına girenler) kurtulur, der. Onlar da bunu tahkiki iman ve takva ile elde ederler diye Yunus suresi 62-64. Âyetler bildiriyor. O kadar bu korku ve hüzünler insan fıtratında hâkimdir ki, çoğu insan geçmişin içinde yaşar. Hatıralarında hapsolur, kaybolur gider. Melankoli budur. Birçoğu da geleceğe dair endişeler altında ezilir, ruhunu hasta eder. Depresyon budur. Bu algı o kadar güçlü ve gerçekçidir ki, insan bu ânın önemini unutur. Geleceği bu ândaki faaliyetlerin şekillendirdiği hakikatini kaybeder. Bu algının neticesinde birçok kişi aklının gördüğü o binlerce yıllık gelecek zamanı bizzat yaşayacakmış zannına kapılıp kendisini, algıladığıyla özdeş görür. O yüzden 1000 yıl dünyada yaşayacakmışçasına planlar yapar.[2] Tam dünyaperest bir hale gelir. Bu geçmiş ve gelecek zaman algısının kalbe ve ruha verdiği tadın lezzeti ve ferahı, nefsin işine gelir. Onu bulunulan ânın sorumluluklarından kaçan, erteleyici, miskin bir hale sokar. İşte bu noktada Üstad der: “Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür.” İki aynayı karşı karşıya koyarsak, bir birlerinde binlerce kez yansırlar. Baktığımızda çok geniş bir meydan gibi görünür. Oysa hakikatte sadece 2 ayna vardır. Bu yansımalar bâtınî derinliği anlatması noktasında çok önemlidir! Üstad bu iç içe yansımaları insanda oluşturan hususu açıyor:“ Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok edilmiş) ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. ”

Bu temsil biraz semboliktir ve rüyaların da dilini öğretiyor: Sağ taraf, geçmiş zaman… Sol taraf, gelecek zaman… Kabir, şu an… Kabre ise, cesed konulur. Yani diyor Üstad, sen zahiren diri, hakikaten ölüsün. Gerçek dirilik, kesilmeyen bir süreçtir. Senin canlılığın bu an ile sınırlı. “ Allah ve Resulü sizi ihya edip diriltecek işlere çağırdığında Ona icabet edin”[3] âyetinin de Risale-i Nurdaki tefsiri burasıdır. Kalb ve ruh ölü ise, nefis diridir. Nefis ölmeye başladıkça, kalb ve ruh dirilir. Bu, bir maneviyat kanunudur. “Kalb ve ruhu diriltecek şey nedir?” sorusu akla gelirse Üstad aşağıda cevabını verecek. Fakat insanın bu hayalî zaman algısını hakiki bir geçmiş-gelecek algısına, Ezeliyet ve Ebediyet şuuruna yükseltmek için İlahî sistem şöyle işliyor: “ senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.” Zamanın meselesinin evveli-ahiri-zâhiri-bâtını vardır. Evvel-i zaman, mazi ve ezeliyet… Âhir-i zaman, müstakbel ve ebediyet… Zâhir ve bâtın-ı zaman, bu an ve şimdiki zaman… Zâhir-i zaman, maddenin hareketine dayanır. Bâtın-ı zaman ise, maddenin hareketini düzenleyen mana ve hakikate dayanır. Yani aslında zaman dediğimiz şey, İlahî ilmin, İlâhî kudretle birleşme yolculuğunun uzunluğudur. İnsanlar bu yolculuğun an’daki halini görüyorlar. Fakat akıl, tamamını görebiliyor. “ Geçmiş çıktı gitti, bakalım yarın neler getirecek? ” diye akıl çok net olarak süreci okuyor ve görüyor. Kalb ise, elden çıkıp giden güzelliklerin ardından hasretle bakıyor. Ruh ise, gelecek zamanın neler getireceği, zarar getirip getirmeyeceği hakkında endişeyle dolu ve en ufak bir sese kulak kabartıyor. Nefs-i emmâre için zaman tek bir andır. İnsan nefsine uysa, gittikçe tembelleşir. Tembellikte zirve, tam manasıyla hareketsiz kalmaktır. Mutlak manada duran bir şey için, zaman da biter. Sadece madde algısı kalır. Hareket, maddeyi eriten bir hakikat. Bu açıdan hareketsiz duran dağların ömrü ile, nisbeten hareketli ağaçların ve tam hareketli hayvanların ömürleri kıyaslansa mesele görünür. İnsandan ise Allah maddi ve manevi faaliyet ve hareket istiyor. Bu hareketle insan cismini ve maddesini eritip nurlandırıyor. Bu 17. Lem’anın başındaki ifadede geçen: “ inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden…” cümlesindeki 3 fiile erişir. Fikir, hareket etmeye başlarsa, kalb de manevi âlemlerde seyahat etmeye başlar. Bu ikisi hareket ederse ruhta da inkişaflar meydana gelir. Ruh fabrikası kurulmaya başlanır. Fakat ilk adım fikre aittir. Bunları insana nasip eden ise “inâyet-i Rabbâniye” dir. İnâyet ise, âciz ve çaresizlere odaklanan İlâhî bir sıfat… Aczini hissedenlere Allah Rububiyeti gereği bu gelişme yolculuğunu ilham ve ikram eder.

İnsan, gaflet, vehim ve hayalinin etkisi altına girdiği ve onların esiri olduğunda Cenab-ı Hakk bir lütuf olarak o kişiye musibet verir. Ta ki uykuları kaçsın, keyfini kaçırsın. Bu şekilde kendi vazifelerini hatırlasın. Aksi takdirde “ geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar. ” Rahatlık içinde ömür o kadar bereketsiz, kıymetsiz, ürün vermeden geçer ki, Müminun suresindeki bir âyet bunu şöyle ifade eder: “

  1. Allah (inkarcılara) “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.
  2. Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık…”

Bu kadar boş ve değersiz bir hayat yaşamak bir kaderdir. Cenab-ı Hakk ihsanıyla bazen hastalık, bazen hıyanet, bazen hapis ve benzeri musibetlerle kişiyi o Cehennem yuvasından kurtarır. Fakat kişi aklı başında biriyse buna gerek kalmaz. O doğrudan hareket-i fikriyeye başlar. Fikrî hareket insanı anlık, cüz’î, maddeci bakıştan çeker alır. Ona sermedi, ezelî ve ebedî, külli ve manevi bir nazar kazandırır. Buna Tevhid denilir. Üstad bu kısmı açıyor:

“ Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” Burada Üstad’ın dünya hayatı dediği, maddi hayat manasındadır. Maddi hayat, diğer canlılarda olduğu gibi anlıktır. Cismânî yaşayış dediği, bitkisel hayattır. Bizim cismimizi beslemek, korumak şeklindeki hayat tarzımız… Hayvanî hayat dediği ise, hayvanî duygularımızın esiri bir hayat demektir. Kin, hırs, nefret, hased, inat gibi kişiyi anda boğan ve kilitleyen duygular… Dünya hayatının zıddı, ukba ve Âhiret hayatıdır. Cismânî yaşayışın zıddı, ruhani hayattır. Hayvanî hayat tabirinin zıddı ise, kalbî hayattır. Burayı Üstad “kalb ve ruhun derece-i hayatı” diye ifade eder. Bu hayat tabakalarına yükselmenin yeme-içmeye bakan yönünü Üstad 19. Lem’ada şöyle ifade eder: “ Aklı, midesine; kalbi, nefsine; ruhu, cesedine hâkim olmak… ”

Bu kısımda ise, aklın hareket-i fikriyesini, kalb ve ruhun zikirleriyle desteklemeyi ifade eder. Bu zikir kişiye hakikatte anlık, vehim gözüyle ebedî ve ezelî gözüken bir sanal hayattan; gerçekten var olan, hakikatli ve ruhlu bir hayatı kazandırır. Üstad’ın tabiriyle “ geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” Kalb için, daire-i hayat; ruh için, âlem-i nurdur. Kalb ve ruhu aynı anda işleten ve geliştiren zikri ise Üstad açıyor:

“ İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden ‘ Lâ ilâhe İlallah ’ kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir. ”

Marifetullah, Allah’ı tanıma yolculuğunda elde edilen tasavvur seviyesinde bilgilerdir. Normal aklımızdan ötede duygusal bir zekâmız bulunuyor. Kelime-i Tevhid zikri, kalbimizin bu yönünü de işletiyor. Vahdâniyet ise, vâhidiyet ve ehadiyeti cem eden, celal ve cemali iç içe görebilen, kemal seviyedir. Ki her bir ruhun aşkla aradığı ve istediği sekîne halini bu tevhid seviyesi verir. Bu manada Kelime-i Tevhid, Vâhidiyet ve Ehadiyet sırlarını, bunların iç içe görünüşlerinin yolunu, yöntemini öğretiyor.

Kalbin işlemesi onu “ârif” yapar. “Ârifin fikri neyse zikri odur” sözü kalb için fikir-zikir birlikteliğini anlatıyor. Ruh, bir nur fabrikası olarak işler. Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyet sırlarını, kemalinin sırlarını içinde işler. Kâinata manevi elektrik üretir. Bu hakiki ilimle olur. Hakiki ilim, nurludur. Huzur verir. İnsanı şuhuda eriştirir. Baktığı zaman her şeyin derinliklerine inen bir nüfuz-u maneviye kavuşturur. Ve ona meseleleri kuşattırır. İnsana yakîn, itminan ve emniyet verir. Her bildiği mesele onda bir iman haline gelebilir. Bu imanı başkalarına da etkili şekilde anlatabilir. Üstad kelime-i Tevhidi, 7. Şua’nın Arapçasında detaylıca tefsir etmiş; Onun Arapçasını vird olarak okuyabiliyoruz. Gayet güzeldir. Onun özetini ise Büyük Cevşen’deki Hülasatü’l-Hülasa yapmış, okuyabiliriz.

Ruh Fabrikasının işleyebilmesi için temel bir şart, İhlas, Uhuvvet ve Hakikatin sırlarını yaşamaktır. Bunun yaşanması için Üstad, İhlas Risalesini yazmış.

Remiz kısmını şöyle anlayabiliriz: Bütün insanlığın uğrunda emek sarfettiği şeylerin özüne inersek bunları güç ve bilgi şeklinde temellenmiş olarak buluyoruz. Yani kudret ve ilim… Nefis ve enâniyetine tabi olanlar kudret peşinde ömür harcarlar. Geriye miras olarak da para, ev, araba, arazi gibi dünya hayatı ile bağlı, fani şeyler bırakırlar. Fakat nefis ve benliğini aşanlar ilim ve daha ötede hikmet peşinde ömürlerini harcarlar. Geriye miras olarak da ilim ve hikmet, güzel ahlak, kitap, kaliteli talebeler bırakırlar. “ Biz peygamberler altın ve gümüş miras bırakmayız. Peygamberlerin varisçileri âlimlerdir, bizim mirasımız ilimdir [4] hadisi Peygamberler gibi deha-yı azam şahsiyetlerin ömürlerini ne uğurda harcadıklarını gösteren çarpıcı ve vurucu bir cümledir.

Kudret, madde olarak tecelli eder. Madde ise, an’da vardır. Ne yarın ne de dün maddi olarak vardır. Bu açıdan maddeyi ve kudreti biz insanlar sadece şu anda görebiliyor ve hissedebiliyoruz. Fakat dünü ve öncesini yaşadığımız, maddi acı ve lezzetlerini hissettiğimiz de hakikatin ta kendisi… Bizdeki hafıza, şuur, zaman algısı ve akıl bizim için kişisel geçmiş ve gelecek zamanlarımızın kapısını açtığı gibi daha ötede bütün insanlığın geçmiş ve gelecek zamanını, daha da ötede bütün dünyanın ve kâinatın geçmiş ve gelecek zamanlarının kapılarını açabiliyor. İşte bu noktada bütün yatırımını anda görülen, hissedilen, yarın elden çıkacak olan, kişinin iç dünyasına en fazla rızık olarak girebilen, kişiye en ileri boyutta anlık bir zevk ve lezzet verebilen kudret ve madde bir yol olarak görünüyor… Diğer yanda ise ta ezelden ebede, her zamanda ve her mekanda “varlık” olarak, canlılar dünyasında “ hayat ” olarak, his ve şuur sahiplerinde “duygu” olarak, akıl sahiplerinde “geçmiş-gelecek zaman algısı” olarak görünen, kişinin hakikatini teşkil ettiği için onunla tamamen bütünleşebilen, onun hakikatini ve mahiyetini anahtar gibi açıp ona ebedî saadeti, nihayetsiz ve daimi zevk ve lezzetleri hissettiren “ külli ilim ”  ve “ külli hikmet ” bir yol olarak görünüyor. Peygamberlerin yolundan gidenler için yol, ilimdir. İlmin odaklandığı mevzu, cüz’î ve kişisel ise, verdiği zevk ve lezzet, mutluluk ve kıymet de cüz’îdir. Fakat ilim, vücud-hayat-his-şuur-akıl gibi mutlak, külli, muhit meselelere yönelmişse kişinin aklına, kalbine, vicdanına, ruhuna, sırrına ve sayısız latifelerine muazzam genişlikte bir nur ve feyiz âlemi hediye eder. Bu ilmi, amel haline getirmek ise, kişiyi bu büyük âlemlerle bütünleştirir. İnsan ruhu, ilim ve emir sıfatlarından yaratıldığından ve ruh, evrensel bir kanun olduğundan, kâinata ve ezel-ebede dair elde ettiği ilim ile, ruhunu nurlandıran ve bu ilmi amel haline getiren bir ruh, bilgi-işlem çapına göre canlılık seviyesinde ilerler. Mutlak hakikatleri duygularına işledikçe ve yerleştirdikçe, hayat seviyesi yükselir. Anlık hayattan sıyrılır, suya atılan taşın oluşturduğu gibi ezel-ebede doğru yayılan dalgalar ve sinyaller şeklinde yıllar evveli ve sonrasına ait bir daireye, daha ileride asırlar evveli ve sonrasına yayılan bir daireye, daha ötede bütün kâinatı her an yaşayan bir duygu zenginliğine erişir. Üstad bunlara kalbin, ruhun, sırrın hayat mertebeleri şeklinde isimler veriyor. Bu mesele anlaşılırsa Kur’anın, Hz. Peygamber (ASM) daha doğmadan meydana gelen Fil Vakası için “ Elem tera keyfe feale Rabbüke bi ashabi’l-fîl ”( Görmedin mi ya Muhammed, Rabbin fil sahiplerine nasıl muamelede bulundu, onları nasıl helak etti?! ) sorusunu anlarız.

Kalb ve ruh için, zaman hakikati bütünüyle vardır. Nefis ve benlik içinse sadece bu an vardır. Bu anı baz alarak anlık zevk ve lezzetlere takılıp kalanlar zahirperest, maddeci ve müşrikçe bir hale düşüyorlar. Fakat kalb ve ruhunu baz alanlar ta ezel ve ebede uzanan baki hakikatlere odaklanmakla kabuklarından sıyrılıp hayatlarını Hayat-ı Ezelî’ye bağlayıp fani ömrünü Sermedî Hayat-ı Akdes’e Tevhid ve Teslim ile ayna haline getirebiliyorlar. Hayatını Allah’a adamakla bu zatların canlılık seviyeleri o derece yükselir ki, etraflarına taşacak, dokundukları cansız şeyi canlandıracak, canlı şeylerin hayatını güçlendirecek ve yükseltecek bir seviye elde ederler. Bu hayat seviyesine ıstılah olarak “ Hayat-ı Sâriye ” ( Etrafa bulaşan, sirayet eden canlılık ) adı verilir.. Peygamberlerin ölüleri diriltme, cansız nesneleri konuşturma mucizelerinin arka planında bu sır bulunuyor, diyebiliriz.

[1] Mesela Yunus suresi, 62.

[2] Bakara suresi, 96.

[3] Enfal suresi, 24.

[4] Ebû Davud, “ilim” 1; Tirmizi, “ilim” 19. Ayrıca bk. Buhari, “ilim” 10; İbni Mace, “Mukaddime” 17.