Kategori arşivi: Günlük Paylaşımlar

Kalbin, Ruhun, Sırrın Hayat Mertebeleri

İnsanın manevi hayat mertebeleri, insanın kalb, ruh, sır gibi İlâhî ilim hazinelerinin yeşertilmesi ve yaşanılmasına bağlıdır. Huzûrî ilmin, 3 farklı çaptaki tecellisini bu 3 hayat mertebesi ifade eder. Bu mertebeler, insanın zaman algısıyla çok yakından ilgilidirler. Kalb, bir hüzünler mahzenidir. Ruh bir korkular mahşeridir. Sır, bütün zamanları içine alan emeller sarayıdır. Bu yönüyle insana geçmiş ve gelecek zamanın kapılarını açan akıl cihazı, insanlığın başına bir bela ve iptila olabildiği gibi, vahdet ve tevhid şuuru ile insana sonsuz saadetlere erişme, zamansızlığı tatma, bekayı zevk etme, sonsuzluğu yaşama imkanını da bahşediyor. Bu süreç zorunlu 2 tarz üzere insanlık dünyasında tarih boyunca akmıştır. Bu 2 zorunlu hali ve işleyiş sürecini, Bediüzzaman Said Nursi Lem’alar kitabının önemli bir bölümü olan 17. Lem’anın 14. Nota’sında şöyle ifade eder:

DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden “ Lâ ilâhe illallah ” kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Bu öz, veciz, derin ve külli hakikatleri anlatan metni şöyle şerh edebiliriz:

Öncelikle şunu diyebiliriz: Lem’alar kitabı Bediüzzaman tarafından ruh terbiyesine tahsis edildiği için bu bölümde ruh fabrikasını işlettirmek, onu bir Gül Fabrikası ve bir Nur Fabrikası haline getirmek hedeftir. İnsan beyninin gelişmiş seviyeleri bir “gül ve güneş” imajinasyonları çizerek ve bu tarz nöral ağ ve titreşimler sergileyerek ruhun gelişme seyir ve sürecine eşlik eder.

Bu bölümde Bediüzzaman insanlardaki zaman algısını işliyor. İnsan ne geçmiştedir, ne gelecektedir. İnsan “an” vardır. Fiziksel olarak şimdiki zamanda ve andayız, diyor. Madde varlık, an’da vardır. Maddî varlık için dün ve yarın, geçmiş ve gelecek, ezel ve ebed yoktur. Madde için ve insanın maddeci nefs-i emmaresi için, varlık sadece içinde bulunulan andır. O yüzden nefis, heva, heves, hisler işin ne öncesini ne de sonrasını görebilirler. Bu manada onlar akıbete kördürler. Yapılacak bir işin kötü âkıbetini ne düşünmek, ne de gösterilirse görmek isterler. Çünkü alınacak o pis lezzete kilitlenip kalmışlardır.

Nefsani ve cismani hayat boyutuyla insan için geçmiş ve gelecek algısının, onların farkında olmanın hiçbir anlamı yoktur. Fakat insanda akıl, kalb, ruh olduğu için geçmiş ve gelecek zamanları insan görüyor. Akıl, bu iki âlemin kapılarını açıyor. Kalb, ta ezele kadar uzanan bir el ile bütün geçmiş zamana yayılır. Hasretlerini, hüzünlerini gidermek ister. O günleri tekrar tekrar yaşamak ister. Duygu bazında iç dünyasında da yaşar. Ruh ise, tâ ebede kadar uzanan bir el ile bütün gelecek zamanı aydınlatmaya, kendisi hakkında güvenilir hale getirmeye, her şeyi kontrolü altına almaya çalışır. Bu şekilde korku ve endişelerden kurtulmak ister. Geçmişi ne olursa olsun geleceğini daha iyi kılmak ister. Duygu bazında iç dünyasında bu mutluluğu yaşar.

Kur’anda 20 âyet “ la havfun aleyhim ve la hum yahzenûn[1] ( Onlara gelecek korkusu ve geçmişin nükseden üzüntüleri yoktur ) cümlesiyle ruhun korkularını, kalbin hüzünlerini vurgular. Bu dugyuların esaretinden ancak “evliyaullah” (Allah’ın dostu olup Onun velayeti altına girenler) kurtulur, der. Onlar da bunu tahkiki iman ve takva ile elde ederler diye Yunus suresi 62-64. Âyetler bildiriyor. O kadar bu korku ve hüzünler insan fıtratında hâkimdir ki, çoğu insan geçmişin içinde yaşar. Hatıralarında hapsolur, kaybolur gider. Melankoli budur. Birçoğu da geleceğe dair endişeler altında ezilir, ruhunu hasta eder. Depresyon budur. Bu algı o kadar güçlü ve gerçekçidir ki, insan bu ânın önemini unutur. Geleceği bu ândaki faaliyetlerin şekillendirdiği hakikatini kaybeder. Bu algının neticesinde birçok kişi aklının gördüğü o binlerce yıllık gelecek zamanı bizzat yaşayacakmış zannına kapılıp kendisini, algıladığıyla özdeş görür. O yüzden 1000 yıl dünyada yaşayacakmışçasına planlar yapar.[2] Tam dünyaperest bir hale gelir. Bu geçmiş ve gelecek zaman algısının kalbe ve ruha verdiği tadın lezzeti ve ferahı, nefsin işine gelir. Onu bulunulan ânın sorumluluklarından kaçan, erteleyici, miskin bir hale sokar. İşte bu noktada Üstad der: “Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür.” İki aynayı karşı karşıya koyarsak, bir birlerinde binlerce kez yansırlar. Baktığımızda çok geniş bir meydan gibi görünür. Oysa hakikatte sadece 2 ayna vardır. Bu yansımalar bâtınî derinliği anlatması noktasında çok önemlidir! Üstad bu iç içe yansımaları insanda oluşturan hususu açıyor:“ Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok edilmiş) ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin. ”

Bu temsil biraz semboliktir ve rüyaların da dilini öğretiyor: Sağ taraf, geçmiş zaman… Sol taraf, gelecek zaman… Kabir, şu an… Kabre ise, cesed konulur. Yani diyor Üstad, sen zahiren diri, hakikaten ölüsün. Gerçek dirilik, kesilmeyen bir süreçtir. Senin canlılığın bu an ile sınırlı. “ Allah ve Resulü sizi ihya edip diriltecek işlere çağırdığında Ona icabet edin”[3] âyetinin de Risale-i Nurdaki tefsiri burasıdır. Kalb ve ruh ölü ise, nefis diridir. Nefis ölmeye başladıkça, kalb ve ruh dirilir. Bu, bir maneviyat kanunudur. “Kalb ve ruhu diriltecek şey nedir?” sorusu akla gelirse Üstad aşağıda cevabını verecek. Fakat insanın bu hayalî zaman algısını hakiki bir geçmiş-gelecek algısına, Ezeliyet ve Ebediyet şuuruna yükseltmek için İlahî sistem şöyle işliyor: “ senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.” Zamanın meselesinin evveli-ahiri-zâhiri-bâtını vardır. Evvel-i zaman, mazi ve ezeliyet… Âhir-i zaman, müstakbel ve ebediyet… Zâhir ve bâtın-ı zaman, bu an ve şimdiki zaman… Zâhir-i zaman, maddenin hareketine dayanır. Bâtın-ı zaman ise, maddenin hareketini düzenleyen mana ve hakikate dayanır. Yani aslında zaman dediğimiz şey, İlahî ilmin, İlâhî kudretle birleşme yolculuğunun uzunluğudur. İnsanlar bu yolculuğun an’daki halini görüyorlar. Fakat akıl, tamamını görebiliyor. “ Geçmiş çıktı gitti, bakalım yarın neler getirecek? ” diye akıl çok net olarak süreci okuyor ve görüyor. Kalb ise, elden çıkıp giden güzelliklerin ardından hasretle bakıyor. Ruh ise, gelecek zamanın neler getireceği, zarar getirip getirmeyeceği hakkında endişeyle dolu ve en ufak bir sese kulak kabartıyor. Nefs-i emmâre için zaman tek bir andır. İnsan nefsine uysa, gittikçe tembelleşir. Tembellikte zirve, tam manasıyla hareketsiz kalmaktır. Mutlak manada duran bir şey için, zaman da biter. Sadece madde algısı kalır. Hareket, maddeyi eriten bir hakikat. Bu açıdan hareketsiz duran dağların ömrü ile, nisbeten hareketli ağaçların ve tam hareketli hayvanların ömürleri kıyaslansa mesele görünür. İnsandan ise Allah maddi ve manevi faaliyet ve hareket istiyor. Bu hareketle insan cismini ve maddesini eritip nurlandırıyor. Bu 17. Lem’anın başındaki ifadede geçen: “ inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden…” cümlesindeki 3 fiile erişir. Fikir, hareket etmeye başlarsa, kalb de manevi âlemlerde seyahat etmeye başlar. Bu ikisi hareket ederse ruhta da inkişaflar meydana gelir. Ruh fabrikası kurulmaya başlanır. Fakat ilk adım fikre aittir. Bunları insana nasip eden ise “inâyet-i Rabbâniye” dir. İnâyet ise, âciz ve çaresizlere odaklanan İlâhî bir sıfat… Aczini hissedenlere Allah Rububiyeti gereği bu gelişme yolculuğunu ilham ve ikram eder.

İnsan, gaflet, vehim ve hayalinin etkisi altına girdiği ve onların esiri olduğunda Cenab-ı Hakk bir lütuf olarak o kişiye musibet verir. Ta ki uykuları kaçsın, keyfini kaçırsın. Bu şekilde kendi vazifelerini hatırlasın. Aksi takdirde “ geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar. ” Rahatlık içinde ömür o kadar bereketsiz, kıymetsiz, ürün vermeden geçer ki, Müminun suresindeki bir âyet bunu şöyle ifade eder: “

  1. Allah (inkarcılara) “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.
  2. Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık…”

Bu kadar boş ve değersiz bir hayat yaşamak bir kaderdir. Cenab-ı Hakk ihsanıyla bazen hastalık, bazen hıyanet, bazen hapis ve benzeri musibetlerle kişiyi o Cehennem yuvasından kurtarır. Fakat kişi aklı başında biriyse buna gerek kalmaz. O doğrudan hareket-i fikriyeye başlar. Fikrî hareket insanı anlık, cüz’î, maddeci bakıştan çeker alır. Ona sermedi, ezelî ve ebedî, külli ve manevi bir nazar kazandırır. Buna Tevhid denilir. Üstad bu kısmı açıyor:

“ Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” Burada Üstad’ın dünya hayatı dediği, maddi hayat manasındadır. Maddi hayat, diğer canlılarda olduğu gibi anlıktır. Cismânî yaşayış dediği, bitkisel hayattır. Bizim cismimizi beslemek, korumak şeklindeki hayat tarzımız… Hayvanî hayat dediği ise, hayvanî duygularımızın esiri bir hayat demektir. Kin, hırs, nefret, hased, inat gibi kişiyi anda boğan ve kilitleyen duygular… Dünya hayatının zıddı, ukba ve Âhiret hayatıdır. Cismânî yaşayışın zıddı, ruhani hayattır. Hayvanî hayat tabirinin zıddı ise, kalbî hayattır. Burayı Üstad “kalb ve ruhun derece-i hayatı” diye ifade eder. Bu hayat tabakalarına yükselmenin yeme-içmeye bakan yönünü Üstad 19. Lem’ada şöyle ifade eder: “ Aklı, midesine; kalbi, nefsine; ruhu, cesedine hâkim olmak… ”

Bu kısımda ise, aklın hareket-i fikriyesini, kalb ve ruhun zikirleriyle desteklemeyi ifade eder. Bu zikir kişiye hakikatte anlık, vehim gözüyle ebedî ve ezelî gözüken bir sanal hayattan; gerçekten var olan, hakikatli ve ruhlu bir hayatı kazandırır. Üstad’ın tabiriyle “ geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun.” Kalb için, daire-i hayat; ruh için, âlem-i nurdur. Kalb ve ruhu aynı anda işleten ve geliştiren zikri ise Üstad açıyor:

“ İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden ‘ Lâ ilâhe İlallah ’ kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir. ”

Marifetullah, Allah’ı tanıma yolculuğunda elde edilen tasavvur seviyesinde bilgilerdir. Normal aklımızdan ötede duygusal bir zekâmız bulunuyor. Kelime-i Tevhid zikri, kalbimizin bu yönünü de işletiyor. Vahdâniyet ise, vâhidiyet ve ehadiyeti cem eden, celal ve cemali iç içe görebilen, kemal seviyedir. Ki her bir ruhun aşkla aradığı ve istediği sekîne halini bu tevhid seviyesi verir. Bu manada Kelime-i Tevhid, Vâhidiyet ve Ehadiyet sırlarını, bunların iç içe görünüşlerinin yolunu, yöntemini öğretiyor.

Kalbin işlemesi onu “ârif” yapar. “Ârifin fikri neyse zikri odur” sözü kalb için fikir-zikir birlikteliğini anlatıyor. Ruh, bir nur fabrikası olarak işler. Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyet sırlarını, kemalinin sırlarını içinde işler. Kâinata manevi elektrik üretir. Bu hakiki ilimle olur. Hakiki ilim, nurludur. Huzur verir. İnsanı şuhuda eriştirir. Baktığı zaman her şeyin derinliklerine inen bir nüfuz-u maneviye kavuşturur. Ve ona meseleleri kuşattırır. İnsana yakîn, itminan ve emniyet verir. Her bildiği mesele onda bir iman haline gelebilir. Bu imanı başkalarına da etkili şekilde anlatabilir. Üstad kelime-i Tevhidi, 7. Şua’nın Arapçasında detaylıca tefsir etmiş; Onun Arapçasını vird olarak okuyabiliyoruz. Gayet güzeldir. Onun özetini ise Büyük Cevşen’deki Hülasatü’l-Hülasa yapmış, okuyabiliriz.

Ruh Fabrikasının işleyebilmesi için temel bir şart, İhlas, Uhuvvet ve Hakikatin sırlarını yaşamaktır. Bunun yaşanması için Üstad, İhlas Risalesini yazmış.

Remiz kısmını şöyle anlayabiliriz: Bütün insanlığın uğrunda emek sarfettiği şeylerin özüne inersek bunları güç ve bilgi şeklinde temellenmiş olarak buluyoruz. Yani kudret ve ilim… Nefis ve enâniyetine tabi olanlar kudret peşinde ömür harcarlar. Geriye miras olarak da para, ev, araba, arazi gibi dünya hayatı ile bağlı, fani şeyler bırakırlar. Fakat nefis ve benliğini aşanlar ilim ve daha ötede hikmet peşinde ömürlerini harcarlar. Geriye miras olarak da ilim ve hikmet, güzel ahlak, kitap, kaliteli talebeler bırakırlar. “ Biz peygamberler altın ve gümüş miras bırakmayız. Peygamberlerin varisçileri âlimlerdir, bizim mirasımız ilimdir [4] hadisi Peygamberler gibi deha-yı azam şahsiyetlerin ömürlerini ne uğurda harcadıklarını gösteren çarpıcı ve vurucu bir cümledir.

Kudret, madde olarak tecelli eder. Madde ise, an’da vardır. Ne yarın ne de dün maddi olarak vardır. Bu açıdan maddeyi ve kudreti biz insanlar sadece şu anda görebiliyor ve hissedebiliyoruz. Fakat dünü ve öncesini yaşadığımız, maddi acı ve lezzetlerini hissettiğimiz de hakikatin ta kendisi… Bizdeki hafıza, şuur, zaman algısı ve akıl bizim için kişisel geçmiş ve gelecek zamanlarımızın kapısını açtığı gibi daha ötede bütün insanlığın geçmiş ve gelecek zamanını, daha da ötede bütün dünyanın ve kâinatın geçmiş ve gelecek zamanlarının kapılarını açabiliyor. İşte bu noktada bütün yatırımını anda görülen, hissedilen, yarın elden çıkacak olan, kişinin iç dünyasına en fazla rızık olarak girebilen, kişiye en ileri boyutta anlık bir zevk ve lezzet verebilen kudret ve madde bir yol olarak görünüyor… Diğer yanda ise ta ezelden ebede, her zamanda ve her mekanda “varlık” olarak, canlılar dünyasında “ hayat ” olarak, his ve şuur sahiplerinde “duygu” olarak, akıl sahiplerinde “geçmiş-gelecek zaman algısı” olarak görünen, kişinin hakikatini teşkil ettiği için onunla tamamen bütünleşebilen, onun hakikatini ve mahiyetini anahtar gibi açıp ona ebedî saadeti, nihayetsiz ve daimi zevk ve lezzetleri hissettiren “ külli ilim ”  ve “ külli hikmet ” bir yol olarak görünüyor. Peygamberlerin yolundan gidenler için yol, ilimdir. İlmin odaklandığı mevzu, cüz’î ve kişisel ise, verdiği zevk ve lezzet, mutluluk ve kıymet de cüz’îdir. Fakat ilim, vücud-hayat-his-şuur-akıl gibi mutlak, külli, muhit meselelere yönelmişse kişinin aklına, kalbine, vicdanına, ruhuna, sırrına ve sayısız latifelerine muazzam genişlikte bir nur ve feyiz âlemi hediye eder. Bu ilmi, amel haline getirmek ise, kişiyi bu büyük âlemlerle bütünleştirir. İnsan ruhu, ilim ve emir sıfatlarından yaratıldığından ve ruh, evrensel bir kanun olduğundan, kâinata ve ezel-ebede dair elde ettiği ilim ile, ruhunu nurlandıran ve bu ilmi amel haline getiren bir ruh, bilgi-işlem çapına göre canlılık seviyesinde ilerler. Mutlak hakikatleri duygularına işledikçe ve yerleştirdikçe, hayat seviyesi yükselir. Anlık hayattan sıyrılır, suya atılan taşın oluşturduğu gibi ezel-ebede doğru yayılan dalgalar ve sinyaller şeklinde yıllar evveli ve sonrasına ait bir daireye, daha ileride asırlar evveli ve sonrasına yayılan bir daireye, daha ötede bütün kâinatı her an yaşayan bir duygu zenginliğine erişir. Üstad bunlara kalbin, ruhun, sırrın hayat mertebeleri şeklinde isimler veriyor. Bu mesele anlaşılırsa Kur’anın, Hz. Peygamber (ASM) daha doğmadan meydana gelen Fil Vakası için “ Elem tera keyfe feale Rabbüke bi ashabi’l-fîl ”( Görmedin mi ya Muhammed, Rabbin fil sahiplerine nasıl muamelede bulundu, onları nasıl helak etti?! ) sorusunu anlarız.

Kalb ve ruh için, zaman hakikati bütünüyle vardır. Nefis ve benlik içinse sadece bu an vardır. Bu anı baz alarak anlık zevk ve lezzetlere takılıp kalanlar zahirperest, maddeci ve müşrikçe bir hale düşüyorlar. Fakat kalb ve ruhunu baz alanlar ta ezel ve ebede uzanan baki hakikatlere odaklanmakla kabuklarından sıyrılıp hayatlarını Hayat-ı Ezelî’ye bağlayıp fani ömrünü Sermedî Hayat-ı Akdes’e Tevhid ve Teslim ile ayna haline getirebiliyorlar. Hayatını Allah’a adamakla bu zatların canlılık seviyeleri o derece yükselir ki, etraflarına taşacak, dokundukları cansız şeyi canlandıracak, canlı şeylerin hayatını güçlendirecek ve yükseltecek bir seviye elde ederler. Bu hayat seviyesine ıstılah olarak “ Hayat-ı Sâriye ” ( Etrafa bulaşan, sirayet eden canlılık ) adı verilir.. Peygamberlerin ölüleri diriltme, cansız nesneleri konuşturma mucizelerinin arka planında bu sır bulunuyor, diyebiliriz.

[1] Mesela Yunus suresi, 62.

[2] Bakara suresi, 96.

[3] Enfal suresi, 24.

[4] Ebû Davud, “ilim” 1; Tirmizi, “ilim” 19. Ayrıca bk. Buhari, “ilim” 10; İbni Mace, “Mukaddime” 17.

RİSÂLE-İ NUR’DA ŞUHÛR-U SELÂSE (ÜÇ AYLAR)

RİSÂLE-İ NUR’DA ŞUHÛR-U SELÂSE (ÜÇ AYLAR)

Risâle-i Nur’un Müellifi Üstad Bediüzzaman Hazretleri külliyatta şöyle işliyor:

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

     

       “Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!

      Sizin, bu mübarek şuhûr-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regâib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn.”[1]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

       Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhûr-u selâse-i mübarekeyi ve bilhâssa bu geceki Leyle-i Regaib’i tebrik ediyoruz.”[2]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

  Bütün ruh u canımızla Receb-i Şerîfinizi ve şuhûr-u selâsenizi tebrik edip Cenab-ı Erhamürrâhimînden niyaz ediyoruz ki; hakkınızda ve hakkımızda seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandırmağa bu üç mübarek ayı vesile eylesin, âmîn.”[3]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

      Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhûr-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve her bir Risâle-i Nur talebesinin manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.”[4]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

      Bugün manevî bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telaş, bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen ve derd-i maişet için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir mübarek hatıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki:

      Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevablı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye’de geçirmek, elbette büyük bir kârdır.”[5]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim, bu Medrese-i Yusufiye’de ders arkadaşlarım!

     Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur’anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”[6]

       “…Hem ehl-i dünya bidayette, iki sene zarfında iki âdimektub yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misafirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-ı Rahîm’im ve Hâlık-ı Hakîm’im o zulmü bana merhamete çevirdi ki; doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergubeye ve bir uzlet-i makbuleye koymağa çevirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ İşte hal ve istirahatim böyle…”[7]

       “Bu şuhûr-u selâse çok kıymetdardır. Leyle-i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâellah Kur’an’a ait mesaille iştigal, bir nevi manevî mütefekkirane Kur’an okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat-ı Kur’an manaları risâlelerin istinsah ve mütalaalarında vardır itikadındayız. Zâten bu ciheti siz takdir etmişsiniz.”[8]

       “Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor. Manevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhûr-u selâse ve muharremede Âlem-i İslâm manevî havası, umum ehl-i imanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı safileştiriyor, güzelleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder.

       Fakat o şuhûr-u mübareke gittikten sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi; dünya sergisi açılmağa başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir. Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risâle-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeğe sebebdir. Zira gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmağa kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.”[9]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

       Evvelâ: Receb-i Şerifinizi ve yarınki Leyle-i Regaibinizi ruh-u canımızla tebrik ederiz.

   Sâniyen: Me’yus olmayınız, hem merak ve telaş etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye inşâellah imdadımıza yetişir.[10]

       “Aziz kardeşlerim!

      İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisata karşı, ihlas kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemler ile herbirinin a’mal-i sâliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi, lisanlarıyla herbirinin takva kal’asına ve siperine kuvvet ve imdad göndermektir. Ve bilhâssa fırtınalı tehacüme hedef olan bu fakir ve âciz kardeşinize, bu mübarek şuhûr-u selâsede ve eyyam-ı meşhurede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdar ve şefkatkârların şe’nidir. Bütün ruhumla bu imdad-ı manevîyi sizden rica ediyorum. Ve ben dahi, iman ve sadakat şartlarıyla, Risâle-i Nur talebelerini bütün dualarıma ve manevî kazançlarıma, yirmidört saatte, iştirak-i a’mal-i uhreviye düsturuyla, bazan yüz defadan ziyade Risâle-i Nur talebeleri ünvanıyla hissedar ediyorum.”[11]

     “Ben bu sene çok zaîf ve ihtiyar ve âciz bir halde bulunduğumdan, genç kardeşlerimden manevî muavenetlerini bu mübarek şuhûr-u selâsede rica ediyorum. Herbirisine birer birer selâm ve dâreynde selâmetlerine dua ediyoruz.”[12]

       “Bu şuhûr-u selâse, seksen küsur sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücahidler, onu kazanmağa çalışacaksınız. Cenab-ı Hak, her bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Berât ve Leyle-i Kadir kadar kıymetdar eylesin, âmîn.”[13]

     “Seksen küsur sene manevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şuhûr-u selâsenizi ve Leyle-i Regâibinizi bütün ruhumla tebrik ediyorum.”[14]

Said Nursî


[1] Kastamonu Lahikası, s. 84.

[2] Kastamonu Lahikası, s. 147.

[3] Emirdağ Lahikası II, s. 63.

[4] Emirdağ Lahikası II, s. 121.

[5] Şualar, s. 493-494.

[6]Şualar, s. 505.

[7]Tarihçe-i Hayat, s. 178.

[8]Barla Lahikası, s. 332.

[9] Kastamonu Lahikası, s. 66.

[10] Şualar, s. 494.

[11] Kastamonu Lahikası, s. 149.

[12] Kastamonu Lahikası, s. 148.

[13] Kastamonu Lahikası, s. 86.

[14] Kastamonu Lahikası, s. 250.

Turgut Özal emir verdi: Risale-i Nur’un yasak olmadığını anlat

Turgut Özal emir verdi:

Risale-i Nur’un yasak olmadığını anlat

Turgut Özal, vefatının 28. yılında rahmetle anılıyor

İbrahim Bilgi’nin haberi:

RİSALEHABER-8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, vefatının 28. yılında rahmetle anılıyor. 1983-1989 yılları arasında 5 yıl 10 ay boyunca başbakanlık görevinde bulunan Turgut Özal ardından cumhurbaşkanı seçilmişti.

Özal, görevi sürerken şüpheli bir şekilde ölmüştü. Özal’ın vefatı o günden bu yana tartışma konusu.

Renkli kişiliği ile bilinen Özal, vefat ettiğinde en çok “sivil ve dindar” yönüne vurgu yapılmıştı. 

BAŞBAKAN TURGUT ÖZAL’A RİSALE-İ NUR SORUSU

1980 askeri darbesinin etkisi sürerken TBMM’nin 12 Mart 1985 tarihli oturumunda Risale-i Nur tartışması yaşanır. Milliyetçi Demokrasi Partisi Kahramanmaraş Milletvekili Rıfat Bayazıt, Milliyet gazetesinde “Sözler Yayınevi sunar kararı siz verin” ilanının suç olduğunu ileri sürer. Bayazıt, Risale-i Nur kitaplarının propagandasının yapıldığına ilişkin Başbakan Turgut Özal’a sözlü soru yöneltir. Özal, soruyu cevaplandırmak için Adalet Bakanı M. Necat Eldem’i görevlendirir.

“NURCULUK LAİKLİĞE AYKIRI” FALAN-FİLAN

Sözlü soru önergesindeki bazı ifadeler Risale-i Nur’a yöneltilen bildik suçlamaları kapsıyor. Risale-i Nur muarızlarının kitabı okuyup eleştirmekten ziyade kulaktan dolma bilgilerle ithamda bulunduklarının bir örneği de soru önergesinde görülüyor:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Aşağıdaki sorularımun Sayın Başbakan tarafından sözlü olarak cevaplandırılmasına müsaadelerini arz ederim.
Saygılarımla
Rıfat Bayazıt
Kahramanmaraş Milletvekilli

1-Nurculuk – Lâikliğe aykırı hareket – Gizli cemiyet teşkili – Said Nursi’nin fikirleri – Nur risalelerinin hukukî durumu – Türk Ceza Kanununun 163’üncü maddesinin uygulanmasını kapsayan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.9.1965 günlü ve 1/234 esas, 313 karar sayılı kararıyla Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 29.11.1969 günlü 1314 esas, 3169 karar sayılı, mahallî mahkemenin mahkûmiyet hükmünün onanmasına dair ilamında, Nurculuk ve Nur risalelerinin temelinde laik Cumhuriyet esasına dayanan rejimin yerine, şeriat esaslarına uygun merkezî Mekkeî Mükerreme olacak bir İslam Devletler Birliğinin kurulmasının amaçlandığı, bu cümleden olarak dâ;
a) Kur’an dışında, bir Anayasaya lüzum olmadığının,
b) Atatürk Milliyetçiliğinin yerine İslam Milliyetçiliğinin ikamesi gerektiğinin,
c) Şeri mahkemelerin kurulması icap ettiğinin,
d) Evlenme, boşanma ve miras sorunlarının şeriat kurallarına bağlanması lazım geldiğinin,
e) Faizin yasak edilmesi ve bankaların kapatılması gerektiğinin,
f) Hilafetin geri getirilmesi icap ettiğinin,
g) Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma yolunda davranışların, öngörülmesinıin Anayasa ve kanunlara aykırı olduğu,

2-Nur risalelerinin Türk Ceza Kanununun 163’üncü maddesini ihlal eden yazıları ihtiva ettiği,
3-Said Nursi’ye bağlı olan nur talebelerinin, nurcuların ve bunlarla işbirliği yapanların, Devletimiz için bu kadar tehlikeli ve zararlı olan fikirleri kapsayan Nur risalelerini yaymak maksadıyla çoğaltarak halka dağıtmanın suç olduğu vurgulanmıştır.

Hal böyle iken bu defa, 35 inci yıl 13363 sayılı 19 Ocak 1985 tarihli Milliyet Gazetesinin 10’uncu sahifesindeki “Sözler Yayınevi sunar kararı siz verin” başlıklı ilanda yazılı olduğu şekilde Bediüzzaman Said Nursi‘nin yukarıda açıklanan Risale-i Nura ait yayınların takdim ve propagandası yapılmaktadır.

Kapsamı yukarıda açıklanan kesin ilam muvacehesinde bu konuda bir işlem yapılmış mıdır? Yapılmış ise hangi tarihlerde ve kimler hakkında yapılmıştır?

ÖĞRETİM ÜYESİ 3 HUKUKÇU RİSALE-İ NUR’U İNCELEDİ

Başbakan Turgut Özal’a sorulan soruları Özal’ın görevlendirmesi ile dönemin Adalet Bakanı M. Necat Eldem kürsüye çıkar ve yapılan tetkikat neticesinde Risale-i Nur’da “suç unsuru görülmediğini” açıklar:

ADALET BAKANI M. NECAT ELDEM (Mardin): Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sayın üyeleri; Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Rıfat Bayazıt’ın Sayın Başbakana yönelttiği ve Sayın Başbakanımızın tarafımdan cevaplandırılmasını tensip kıldığı sözlü soruyu cevaplandırmak üzere huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum.

Sayın Bayazıt’ın soru önergelerinde, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.9.1965 tarih ve 234 esas 131 karar sayılı ilamıyla Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 29.11.1969 tarih ve 1969’a 1314 esas 3169 karar sayılı ilamına temas edilerek, Risale-i Nur külliyatına dair bulunan bazı kitapların satışına dair gazetelerde yayınlanan ilanların ve bu ilanlara konu olan kitapların bu kararlar muvacehesinde incelenip, ne gibi bir işleme tabi tutulduğu sorulmaktadır.

Söz konusu kitaplar, diğer yayınlarda da olduğu gibi, neşrini müteakip yetkili cumhuriyet savcılığınca inceleme konusu yapılmış, ayrıca bakanlığımızca da gazetelerde yapılan ilk ilanlar üzerine tevessül olunan işlemin mahiyeti, 26.3.1984 gün ve 19507 sayılı yazımızla ilgili cumhuriyet savcılığından sorulmuştur. 

Soruşturmayla görevli cumhuriyet savcılığınca, söz konusu 35 adet kitabın incelenmesi için, İstanbul Üniversitesi Hükük Fakültesinde görevli 3 öğretim üyesinden meydana gelen bilirkişi heyeti oluşturulmuş, yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda ittihaz olunan raporda ezcümle bu tür aynı kaynaklı yayın sayısının 120 civarında olup, mezkûr Yargıtay içtihatlarında da belirtildiği gibi, bunların daha önce dava konusu edildiği, ancak son yayınlarda evvelki suç unsurlarını ihtiva eden bölümlerin çıkarılmış bulunduğunun müşahede olunduğu, nitekim bu kitapların eski baskılarıyla yeni baskılarının kapsamları, sayfa adetleri ve muhtevalarında farklılıklar bulunduğu ifade edilerek; inceleme konusu yayınların 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanuna, 6187 sayılı Vicdan ve Toplanma Hürriyeti Hakkındaki Kanuna ve Türk Ceza Kanununa aykırılık teşkil etmediği; inceleme konusu yapılan 35 adet kitap yanındaki belgeler arasında yer alan İstanbul Birinci Sulh Ceza Mahkemesinin 13.2.1961 tarihli müsadere kararında zikredilen kitapların yeni baskılarında da aynı hususiyetlerin görülmediği belirtilmiştir.

İlgili cumhuriyet savcılığınca da, aynı mülahazalarla, anılan kitaplarda suç unsuru görülmediğinden bahisle, 20.11.1984 tarih ve 1984/558-173 sayıyla takipsizlik kararı verildiği anlaşılmış bulunmaktadır.
Keyfiyeti bilgilerinize saygılarımla arz ederim.

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

NURLAR ŞİİRİ

NURLAR ŞİİRİ

Nurları aldım elime,
Hakikat oldu ayan.
Okudum kelime kelime,
Dedim ne güzel bir beyan. 

Nurlar ile biz, cihad ederiz.
Fethedip kalpleri, ferah ederiz.
Nurları okur, rahat ederiz.
Niza’ değil ikna ederiz.

Nur-u Kur’ân elimizde,
Özümüzde, sözümüzde.
Tefsir-i Kur’ân’dır bu,
Risale-i Nur gönlümüzde.

Aldım elime Sözler’i.
Hep hakikat özleri.
Besmele ile başlayıp,
İhya etti bizleri.

Aldım elime Kastamonu.
Baktım içi hep dopdolu.
Her mektup ayrı feyiz,
Ayrı bir nurla dolu.

Aldım elime Şualar’ı,
Serâser Nur Deryaları.
Savunmayı öğrendim,
Okumakla müdafaları.

Aldım elime Barla.
Şerefyâb etti Hak Teâlâ.
Mütalaa ve talim ile,
Çeşme-i Nur gibi çağla.

Aldım elime Mektubat’ı.
Okudum sual cevapları.
Kalbimi ve nefsimi,
İkna ediyor izahları.

Aldım elime Emirdağ’ı.
Gördüm çalkantılı zamanı.
Üstâd vermiş talebelerine,
İz’an ile mizanı.

Aldım ele Lem’alar’ı.
Hak affede biz kulları.
Kıssa-i Yunus ve Eyyub ile,
Sardı Nurlar yaralarımı.

Aldım elime Tarihçe-i Hayat’ı.
Tanıdım Üstâd-ı Hayatı.
Asrın vekilini ve hizmetini,
Ders verdi bana hayatı.

Aldım elime Sikke’yi.
Gördüm dest-i gaybî’yi.
Tevafuklu kerametlerle,
Etti bu davaya tasdiki.

Aldım elime Mesnevi-i Nuriye.
Nurları derc etmiş i’lemler ile.
Gel ey kardeşim sen de,
Nur fidanlığını görmeye.

Aldım elime İşârâtü’l-İ’caz’ı.
Tefrik ettim îcaz ile i’cazı.
At üstünde yazmış Aziz Üstâd’ım,
Gördüm Kur’ân’daki ince i̇’cazı.

Aldım elime Asâ-yı Mûsa.
Fışkırır ab-ı hayat nereye vursa,
Kemâl-i imanı kazanır,
Bu Nurlar’ı anlarsa.

Aldım elime İman ve Küfür Müvazeneleri.
Hidayet ve dalâlet mukayeseleri.
İmandaki cennet çekirdeğini,
İspat ediyor Kur’ânî hakikatleri.

Aldım ele Muhâkemat’ı.
Eski Said’in mülahazâtı.
Nebeân etmiş akabinde,
Nur-efşan Risalâtı.

Abdulkadir Çelebioğlu

ÜÇÜNCÜ SÖZ’ÜN TAHŞİYESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

ÜÇÜNCÜ SÖZ’ÜN TAHŞİYESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

2 يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

İbadet 3, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet 4, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…

Bir vakit iki asker, uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ, mahall-i maksuda yetişir. Orada, âsi ve kaçak cezasını görür.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehire yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasib bir mükâfat görür.

İşte ey nefs-i serkeş! Bil ki: O iki yolcu; biri muti-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki; âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvadır. İbadetin çendan zahirî bir ağırlığı var. Fakat manasında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünki âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ Yani: “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur” diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine müsahhar görür, Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir. Evet her hakikî hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir. Evet tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedaniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevver-ül akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof5 ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız Arzımıza çarpmasın mı?” der; evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terkettiler.6)

Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde… Hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde bir şey… Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belaları ise; dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Malûmdur ki: Zararsız yol, zararlı yola -velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa- tercih edilir.7 Halbuki mes’elemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefahet yolu ise; -hattâ fâsıkın itirafıyla dahi- menfaatsız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile şekavet-i ebediye helâketi bulunduğu; icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşahedenin şehadetiyle sabittir. Ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbaratıyla muhakkaktır.

Elhasıl: Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibadette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz daima اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفِيقِ demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.

1 (Farklı derslerde okunmuş farklı derlemelerin birleştirilmesiyle hazırlanmıştır.)

2“Yani: “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz…” İşarat-ül İ’caz (83)

3 İbadeti tarif eden cümlelerden bazıları şöyledir:

“Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev’î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.” İşarat-ül İ’caz (83)

“İnsan santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.” İşarat-ül İ’caz (85)

Bu emir ve yasaklar dahi ancak şeriat kitaplarından öğrenilir, şöyle ki:

“Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlik-ül Mülk’e aittir. Binaenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuur ile, büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma.  Mâlikinin izni olmaksızın, O’nun mülküne el uzatma. Binaenaleyh gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa istediğin şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şartıyla. İzin ve meşietini de şeriatından öğrenirsin.” Mesnevi-i Nuriye (82)

Yine ibadetin içtimai hayata bakan manalarından;

“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer.” Lem’alar (170)

4 İbadetin zıddı olan fısk ise:

«Şer’an fıskın üç mertebesi vardır. Birincisi, günahı çirkin addetmekle beraber ara sıra irtikab etmek; ikincisi, üzerine düşerek inhimak ile yapmak; üçüncüsü, çirkinliğini inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür mertebesidir. Fasık bu hale gelmedikçe, ehl-i sünnet mezhebinde mü’min namı kendisinden selbolunmaz. Binaenaleyh fasık vasfı içinde kâfirler bulunabileceği gibi imanını zayi etmemiş olanlar da bulunabilir.» (Elmalılı Tefsiri:282) (İslam Prensipleri Ansiklopedisi Fısk maddesi-965. Parağraf)

“Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.

Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.

Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir i’dam-ı ebedî kapısı… Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i’dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.” Sözler (142)

“Ve bilhâssa terbiye-i İslâmiye haricinde, müslüman namı altında olanlar, imandan gelen hürmet ve merhamet-i mütekabileyi bulamadıklarından bütün bütün saadet-i hayatiyeyi mahvediyor, Cehennem azabı çektiriyor.” Kastamonu Lahikası (252)

“Bizde biri fâsık olsa galiben ahlâksız ve vicdansız olur. Zira arzu-yu masiyet, vicdandaki imanın sadâsını susturmakla inkişaf edebilir. Demek vicdanını ve maneviyatını sarsmadan, istihfaf etmeden tam ihtiyar ile şerri işlemez.” Hutbe-i Şamiye (144)

“Cenab-ı Hak, Kütüb-ü Semaviyede beşere karşı şu Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücazatı göstermekle beraber çok irşad, ikaz, ihtar, tehdid ve teşvik ettiği halde; ehl-i iman, bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken hizb-üş şeytanın mükâfatsız çirkin zaîf desiselerine karşı mağlub olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba iman varken, Cenab-ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdidatına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor? اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا sırrıyla şeytanın gayet zaîf desiselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor. Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyakârane iltifatına kapıldı, onun lehinde benim aleyhimde bir vaziyete geldi. Fesübhanallah dedim, insanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsız bir insan idi, diye o bîçareyi gıybet ettim, günaha girdim.

Sonra sâbık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile lillahilhamd, hem Kur’an-ı Hakîm’in azîm tergibat ve teşvikatı tam yerinde olduğunu, hem ehl-i imanın desais-i şeytaniyeye kapılmaları, imansızlıktan ve imanın zaîfliğinden olmadığını, hem günah-ı kebairi işleyen küfre girmediğini, hem Mu’tezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah-ı kebairi irtikâb eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır.” diye hükümlerinde hata ettiklerini, hem benim o bîçare arkadaşım da yüz ders-i hakikatı bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım. Cenab-ı Hakk’a şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünki sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gazabiye ise, şeytan desiselerine hem kâbile, hem nâkile iki cihaz hükmündedirler.

İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Hakk’ın “Gafur”, “Rahîm” gibi iki ismi, tecelli-i a’zamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’an-ı Hakîm’de Peygamberlere en mühim ihsanı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları, istiğfar etmeye davet ediyor. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ kelime-i kudsiyesini her sure başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinatı ihata eden rahmet-i vasiasını melce ve tahassüngâh gösteriyor ve فَاسْتَعِذْ emriyle “Eûzü billahi mineşşeytanirracîm” kelimesini siper yapıyor.” Lem’alar (73 – 74)

“”Günah-ı kebireyi işleyen, nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevab ise; evvelâ sâbık işaretlerde onların hatası kat’î bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hacet kalmamıştır. Sâniyen: Nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti; müeccel, gaib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azabdan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat galib olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı, ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden ziyade çekinir. Çünki tevehhüm ve heves ve hiss, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlub oluyorlar.

Şu halde kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hiss ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.” Lem’alar (76 – 77)

5 Sağlam bir iman sahibi olmayan münkir veya gâfil insanın durumunu anlatır.

6 Cesur olup da iman cesaretini kazanmayan insanlar hakkında şu misal veriliyor.

“ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî ve Herkül-ü Yunanî o acib kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada bulunduklarını farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!.. O hârika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız nasıl bu dabbetülarzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesaretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünki onlar, onun kumandanına ve intizamına itikad etmedikleri için mutî bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nevi arslan tevehhüm ederler.

Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak haletini veren, o masumun kalbinde hakikatın bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan itikadı ve itminanı ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan cahilane itikadsızlıklarıdır.” Hutbe-i Şamiye (67 – 68)

7 “Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için ona karşı lâkayd kalmak, hiç kâr-ı akıl değildir.” Sözler (280)

Bu parçaya dikkat edilirse görülür ki, tebliğde esas olan karşı tarafın mantığını çalıştırarak konuşmaktır. Yani, imtihan sırrı gereği, imanın beşeri müşterekiyette inanmayı mecburi kılan kat’iyyette olmadığı ifade ediliyor. Ama inkarın hiçbir faydası olmadığı gibi zararı dahi sonsuz olduğu cihetle, iman tarafını tercih etmek zaruriyat-ı akliyedendir. Hatta iman tarafının delilleri bütün kainat olmasına rağmen ve imansızlığında hiçbir delili bulunmadığı cihetle, iman tarafının delilleri faraza az da olsa, madem zararı yok ve menfaatı sonsuzdur, bu tarafın tercih edilmesi maslahat ve mantık cihetiyle mecburiyet kazanır.

Rüştü Tafralı

www.NurNet.org