Kategori arşivi: Haberler

Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

Risale-i Nur Külliyatı’nın sesi gürleşiyor. Sözler Neşriyat tarafından Mu’cizat-ı Ahmediye eseri Kürdce olarak neşredildi.

📘 Mucizat-ı Ahmediye (asm)

Mucizat-ı Ahmediye, Bediüzzaman Said Nursi’nin kaleme aldığı ve Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan çok mühim bir risaledir. Bu eser, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (asm) mucizelerini aklî ve naklî delillerle ele alır.

📖 Külliyat İçindeki Yeri

Mucizat-ı Ahmediye, On Dokuzuncu Mektup olarak geçer. Bu mektup, doğrudan doğruya Peygamberimizin (asm) nübüvvetini ve mucizelerini ispat etmeye yöneliktir.

🎯 Eserin Amacı

Eserin temel maksadı:

  • Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğinin hak olduğunu göstermek

  • Onun mucizelerinin tarihî rivayetlere dayanan güçlü deliller olduğunu ortaya koymak

  • İman hakikatlerini akla yaklaştırmak

Bediüzzaman burada yalnızca rivayet nakletmez; rivayetlerin güvenilirliğini, çoklu nakil (tevatür) kuvvetini ve ümmetin ittifakını da delil olarak gösterir.

🌟 İçeriğinde Neler Var?

Eserde şu başlıca mucize türleri işlenir:

  1. Kur’ân mucizesi (en büyük ve daimî mucize)

  2. Ayın ikiye yarılması (Şakk-ı Kamer)

  3. Parmaklarından su akması

  4. Ağaçların ve taşların konuşması

  5. Geleceğe dair verdiği haberler

  6. Az yemeğin çoğalması

  7. Hayvanlarla ilgili mucizeler

Bediüzzaman, bu mucizelerin büyük kısmının mütevatir derecesinde rivayet edildiğini vurgular.

🧠 Metodolojisi

Eserde dikkat çeken özellikler:

  • Akıl ile nakli birlikte kullanması

  • Tarihî hadis rivayet zincirlerine dikkat çekmesi

  • Şüpheleri önceden tahmin edip cevaplandırması

  • İmanî meseleleri mantık örgüsü içinde işlemesi

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Bir tek mucize değil, belki bin mucize ile nübüvvetini ispat eden bir Zât’tır.”

🌿 Üslûbu

Üslup, hem ilmî hem de imanîdir.
Duygusal hamasetten ziyade delil merkezlidir.
Bu yönüyle eser, klasik siyer anlatılarından farklı olarak daha sistematik bir savunma niteliği taşır.

📌 Önemi

  • Peygamberimizin mucizelerini derli toplu bir şekilde sunan nadir risalelerdendir.

  • Modern dönemde şüpheciliğe karşı yazılmış güçlü bir iman müdafaasıdır.

  • Nübüvvet bahsini aklî zemine oturtması açısından önemlidir.

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN – MUCİZAT-I AHMEDİYYE  RİSALESİ – KÜRTÇE
CİLT     : KARTON KAPAK
EBAT    : ORTA BOY (13,5 x 19 cm)
KAĞIT  : 1. HAMUR

BASKI  : TEK RENK

SAYFA  : 100 SAYFA

Gazze Mektebi: İnsanlığın Vicdan ve Direniş Okulu

Gazze Mektebi: İnsanlığın Vicdan ve Direniş Okulu

Sabırla Diren, İzzetle Yüksel, Tevâzû ile Tekâmül

Gazze, bir coğrafyadan çok daha fazlası; âdetâ insanlığa sabır, izzet ve direniş öğreten bir mektep. Yıkılan evler, bombalanan okullar, yitip giden canlar arasında Gazze..

Bize yalnızca acının değil, aynı zamanda umudun, kararlılığın ve insan olmanın ne demek olduğunu anlatıyor. Bu mektebin kapılarından içeri girenler, zulmün karanlığına karşı imanla aydınlanan bir yol buluyor. Peki, Gazze mektebinden almamız gereken dersler neler?

Sabır ve Sumud: Direnişin Ruhu

Gazze halkı, yarım asrı aşmış süreçte işgal, abluka ve bombardıman karşısında “sumud” denilen o eşsiz sabır ve dirençle ayakta. Evleri yıkılsa da ruhları dimdik; hastaneler, okullar hedef alınsa da umutları sönmüyor. Âdetâ Kur’an ve Sünnet’ten “El-Emel, Yeis ve ümit” dersini alarak gaye-i hayâl sahibi olmuş gibiler. Bu, bize zulmün karşısında eğilmemeyi, her ne pahasına olursa olsun onurlu bir duruş sergilemeyi öğretiyor.

Gazze, sabrın yalnızca katlanmak değil, aynı zamanda mücadele etmek olduğunu gösteriyor. Sadece kınamak değil, duruş sergilemek, tavır takınmak, eldeki imkanları son raddesine kadar kullanmak ve neticeyle değil mücahedeyle mükellefiyeti hatırlatıyor.

İzzet ve Cihad: Namlunun Ucundaki Cennet

Kassam mücahitlerinin direnişi, İslâmiyet’in izzet anlayışını ete kemiğe büründürüyor. Onlar, izzetsiz bir yaşama razı olmaktansa, izzetle ölmeyi tercih edenlerin yolunu aydınlatıyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin “izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.”[1] sözü mücahitlerde ma’kes buluyor.

Gazze, cihadın yalnızca savaş meydanında değil, kalpte, zihinde ve hayatta her an sürdürülen bir mücadele olduğunu hatırlatıyor.

Bu mektep, bize Allah’ın dâvâsı için fedakârlığın ve cesâretin ne anlama geldiğini öğretiyor.

Eğitim: Kimliğin ve Geleceğin Kalesi

Gazze’de okullar bombalanıyor, üniversiteler yerle bir ediliyor. Ama Gazze halkı, eğitimi bir direniş biçimi olarak görüyor. Yıkıntılar arasında ders işleyen öğretmenler, çadırlarda öğrenmeye devam eden çocuklar, kimliğin ve geleceğin korunmasının ne kadar hayâtî olduğunu gösteriyor. Eğitim, Gazze’de yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir silah; sumud ruhunun yeniden inşâ edildiği bir alan. Bu, bize bilgiye ve kültüre sahip çıkmanın direnişin ayrılmaz bir parçası olduğunu öğretiyor. Ama öyle ama böyle hayat mektebi’nde eğitim devam ediyor.

Ümmetin Birliği: Sessizlik İhanettir

Gazze, Müslüman dünyasının acziyetini ve vahdet eksikliğini, kollektif hareket edememenin, ittihad-ı İslâmın tesis edilmemesini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. “Böl-parçala-yut” politikalarına karşı ümmetin birleşme zamanı çoktan geldi.

İttihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. [Ve şimdi tam zamanı]”[2]

Gazze’ye sessiz kalmak, zulme ortak olmaktır. Bu mektep, bize boykot, duyarlılık ve fiili adımlarla zulme karşı durmanın bir seçenek değil, zorunluluk olduğunu öğretiyor. Gazze’yi gündemde tutmak, işbirlikçileri ifşa etmek, ümmetin ortak vicdanını yeniden inşa etmek demektir. Elin boykotu almamak, kalbin boykotu buğz etmek, dilin boykotu boykotu anlatmaktır.

Zulmün Küresel Yüzü ve Adalet Arayışı

Gazze, Batı’nın ikiyüzlülüğünü, uluslararası hukukun sahadaki yetersizliğini ve güç odaklarının zulme nasıl destek olduğunu ifşâ ediyor. Bu, adâletin yalnızca bir slogan değil, evrensel bir dâvâ olduğunu hatırlatıyor.

Gazze mektebi, yeni bir dünya düzeni için mücadele etmenin gerekliliğini öğretiyor; çünkü mevcut düzen, masumların kanı üzerine kurulu. Bu bozuk düzeni yıkmak için her Müslüman gayret etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyeti yapmamak savaş meydanından kaçmak gibidir.

Gazze: İnsanlığın Vicdan Sınavı

Gazze mektebi, yalnızca Filistinliler için değil, tüm insanlık için bir vicdan ve iman okulu. Bu mektebin dersleri, kitaplarda değil, hayatın tâ kendisinde yazılıyor.

Gazze, bize insan olmanın, direnmenin ve adâlet için ayağa kalkmanın ne demek olduğunu öğretiyor. Ancak bu dersleri içselleştirmek, harekete geçmekle mümkün.

Gazze’yi unutmak, insanlığımızı unutmaktır. Bu mektebin talebeleri olarak, zulme karşı sesimizi yükseltmek, boykot etmek, duâ etmek ve fiili adımlar atmak zorundayız. Çünkü Gazze, sadece bir coğrafya değil; insanlığın onurunu koruma mücadelesinin sembolüdür.

Gazze mektebi, bize şunu soruyor: Sen bu derslerden ne öğrendin ve ne yapacaksın?

Cevap, yalnızca vicdanlarımızda değil, attığımız adımlarda gizli.

Şimdi sizi vicdanınızla başbaşa bırakıyorum bu mektepte başka hangi dersleri alabileceğiz.

Aziz şühedanın ruhuna El-Fatiha.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mektubat (48)

[2] Tarihçe-i Hayat (99)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

İki ciltlik Risale-i Nur

NESİL YAYINLARI’NIN 2 CİLTLİK RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI BASKISINA DAİR BEYANATTIR 

Hazret-i Üstâd’ımızın şu son vasiyetindeki bu cümleler, “kendini Risale-i Nur’a vakfeden fedakâr talebeler Manevi Medresetü’z-Zehra ve Medrese-i Nuriye çok yerlerde açılacak” beyanları, Nur medreselerinin açılıp çoğalmasına ve onlarda kalacak fedakâr talebelerin ziyadeleşmesine işaretler, beşâretler ve teşvikler vardır. 

Vede Evvelki vasiyetdeki “Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler.” Diye yazılan beyanlarıda Üstadımızın mühim ikaz ve ihtarlarıdır.

Bütün bunlar Nur neşriyatının, bir kaide bir usül dairesinde, yani Hz. Üstâd’ımızın vasiyetleri çerçevesinde olmasını gerektirmektedir. 

Bu hususta Üstâd Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur, şahs-ı mânevisinin ehemmiyetli bir hukuku bahis mevzuudur. Hem neşriyat olacak; hem Hz. Üstâd’ın telif hakkı ayrılacak, hayatını Nur’lara vakfedenlere tayinleri verilecek; geriye kalan Risale-i Nur sermâyesi de ancak ve ancak yalnızca Risale-i Nur’a sarfedilecek. Hatta dersane hizmetlerine dahi değil… 

Nur’ların neşri gibi bizatihi Nur hizmetlerine sarf edilecek “Said de bir hizmetkârdır, hayatta tayinini alabilir” diyor… Onun için bizler ve talebeler yalnız Risale-i Nur’dan tayinimizi alabiliriz. Onu da hizmetinde bulunan talebeleri Hz. Üstâd’ın vasiyeti icabı, Hz. Üstâd zamanından beri yapmaktadırlar.

2 Cilt halinde ve tamamen Nesil Şirketler Grubu’nun kendi arzu ve hevesleriyle hazırlanıp neşredilen kitapta bir başka büyük hata da, Yirmi Dokuzuncu Arabi Lem’a tercüme edilip Risale-i Nur arasına sokulmasıdır. Hâlbuki o Arabi Yirmi Dokuzuncu Lem’a’nın tercümesi bizzat Risale-i Nur’un kendisidir.

Hz. Üstad Yirmi Dokuzuncu Arabi Lem’anın ifade-i meram’ında: Bu Arabi ibarelerin Risale-i Nur menba’ları, mehâzleri olduğunu beyanla, Risale-i Nur eczâlarındaki kuvvetli ukde-i hayâtiye ve parlak Nur’ların o silsile-i tefekkürâtın Lem’a’ları olduğunu zikreder. Esasen buna cür’et etmek daha büyük bir hata ve haddini aşmaktır. 

Hz. Üstad, Risale-i Nur’daki parlak Nurların, o silsile-i tekküratın yani o Arabî ibârelerin lem’a’ları olduğunu zikretmesi kâfi değilmi ki; kendi sönük beyan ve tercümelerini Nurların arasına ilhak etmişler. 

Bu hususta Risale-i Nur naşirlerinden Said Özdemir kardeşimizin hazırladığı beyanları da takdim edilmektedir.

Hülasa: Risale-i Nur neşriyatında, Üstâd Hazretlerinin tensip, tertip ve tanzimine riayet etmek bir talebelik vecibesidir. 

Hem o neşriyatta Hz. Üstâd’ın mühim bir hukuku mevzu bahistir. Bütün Nur talebelerinin Hz. Üstâd’ın vasiyetine riayet etmeleri bir sadakat borcudur ki, LİLLAHİLHAMD Hz. Üstâd zamanından beri Nur talebeleri bu hususta ihlas ve sadakâtlerini göstermişlerdir.

Merkur vasiyetler istikametinde hareket edilmesi, Akl-ı selim ve Kalb-i müstakim gereğidir diye teyakkuz ve tezekkür kabilinden bu hatırlatmayı münasip gördük. Üstâd’larına dâvâsına ve vasiyetlerine, ikaz ve ihtarlarına sâdık ve sarsılmaz Nur talebesi kardeşlerimiz derslerini bilirler.

Nasıl eskiden Nur’lara yapılan taaruzlar, Nur’un inkişafına ve yayılmasına medar olmuşsa; bazıların mezkûr hakikatsiz davranışları da Nur’un tarz ve hizmetinin tebârüzüne, Hz. Üstâd’tan intikâl eden neşriyatın aynen bitamâmihâ devamına da vesile olduğu kanaatindeyiz.

Bu itibarla bunlara hiç ehemmiyet vermiyor, fakat müteyakkız olmamız lazım geldiğini bera-yı ma’lumat arzediyoruz.

 Bugün Üstâd’ımız Hazretlerinin hayatında iken tanzim, tertib ve tasvib ettiği şekildeki Nur Neşriyatı, Üstâd’ımızın zamanında vazifelendirdiği, hizmeti ve neşriyatı tevdi ve teşvik ettiği talebeler tarafından yapılmaktadır ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir.

Hz. Üstâd’ın hizmetinde ve Nur Neşriyatı’nda bulunan talebe ve hizmetkârları 

Sungur, Hüsnü, Bayram, Abdullah, Ahmed, Said

Geri dön

Mesajınız gönderildi

Uyarı
Uyarı
Uyarı
Uyarı

Uyarı.

Bolu yangınında sorumlu olan kader mi?

Bolu yangınında sorumlu olan kader mi?

Kader, Sorumluluk ve Mesuliyet

Hadiselere Bediüzzaman’ın Perspektifiyle Bakış.

Kader, İslam inancında Allah’ın her şeyi önceden bilmesi ve takdir etmesi anlamına gelir. Ancak bu derin kavram, zaman zaman yanlış anlaşılmakta ve insanların bireysel veya toplumsal sorumluluklarından kaçmak, mesuliyetten kurtulmak için bir gerekçe olarak kullanılmaktadır. Yangın, sel, deprem gibi felaketler karşısında “Bu Allah’ın takdiridir” diyerek ihmalleri ve hataları göz ardı etmek, sorumluları veya kendini aklamak için kaderi yanlış bir şekilde yorumlamaktan kaynaklanır.

Bediüzzaman’ın şu sözü akıllara geliyor hemen: “Manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cây-ı istimali var.”[1]

Yani kader meselesinin yanlış anlaşıldığı ifade edilmektedir.

Bu yazıda, kaderin bu tür bir yaklaşımla nasıl suistimal edildiğini ve Bediüzzaman Said Nursi’nin kader ve sorumluluk dengesine dair görüşlerini ele alacağız.

Kaderci Tutumun Yanlış Yorumlanması

Kaderci bir yaklaşımda, meydana gelen olaylar tamamen Allah’ın iradesine bağlanır ve insana düşen sorumluluk göz ardı edilir. Bu yaklaşım, şu şekillerde kendini gösterir:

Sebep-Sonuç İlişkisini Göz Ardı Etmek:

Yangın, deprem, sel gibi bir olayda insan ihmali, tedbirsizlik veya gerekli önlemleri almamak gibi sebepler görmezden gelinir ve yalnızca “Bu Allah’ın takdiridir” denilir. Böylece olayın gerçek nedenleri sorgulanmaz. Böylece bütün sorumlular aklanmış olur ve bütün mesuliyetlerden kurtulunmuş olur.

Pasif Kabul:

Kaderci bir tutumda, “Bu Allah’ın takdiridir, yapılacak bir şey yoktu” anlayışı hâkim olur. Bu, insanların aynı hataları tekrar etmesine yol açabilecek pasif bir yaklaşımı besler. Bütün mesuliyetlerden bu sözle kurtulacağını bilen insan ihmalkar davranmaya da devam edecektir.

Toplumsal Sorumluluktan Kaçınma Riski:

Kader anlayışını yanlış yorumlayan toplumlar, mezhepler, meşrepler hatta devletler altyapı eksikliklerini, eğitim yetersizliklerini veya yönetim ihmallerini sorgulamayı bırakabilir. Bu da gelecekte benzer trajedilerin tekrar yaşanmasına zemin hazırlar.

Bediüzzaman’ın Kader Anlayışı ve Sorumluluk Vurgusu

Bediüzzaman Said Nursi, kader inancını insanların iradeleri ve sorumlulukları ile dengeli bir şekilde ele alır. Ona göre kader, insanın iradesiyle yaptığı hataları mazur gösteren bir araç değildir. Aksine, insanın hatalarından ders çıkararak tedbir alması gereken bir rehberdir. Bu bağlamda üç kavramdan bahseder;

Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır.

Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.

Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir.

O kararın infazı, kaza demektir.

O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir.

Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat’iyyetini deler.

Kaza da ok gibi kader kararlarını deler.

Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir.

Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır.

Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracdır.”[2]

Kader, kaza, ata üçgeninde insan tercihleri ile kaza ve kadere yön vereceğini buradan anlıyoruz. Mesela bu yangında, gerekli olan kontroller ihmal edilen şeyler zamanında tespit edilip aksayan kısımları yapılsaydı böyle bir hadisede bu kadar can kaybı olmayabilirdi çünkü bu konuda ihmali olanlar ihmalini o zaman tamir edeceği için böyle bir kapı aralanmamış olabilirdi. İşte Ata kanunu burada devreye giriyor ve kaza ile kadere yön veriyor mecra açıyor.

İnsan İradesinin Önemi:

Bediüzzaman, insanın Allah tarafından cüz-i irade ile donatıldığını ve bu iradeyi kullanarak doğruyu ve yanlışı seçmekle sorumlu olduğunu belirtir. Cüzi irade insana verildiği için insanın mesuliyeti işte burada başlıyor. Şayet irade verilmemiş olsaydı insan adeta bir kukla gibi olurdu. Kukla olduğu için de insana herhangi bir mesuliyet verilmezdi tüm mesuliyet sorumluluk kuklacıya ait olurdu.

“İnsan, fiilini kadere havale etmemeli; çünkü cüz-i ihtiyarını ona karşı kullanmakla mükelleftir.”

Tedbir ve Tevekkül:

Gerçek tevekkül, sebeplere tam anlamıyla riayet ettikten sonra sonucu Allah’a bırakmaktır. Bediüzzaman, sebepleri göz ardı etmenin tevekkül değil tembellik olduğunu ve bunun İslam’ın kader anlayışıyla bağdaşmadığını vurgular:

“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”[3]

Yani Tevekkül, esbaba riayet ettikten sonra Cenab-ı Hakk’a teslim olmaktır. Esbaba yapışmayıp hâdisatı kadere havale etmek, tembellik olduğunu vurgulamaktadır.

İbret ve Ders Çıkarma:

Felaketler, insanlara sadece “kader”i hatırlatmak için değil, aynı zamanda hatalardan ders alıp gelişmeleri için bir fırsattır. Bediüzzaman, bu tür olayların insanı tefekküre ve hatalarını düzeltmeye yönlendirmesi gerektiğini vurgular. Şayet hatalardan ders alınmazsa benzer hatalar tekrar yeni ihmallerle kendini gün yüzüne çıkaracaktır.

Kaderin Sorumluluktan Kaçış Aracı Olarak Kullanılmasının Sonuçları:

Kader inancını yanlış anlamak veya suistimal etmek, bireysel ve toplumsal düzeyde ciddi sorunlara yol açabilir:

Bireysel Düzeyde: Kendi hatalarını kadere yükleyen bir insan, aynı yanlışları tekrar etme riskini taşır. Bu, kişinin kendini geliştirme ve sorumluluk alma kapasitesini zayıflatır.

Toplumsal Düzeyde: Toplumlar, ihmaller ve eksiklikler karşısında kaderi bir gerekçe olarak gördüğünde, problemlerin kök nedenlerine inmek yerine pasif bir bekleyiş içerisine girer. Bu da ilerlemenin önünde ciddi bir engel oluşturur. Sorunları açmak için ancak günü kurtaracak eylemler ve planlar üretilebilir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin perspektifinden bakıldığında, kader inancı insanın sorumluluktan kaçmasına değil, tam tersine sorumluluğunu daha bilinçli bir şekilde yerine getirmesine vesile olmalıdır.

Gerçek kader anlayışı, insanı hem bireysel hem de toplumsal düzeyde hatalarını sorgulamaya, tedbir almaya ve hatalardan ders çıkarmaya teşvik eder.

Yangın gibi bir trajedi karşısında, “Bu kaderdir” diyerek ihmalleri göz ardı etmek, İslam’ın sorumluluk bilinciyle bağdaşmaz. Doğru bir kader anlayışı, insanın hem ilahi hikmete teslimiyet içinde olması hem de elinden gelenin en iyisini yaparak hatalarını düzeltmeye çalışmasıyla mümkündür.

Böylelikle, kaderin bir teslimiyet aracı değil, bir sorumluluk rehberi olduğu net bir şekilde anlaşılabilir.

Vefat edenlere İnşallah iman ile vefat etmiş olmalarını, yaralanan ve olaydan maddi ve manevi olarak etkilenenlere de şifalar temenni ederek yazıma son diliyorum.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (463)

[2] Mesnevi-i Nuriye (206)

[3] Sözler (314)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğaya Bakışı ve İklim Değişikliği Üzerine-2

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğaya Bakışı ve İklim Değişikliği Üzerine-2

Risale-i Nur’un iklim değişikliğiyle ilişkisi

Risale-i Nur külliyatı, doğa ve insan ilişkisi üzerine geniş bir perspektif sunar. Bu perspektif, iklim değişikliği iddiaları gibi küresel bir sorun karşısında insanlara yol gösterici olabilir.

İktisat, kanaat gibi kavramlar insanları doğrudan iklim değişikliği konularıyla yüzleştiriyor.

Adalet ve Eşitlik

Bediüzzaman, tabiat kaynaklarının adil bir şekilde paylaşılması gerektiğini vurgular. Bunu da hem sosyal sınıflar arasında yardımlaşma ile kolayca izah etmektedir.

Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır.

Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır.

Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekat ve muavenettir.

Halbuki vücub-u zekat ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahm kalmaz.” (İşarat-ül İ’caz, 45)

İklim değişikliğinin etkileri, özellikle yoksul ülkeler ve topluluklar üzerinde daha ağır sonuçlar doğurur. Zekât ve sadaka gibi İslamiyet’in sosyal hayata bakan içtimai meseleleriyle yoksulluk ve yoksunluğun en asgari seviye indirilebileceği ve toplumsal sorunların daha kolay çözülebileceğini ifade etmektedir.

Risale-i Nur’un adalet ve eşitlik vurgusu, bu durumun farkına varmamızı ve daha adil çözümler üretmemizi sağlar.

Gelecek Nesillere Karşı Sorumluluk

Risale-i Nur’da insanın sadece kendi nesli için değil, gelecek nesiller için de sorumluluk taşıdığı belirtilir. Bu hem maddi hem de manevi meseleler için geçerlidir.

İklim değişikliğinin en büyük etkilerini gelecek nesiller yaşayacaktır. Hani bir söz var “Dedesi limon yer torununun dişleri kamaşır.” Bu nedenle, Risale-i Nur’un bu şuur vurgusu, gelecek nesiller için daha yaşanabilir bir dünya bırakmak için harekete geçmemizi bize hatırlatır.

İsrafın Zararları

Kat’iyyen bil ki: Kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisad, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır.

İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır.

Eğer aklın varsa, kanaata alış ve rızaya çalış.” (Mektubat, 285)

İnsanın ihtiyaçları doğrultusunda yaşaması gerektiği vurgulanır. Aşırı tüketim ve kaynakların israfı, Risale-i Nur’un bu düsturlarına aykırıdır.

Şükrün mikyası; kanaattır ve iktisaddır ve rızadır ve memnuniyettir.

Şükürsüzlüğün mizanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rastgeleni yemektir.

Evet hırs; şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir.” (Mektubat, 366)

Üstad, bu yüksek iktisadcılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidad, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir.

Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takib ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir.” (Tarihçe-i Hayat, 14)

Bilinçli Tüketim

Risale-i Nur, insanın bilinçli bir şekilde hareket etmesi gerektiğini vurgular. Bu, tüketim alışkanlıklarımızdan, enerji kullanımımıza kadar hayatımızın her alanında daha bilinçli olmamız gerektiği anlamına gelir. Bilinçli tüketim de iktisat ve kanaatin bir sosyal düzen halini almış halidir.

Kuvve-i zaika kapıcıdır dedik.

Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir.” (Lemalar, 140)

İnsanlar hayatın lezzeti için bir çok şeyi bilinçsizce tüketmektedir. Halbuki insanın lezzet için yaşaması bir çok sorunların kapısını çalmaktadır.

Yemek için yaşamak, lezzetin kulu kölesi olmak bilinçsiz ve sağlıksız bir tüketici olmamıza sebep olabilir.

Peki, bunlar pratikte nasıl uygulanabilir?

Çevre Bilinci Oluşturma

Risale-i Nur’un tabiat ve insan ilişkisi üzerine olan izahlar, okullarda ve toplumda çevre bilinci oluşturmak için kullanılabilir. Bu konular hakkında belgeseller, kısa metraj filimler etkili olacaktır.

Sürdürülebilir Yaşam

Risale-i Nur’un israfı önleme ve ihtiyaçlar doğrultusunda yaşama vurgusu, sürdürülebilir yaşam tarzlarının benimsenmesini teşvik edebilir. Bu konuda iktisat ve kanaat meselesinin alt başlıklarındandır.

“İktisad etmeyen, zillete ve manen dilenciliğe ve sefalete düşmeğe namzeddir.” (Lemalar, 141)

İsraf, insanın kalitesizliğine bir sebeptir. Bu da sürdürülebilir hayat anlayışında kalitesiz bir hayata yol açar.

Siyasi ve Sosyal Etki

Risale-i Nur’un adalet ve eşitlik vurgusu, iklim değişikliği ile mücadele için daha adil ve etkili politikaların oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Adalet sadece kanun önünde herkesin eşit olmasını ifade etmemektedir. Kâinattaki adalet anlayışıyla ve bunun vurgulanması ön plana çıkarılmasıyla daha etkili olacaktır.

Siyasi olarak devletleri yöneten hükümetlerin parlamentolarında bu konu üzerine çalıştaylar ve uygulamalar ve bu konuda çalışmaları teşvik ederek çevre bilinci oluşturmak için yapılan icatları teşvik için çevrepest şeklinde uygulamalar yapılabilir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin düşünceleri, iklim değişikliği gibi küresel bir sorun karşısında insanlara hem bireysel hem de toplumsal düzeyde hareket etmeleri için bir rehber niteliğindedir. Tabiatı korumak, gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak ve adaletli bir dünya kurmak için Risale-i Nur’un öğretilerinden ilham alınabilir.

Tabiatın Dilini Anlamak ve Kendimizi Tanımak

Tabiat, Bediüzzaman’a göre Allah’ın yarattığı bir eser olarak bize O’nun isim ve sıfatlarını gösterir.

Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var.

Birisi: Şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini onüç lem’a ile arabî Nur Risalesinden On üçüncü dersten işittik.

Birisi: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hâtemü’l-Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır.” (Sözler, 235)

İnsan, bu “Kitab-ı kebir-i kainat kitabını” okuyarak hem Rabbini hem de kendini tanır.

İklim değişikliği, insanın bu dili doğru anlamayıp doğaya bilinçsizce müdahale etmesinin bir sonucu olarak görülebilir.

Bediüzzaman’ın “ahlaki kemal” dediği insani erdemler arasında mahlukata karşı sorumluluklarımızı da içerir; bu, iklim değişikliği karşısında manevi ve ahlaki bir uyanış gerektirir.

Manevi Boşluk ve Krizlerin Kaynağı

Bediüzzaman, insanın yalnızca maddi kazançlarla değil, manevi değerlerle de donanmasını mücehhez olması gerektiğini belirtir.

Manevi boşluk ve dünyevileşme neticesinde seküler ve vurdumduymaz insanların tabiatı hoyratça tüketilmeye başlamıştır. Anı yaşa, haz peşindeysen tüket.. vs bir sürü slogan üretilmiştir. Hedonizm’in zirvelere oynadığı bir zaman dilimindeyiz.

Bu durum iklim değişikliği gibi krizlere yol açar. Bediüzzaman’a göre insan, Allah’ın yarattığı her şeye saygı göstermeli ve onları korumalıdır. Bu manevi sorumluluk perspektifi, çevre sorunlarına sadece maddi veya bilimsel değil, manevi bir yaklaşım geliştirmemizi sağlar.

Kanaat ve İktisat: Sade Yaşamın Gerekliliği

Bediüzzaman, dünya hayatının geçiciliğine dikkat çekerek, insanları kanaate ve iktisada teşvik eder. Bu sebeple “İktisad ve Şükür Risalesi” isminde bir eser telif etmiştir. Bu risale sadece yeme içme şeklinde düşünülmesi yanlış bir tutumdur.

Aşırı tüketim alışkanlıkları, iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden biridir. Halbuki insan tükettikçe tükenmektedir.

Bediüzzaman’ın sade yaşam tavsiyesi, insanları yalnızca ihtiyaçları kadar tüketmeye yönlendirir ve tabiatı korumayı sağlayacak bir denge önerir.

Bu bakış açısı, sürdürülebilir bir yaşam tarzına geçiş için kâşif mizaçlar için ilham vericidir.

İktisad ve kanaat, hikmet-i İlahiyeye tevfik-i harekettir.”

İsraf ise; o hikmete zıd hareket ettiği için çabuk tokat yer…” (Lemalar, 140)

Burada iktisat anlayışını tüketim ahlâkı haline getiremezsek insanlar bu kâinatın çok ciddi tokadı, ikazı ile karşılaşacaktır. Mesela çevre sorunu olarak ele alınan Musilaj, Deniz Lahanası gibi problemler acaba bu yazıdaki kriterlere göre hareket edilseydi sizce sorun olarak karşımıza çıkar mıydı?

Dua ve Çabaların Manevi Gücü

Bediüzzaman’a göre iman ve ihlâsla yapılan dualar ve çabalar oldukça değerlidir.

İklim değişikliğine karşı alınacak önlemler sadece maddi ve bilimsel çalışmalardan ibaret olmamalıdır; manevi yönleriyle de ele alınmalıdır. İnsanlar manevi olarak kendilerini mesul hissederse kendilerinde bir manevi kuvvet de hissedecek olacaklar. Sahsım olarak yere çöp atmam bu bilinçle. Küçük kızıma da bu hasleti vermeye çalışıyorum. Şimdi yere çöp atan birisini görse pis insanlar şeklinde kendisi gelip bana söylüyor. Çalışmış olduğum iş yerinde gençlere de bu mesuliyet şuurunu aynı şekilde aşılamaya gayret ediyorum. Toplumlar nasıl ayakta kalır başlıklı yazımda bu konulara da değinmiştim. Bediüzzaman, çevrenin korunmasını sadece bireysel bir çaba değil, aynı zamanda manevi bir görev olarak değerlendirir. İnsan duası, çabası kadar değerlidir desem ifrat bir söz kullanmış olmam.

Şu kâinat nakkaşsız olmak, son derece muhal-ender muhaldir.

Zira bu kâinat öyle bir kitabdır ki, her sahifesi çok kitabları tazammun eder.

Hattâ her kelimesi içinde bir kitab vardır.

Her bir harfi içinde bir kaside vardır.

Yeryüzü bir sahifedir, ne kadar kitab içinde var.

Bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sahifesi vardır.

Bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır.

O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var.

İşte böyle bir kitab..” (Sözler, 59)

Bu yazımda, Bediüzzaman Said Nursi’nin tabiatın korunmasına dair düşüncelerinin iklim değişikliği konusunda ne kadar muhit/kapsayıcı ve derin olduğuna değinmek istedim.

Tabiat, sadece bilimsel bir alan olarak değil, manevi bir sorumluluk olarak da anlaşılması gerektiğini, çevrenin korunması, tüketim ahlâkı, iktisat ve şükür kavramlarının iklim değişikliği konusuna bakan vecihlerini bir bilinç ve ahlak meselesi olarak anlaşılırsa daha yaşanabilir bir dünyanın mümkün olduğuna değinmek istedim.

Netice itibariyle;

  • Tabiatı/Doğayı “Mana-i Harfi” ile Okumakla,
  • İsraf, kanaat, şükür ve iktisat prensiplerine riayet etmekle,
  • Tüketim kültürü adabını öğrenerek,
  • Toplumda çevre bilinci oluşturmakla,
  • Sade yaşamın önemi,
  • Hayatımızda maneviyatın etkisi,
  • Hükümetlerin bu konuda hassasiyetiyle

Çevre ve iklim sorunlarında minimal problemlerle baş edilebileceğini on görüyorum.

Her şey Allah’ın kudretini, ilmini, iradesini, esma ve sıfatlarını yansıtır ve bu dengeye zarar vermek, yaratılışa zarar vermek anlamına da gelir. Bu şuurla hem kendimizi hem de çevremizde rol model olabilmemiz temennisiyle.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğaya Bakışı ve İklim Değişikliği Üzerine-1