Kategori arşivi: Yazılar

Ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır

İnsanlığın muzdarip olduğu  coronavirüs hastalığına  ben de pek yakında yakalandım. Coronavirüse karşı genelde yaşlılar ve kronik hastası olanlar mukavemet gösteremedikleri  bilinmektedir.

Benim de  yaşımın ilerlediği ve  kronik hastası oldoğum için daha fazla ölümü tahattur etmeye başladım. Gerçi kainatı tefekkür etme ve ilâhî sanatları müşahede etmek için ölüme pek iştiyakım olmadıysa da  vade gelince istek ve iştiyaka bakmaz…

Ruhumda sıkıntı, bedenimde ki  halsizlik vücudumun direncini iyice düşürdüğü bir vaziyette iken bir  gece öldüğümü rüyamda gördüm.

Rüya ile amel edilmez, fakat fayda mülâhaza ettiğim için anlatmaktan bir beis görmüyorum. Şöyle ki:

Köyümüzün  mezarlığında yıllar önce kemdime bir yer belirlemiştim.  Belirlediğim yerde mezarcı mezarımı kazmış, ben de mezara girdim, mezar  üstüme birden ve ani olarak kapandı, mezarın içi sarı aydınlığa dönüştü, bir an-ı  seyale zarfında  kendimi  mezarda uzanmış gördüm….

Elim, kolum ve vücudum hareketsiz, paranın ve torpilin işlenmediği, pişmanlığın, ağlamanın, acındırmanın kabul görmediği; dost ve ahbablarımdan ayrı kaldığım kabrin içindeyim. İbret almak için bu kadarı ile kifayet edelim.

Bundan sonra Risâle-i Nur penceresinden ölümün hakikatine bakalım.

Ölüm korkusu firak (ayrılık) korkusudur. Yani ülfet ve ünsiyet ettiği bu dünya hayatından ayrılmak, ölümün en acı ve en acıtıcı tarafıdır. İnsanların ölümden korkması da bu yüzdendir.

Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir.”

“Evet, ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır, ehl-i dalâlet için zulümat-ı ebediye kuyusudur.”1,

Ölümü daha dehşetli hale getiren ikinci husus ise, ölümü ebedi bir yok oluş olarak düşünmektir. Yani dünya hayatına sıkı sıkı bağlanmış bir kafir için ölüm, dünyadan ebedi olarak kopmak anlamı taşıdığı için, ölümden dehşetli korkar.

Ama ahirete iman etmiş bir mü’min için, ölüm sadece bir mekân değiştirme aracıdır. Dolayısı ile mü’min ölümden kafir kadar korkmaz, kafir kadar dehşete düşmez. Dünyadan daha güzel bir aleme giden bir adam, neden dünyadan ayrıldığına üzülsün ki.

İman ölümün en dehşetli tarafı olan ebedi firakı, yani sonsuz ayrılığı ebedi kavuşmaya dönüştürüyor. Dolayısı ile mü’minde ölüm korkusu sadece hesap verme korkusudur.

“Saniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat’î, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir.”2,

Bu vesileyle yakında vefat eden ağabey ve kardeşlerimize Allah’tan rahmet diler, ruhları şad olsun.Amin

23. 09.2021
Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:
1- Lem’alar, 25.Lem’a,9.Deva
2-Sözler,32.Söz,3.Mevkıf

Sırrın ölçüsü nedir?

Said Nursi hazretleri maddi ve manevi her bir uzvun, Allah’a nasıl bir pencere açıldığını  ve şuunatı ilâhiyeyi nasıl gösterdiğini  Risale-i Nur eserlerinde anlatmış ve bir latife-i Rabbaniye olan sırrın vazifesine “müşahedetullah…” şeklinde  yorumlamıştır.

Müşahede: Seyretmek ve  görmek manasındadır. Müşahedetullahtan kasıt şunu anlıyoruz. Cenab-ı Allah (c.c.) bazı gizli hakikatların seyri için insanda vedia (emanet) bırakılan manevi latifeler, marifetullahla birlikte terakki eder.  Allah ile muhatap edecek seviyeye getirip bazı sırlara vakıf eder. Adeta gözüyle o gizli hakikatleri müşahede etmiş oluyor.

Sır, bazan başkaları tarafından bilinmesi istenmez. Gerek birey, gerek aile, gerek  cemaatler, gerekse  devlet içindeki sırlar bunlar hepsi de özel sırlardır, açığa çıkarmamalıdır. Açığa çıkarılan sır, sır olmaktan da çıkar. Hz. Ali (ra) “Sır, yani içinde sakladığın şey senin esirindir. Onu ortaya çıkardığın zaman sen ona esir olursun” buyurmuş.

Sır saklamada önemli bir husus da başkalarının bize emânet ettikleri sırları saklamaktır.  Peygamberimiz (asm) ve ashabı kendilerine söylenen sırları muhafaza eder ve kimseye açıklamazlardı. Özellikle aile sırlarının korunması çok önemlidir. Sırların korunmaması münafıklık alametlerindendir. Aile sırlarını yayanların ise, kıyamette en kötü kişiler arasında sayılacağını Efendimiz (asm) haber vermiştir (Müslim, Nikah. 123-124).

Sır saklamak nasıl güzel ve faydalı bir davranışsa, bunun aksini yapmak da o ölçüde kötü ve zararlı bir iştir. Başkalarının sırrını araştırıp ortaya çıkarmak, sonra da onları ifşa etmek İslam ahlakına yakışmayan bir davranıştır.

Sır ile alakalı konumuzu özetleyen bir anekdot ile bağlamak istiyorum .

Hocanın biri  Uhud dağına uzun uzun bakıp sormuş:

Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?..
Cevap:  Yok..
Tekrar etmiş..
“Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?

Sonunda cemaat mahçup bir şekilde: “Bilmiyoruz hocam..” demişler.
       
Hoca: ” İnanın bunu ben de bilmiyorum. Aslında hiç kimse bilmiyor. Çünkü, bu asla İslam tarihinde de yazmaz, “

O  okçular kimdi?.. Öz çocukları da bilmez, hanımları da bilmez. Çünkü, ashab-ı kiram kimseye söylememiş, saklamışlardı.

Hatta yıllar sonra Cemel ve Sıffın gibi hadiselerde birbirlerine ters düştükleri halde bu sırrı kimse açığa çıkartmamış, kimse kimseye kusur atfetmemiştir.

Bu kısadan bize düşen nedir?
      
Şöyle ki: Uhud’da, Ayneyn Tepesini terk eden okçuların isimleri Sahabe arasında gizlendiği gibi, biz de birbirimizin gizli sırları öyle örtelim ki,  ahirette, Rabbimiz (cc.) kimsenin bilmediği nice günâhlarımızı örtsün inşaallah…

Birbirimizi çekiştirmek,  ‘olanı söylüyoruz..’ demek zaten gıybettir.  Olmayanı söylesek iftira olur.

Hazreti Muhammed (asm) şöyle buyurdu: ‘Birbirinize buğzetmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz’ Buhârî Edep,57

Mahşerde “Ümmetim!..” diye haykıran bir peygamberin ümmeti olarak birbirimizin  sırları ile uğraşmak bize neyi kazandırır diye, kendimizi sorgulamalıyız.

Sorgulamalıyız ki;
Hz. Vahşi ile Hz. Hamza’nın, “el ele tutuşarak” gireceği Cennette, biz de girmeye layık olabilelim….Vesselâm

17.09.2021
Rüstem Garzanlı

Bekaya Nasıl Ulaşabiliriz-2? (Lem’alar, 3. Lem’a, 3. Nükte’nin Şerhi)

Şu mes’ele münâsebetiyle deriz: Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, faideli meyvedar yapmak ister misiniz? Mâdem istemek insaniyetin iktizasıdır, Bâki-i Hakîki’nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Mâdem her insan gâyet şiddetli bir sûrette uzun bir ömür ister, bekaya aşıktır ve mâdem bu fâni ömrü, bâki ömre tebdil eden bir çâre var ve ma’nen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çâreyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfîk-i hareket edecek. İşte o çâre budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. “Lillah, livechillah, lieclillah” rızası dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.

[ Lillâh, Allah için işleyiniz demektir. Livechillah, Allah rızası için görüşünüz demektir. Lieclillah, Allah için çalışınız demektir. Lillah kısmı, bireysel boyutu anlatır. Çünkü Allah için işlemek ile Allah için çalışmak bir birine benziyor. Aradaki farkı ortadaki Livechillah ifade eder. Bireysel ibadet etmek ve bireysel hizmet etmek, Lillah sınıfına girer. Livechillah, Allah için görüşünüz kısmı elbette Allah rızası için beraber çalışma, ibadet etmek mantığını doğurur. Allah’ın da istediği aslında budur. Lieclillah, Allah için beraberce çalışınız demektir. Ki Üstad 21. Lem’ada bu sıralama ile dine hizmeti anlatıyor. İlk Düsturda “ Kûmu lillâhi kanitîn” ( Allah için kıyam ediniz, namaza kalkınız, hizmet için toplumda kıyam ediniz ) diyor. Sonraki düsturlarda bir insanın âzâları gibi veya bir geminin müretttebatı gibi organize çalışmayı anlatıyor. Bu organize çalışmayı sağlayacak husus, Allah rızası için görüşmek ve organize hizmet kararı alacak şekilde meşveret ve şûra yapmaktır. ]

Bu hakîkata işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsur seneden ibâret olan bin ay hükmünde olduğunu Nass-ı Kur’ân gösteriyor. Hem bu hakîkata işâret eden ehl-i velâyet ve hakîkat beyninde bir düstûr-u muhakkak olan “bast-ı zaman” sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mi’rac, bu hakîkatın vücûdunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü: O mi’rac yoluyla, beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem şu hakîkata bina edilen beyne’l-evliyâ kesretle vuku’ bulmuş olan “bast-ı zaman” hâdiseleridir. Ba’zı evliyâ bir dakikada, bir günlük işi görmüş. Ba’zıları bir saatte, bir sene vazifesini yapmış. Ba’zıları bir dakikada, bir Hatme-i Kur’âniye’yi okumuş olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle “bast-ı zaman” hakîkatını aynen müşahede ettikleri medâr-ı şübhe olamaz.

Şu “bast-ı zaman” herkesce musaddak bir nev’i, rü’yada görünüyor. Ba’zan bir dakikada insanın gördüğü rü’yayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

[ Zamanın uzayıp kısalması, hızlayıp yavaşlaması bir hakikattir. İnsan zamanın uzayıp kısalması meselesini hastalık zamanının bir türlü geçmemesinde hissediyor. Özellikle acı çekilen anlar, geceyi bir ömür kadar uzatıyor. Çünkü insanın ömrü boyunca çektiği acılar 5 voltajında 100 sefer yaşanmış ve 1 er saat sürmüş olsa, 40 yıllık süreç böyle olsa; bir sefer 100 voltajında bir hastalık acısı çekse ve 5 saat sürse bütün ömrünün acılarına bedel bir süreyi o zaman zarfında yaşar. O 5 saat ona 40 yıl gibi uzun gelir. Hakikatte de öyle uzun süreçte elde edilen kârı bir gecede Allah ona acıların temizleyici eliyle yaşattırır. Bu manada o 5 saat, 40 yıl hükmünde bir sonucu vermesiyle 40 yıl geçmiş gibi insan hayatında kalıcı izler ve sonuçlar bırakır. Bu, bast-ı zamana verilecek bir örnektir. Buna mukabil mutluluk içinde, her şeyin yolunda gidip aktığı dönemler su gibi akar. Kişi bir bakar ve kendini yoklar ki o eski günler üzerinden 10 yıl belki 20 yıl geçmiş. Benim Lise yıllarımın üzerinden 23 yıl geçti. Nasıl geçtiğini anlamadım bile… Çünkü zahmetsiz, elemsiz bir dönem… Fakat lisede kolum kırılmıştı. O gece ağrıdan sabahı zor ettim. Elemler ile insan terbiye oluyor; lezzetler insanı şımartıyor. Hayatımdaki bütün günahlarım lezzetli, rahat, zahmetsiz dönemlerimde işlendi. Bu gösterir ki, lezzetler insanı yoldan çıkartan bir bela oluyor. Eğer şükrü artırmazsa… Buna mukabil elemler insana haddini, hududunu, kulluğunu bildiren, işlenen günahların kirlerini temizleyen, şımaran nefsi tezkiye eden, gururlanan enaniyetin burnunu büken mukaddes bir araçtır. Hastalık dönemlerimde daha ihlaslı ibadetler yapmam, çaresizliğimi hissedip Allah’ın azametini müşahede etmem gösterir ki, elemler insan için bir lütuftur.

Bu noktada kişinin hayatında kalıcı ve bâki izler bırakması, insana hakikati net göstermesi, iç dünyasına hakikati nakşettirmesi noktasında yaşanan şeylerin değeri ölçülür. Beka âlemi bu boyuta bakar. Mahşer günü, milyarlarca insan lezzetlerin ona ebediyeti kaybettirdiğini görüp o lezzetlerden pişman olacak; milyarlarca kişi dünyada yaşadığı zahmet ve elemlerin ona bâki hayatı kazandıran kapı olduğu görüp Allah’a şükredecek… İşte o fâni lezzetler, bâki azapları doğurduğu gibi o fâni acılar ve zahmetler de, bâki lezzetler ve rahmetleri doğurmasıyla gösterir ki fânilerin içinde beka gizlenmiş, saklanmış. Asıl iş o bekaya bakan yönü keşfedip onu aktif hale getirmektir.

Bu noktada her fani iç dünyasında beka cilvesi taşıyan yönler bulundurduğundan ömründe o beka boyutuna mutlaka misafir oluyor. Sıradan insanlar rüya âleminde… O âleme girerek bizler, bast-ı zaman hakikatini yaşıyoruz. Bast-ı zaman, Bâsıt isminin tecellisidir. Zamanın değerini bilen, onu israf etmemek için çabalayan kişilere Allah’ın ihsanıdır. İnsanların hayatlarını kolaylaştırıp onların zamanını israf olmaktan kurtaran kişilere Allah’ın bir lütfudur. Çünkü asıl iş sadece kendi zamanını değil bütün insanların zamanını israftan kurtarmak ve Hakikat yolunda herkese yol aldırmaktır.

Bu manada insanlara hayatı kolaylaştıranlara Allah da maneviyatı kolaylaştırır. Binlerce evliyanın yaşadığı bast-ı zaman hadisesi buna misaldir. Onlar maddiyata ait işlerini bu tecelli ile kısa sürede halletmişler. Fakat büyük evliyalar maneviyata ait uzun mesafe ve zaman isteyen işleri çok kısa sürede bast-ı zaman ile halletmişler. Mir’ac hadisesi de bu tarz bir mu’cizedir. Beka âlemine girip gayb ve şehadetin hakikatlerini temaşa ederek milyarlarca belki katrilyonlarca yılda elde edilecek hakikat bilgisi ve hak hikmetini birkaç dakika içinde aldı ve geldi. Rivayete göre gidip geldiğinde abdest aldığı leğenin içindeki su dalgaları daha dalgalanmaya devam ediyordu. O kadar kısa süre içinde ezel ve ebedi duydu ve gördü.

Peygamberimiz ve diğer peygamberlerin miraçlarında, evliaullahın maddi-manevi kerametlerinde, sıradan insanlaran rüyalarında bu bast-ı zaman hakikati bir kanun olarak bulunuyor. Bu durum gösterir ki mekân da, zaman da Allah’ın elindedir. İsterse mekânı dürer, “tayy-ı mekan” yaptırır. Buna kabz-ı mekan da denilir. Bir anda kişi İstanbul’dan Mekke’ye namaza gider, gelir. İsterse mekânı ve maddeyi genişletir, insanı onun içine çeker ve boğar. Buna bast-ı mekan da denilir. Karun’un boğulmasında olduğu gibi… İsterse zamanı, katlar, dürer. Tayy-ı zaman ve kabz-ı zaman yapar. Ashab-ı Kehf’in 309 yıl uyumalarında olduğu gibi… İsterse zamanı genişletir, yayar, bir geceye 1000 ayın mahsulünü verdirir. Kadir Gecesi’nde olduğu gibi… Bu durum gösterir ki zaman da, mekân da mahluktur. Allah, zaman ve mekânda dilediği gibi tasarruf eden Baki-i Mutlak ve Mâlikü’l-Mülk’tür. ]

Elhâsıl: İnsan çendan fânidir. Fakat beka için halkedilmiş ve bâki bir Zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir Zâtın, bâki esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medâr olacak bir sûret verilmiştir.

[ İnsana verilen aklın gördüğü, ezeliyet ve ebediyet, ölüm sonrası ve doğumu öncesi zaman dilimleri ve daha ötede zamansızlık ve mekânsızlık hakikatleri gösteriyor ki insan zaman ve mekan üstü olan Yaratıcısı ile muhatap olabilecek donanımdadır. Bu manada insanda beka cilvesi taşıyan, zaman ve mekanla bağlı olmayan yönler bulunuyor. İnsan Bâki Zâtın aynası olarak yaratıldığı için bekayı arıyor. Beka ise, zamansızlık ve mekansızlık ile bağlantılı bir hakikat olduğu; insan ise zaman ve mekana mahkum olduğundan insanın bekaya erişebilmesi ancak Baki-i Hakiki ile irtibatıyla ve irtibatının kalıcılığı ile bağlıdır. Buna ehl-i tasavvuf “ beka billah ” diyor. Bizzat baki olan Allah’tır. Kulların bekası ve ebediyeti Onun ile mümkündür. Onun rızası ve tecellilerine aynalık için yaşadığı durumda insan için beka bilfiil hale gelir. İnsanın her hali baki bir hakikati gösterecek özellik kazanır. Aciz bir köylünün muhteşem Osmanlı Ordusu’na nefer olarak katılması ve o Orduyla beraber Avusturya’dan İran’a, Kırım’dan Yemen’e kadar geniş sahada yıllarca koşma imkanı kazanması gibi Allah’ın Ezelî ve Ebedî Saltanatına iman ile intisap edip İslamiyet ile teslim olarak katılıp bir nefer olan bir müminin ruhu için o saltanatın zaman ve mekana yayılan bütün âlemlerinde seyahat etme imkanı doğar. Çünkü fani Osmanlı Sultanı, askerine beka ve ölümsüzlük veremez, çünkü kendisi ölümlüdür. Fakat zaman ve mekanı dilediği gibi dürüp açan, dün ve bugüne insanı her an misafir eden, insanın kalb elini tâ ezele uzatıp sayısız üzüntüleri yaşatabilen, insanın ruh elini ta ebede uzatıp sayısız korkularla boğuşturan, insanın akıl ve hayalinin elini yaratılmışlar âleminin tamamında gezdirdikten sonra Kendi Alem-i Hususi’sine misafir eden ve uzandıran Zât-ı Akdes, isterse kullarına beka ve ölümsüzlük verebilir. Çünkü kendisi zâtî bir beka ile bâkidir. Nasıl ki nura sahip olan başkasına nur verebilir, ilim sahibi olan başkasına ilim verebilir, hayat sahibi olan başkasını ihya edebilir. Elbette beka sahibi olan da başkasına beka verebilir. Yeryüzünde ve kâinatta var olan hayat, ebedî bir ihya fiilini ve sermedi bir hayat sahibini akla gösterdiği ve kalbe hissettirdiği gibi; baki hakikatler ve değişmez kanunlarla kâinatı devam ettiren ve sabitleştiren bir iktidar da kendisinin değişmez bekasını ve sabit hakikatlerini bütün ihtişamıyla gösterir. İnsanı gittikçe yıpranan cismin kontrolünden çıkartıp günahlardan uzaklaştıkça gittikçe gençleşen, hakikatleri bildikçe gittikçe kuvvetlenen, hak uğrunda çabaladıkça gittikçe elmaslaşan bir ruhun hayat seviyesine doğru yükseltir. Bu şekilde gençleşen bir ruh, beka zevkini insana tattırabilir. Üstad’ın yaşlılık döneminde Çam Dağı’na koşarcasına hızlı çıkması, yanındaki genç ağabeylerin ona yetişememesi gösteriyor ki, O beka ufkunda ve ruhani bir hayatta yaşıyor. ]

Öyle ise böyle bir insanın hakîki vazifesi ve saadeti: Bütün cihâzâtı ve bütün isti’dâdatiyle o Bâki-i Sermedî’nin dâire-i marziyyatında esmâsına yapışıp, ebed yolunda o Bâkiye müteveccih olup gitmektir. Lîsanı

dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi  “Yâ Bâki ente’l-Bâki” demeli.

[ Bâki-i Sermedî gibi terkiplerde Üstad bir sistemi anlatır. O, Bâki’dir. Fakat sen sana düşen vazifeleri yaptığında senin dünyanda Sermedî olarak tecelli eder, seni de Kendi zâtî bekası ile bağlar, sana da bekayı yaşattırır der. Bu meselenin tahakkuk sırrını Üstad hemen arkada şöyle ifade eder: “ dâire-i marziyyatında esmâsına yapışıp… ” Daire-i marziyatı, yukarıda izah edildiği üzere, Allah’ın emirlerinin çizdiği ruhani âlemde yaşamak, Onun yasakladığı fiil, duygu ve hallerden uzak durmaktır. Bu noktada farzları tahkiken yapma, haramları tahkiken terk etmek çok önemlidir. Bu durumda kişi bütün ruhuyla farzlara yapışır ve bütün ruhuyla haramlardan uzaklaşır. Onun bu tavrı, o farzları isteyen Esma-yı Hüsnayı kişinin ruhuna nakşeder. Mesela namaz, Kayyum isminin tecellisidir. Dinin, direğidir. Hem kişinin nura ermesidir. Bu manada Münevvir isminin eseridir. Hem bir zikirdir. Kişinin kalbine zevk verir. Bu açılardan dolayı Kur’an namazı hakkıyla kılmayı “ ikame ” ile ifade edip namazını böyle kılanları “mukim” olarak isimlendirir. Kayyum ismi, İbn-i Sina’nın tespit ettiği üzere Kaim ve Mukim isimlerinin toplamıdır. Var olup ayakta duran kaimdir; namazını hakkıyla kılan mukimdir. Bu şekilde kişi tam manasıyla Kayyûm ismine ayna olur. Zekat, Müzekki isminin eseridir. Hem malı temizler, hem mal ile kirlenen nefisleri temizler. Hem Cevad, hem Kerîm isminin tecellisidir. Allah’ın fakire ikramı ve cömertliğinin göstergesidir. Hem Müslümanlar arası köprü vazifesi görerek toplumu bir araya getiren Cami’ isminin bir tecellisidir. Bu şekilde İlahi emirleri yerine getiren bir kişi sayısız isimlere tutunmuş ve onlarla Allah’a bağlanmış, beka adına yaşanan bir hayatı kendi ömründe sergilemiş olur. Yaptığı her fiili, Allah toplum hayatı tarlasında 1000 meyve ile mahsuldar eder. Bizlere ebedî sevaplar olarak geri döndürür.

Bâki ismi, Sermedî şeklinde tecelli edince, zaman hakikati ortaya çıkar. Sermedî, ezelî ve ebedî demektir. İnsan ezelden gelip ebede giden bir yolcudur. İşte ezel geçti, ama ebediyete doğru yürüyoruz. İşte bu noktada Üstad cümlenin devamında “ esmâsına yapışıp, ebed yolunda o Bâkiye müteveccih olup gitmektir ” der.

Ebediyet bundan sonraki zaman dilimine bakar. Bu manada karşılaşılacak şeylerle ilgilidir. Dolayısıyla ruhumuzla alakalıdır, diyebiliriz. Ehl-i tasavvuf, kalbin aşk-ı bekası ile değişmezlik hakikati içinde bekayı arar ve bulur. Nur Talebeleri ise, madem Allah ebediyen yaratıyor ve yaratacağını söylüyor, o halde asıl iş ebediyet ve değişkenlik hakikati içinde bekayı bulmaktır, diyerek Cenab-ı Hakk’ın kullarının değişkenlikleri içinde tecelli eden değişmez saltanatı ve sabit Esmaü’l-Hüsnaları ile, sırr-ı Ehadiyet ve külli İlahi tecelliler içinde bekayı arar, bulur. ‘ Daha çok yarat, daha da farklı şekillerde tecelli et ya Rabbi! Bu şekilde bekanı doya doya zevk edeyim, cemal ve kemalini seyr ve temaşa edeyim ’ der. Ehl-i tasavvufa dehşet veren âlemin değişken, girift, karmaşık yapısı Ona celal, kemal ve azamet tecellisi olarak Tevhidin külliyeti içinde görünür. Allahu Ekber zikri içinde sonsuz bekayı hisseder. Allah’a daha bir odaklanır. ]

Ezan şehidi Menderes

Mehmet Abidin Kartal

İstiklal Madalyası sahibi olan Başbakan Adnan Menderes, 27 Mayıs Darbesi’nin ardından 17 Eylül 1961 tarihinde darağacında asılarak şehit edildi.

Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara bir leke olarak geçen Başbakan Adnan Menderes’in idam edilmesinin üzerinden 60 yıl geçti. 1950-1960 yılları arasında Başbakanlık yapan Adnan Menderes, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulan düzmece mahkemeler ve sahte delillerle 17 Eylül 1961 tarihinde idam edilmişti.
Milletin adamı Menderes, Türkiye siyasi tarihine  millet düşmanları tarafından  idam edilen ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak geçti. Milletin değerlerinin düşmanları  Menderes ve onunla beraber Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu da idam ederek şehit ettiler.  

“Darağacı/ Demokrasi Kahramanı Menderes” isimli kitabımda Menderes’in hayatını ve yaşananları son arşiv bilgileri, belgeleri ve aktüel gelişmeler ışığında uzun bir kütüphane çalışması sonunda yazmaya çalıştım. Olayı hatırlayarak ders alınması dileğiyle.  Çünkü, hafızayı beşer, nisyan ile maluldür!.. Yani “insan unutur!..” İstiklal ve istikbalimiz açısından mazlum, şehit başbakanımızı unutmamamız ve unutturmamamız gerekiyor.

Yaşanan bazı hayatlar, dramla başlar ve yine dramla biter; ama sadece dramdır. Bazı hayatlar da vardır ki yine dramdır, ama sonu zaferdir. En azından, sonu itibariyle dram gibi gözükse de sonuçları itibariyle başka hayatlara zafer müjdeleyen bir dram…

Ezan şehidi Adnan Menderes’in hayatı ve dönemi işte aynen böyle…

Çarıktan medeniyete geçişin adıydı Menderes dönemi. Kimi “beyaz devrim” dedi ismine, kimi “altın yıllar”… Asırlardır hizmete susamış Anadolu insanı; baraja, yola, fabrikaya, okula, suya, elektriğe onunla kavuşmuştu. Anadolu insanı  Ezanına, Kur’an-ı Kerimine de onunla kavuşmuştu. Sevinç gözyaşları içinde duygularını yaşamıştı… Bunun için ona Bediüzzaman Said Nursi “İslam Kahramanı” denmişti. Artık millet huzurluydu, mutluydu. Mahsul para ediyor, elleri nasır tutan köylünün yüzü gülüyordu. Sefaletin, Anadolu’nun kaderi olmadığını anlıyordu artık insanlar. Halk horlanıp itilip kalkılmaz olmuştu. Devlet dairelerinin kapıları milletin girebilmesi için sonuna kadar açılmıştı. Sadece halkın değil, ülkenin itibarı da zirveye yükseliyordu. Türkiye için yeni dünya düzeninde öylesine bir ülke öngörenlerin hesaplarını şaşırtıyordu Menderes. Kendi halinde bir ülke gömleği dar gelmeye başlıyor, adeta geçmişteki şanlı yerine doğru başını yeniden doğrultuyordu Türkiye…

Türk siyasi hayatının on yılına Başvekil olarak damgasını vuran Adnan Menderes… Türk demokrasisinin geleceğini, “fikir, inanç ve teşebbüs hürriyetlerinde”  görmüştür. Türkiye’nin ekonomik kalkınmasının ancak geniş bir hürriyetler ortamında mümkün olabileceğini vurgulamıştır.

13 Nisan 1949’da yapılan DP Aydın İl Kongresi’nde “Üyelerden biri, ‘Sefaletin bulunduğu yerde hürriyet olamaz’ dedi. Ben, aksini söyleyeceğim. Hürriyetin olduğu yerde sefalet olamaz.” diyen Menderes, CHP iktidarlarında temel hak ve özgürlüklere getirilen kısıtlamalara da karşı çıkmıştır:

“Vatandaşın, söz, fikir ve vicdan hürriyeti, demokrasinin temelini teşkil eder. Bir memlekette demokrasi vardır diyebilmek için de bu hürriyetin her türlü tehditten masun olması şarttır. Bu hürriyetlerin tehdit altında bulunması veya bulunabileceği korkusunun kalplerde hakim olması, kanunlarda yazılı olanlar ne olursa olsun o memlekette demokrasinin yer bulmamış olmasının şaşmaz delilidir…” (Demokrasinin temelleri, Adnan Menderes, Vatan Gazetesi, 22 Haziran 1946.)

1923-1950 döneminde söz, fikir ve vicdan hürriyetinden bahsetmek, özel teşebbüste bulunmak mümkün değildi. Bunlardan bahsetmek ve yapmak yasaklar listesindeydi. Bırakınız üretim yapmayı, hele ihracat yapmayı, bir şehirden diğerine mal götürmek bile zordu. Jandarma her şeydi. Geliri olmayandan vergi toplanır, vermeyenlere ceza yağardı. İslâmiyet zümrüdü anka kuşuna dönmüştü, adı var kendisi yoktu. Kur’ân bile toplatılan kitaplar arasındaydı. Müslüman’ın dinini öğrenmesi, anlaması, yaşaması yasaktı…

1950’ye kadar, köylere fazla bir şeyler götürülmediği için, köylüler, çiftçiler kentlere gelmeye başladılar. Onların çocukları da okumaya, meslek sahibi olmaya ve siyasete girmeye başladılar. ”Öküz Anadolulular” çiftçilik ve askerlik dışında da iş yapmaya başladılar. Milleti sürü sayan zihniyet bundan rahatsız olmaya başladı. Demokrat Parti iktidarı, ayrıcalıklı zümreye ve çocuklarına rezerve edilmiş mevki ve makamları ‘Hasolar’, ‘Memolar’ veya ‘ağzı çorba kokanlar’la paylaştırmaya başladı. 1950’lerde halkın; CHP’lilerin DP’lileri kast ederek;” Ne yani ülkeyi Hasolar, Memolar mı yönetecek” sözünü affetmeyip DP’yi büyük bir güçle iktidara getirmeleri buna bir misaldir. Halk kendine değer verenlere her zaman destek olmuş onları baş tacı yapmış ve yapmaya da devam etmektedir.

Cumhuriyet geçmişimize baktığımızda elit zümre her zaman kendini hissettirmiş, halkına hep tepeden bakan bu zümrenin, kendi dünya görüşü ve hayat biçimine uymayan, demokratik yollarla iktidar olmuş hükümetleri darbelerle yıkmışlardır.

14 Mayıs 1950’de ‘Yeter söz milletindir’ diyerek, milleti ile  bütünleşen, AdnanMenderes’in Demokrat Partisi 69’a karşı 408 milletvekili çıkararak, CHP’ye tarihi bir ders verdi. Bu öyle bir dersti ki, milleti hor gören, ona “Öküz Anadolulular” gözüyle bakan CHP zihniyeti  bir daha tek başına iktidar yüzü görmedi.

Artık millet söz sahibiydi. Millet söz sahibi olduğu için de, yıllar yılı onun rağmına yapılan icraatlara son veriliyor, milletin istediği işler yapılmaya başlıyordu.

Yıllardan beri millete karşı yürütülen dinî baskılar, dine yönelik yasak ve engellemeler DP gelince son buluyordu. Menderes hükümeti daha ilk ayında 18 yıllık aslına uygun olarak okutulması yasaklanan ezana hürriyetini veriyor, ezan serbest bırakılıyordu. İktidarın iki ayı dolmadan da radyoda dinî program yasağı kaldırılmış ve haftada iki gün Kur’ân okunmasına başlanmıştı.

Başbakan Adnan Menderes’in dine ve dindarlara tavrı ise açık ve kesin idi. Daha 1951’de “irtica” iddiasıyla dindarlara baskı yapılmasının hesabını kuranlara karşı, “DP, vicdan hürriyetine riayet edeceğini beş yıl evvel programıyla millete vaad etmiştir” cevabını veriyordu. “Türk Milleti Müslümandır ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvela kendine ve gelecek nesillere dinini telkin, onun esasını ve kaidelerini öğrenmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münakaşa götürmez bir şartıdır” diyen Menderes’ti. Bunun için, ezanın aslına çevrilmesine sebep olduğu için Menderes, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İslâm kahramanıdır.” Çünkü, ezanın hikmeti sadece Müslümanları namaza çağırmak değildir. Onun yanında bütün insanlık namına, insanlığın ve kâinatın yaradılışının büyük neticesi olan tevhid ve rububiyete karşı, ubudiyetin izahına vesiledir. Bunun yerini de ezandaki mübarek ifadelerden başka hiçbir şey tutamaz.

Fakirlikten kurtuluş devri

Menderes devri, demokrasi, hürriyet ve dini inkişaf devri olduğu kadar, fakirlikten kurtuluşun diğer bir adıydı…

Anadolu köylüsünün şartlarını, tarım ekonomisine dayanan Türkiye’de toprağın, toprakta çalışan insanın durumunu çok iyi bilen Menderes, bu ülkenin fakir tabakalarının, köylüsünün, şehirlisinin, kasketli, çarıklı, poturlu, ve şalvarlıların hayat şartlarını çok iyi bildiği için, çok kısa zamanda Türkiye gerçeğini, tepeden görüldüğü gibi değil, tabanda yaşandığı gibi çok iyi kavrayabilmiştir. Türkiye’de hürriyet içinde refah, demokrasi içinde medeniyet mücadelesini yapmanın imkân dahilinde olduğunu göstermiş bir iktidarın parlak başbakanıdır.

Menderes dönemi gerçeğinin rakamlardaki ifadesi ise gözler kamaştırıyordu. Cumhuriyetin ilk 27 yılında en fazla yüzde 3’lerde ve genel ortalama yüzde 2’lerde kalan büyüme hızı, DP ile birlikte yüzde 12’lere fırlamıştı. Ülke, CHP’nin 20 senede getirdiği yere, DP’nin dört senesinde gelmişti. Bu devirde ülke çapında bir imar ihtilâli yaşanıyordu. Tarım ve sanayide, eğitimde, sağlıkta büyük yatırımlar, temel altyapı yatırımları yapılıyordu. Büyük hidroelektrik santralleri, liman inşaatları, sulama tesisleri, şehir içinde, şehirler arasında, köylerde karayolu yapımına bu dönemde büyük önem verilmiştir. Köylü cebine para girince, yapılan yollarla şehre, kasabaya giderek sosyal ve ekonomik hayatında olumlu değişiklikler yaşamıştır.

Tek parti devrinin bir iki göstermelik barajına karşılık, Menderes Türkiye’ye 42 yeni baraj hediye etmiştir. (Geniş bilgi: Demokrat Partinin İktisat Politikası [1950-1954] Mehmet Abidin Kartal, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Master Tezi, İstanbul-2000)

Adnan Menderes’in, DP’si Türk tarihinde, köylerdeki fakirlik ve cehalet fasit dairesini kırmayı başarmış ilk siyasî partidir. Uyguladığı ekonomi politikası sonucu kalkınma hamlesini köylere kadar götürebilmiş en başarılı ilk Türk hükümetidir.

ihtilâlde CIA parmağı

Bu başarılı hükümet bazı çevrelerce hazmedilemedi. 27 Mayıs 1960’da Başkanlığını Orgeneral Cemal Gürsel’in yaptığı Millî Birlik Komitesi, Demokrat Parti iktidarını devirip yönetime el koydu.

İhtilâlden sonra ABD Cumhurbaşkanı Dwight Eisenhower’in, MBK başkanı, Devlet başkanı, Başbakan ve Millî Savunma Bakanı Cemal Gürsel’e hareketten duyduğu memnuniyeti bildiren bir dostluk ve kutlama mesajı göndermesi düşündürücüydü… Yine ABD’nin ihtilâlden kısa bir süre sonra, Türkiye’ye 400 milyon dolarlık yardımda bulunması da, ihtilâldeki CIA parmağı ise 21 Ocak 1972 tarihli The Daily Telegraph’ta açıklanacaktı. O günkü Türk hükümetinin bu iddiayı yalanlayacağı yerde, ilgili gazete nüshasının yurda girişini yasaklaması ise, bu açıklama karşısında tereddüde mahal bırakmıyordu…

Diğer taraftan, Sovyetler Birliği de Menderes yönetiminden memnun değildi. Sovyetlerin Türkiye üzerindeki emelleri 1940’ların ortalarında dile getirilmişti ve Türkiye’nin 1952’ de NATO’ya dahil olması bu emelleri suya düşürmüştü. Yurttaki komünist faaliyetlere set çekilmesi, Moskova’nın hoşuna gitmiyordu. 1957 seçimleri sırasında Moskova Radyosu Türk halkını CHP’ye oy vermeye çağırmıştı. Komünist Bizim Radyo da, ihtilâli “27 Mayıs hareketi Bayar-Menderes faşist diktatörlüğünü devirdi” diye haber veriyordu.

1950-1960 arasında ekonomide neler yapıldığın ‘Darağacı – Demokrasi Kahramanı Menderes’ kitabımda  geniş bir şekilde yazdım… Menderes “ekonomiyi” ayağa kaldırmış, milletin cebine para girmesine, refahtan pay almasına, insanca yaşamasına sebep olmuştur. 1946 sonrası “teslim alınan” dinamikleri “özgürleştirme-millileştirme” yolunu seçmiş bundan dolayı küresel güçler ve onların içerdeki taşeronları tarafından “istenmeyen adam” ilan edilmişti! 1958’de ilk küresel darbeyi yedi ve Menderes hükümeti, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmasını kabul ederek 4 Ağustos tarihinde istikrar önlemlerini açıklayarak doları 2.80 TL’den 9 TL’ye çıkardı… 4 sene boyunca Dünya Bankası dayatmalarına direnen Menderes 1958’de teslim olmak zorunda kaldı ve 1960’ın da yolu açılmış oldu. Ülkeyi sömüren küresel güçler ve içerdeki taşeronlar milletin zenginleşmesini, ülkenin kalkınmasını istemiyorlardı. Fikir, inanç ve teşebbüs özgürlükleri ortamında, milletinin zenginleşmesi  ve kalkınma yolunda aldığı kararlarda ısrarı, 27 Mayıs 1960 ihtilali ile milletin iradesini hançerleyenler hainler tarafından,  Menderes’in  hayatının Darağacında sona ermesine sebep oluyordu.

‘Darağacı – Demokrasi Kahramanı Menderes’ kitabımda Adnan Menderes’in hayatını ve yaşananları son arşiv bilgileri, belgeleri  ve aktüel gelişmeler ışığında yazmaya çalıştım. Başbakanlık Yassıada belgelerini tek tek tasnif edilerek kamunun hizmetine 2006 yılında sundu. Bu belgeler bilhassa 27 Mayıs darbesinin öncesi ve sonrasını aydınlatıyor. Bu belgeler dikkate alınmadan yazılan Adnan Menderes hakkındaki araştırmalar geçerliliğini kaybetmektedir. Çalışmamız bu belgeler ışığında yapılmıştır.

2000 yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkiye Cumhuriyeti Ana Bilim Dalında ‘Demokrat Partinin İktisat Politikası (1950-1954) ‘ konulu tezi hazırlayarak Yüksek lisans yaptım. Bu tezi hazırlarken Adnan Menderes ve Demokrat Parti hakkında geniş bir arşiv, kitap, gazete araştırması çalışması içinde bulundum. Kitabın şekillenmesinde bu çalışmaların çok faydası oldu.

Asılan milletin gücüydü

Menderes’in infazının öğleden sonra saat 14:26’da tamamlanmasından sonra, bir fırtına koptu, gelen gök gürültüsünün ardından yağan şiddetli yağmur, herkese kendisini ülkesine adamış bir büyük devlet adamının tertemiz ruhunun rahmeti olduğunu düşündürdü.

1960’dan bu yana bu milletin değerlerini yok sayanları, onları sürü sayanları, onları sömürenleri, Menderes’in yolunda olanlar takip etmektedirler. Takip edenlerin zaman zaman yolları kesildi ve kesilmeye çalışılıyor. Menderes ne demişti, “Yeter! Söz milletin!” dedi. Ezanı aslına çevirdi. Milleti sürü olmaktan kurtardı. Milletle devleti barıştırdı. Sen misin millete gücünü ve asaletini hatırlatan! Sen misin sözün millette olduğunu söyleyen! Sen misin ezanı aslına çeviren! Haydi darağacına! Senin asıl suçun, bu ülkede millete millet olduğunu hatırlatmak ve ona özgüven aşılamaktır. Menderes’in asıl suçu Ezanı aslına çevirmesidir. Milleti ezanı ile buluşturmasıdır. Onun sevgisini kazanmaktır. Aslında asılan Adnan Menderes ve arkadaşları değildi .  Asılan milletin gücüydü. Asılan milletin değerleriydi, inancıydı.  Asılan milletin ta kendisiydi.

Siyasi tarihimizdeki acı olayların yaşanmaması için, yeni Mendereslerin önünün kesilmemesi için, halkın demokrasiyi kararlı ve şuurlu bir şekilde savunması, müdahalelere, darbelere, teröre, her türlü vesayete de teslim olmaması gerekiyor. Demokrasinin temeli, sözde, kararda milletindir. Millet seçtiklerine sahip çıkmalıdır. İdareciler milletin hizmetkarıdır. Devlet millete hizmet için vardır.

Bediüzzaman, her şeyden önce eşya ve hadisenin açıklamasını iman mefhumunda aramış ve bunu yaşadığı asrın idrakine büyük bir başarı ile kazandırmıştır. İman ile aklın telif ve terkibini yapmak Bediüzzaman’ın çağımıza yönelik en belirgin misyonudur. Bediüzzaman, İslam’ın bütün şeairlerine hassasiyetle sahip çıkmıştır. Ülkeyi idare edenlerden de aynı hassasiyeti göstermelerini istemiştir. Adnan Menderes, İslamiyet’in en önemli şeairinden ezanı aslına çevirdiği ve dini hassasiyetlere sahip çıktığı için, Bediüzzaman’ın “İslâm kahramanı” teveccühüne mazhar olmuştur.

Ezan yasağını kaldırması, Menderes’in ezan şehidi olmasına sebep olmuştur. Yassıada’da Menderes’e uygulanan insanlık dışı; aşağılık muamelenin altında  Menderes’in başta ezan olmak üzere milletin değerlerine, inancına, imanına sahip çıkmasının sonucu  katmerlenen  intikam duygusu vardı.

Gönüllerde, omuzlarda, milletin bağrındaki Menderes kimdir?  Onu yoğurup yetiştiren nedenleri bilmeden,  Adnan Menderesi tanımak mümkün değildir. Milletle devleti barıştıran, milleti sürü olmaktan kurtararak devletin kapılarını onlara sonuna kadar açan, ona gerçek değeri veren ve  onun ayağına  maddi manevi her türlü hizmeti götüren, milletini ezanı buluşturan, bunun için Asrın Müceddidi tarafından, ‘İslam Kahramanı’  diye tesmiye edilen Adnan Menderes’i ‘Darağacı – Demokrasi Kahramanı Menderes’ adlı kitabımda,  sizleri baş başa bırakıyorum… Adım adım Menderesi tanıyalım… Çocuklarımıza, gençlerimize tanıtalım.

Kitaptan bazı başlıklar…

Yetim Adnan, Milli Mücadeleye Katkısı, Atatürk’le Tanışma, Başvekil Adnan Menderes, Adnan Menderes’in Kişiliği, Ezanın Aslına Çevrilmesi, Bağdat Paktı, Menderes İmamı Azamın Türbesinde Neler Düşündü, 6-7 Eylül olayları kimin işi?, Menderes dönemi ekonomi politikaları,  İstanbul’un imarı, Menderes’in Acısına dayanamayan imam, Dokuz subay olayı, Ankara’ya mabetsiz  şehir denirdi, Adnan Menderes’in Kahraman Milletvekili, Gıyaseddin Emre, Londra’da Yaşanan Uçak Kazası, Menderes’in üç aşkı, Adnan Menderes ve Bediüzzaman,  Menderes Neden  Demokrasi ve İslam kahramanı, Prof. Dr. Cevat Akşit Hocanın Menderes’i Ziyareti, 27 Mayıs’ta  C.H.P Öğrencileri Kullandı, Cemal Gürsel’in Sansürlenen Mektubu, Yassıada Gerçeği….

DARAĞACI: DEMOKRASİ KAHRAMANI MENDERES, MEHMET ABİDİN KARTAL 
https://www.iskenderiyekitap.com/

KİTABIN ARKA KAPAK YAZISI

Anadolu köylüsünün şartlarını, tarım ekonomisine dayanan Türkiye’de toprağın, toprakta çalışan insanın durumunu çok iyi bilen Menderes, bu ülkenin fakir tabakalarının, köylüsünün, şehirlisinin, kasketli, çarıklı, poturlu ve şalvarlıların hayat şartlarını çok iyi bildiği için, çok kısa zamanda Türkiye gerçeğini, tepeden görüldüğü gibi değil, tabanda yaşandığı gibi çok iyi kavrayabilmiştir. Türkiye’de hürriyet içinde refah, demokrasi içinde medeniyet mücadelesini yapmanın imkân dahilinde olduğunu göstermiş bir iktidarın parlak başbakanıdır.

27 Mayıs 1960’ta kalkınmaya, özgürlüklere, millete dur denilmişti. 27 Mayıs, istikrarlı ve sağlıklı bir siyasi bünyenin gelişmesine, güçlü, rasyonel ve çevik bir devlet cihazının kurumlaşmasına engel olmuştur. Demokrasiyi tahrip etmiş, siyasî kimlikleri yok etmiş ve sivil siyasi aktörlere duyulan güveni mesnetsiz bırakmıştır. Sürekli düşmanlardan bahsetmek, topluma korku salmak geleneği de 27 Mayıs’ın bakiyesidir.

Neydi Menderes’in suçu? Menderes geldi, “Yeter! Söz milletin!” dedi. Sen misin millete gücünü ve asaletini hatırlatan?!. Sen misin sözün millette olduğunu söyleyen?!. Haydi darağacına! Senin asıl suçun, bu ülkede millete millet olduğunu hatırlatmak ve ona özgüven aşılamaktır. Onun sevgisini kazanmaktır. Bebek-Köpek davası mı? Bunlar prosedür gereği. Hani, “Siz asın, gerekçesi arkadan gelir” misali. Aslında asılan Adnan Menderes değildi. Asılan milletin gücüydü. İnancıydı.  Asılan milletin değerleriydi. Asılan milletin ta kendisiydi.

Bekaya Nasıl Ulaşabiliriz-1? (Lem’alar, 3. Lem’a, 3. Nükte’nin Şerhi)

Soru: Lem’alar kitabından 3. Lem’anın 3. Nüktesini açıklayabilir misiniz?

Cevap: Üstad bu Nükte’de şöyle diyor:

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Şu dünyada zamanın, fena ve zevâl-i eşyadaki te’siratı gâyet muhteliftir. Ve mevcûdât ise, mütedahil dâireler gibi birbiri içinde iken hükümleri zevâl noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasılki saatin saniyelerini sayan dâiresi, dakikayı ve saati ve günleri sayan dâireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de: İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh dâireleri öyle mütefâvittir. Meselâ: Cismin bekası, hayatı, vücûdu; bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mâzi ve müstakbeli ma’dûm ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar dâire-i vücûdu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir dâire-i azîme, dâire-i hayatına ve vücûduna dahildir.

[ Bu kısım, dünyevi açıdan insanın beka ile alakadar cephelerini ele alıyor. Cisim, kalb, ruh ve saire… İnsan iman etse de etmese de her insanda zaman algısı vardır. Zaman, geçmiş-şimdi-gelecek şeklinde 3 parçadan oluşuyor. Cismin varlığı, bekası ve hayatı, şimdiki zaman olan “ an ” dadır. Üstad’ın belki “bir saat” dediği süre avam için 60 dakika olan 1 saat, fakat ârifler için Arapça’da çok kısa süre manasındaki “bir saat” demektir. Çok ileri seviyeye gidenler, bir ân-ı seyyalede maddi vücud vardır, diyorlar. Kalb ve ruh için varlığı hissedilen daire günler evveli ve günler sonrasıdır. Ruh için seneler evveli ve seneler sonrasıdır. Sır için ömürler evveli ve ömürler sonrasıdır şeklinde gelişme kaydetmemiş boyutları ile kalb-ruh-sır ile zamanın ilişkisini böyle görüyoruz. Fakat gelişen bir kalbin kolu, tâ ezeliyete uzanır. Gelişen bir ruhun eli, tâ ebediyeti tutar. Gelişen bir sır ise, ezel ve ebedi birden kucaklayacak bir ulviyete sahip olur. İmanın insana kazandırdığı hürriyet ve serbestiyetin çapının azametini buradan görebiliriz.

İnsanda bulunan akıl, insana zamanın kapılarını aralıyor. Geçmiş zamanı, elinden çıkıp giden güzellikleri, yaşayıp kurtulduğu sıkıntıları akıl görüyor. Kalben ve nefsen gelişmemiş bir kişide aklın bu algısı, elden çıkıp giden güzelliklere odaklanır. Her bir şey bir hüzün ateşini, kalbin ve nefsin içinde yakar. İç dünya hüzünler mahzeni haline gelir. Fakat gelişen bir kalb ve nefis, geçmişin biten sıkıntı, zahmet ve emeklerini düşünüp onlardan kurtulmanın ferahını ve geçmişte yaptığı iyiliklerin şükrünü hissedip dünyaya gelişinden memnun olur. Gelecek zamanı iştiyakla bekler…

Gelecek zamanı aklen görmek de aynı şekilde, insana muhtemel acıları, zorlukları, sıkıntıları gösterdiği gibi, karşılaşılacak yeni fırsatları, güzellikleri ve ebediyet imkânlarını da gösterir. Bu noktada da tezkiye edilmemiş bir enaniyet ve terbiye edilmemiş bir ruh, gelecek zamanın olumsuz taraflarını başına toplar; onların sayısız imkânları ve ihtimalleri altında vehimlerle ezilir. Dünyayı bir işkence yeri gibi algılamaya başlar. Fakat vehimlerin esaretinden kurtulan, enaniyetine sağır kesilen, tevhid ile nurlanan bir gelecek zaman kişinin önünde yepyeni bir sayfa, yepyeni imkânlar ve ebediyet fırsatları olarak görünür. Bu şekilde geleceğe bakan bir kişi, her günü yeni güzelliklerin doğuşu olarak görüp itiyakla bekler. Kur’an insandaki bu korku-hüzün boyutlarını 20 âyetle vurgular.

Korku, aczden ve çaresizlikten doğar. İnsan gelecek zaman karşısında, aczini ve çaresizliğini hisseder. Acz ve çaresizlik, korku ve evhamın kaynağıdır. Hüzün ise fakirlikten, yoksulluktan ve yoksunluktan doğar. İnsan geçmiş zamana karşı, orada tattığı, hasretini yaşadığı güzelliklere karşı fakrını hisseder. Fakr ve ihtiyaç, hüznün kaynağıdır. Rahmet-i ezeliye, hüzünlerin ilacı olurken; hikmet-i ebediye, korkuların çaresi olur.

Bu manada insan, görüntüde bu anda yaşayan, fakat hem zamanın hem mekânın tesiri altında olan bir canlıdır. Bir yanda geçmiş zaman, onun kalbini kendine çekip hüzünlerde yakar; diğer yanda gelecek zaman onun ruhunu kendine çeker; korkularda o ruhu boğmaya çalışır. İnsanın aklı ve iradesi bu güçlü duygular karşısında çoğu zaman çaresiz kalır. Peygamberlerin gelme hikmetlerinden birisi de budur: Tevhid ve Teslimiyet ve Tevekkül ile insanı zaman ve mekânın kayıtlarından kurtarmak… ]

İşte bu isti’dâda binâen hayat-ı kalbî ve ruhîye medâr olan Mârifet-i İlâhîyye ve Muhabbet-i Rabbânîye ve Ubûdiyet-i Sübhaniye ve Marziyat-ı Rahmaniye cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.

[ Üstad’ın Türkçe üslubuna göre bu cümle şöyle okunur: hayat-ı kalbîye medâr olan Mârifet-i İlâhîyye ve Muhabbet-i Rabbânîye… hayat-ı ruhîye medâr olan Ubûdiyet-i Sübhaniye ve Marziyat-ı Rahmaniye… 

Mârifet, akıl ile; muhabbet, fuad (gönül) ile olur. Akıl ve fuadın toplamı, “ kalb” i oluşturur. Kur’an fuadı, kalbin batını; aklı ise, kalbin zahiri olarak tanımlar. Hisseden kalp tabirine, akleden kalb tabirini de ekler. Hacc suresi, 46’da gördüğümüz üzere… Akleden kalbin neticesi olarak “kulûb-u münkire ve kulûb-u mu’terife” den yani hakkı inkar eden kalpler ve hakkı itiraf eden ve tanıyan kalplerden bahsederi. Nahl suresi, 16’da gördüğümüz üzere… İnsanın marifetullahı elde eden cephesi, akleden kalbidir. Buna batı dünyası “ intellect ” (duygusal zeka) diyorlar. İnsanın kalbi, bir fabrika gibi çalışır. Bu fabrikaya, mârifet hammaddesi girer; fabrikadan muhabbet ürünü çıkar. Duygular, marifeti işlerler. Bu şekilde muhabbet iksirini kalb üretir. Marifete dayanan bu muhabbet iksiri, “meveddet” adını alır. Akıl ve kalb beraberce, Allah’ı gösterdiği için böyle birinin konuşmaları muhatabı hem akıl hem kalbinden yakalar. Onda merak ve muhabbet duygularını uyandırır.

Ubudiyet, acz ve fakr hislerini tam hissederek Allah’ın askeri olma, Onun ezelî ve ebedî tecellerine yönelme, tam manasıyla Allah’a kulluk demektir. İşin çapı çok büyük olduğu ve ihtişam içerdiğinden Üstad “Sübhânî” tabirini kullanıyor. Marziyat ise, Allah’ın razı olduğu işler demektir. Allah’ın râzı olduğu net olan işler, Onun emirlerini yapmak; yasakladığı şeyleri keskin bir şekilde reddetmektir. Emirlerde, rıza-yı İlâhî vardır; yasaklarda, İlâhî gazap vardır. Emri yerine getiren, emr-i İlahide eridiği için, İlahi emirleri ruhunun ruhu kılar. İnsanın ruhu da bir emr-i İlahi olduğundan; farzların içerdiği emir sıfatının nuru, ruhu canlandırır. Mekke yıllarının acz ve fakrda ilerleyip ubudiyet makamını elde eden sahabelerinin ruhu canlansın, İlahi nurlarla nurlansın diye marziyat-ı Rahmaniye olan namaz, zekat, oruç, hacc gibi emirler verildi. Emre itaat, ruhu büyütür. Ruh fabrikası, ona aczi hissettiren musibetlere “sabır” la; ona fakrı hissettiren nimetlere “şükür” le karşılık verdiğinde; sabırdan ibaret olan “oruç” u tuttuğunda, şükürden ibaret olan “namaz” ı kıldığında bir Nur Fabrikası haline gelir. Musibetin de, nimetin de onu geliştirmek için olduğunu fark eder; her halinden razı olur. Rahmaniyetin celal ve ikram sıfatlarını müşahede ederek Allah’ın razı olduğu kul makamına gelir.

Rıza noktasında iki makam bulunuyor: Nefs-i Râdıyye denilen, Allah’ın rızasını arayan kul makamı, buna “ kurbiyet ” deniliyor. Nefs-i Mardıyye denilen, Allah’ın rızasına ermiş kul makamı, buna “ akrebiyet ” deniliyor. Kalbin hayatı, kurbiyet makamıdır. Evliyaların yoludur. Âriflerin ve âşıkların makamıdır. Ruhun hayatı, akrebiyet makamıdır. Sahabelerin ve büyük evliyaların yoludur. Ruhun hayatında marifet değil, ilim vardır. Marifet, hakikati arayan bilgi seviyesidir. İlim ise hakikati bulan ve kuşatan bilgi seviyesidir. Ruhun hayatında, muhabbet ve aşk değil, şevk vardır. Muhabbet ve aşk, hasret makamıdır. Bu cihetten kalb arayış ve kaybediş içinde bocalar durur. Şevk ise, ebedî buluş ve görüş makamıdır. Onda kayıp yoktur. Onda kaybın imkansızlığı, Allah ile ebedî beraberlik vardır.

Kalbin hayatında, Allah’a yüzünü dönme vardır. Allah’ın rızası ve teveccühü aranır. Kul, fakr ile Allah’a odaklanır. Ruhun hayatında, Allah’a özünü dönme ve Allah’ın teveccühüne erme vardır. Allah, kuluna şefkat ve inayetle tecelli eder. Kul, tam acz ve fakr ile Allah’a odaklanır. Dinin gelme gayesi insanın fânilere odaklanan, onlardan merhamet dilenen kalbini, Kadîm-i Ezeliye odaklatmak, Rahman-ı Zülcelalin merhametine eriştirmektir. Hem fanilere şefkat için yalvaran ve herkesten korkan insanın ruhunu, Baki-i Ebedîye odaklatarak, Rahîm-i Zülcemalin şefkatine eriştirmektir. Yani cismani hayattan, kalbî-ruhî-sırrî hayat mertebelerine insanı yükseltmektir. Enfal suresi 24. Âyet bu meseleyi şöyle ifade eder: “ Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve resulünün çağrısına uyun ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Unutmayın ki, O’nun huzuruna götürüleceksiniz.

Bu manevi hayatı, dünyevi insanlar kalb için haftalık çapta, ruh için yıllık çapta hissederken; Allah’a iman ile bağlanan bir kalb ve ruhun çapı ezel-ebed ufkunca büyür. Tam manasıyla bâki ve ebedî bir hayat hükmüne geçer. Bu noktada insanın kalb ve ruhunu inkişaf ettiren marifet-muhabbet-ubudiyet-marziyat-ilim-hikmet-şevk ve emel gibi duygu ve hakikatler insanı şimdiki zamanın dar çerçevesinden çıkartıp zaman-üstü hakikatlere bağlar, Allah ile ebedî bir beka, daimi bir hayata eriştirir. ]

Evet Bâki-i Hakîkinin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa; bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye, lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer. Meşhur böyle bir söz var ki:

“Sinetü’l-firâkı senetün ve senetü’l-visâlu sinetün”

yâni: “Firakın bir saniyesi, bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi, bir saniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki: Visal, yâni Bâki-i Zülcelâl’in rızası dâiresinde livechillah bir saniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki dâimî bir pencere-i visaldir.

Gaflet ve dalâlet firakı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var:

“Ardu’l-felâti mea’l-a’dâi fincânün semmü’l-hıyâtı mea’l-ahbâbi meydânün” (Düşmanla beraber sahrâ, bir fincan kadar dar; ahbapla beraber iğne deliği, bir meydan kadar geniştir. bk. İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş: 1:385; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:246.)

hükmümüzü te’yid ediyor.

[ Bu kısımda Üstad, zamanın insan hayatı üzerindeki göreceli etkisini anlatıyor. Muminun suresi bir âyette bu meseleyi şöyle anlatır:

  1. Allah (inkarcılara) “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.
  2. Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor” derler.
  3. Allah şöyle der: “Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.” )

Kâfirlerin dünya hayatının mahsulü o kadar azdır ki, 60 yıllık ömrü elendiğinde 1 günlük hayatta insanın elde edeceği manevi değerleri elde edercesine ömrü boş geçmiştir. Bu manada bir müminin bir günkü 5 vakit namazı, bir kâfirin 60 yıllık ömrünün mahsulüne denktir. Kadir Gecesi gibi özel gecelerde bir müminin geceyi ihya ederek elde ettiği 1.000 aydan yani 30.000 günden fazla sürede elde edilen ibadet, bir kâfirin 60 yılının 30.000 katı bir ömürde yapabileceği bir ebediyet mahsulüdür. Yani bir kâfir 1.800.000 yıl yaşasaydı bir müminin Kadir Gecesi ile elde edeceği feyzi ve fazileti elde edebilirdi. Bu noktadan bakılınca sırf ibadet cephesiyle müminin hayatı, ömür boyu süren birikimiyle kişiye Cenneti kazandıracak şekilde dolu doludur. Fakat ârif-zâkir-âşık-âlim-şâik-hâkim gibi yüksek boyutlara çıkan bir mümin, iki cihanı dolduracak nurlar ve feyizleri elde eder. Onun bir ânı, kâfirin binler senesine bedel olur. Kâfirin binler yıllık hayatı, bir ârifin elde ettiği irfanı ona mahsul veremez. O mârifeti ve ilmi ile ârif ve âlim olan zâtlar Allah ile aralarında kapanmaz bir pencere açarlar. O pencereden bekayı soluklarlar. Kâfirin dünyasında beka da yoktur, lika da yoktur, rıza da yoktur, rü’yet de yoktur, saadet de yoktur. ]

Meşhur evvelki sözün sahih bir ma’nası budur ki: Fâni mevcûdâtın visali mâdem fânidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi, bir saniye gibi geçer; hasretli bir hayal ve esefli bir rü’ya olur. Bekayı isteyen kalb-i insanî bir sene visalde, yalnız bir saniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firak ise: Saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü: Firakın meydanı geniştir. Bekayı isteyen bir kalbe, firak çendan bir saniye de olsa, seneler kadar tahribat yapar. Çünkü; hadsiz firakları ihtar eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mâzi ve müstakbel, firakla doludur.

[ Mâzi, ayrılıklar mezarlığı olduğu gibi, müstakbel de ayrılacakları kesin olan visallerin kesin bir kabristanıdır. Ayrılıksız kavuşmak, ehl-i dünya ve maddi muhabbetler için mümkün değildir. Fakat Allah sevgisi öyle bir sevgidir ki, insan kalbi o sevgi ile dolmaya başladığında, ayrılığın imkânsızlığını hisseder. “ Kişi sevdiğiyle beraberdir ” hadisi bu sırrı açar. Sen, sevdiğin sürece, o sevgi seni Baki Sevgili ile bağlar. Sen bağını koparmadığın sürece o bağ devam eder. Bir aynanın yüzü güneşe dönük olduğu sürece, onda güneş tecellisi mutlaka bulunması gibi… Ayna ne zaman sırtını güneşe dönerse o tecelliyi o zaman kaybeder. Bu manada Ezel-Ebed Güneşi olan Allah’a yüzünü ve özünü dönen bir kalb ve ruh, Ona odaklı kaldığı ve Onun teveccühünü istediği sürece Allah o kalb ve ruhu feyiz ve nuruyla neşelendirir. Onlara yakınlığını hissettirir. Kişi eğer sırtını Allah’a dönerse bu durumda, o kişi “sevilenler” sınıfından “merhamet edilenler” sınıfına düşer. Fakat Allah ile bağı kopmaz, sadece sınıf değiştirir. Bütün müminler bu iki sınıftan birine dâhildir. Bu açıdan Allah’a imanda ayrılık imkânsızdır. Sadece vuslatın şiddeti miktarı azalır ve artar. Merhamet dairesinde olan biri, kalbini tam Allah’a çevirirse, Allahın sevdikleri dairesine doğru ilerler. Eğer ruhunu tam çevirirse, Allah onu özel kulları dairesine alır. Onun yüzünü başka tarafa çevirmesine izin vermez. ]

(Devam edecek…)