Kategori arşivi: Yazılar

Risale-i Nur’u İtibarsızlaştırma Planları-3

Risale-i Nur’u İtibarsızlaştırma Planları-3

FERÂSET-İ İMANİYE İLE BAKMAK ZORUNDAYIZ!

Risale-i Nur’u anlamak, kelimelerin ötesine geçip niyetleri, maksatları ve ruhları okumakla mümkündür. Bugün “tahrifat” diye tutuşturulan birkaç kelime meselesi, eğer gerçekten ilmî bir hassasiyet olsaydı, çoktan akademik platformlarda tartışılır, karşı delillerle cevaplanır ve kapanırdı. Fakat aynı iddia, yıllardır aynı kişilerce, aynı üslupla, aynı sosyal medya hesaplarından pompalanmaya devam ediyor. Bu ısrar, artık bir tenkit değil; sistematik bir algı operasyonunun parçası hâline gelmiştir. Nasıl ki Şiâ-Sünni-Vehhâbi meselesi kıyamete kadar kapanmayacak devam edecekse bu bir tür iç hesaplaşma ve manevi kan davası haline gelen meseleler devam edecektir.

Hakikatın kuvve-i maneviyesini kıracak bir şüpheyi hizmet-i imâniyenin içine atmak, büyük bir cinayettir.

İşte bu şüpheler, külliyatın bütününe değil, küçük nüsha farklarına odaklanarak atılıyor. Sanki bu kelimeler insanların imanına kuvvet verecek, imanı inkişaf ettirecek kelimeler. Bu tahrifkar güruhun herzelerine bakıyorum en küçük bir kelime farkı bulsalar mal bulmuş mağribî gibi tahrif borozanı öttürme peşindeler. Çok yazık ya kullanılıyor ya da satılmış ya da ihanet içindeler bunlar.

Risale-i Nur’un bütününe dokunmak çok risklidir. Kur’ân-ı Kerim’in bir tefsiri olan esere açıktan hücum edenleri bu millet affetmez de unutmaz da. Ama “içeriden” gelen, “biz de Nurcuyuz” diyen, “metin hassasiyeti” kisvesi altında şüphe tohumu eken bir anlayış yani hizb çok daha sinsi ve etkili oluyor Risale-i Nur Külliyatı’na güvenleri sarsmak için.

Bu tür ithamları gündemde tutanların ortak özellikleri dikkat çekicidir: Çoğu, Risale-i Nur’u baştan sona tahkikî okumamış, sadece seçilmiş birkaç paragrafı bağlamından kopararak paylaşan kişilerdir.

Bazıları, Risale-i Nur’u övmekle başlar, sonra “ama şu yerde şöyle bir fark var” diye şüphe kapısını aralar. Bu, klasik “zehirli bal” taktiğidir: Önce güven kazan, sonra zehri yavaşça damlat.

Pek çoğu, ehl-i sünnet çizgisini aşan, selefî-vahhâbî damar taşıyan veya aşırı akılcı-modernist, ırkçı yaklaşımlara meyilli zihniyetlerdir. Risale-i Nur’un Kur’ân-ı Kerim’in manevi i’cazına dayalı, akıl-kalp bütünlüğünde denge kuran üslubu, onların dar kalıplarına sığmaz. Bu yüzden rahatsız olurlar.

En tehlikelisi: Bazıları, Risale-i Nur’u siyasî veya mezhebî bir kalıba sıkıştırmaya çalışır. “Şu grup şöyle yapıyor, o yüzden tahrif var” diyerek, eserin kendisini değil, okuyanları hedef alır. Bu, dolaylı yoldan külliyatı itibarsızlaştırmaktır. Yani yapılan yanlışları göz önüne sererek hizmet-i nuriyenin güvenliğini yıkmaya çalışırlar.

Ehl-i bid’a: “Zahiren dindar, ehl-i bid’adan bazı şöhretli zâtları gösterip; “Biz de müslümanız, din yalnız Said’in mesleğine mahsus değil”[1] dedikleri gibi Nurculuk içine bir şekilde girmiş veya sokulmuş bazı mihraklar niyetleri ne olursa olsun metne ve hizmete şaibeye sebep olacak şeyleri tervic ediyorlar. Hakikatleri kendi heveslerine göre tevil ederek küçük kelime farkları “tahrif” diye büyütülüyor. Halbuki Üstâd’ın izniyle yapılan tashihler, emanet ve mesuliyet çerçevesinde, hakikati korumak içindir.

Bunları tahrifat borozanı çalarken tahrifat nedir diye sorsak net bir cevap veremezler. Çünkü bilmiyorlar ki cevap versinler. Kulaklarına üflenen şeyleri konuşur dururlar sadece. İşin diğer vechiyse nasıl ki Vehhabiler tekfir damarından yürüyorsa aynen bu zihniyet de inhisar ve tekfir yolunda adım adım hatveliyor.

Bir şeyin özünü, doğruluğunu veya aslını tahrip etmek, bozmak manalarına gelmektedir “tahrifat.”

Tahrifat, kasıtlı ve zarar verici bir bozma eylemidir. Eğer bir değişiklik maslahat, tedbir veya orijinal metnin ruhuna uygun ise “tahrifat” değil, “tashih” veya “tasarruf” sayılır. Risale-i Nur Külliyatı için bu ayrım çok önemlidir; iddialar genellikle ferâset ve bütünlük içinde değerlendirilir.

Hâlbuki tahrif iki manada ele alabiliriz

Lafzî tahrif: Kelimelerin doğrudan değiştirilmesi.

Ma’nevî tahrif: Anlamın yorumlama yoluyla çarpıtılması. Yani siyak ve sibah bağlamından koparılıp cımbızlanarak kendi yüklediği anlamlarla çarpıtmaktır.

Mesela “Kürdistan” kelimesinin bazı nüshalarda “Vilâyet-i Şarkiye” veya “Şark vilayetleri” şeklinde değiştirilmesi üzerinden yıllardır gürültü çıkarılıyor.

Bu, dönemin siyasî baskı ve yasaklarına karşı bir tedbirdir. Esas hakikati bozmaz. Risale-i Nur’da “Kürt” ve “Kürdistan” tabirleri hâlâ yüzlerce yerde aynen durmaktadır. Bu, tahrif değil; hikmet ve maslahattır.

Bu kelimeyi bahane ederek bütün külliyatı zan altında bırakmak, bir desiseden başka nedir? Pire için yorgan yakmak meselesi gibi. Yaklaşık 1.500.000 kelimelik bir külliyatta, toplamda birkaç yüz kelimelik farkı “tahrifat” diye yansıtmak, niyetin ilmî olmadığının en bâriz göstergesi değil midir?

“Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.[2]

Risale-i Nur, bu vazifeyi hakkıyla yapan bir Kur’ân-ı Kerim’in tefsiridir. Ona yöneltilen şüpheler, ne kadar “metin hassasiyeti” perdesine bürünürse bürünsün, eğer niyeti bozmak ve tesiri kırmaksa, Üstâd’ın tabiriyle “gizli ifsâd komitesi”nin bir uzantısıdır. Bu çığırtkanlık ne kadar iman ve Kur’an’a hizmet ediyor düşünmek gerekmez mi?

Bizlere düşen:

– Külliyatı bütün hâlinde okumak,

– Niyetleri ve ruhları ferâsetle ayırt etmek,

– İhlâs ve uhuvvetle hizmete devam etmek,

– Şüphe bombalarına kapılmadan, hakikatin nuruyla yolumuza bakmaktır.

Çünkü Risale-i Nur, bir kelimeye değil; bir külliyata, bir hataya değil; bir hakikate dayanır. O hakikat ise, Kur’ân’ın ebedî nurudur.

Sadece doğruları konuşmak önemlidir ama yer, zaman, mekân gibi diğer etkenler o doğruyu değerli kılar. Mizan ve muvazene çok önemlidir bu hususta da.

Risale-i Nur’u itibarsızlaştırma planları

1: https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-risale-i-nuru-itibarsizlastirma-planlari-28490yy.htm

2: https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-risale-i-nuru-itibarsizlastirma-planlari-2-28515yy.htm

Tahrifat mı Nüsha Farklılıkları mı? https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-tahrifat-mi-nusha-farkliliklari-mi-26908yy.htm

Türkiye’de Risale-i Nur Hizmetleri https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-turkiyede-risale-i-nur-hizmetleri-26874yy.htm

Türkiye’de Nurculuk https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-turkiyede-nurculuk-26845yy.htm

Dünyada Risale-i Nur Hizmetleri https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-dunyada-risale-i-nur-hizmetleri-26828yy.htm

Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman’a Sataşmalarhttps://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-risale-i-nura-ve-bediuzzamana-satasmalar-26699yy.htm

Nifak ve Şikakın Neticeleri https://www.risalehaber.com/nifak-ve-sikakin-neticeleri-25031yy.htm

Neşriyat Hizmetinin Önemi https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-nesriyat-hizmetinin-onemi-25018yy.htm

Bu ve emsâli yazılarım için diğer yazılarımdan bakılabilir.

Cenâb-ı Hak bizleri Kur’ân ve Sünnet’e sıdk u sadâkatle bağlı, Risale-i Nur’un gösterdiği istikametten şaşmayan, hak namına bâtıla alet olmayan, bu dehşetli ifsâd cereyanının şüphelerinden muhafaza edilmiş kullarından eylesin. Basiret-i imaniyemizi ziyadeleştirsin. Âmin.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Emirdağ Lahikası-1 (125)

[2] Tarihçe-i Hayat (482)

Kaynak: RisaleHaber

NURNET

Prens Bismarck’ın, İslamiyet ve Kur’an-ı Kerim Hakkındaki Kanaatleri

Kur’an’ın evrenselliğini ve ilahi kaynağını bir Batılı entelektüelin gözüyle teyid eden bir yazıdır. Bismarck, tüm semavi kitapları Tevrat, Zebur, İncili incelediğini ifade eder. Ancak bu kitapların zamanla insanlar tarafından müdahale edilerek “tahrif” edildiğini aslından uzaklaştırıldığını belirtir. Bu sebeple, insanlığın gerçek mutluluğunu sağlayacak o saf hikmeti bu kitaplarda bulamadığını söyler.

Bismarck, Kur’an’ı diğer tüm kitapların üzerinde bir konuma yerleştirir. Kur’an’ın her bir kelimesinde derin bir hikmet olduğunu ve insanlığın saadetine hizmet noktasında eşsiz bir eser olduğunu vurgular. Kur’an’daki yüksek belagat ve hikmetin bir insanın kapasitesini aştığını söyler ve beşer sözü olamayacağını ifade eder.

Eğer bir kimse bu kadar kusursuz bir eserin Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından yazıldığını iddia ediyorsa, o kişi bilimin temel gerçeklerini ve mantık kurallarını inkar ediyor demektir. Bismarck’a göre Kur’an’ın Allah kelamı olduğu gerçeği, “bedihî” yani üzerinde tartışmaya gerek duyulmayacak kadar açık ve delile ihtiyaç hissettirmeyecek kadar ortadadır.

19. yüzyılın en büyük siyasi dehalarından biri kabul edilen bir şahsiyeti, Kur’an’ın sadece Müslümanlara değil, tüm insanlığa hitap eden, akıl ve ilimle çelişmeyen, aksine ilmin zirvesinde yer alan bir “İlahi Mesaj” olduğunu itiraf ediyor. İslam’ın hakikatlerinin sadece iman edenler tarafından değil, insaf ve ilimle yaklaşan Batılı filozoflar tarafından da tasdik edildiğini görmekteyiz.

Bismarck sadece bir siyasetçi değil, aynı zamanda hukuk eğitimi almış bir devlet adamıdır. O, Kur’an’ı sadece dini bir metin olarak değil, toplumları yöneten en üstün kanunlar manzumesi olarak görmüştür. “Beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur” derken, Kur’an’ın getirdiği sosyal adalet ve nizamın, o dönem Avrupa’sındaki karmaşık sistemlerden çok daha saf ve uygulanabilir olduğunu söylemektedir.

Bir insanın, kendi döneminin ve eğitiminin çok ötesinde, her kelimesi hikmet dolu bir eser meydana getirmesi “eşyanın tabiatına” aykırıdır. Dolayısıyla bu eserin kaynağını Hz. Muhammed’e (s.a.v) atfetmek, sebep-sonuç ilişkisini ilmi reddetmektir. Kur’an o kadar büyüktür ki, sebebi ancak Allah olabilir. Özellikle pozitivizmin ve maddeciliğin zirve yaptığı bir dönemde, Avrupa’nın en önemli devlet adamlarından birinin Kur’an’ı tüm kitapların üstünde görmesi, Kur’an’ın sönmez bir güneş olduğunun ispatıdır.

Tevrat ve İncil gibi metinler, vahyedildikleri dillerden İbranice, Aramice Yunanca ve Latince gibi dillere tercüme edilerek ve yüzyıllar sonra yazıya geçirilerek günümüze ulaşmıştır. Bismarck bir devlet adamı titizliğiyle, araya giren insan yorumlarının “asıl mesajı” gölgelediğini fark etmiştir.

Kur’an-ı Kerim, İndiği andan itibaren hem ezberlenerek hem de yazılarak muhafaza edilmesi, Bismarck için “ilmi bir zaruriyet” olan metin güvenilirliğini sağlamıştır. Bismarck, Hristiyanlıktaki “Teslis” Üçleme inancının rasyonel ve felsefi olarak izahında zorluklar görüyordu. Kur’an’ın sunduğu İhlas Suresi eksenli, akla ve mantığa tam uygun olan “Mutlak Tevhid” Allah’ın birliği inancı, onun gibi rasyonel bir deha için “hakiki hikmet”in ta kendisidir.

Bismarck’ı en çok etkileyen noktalardan biri de İslam’ın sadece bir “vicdan meselesi” veya “tapınak dini” olmamasıdır. İncil daha çok ahlaki öğütler üzerine yoğunlaşırken; Kur’an ekonomi, miras, ceza hukuku, devlet yönetimi ve sosyal yardımlaşma gibi alanlarda somut ve hikmetli kurallar koyar. Bir imparatorluk kurucusu ve hukukçu olan Bismarck, toplumun her hücresine nüfuz eden bu “nizam” karakterine hayran kalmıştır.

Bismarck’ın bu “itirafı”, Kur’an’ın sadece şark dünyasına değil, garbın en yüksek akıllarına da hitap ettiğinin tarihi bir delilidir. Bismarck’ın “Her kelimesinde bir hikmet buldum” sözü, sıradan bir beğeni ifadesi değildir. Bir devlet adamı ve diplomat olarak kelimelerin gücünü çok iyi bilen Bismarck, Kur’an’ın “Belâgat” yani sözün tam yerinde, en etkili ve en kısa şekilde söylenme sanatına işaret etmektedir.

Bismarck, hukuk metinleri kaleme alan bir lider olarak “eksiksiz ve çelişkisiz” metin yazmanın zorluğunu biliyordu. Kur’an’da ise bir kelime, bazen hem bir hukuk kuralını, hem bir ahlak dersini, hem de bir kainat hakikatini aynı anda barındırır. Kur’an’daki bir kelime değiştirilse veya çıkarılsa, o cümlenin hem estetik yapısı hem de hukuki derinliği bozulur. Bismarck’ın “her kelimesinde” demesinin sebebi, bu matematiksel kusursuzluktur.

Bismarck’ın incelediği diğer kitaplarda, yazıldıkları dönemin yerel kültürüne ait izler ve insan eliyle eklenmiş tarihsel hatalar göze çarparken; Kur’an’ın üslubu hem 7. yüzyılın bedevisine hem de 19. yüzyılın feylesofuna aynı tazelikte hitap eder. Bismarck, Kur’an’ın hiçbir eskime belirtisi göstermeyen bu “gençliğini” ilahi bir imza olarak görmüştür.

Bismarck’ın yaşadığı dönemde bilim ve din arasında büyük çatışmalar vardı. Ancak o, Kur’an’ı incelediğinde kelimelerin ardına gizlenmiş hakikatlerin akılla çelişmediğini, aksine aklın önünü açtığını fark etti. Bismarck’ın Mantığı: “Eğer bu kitap bir insan sözü olsaydı, o insanın bilgi seviyesiyle sınırlı kalırdı. Halbuki bu kitapta öyle bir derinlik var ki, zaman geçtikçe ve ilim geliştikçe manası daha da parlıyor.”

İslam, medeniyet ve terakkiye engel değil, onun bizzat kaynağıdır. Bismarck gibi Avrupa’yı şekillendiren bir dimağın, Kur’an’ı tüm kitapların üstünde görmesi, Kur’an’ın sadece kalbe değil, en yüksek akıllara da hükmettiğinin bir nişanesidir. Bismarck’ın Kur’an-ı Kerim’e olan bu hayranlığı, sadece bireysel bir takdir olarak kalmamış, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında dünya siyasetinde ve İslam düşünce tarihinde çok önemli kırılmalara yol açmıştır.

Bismarck, Almanya’nın birliğini sağladıktan sonra İngiltere ve Fransa’nın sömürgeci politikalarına karşı Osmanlı İmparatorluğu ile stratejik bir ortaklık kurmuştur. Bismarck’ın İslam’a ve Kur’an’a duyduğu saygı, İstanbul’daki devlet ricali arasında büyük bir itimat oluşturmuştur. “Almanlar bizim dinimize ve kitabımıza hürmet ediyor” algısı, Bağdat Demiryolu gibi devasa projelerin ve askeri iş birliklerinin kapısını açan psikolojik bir anahtar olmuştur.

Bismarck’ın bu çıkışı, o dönem Avrupa’sındaki “İslam karşıtı” radikal akımlara karşı, İslam’ın rasyonel ve hukuki üstünlüğünü savunan daha dengeli bir ekolün güçlenmesini sağlamıştır. Bismarck gibi bir Batılı Devin Kur’an’ı umum kütüplerin fevkinde görmesi, o dönem Batı karşısında askeri ve ekonomik olarak gerileyen İslam dünyasında büyük bir moral kaynağı olmuştur.

Müslüman mütefekkirler, “Bakınız, bizi mağlup eden tekniğin ve siyasetin kurucusu bile bizim kitabımızın önünde eğiliyor” diyerek, İslam’ın özündeki hakikatin sönmediğini ve gelecekte tekrar parlayacağını müjdelemişlerdir. Bismarck’ın bu sözleri, “Hakikat birdir ve güneş gibidir; gözünü kapayan sadece kendine gece yapar” gerçeğinin bir tezahürüdür. Bir Alman şansölyesinin dimağında parlayan bu hakikat, Kur’an’ın sadece bir inanç kitabı değil, aynı zamanda en yüksek sosyal, hukuki ve felsefi düzenin kaynağı olduğunu tarihe not düşmüştür.

Bismarck bir hukukçu ve “Reelpolitik” uzmanı olarak, Kur’an’ın sadece ruhani bir rehber değil, aynı zamanda toplumun temellerini sağlamlaştıran sosyal bir çelik zırh olduğunu fark etmiştir. Onun “hikmet” olarak nitelendirdiği ve Avrupa’daki sistemlerle kıyasladığında üstün bulduğu temel prensipler:

Bismarck’ın yaşadığı dönemde Avrupa, vahşi kapitalizmin getirdiği işçi sınıfı isyanları ve sosyalizm dalgasıyla çalkalanıyordu. Bismarck, sosyal sigorta sistemini dünyada ilk kuran devlet adamıdır. Kur’an’ın “Zekâtı veriniz” emri ve “Riba haramdır” kaidesi, zengin ile fakir arasındaki uçurumu köprüleyen ilahi bir mekanizmadır. O, toplumsal huzuru sağlamak için devlet eliyle formüller ararken, Kur’an’ın bu meseleyi 1300 yıl önce vicdani ve hukuki bir zorunlulukla zekât ile çözdüğünü görmüştür. Bu, onun için beşer saadetine hizmetin en somut örneğidir.

Avrupa hukukunda o dönemde mülkiyetin tek elde toplanması çoğunlukla en büyük oğula kalması sosyal adaletsizliklere yol açıyordu. Kur’an Nisa Suresinde, mirası en ince ayrıntısına kadar paylaştırarak sermayenin toplumun geneline yayılmasını sağlar. Mülkiyetin tekelleşmesini engelleyen bu sistemin, bir toplumun ekonomik sağlığı için ne kadar hayati olduğunu bir devlet adamı ferasetiyle anlamıştır.

Bismarck, otoriter bir lider gibi görünse de Alman birliğini kurarken ittifakların ve istişarenin gücünü kullanmıştır. “Onların işleri aralarında şûra iledir” ayeti, yönetimin keyfilikten kurtulup ortak akla dayanmasını emreder. Kur’an’ın dayattığı bu “meşveret” prensibini, bir devletin bekası için en sağlam temel olarak görmüştür.

Bismarck’a atfedilen ve yine Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursi tarafından nakledilen. meşhur bir hitap vardır: “Ya Muhammed! (a.s.m.) Sana muasır bir devlet adamı olamadığımdan dolayı müteessirim. Beşeriyet senin gibi bir mümtaz kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da göremeyecektir. Binaenaleyh, senin huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.”

O, Kur’an’daki bu kelime kelime işlenmiş hikmeti bir devletin anayasası kadar güçlü ve bir anne şefkati kadar kuşatıcı bulmuştur. Sadece bir devlet adamı olan Bismarck değil, edebiyat devleri ve filozoflar da Kur’an’ın o parçalanmaz bütünlüğüne ve ilahi cazibesine kapılmışlardır. Johann Wolfgang von Goethe, “Batı-Doğu Divanı” orijinal adıyla “West-Östlicher Divan” adlı eserinde Kur’an’dan ilham almış ve İslam’ı saf bir teslimiyet olarak nitelemiştir.

“Eğer İslam, Allah’a teslim olmak demekse, hepimiz İslam dairesinde yaşıyor ve ölüyoruz.” demiştir. O da Bismarck gibi, Kur’an’ın üslubundaki o sarsılmaz gücü, insanüstü bir irade olarak tanımlamıştır. Lev Tolstoy, hayatının son dönemlerinde İslamiyet ve Hz. Muhammed (s.a.v.) üzerine derin araştırmalar yapmış, özellikle Kur’an’ın mülkiyet, yardımlaşma ve insanın manevi sorumlulukları üzerindeki hükümlerine hayran kalmıştır.

O da Bismarck gibi, kilisenin dogmalarından ve metinlerin tahrif edilmesinden rahatsızdı. Kur’an’daki “Lâ ilâhe illallah” sadeliği, Tolstoy’un aradığı o saf hakikatti. “Hz. Muhammed’in Gizli Vasiyeti” adıyla derlenen notlarında, İslam’ın geleceğin dini olacağına dair öngörülerde bulunmuştur.

Thomas Carlyle, Bismarck’ın çağdaşı olan Carlyle, “Kahramanlar” orijinal adıyla “On Heroes” adlı eserinde Hz. Muhammed’i (s.a.v.) “Peygamber Kahraman” olarak anlatır. Carlyle, Kur’an’ın bir “uydurma” olduğu iddialarına şiddetle karşı çıkar. “Sahte bir adamın böyle bir kitap getirmesi ve bin yıl boyunca milyonlarca insanı peşinden sürüklemesi mümkün değildir” der. Bismarck’ın “İlmin zaruriyatını inkâr” dediği mantıkla paralel bir duruş sergiler.

Bismarck, Goethe ve Tolstoy gibi dev isimleri Kur’an’ın başında buluşturan temel unsurlar, Kur’an’ın akla aykırı hiçbir şey içermemesi. İslam’ın sadece “öte dünya” için değil, bu dünyadaki adalet ve nizam için de tam bir çözüm sunması. Kelimelerin, insan ruhunu sarsan ve değiştiren o ilahi tınısı olmasıdır.
“Sözün tesiri” ve “kurumsal nizam”, aslında bu dâhilerin Kur’an’da gördüğü ve hayran kaldığı o büyük mühendisliğin birer yansımasıdır. Bu büyük dâhilerin Kur’an’daki “insan ve hak” mefhumuna bakışı, modern dünyanın henüz emeklediği bir dönemde, İslam’ın sunduğu o sarsılmaz ve adil temelleri keşfetme hikâyesidir.

Bismarck, Goethe ve Carlyle gibi isimlerin, Kur’an’ın birey ve toplum hakları konusundaki “hikmetine” dair yaklaşımları: Avrupa’nın sömürgecilik ve sınıf ayrımlarıyla boğuştuğu bir çağda, Kur’an’ın “Sizin Allah katında en üstününüz, takva bakımından en ileride olanınızdır” (Hucurat, 13) düsturu bu düşünürleri derinden etkilemiştir. O, devlet yönetiminde “liyakat” ve “adalet” ararken, Kur’an’ın ırk, renk ve sınıf gözetmeksizin tüm insanları hukuk önünde eşit sayan bu evrensel beyannamesini, bir toplumun huzuru için en büyük siyasi mucize olarak görmüştür. Thomas Carlyle, Peygamberimizin (s.a.v.) Veda Hutbesi’ndeki insan hakları vurgusunu, tarihin gördüğü en samimi ve güçlü eşitlik çağrısı olarak tanımlar.

Batı dünyasında kadınların mülkiyet hakkı ve hukuki şahsiyet kazanması çok yakın tarihlere (19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl) dayanırken; Kur’an’ın 7. yüzyılda kadına miras hakkı vermesi, kendi malını yönetme yetkisi tanıması ve şahsiyetini koruma altına alması bu feylesofları şaşırtmıştır.

Bismarck bir hukukçu olarak, Kur’an’ın kadını “hukuki bir özne” haline getirmesini, o dönem Avrupa hukuk sistemlerinin çok fevkinden bir basamak olarak değerlendirmiştir. Kur’an’ın “Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” (Maide, 32) ve “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” (Hadis-i Şerif / Kur’anî ahlak) gibi temel ilkeleri, bu düşünürlerin “sosyal adalet” arayışlarına rehber olmuştur.

Tolstoy, Rusya’daki köylülerin haklarını savunurken Kur’an’daki bu “emanet” ve “sorumluluk” bilincinden güç almıştır. Ona göre İslam, insanın sadece kendine değil, çevresindeki her canlının hakkına riayet etmesini emreden en kâmil nizamdır.

Bu dâhiler, Kur’an’ı sadece bir “ilahiyat kitabı” olarak değil, insanlığın onurunu ve hakkını koruyan muazzam bir “Hayat Yasası” olarak görmüşlerdir. Bismarck’ın tabiriyle “beşerin saadetine hizmet edecek başka bir eser yoktur” demesi, Kur’an’ın bu kuşatıcı adaletine verilmiş bir onaydır.

Bismarck’ın bu sarsıcı itirafları, sadece Avrupa’da değil, aynı zamanda o dönem büyük bir fikri arayış içinde olan Osmanlı-Türk aydınları üzerinde de adeta bir “can suyu” etkisi yaratmıştır. 19. yüzyılın son çeyreğinde Namık Kemal, Ziya Paşa ve daha sonra Bediüzzaman Said Nursi hazretleri gibi isimlerin başını çektiği “İslam ve Terakki”tartışmalarında, Bismarck bir başvuru kaynağı haline gelmiştir. Bu etkinin temel dayanakları ve “Medeniyet” tartışmalarına katkısı:

O dönemde bazı Batılılaşma yanlıları, İslam’ın ilerlemeye engel olduğunu iddia ediyordu. Osmanlı aydınları (Genç Osmanlılar), Bismarck’ın Kur’an hakkındaki sözlerini bu iddiaya karşı en güçlü kalkan olarak kullandılar. Eğer dünyanın en gelişmiş sanayi ülkesini Prusya/Almanya’yı kuran dahi bir devlet adamı Kur’an’ı ‘umum kütüplerin fevkinde’ görüyorsa, İslam nasıl ilerlemeye engel olabilir? Namık Kemal gibi isimler, Avrupa’daki “meşrutiyet” ve “hürriyet” kavramlarını halka anlatırken, bunların zaten Kur’an’da “Şûra” ve “Adalet” olarak var olduğunu savunuyorlardı.

Bismarck’ın Kur’an’daki “hikmet” vurgusu, bu aydınların “Batı’nın tekniğini alalım ama ruhunu ve hukukunu Kur’an’dan süzerek inşa edelim” fikrini perçinledi. Bismarck’ın “saadet-i beşer” vurgusu, Osmanlı entelektüellerini İslam’ın ilk dönemindeki adalet ve refah ile modern çağın ihtiyaçlarını birleştirmeye sevk etti.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Bismarck’ın bu sözlerini alarak meseleyi sadece siyasi bir savunma olmaktan çıkardı. Onu, Kur’an’ın “akli ve ilmi mucizesinin” bir tasdikçisi olarak sundu. Yani Kur’an sadece geçmişin değil, geleceğin ve bilimin de rehberidir mesajını verdi.

Bismarck’ın bu tespiti aslında acı bir gerçeği de hatırlatıyordu: Müslümanlar kendi kitaplarındaki o “hikmet”ten uzaklaştıkça gerilerken, Bismarck gibi isimler o hikmeti dışarıdan fark edip hayran kalıyorlardı. Bu durum, aydınlar arasında “Öze Dönüş” hareketlerini hızlandırdı. Bismarck’ın gördüğü o cevheri biz neden yaşamıyoruz? sorusu, eğitimden vakıf yönetimine kadar pek çok alanda reform taleplerini tetikledi.

Prens Bismarck’ın Kur’an-ı Kerim’de bulduğu o “hakikî hikmet”in en sarsıcı uygulama alanlarından biri hiç şüphesiz İktisat ve İsraf dengesidir. Bir devletin hazinesini yöneten ve güçlü bir Alman ekonomisi inşa eden Bismarck, Kur’an’ın bu konudaki kelime kelime işlenen o mucizevi düsturlarını, modern iktisat ilminin çok ötesinde bir dâhilik olarak görmüştür.

Bismarck, kısıtlı kaynaklarla büyük bir imparatorluk kurarken “iktisat”ın sadece para biriktirmek değil, bir kuvvet kaynağı olduğunu biliyordu. “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Araf, 31)

Bu ayet, bir toplumun enerjisinin ve sermayesinin boş yere harcanmasını engelleyen en temel kanundur. Bismarck’a göre, israfı önleyen bir toplum, dışa bağımlılıktan kurtulur ve sarsılmaz bir siyasi irade kazanır. Bismarck’ın incelediği beşerî sistemler genellikle “daha fazla tüketim” üzerine kuruluyken, Kur’an “kanaat” ve “bereket” kavramlarını merkeze koyar. Kur’an, az bir rızkın iktisat ile nasıl bereketleneceğini ve büyük bir servetin israf ile nasıl hiçe dönüşeceğini anlatır. Bismarck, bir devlet adamı olarak şunu fark etmiştir: Bir milletin saadetini sağlayan şey sadece rakamsal zenginlik değil, o zenginliğin israf edilmeden, yerli yerinde kullanılmasıyla gelen toplumsal huzurdur.

Bismarck, Avrupa’daki lüks ve sefahetin toplumsal ahlakı bozduğunu ve sınıflar arası kini artırdığını gözlemliyordu. Kur’an, israf edenleri “şeytanların kardeşleri” (İsra, 27) olarak niteler. Bu, israfın sadece bireysel bir hata değil, toplumsal bir hıyanet ve yıkım sebebi olduğunu gösterir. Bismarck, Kur’an’ın israfı yasaklayarak aslında devletin ve milletin ortak geleceğini koruma altına aldığını görmüştür.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, İktisat Risalesi’nde “İktisat eden, maişetçe aile belasını çekmez” der. Bismarck’ın Kur’an’da bulduğu “beşerin saadetine hizmet eden hikmet” tam olarak budur: İktisat; bereketi, izzeti ve hürriyeti getirir. İsraf; sefaleti, zilleti ve esareti getirir. “Kaynakların verimli kullanımı”, aslında Bismarck’ın hayran kaldığı o Kur’anî nizamın bir parçasıdır. Kur’an’ın her kelimesindeki hikmet, bizi lüksün getirdiği uyuşukluktan kurtarıp iktisadın getirdiği dinamizme davet eder.
Bismarck’ın bu bakış açısı, modern Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kalkınma modelleri için de hala en taze ve en hakiki reçeteyi sunmaktadır.

Bismarck’ın 150 yıl önce hayran kaldığı o “hikmet” dolu kelimelerini, anlaşılır kılıp topluma sunmak için gayret eden o günkü aydınların başlattığı İslam’ın evrensel mesajını her çağa taşıma davasına bir katkı sunmaya çalıştık. Haddimizi aşmışsak af edile. Kur’an’ın her kelimesine gizlenmiş o iktisat, adalet ve saadet formülleri, doğru bir dille anlatıldığında her çağın “akıllı adamlarını” hayran bırakmaya devam edecektir.

Çetin Kılıç

Bu yazı Risale-i Nur Külliyatından ilham alınarak hazırlanmıştır.

Gelecek Bilgi ve Aklın Yüzyılı Olacaktır

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin,İslam dünyasının ve genel olarak insanlığın geleceğine dair müjdeli haberleri: Modern çağdaki savaşlar, fenler bilimsel gelişmeler ve büyük olaylar insanlığı uyandırmıştır. Sadece bireyler değil, artık devletler ve kıtalar da dinsizliğin getirdiği ruhsal boşluğu hissetmeye başladılar.

İnsan, mahiyeti gereği sonsuzluğu ister. Bir insana dünya saltanatı ve bir milyon yıl ömür verilse, fakat sonunda “hiçlik” olsa; uyanmış bir akıl buna sevinmez, aksine yok olacağı için feryat eder. İnsanın bu sonsuzluk arzusuna sadece “din-i hak” cevap verebilir. Dünya, insanın hayallerine ve emellerine dar gelmektedir. Kur’an, insanı sürekli düşünmeye ve sorgulamaya davet eder:

Ayetlerin sonunda yer alan “Düşünmüyorlar mı?”, “İbret almıyorlar mı?”, “Akıl etmiyorlar mı?” gibi ifadeler, İslam’ın körü körüne bir bağlılık değil, bir akıl ve muhakeme dini olduğunu ispatlar. Müslümanlar diğer bazı din mensupları gibi ruhbanları din adamlarını taklit ederek değil; akıl, fikir ve kalple delillere dayanarak iman ederler.

“Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek!”

Geleceğin dünyasında kaba kuvvetin veya cehaletin değil, bilgi, mantık ve ispat geçerli olacak, bu özellikler tam manasıyla Kur’an’da bulunmaktadır. Bilim ilerledikçe Kur’an’ın hakikatlerine daha çok yaklaşılacaktır. İslam dünyasının üzerindeki kara bulutlar dağılacak. İslam güneşinin görülmesini engelleyen perdeler cehalet, fakirlik, ihtilaf vb. yavaş yavaş kalkmaktadır.

Üstad, 1911’de Şam’da okuduğu hutbede, 45 yıl sonrasına 1950’li yıllar ve devamına işaret ederek. “Fecr-i kâzib” yalancı şafak olsa bile, arkasından mutlaka “fecr-i sadık”ın gerçek şafak, tam uyanış geleceğini ifade ederek ümitsizliği yasaklamaktadır. İnsan sonsuzluk için yaratılmıştır, dünya onu tatmin etmez. İslamiyet, akıl ve bilimle tam bir uyum içindedir. Müslümanlar taklitçi değil, tahkikçi araştırmacı olmalıdır. Gelecek, Kur’an’ın ve aklın hükmettiği bir aydınlık çağı olacaktır. Müslümanlar aşağılık kompleksinden kurtulup ilme, akla ve Kur’an’ın hakikatlerine sarılmalı.

Gelecekte kaba kuvvet, silah veya zorbalık değil; hakikat, akıl ve fen hükmedecektir. Gelecek bilgi ve aklın yüzyılı olacaktır. Kur’an’ın emirleri akla tamamen uygun olduğu için, bilim ilerledikçe insanlık fevc fevc Kur’an’ın hakikatlerine yönelecektir.

Çetin Kılıç

Kaynak: Hutbei Şamiye

İnsanlığın Ortak İlticagahı Hakiki İslamiyet Olacaktır

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin “İslamiyet’in gelecekte dünya genelinde hakim olacağı” tezini akli, tarihi ve sosyolojik gerekçelerle analiz edelim. Tarih boyunca, aklı başında olan ve delillere dayanarak düşünen hiçbir Müslümanın, İslamiyet’i bırakıp başka bir dini daha mantıklı bularak seçtiği görülmemiştir. Müslümanlıktan çıkanlar ya cehaletten ya da nefsani arzular yüzünden dinsiz olurlar; yoksa başka bir dini İslam’a tercih ederek değil.

Buna mukabil, başta İngiliz ve Ruslar olmak üzere, en bağnaz Hristiyan toplumların içinden çıkan aydınlar ve bilim insanları, muhakeme-i akliye ve kat’î bürhan ile İslamiyet’e girmektedirler. Bu, İslam’ın hakikatlerinin akıl ve fen ile tam bir uyum içinde olduğunu gösterir. İsveç, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerin, komünizm ve dinsizliğe karşı bir set olarak Kur’an’ı mekteplerinde okutma eğilimleri.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, küresel güçlerin İslamiyet’i bir huzur ve barış kaynağı olarak görmeye başlaması, yeni İslam devletlerini destekleme ve onlarla ittifak kurma çabaları, bu davanın birer şahididir. Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki Küre-i Arz’ın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehalet edecekler.

İslam’ın dünyaya yayılmasının önündeki en büyük engel, Müslümanların İslam ahlakını bizzat hayatlarında göstermemeleridir. Eğer Müslümanlar dürüstlük, adalet ve güzel ahlak konusunda İslam’ın hakiki aynası olurlarsa, diğer dinlerin mensupları grup grup İslam’a dahil olacaklardır. Yani tebliğ, sözden ziyade hal diliyle olmalıdır.

İnsan sonsuz derecede acizdir hastalıklar, musibetler, ölüm gibi ve sonsuz derecede fakirdir bitmek bilmeyen arzuları ve ihtiyaçları vardır. Sonsuz düşmanlara karşı bir dayanak noktası Allah’a iman. Sonsuz arzularına cevap verecek bir yardım noktası Ahiret inancı. Fen ve medeniyetle uyanan insanlık, dinsizliğin getirdiği manevi boşluğu ve kaosu daha fazla taşıyamaz. Eğer insan kalbinde din-i hakkın bulunmazsa, insan teknoloji ve zekasına rağmen dünyanın en bedbaht ve perişan canlısı haline gelir. Çünkü akıl, iman olmazsa sahibine sadece hüzün ve korku veren bir alete dönüşür.
Gelecek, akıl ve fen ile barışık olan İslamiyet’indir; yeter ki Müslümanlar bu hakikati davranışlarıyla dünyaya göstersinler.

Çetin Kılıç

Kaynak: Hutbei Şamiye

Erkek ve Kadın Fıtratında Erdem Farklılıkları

“Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar.” Lemalar (Sözler N.) – 206

İlk bakışta modern telakkilerle çelişiyor gibi görünse de aslında fıtrat, toplumsal roller ve aile içi güven ekseninde derin bir konudur. İslam ahlakında ve Bedîüzzaman hazretlerinin yaklaşımında bir özellik, bulunduğu yere ve kişiye göre değer kazanır. Bir kişide “izzet” olan bir davranış, başkasında “kibir” olabilir.

Erkeğin fıtraten koruyucu ve rızık temin eden taraf olması nedeniyle bu özellikler onda birer “cemal” ve “kemal”dir. Buradaki eleştiri, kadının bu özellikleri aile dışına karşı ve ölçüsüz kullanması üzerinedir. Kadının aile içindeki en önemli görevlerinden biri, kocasına ait olan malı ve evi muhafaza etmektir. Bir kadının, kocasının rızası dışında veya aile bütçesini sarsacak şekilde dışarıya karşı “aşırı cömert” savurgan olması, sadakat ve emanet şuuruna zarar verebilir. Bu durum eşler arasındaki güveni ve emniyeti zedeler.

Buradaki cesaret, “kahramanlık” anlamındaki şecaat değil, daha çok “pervasızlık” veya “yabancılara karşı fazla girişkenlik” anlamında kullanılır. Kadının fıtratındaki “nezaket” ve “haya”, onu dış dünyadaki suistimallerden koruyan bir kalkandır. Bir kadının yabancılara karşı erkekvari bir cesaret sergilemesi, onun fıtri nezaketini ve aileye mahsus sadakat kalesini sarsabilir.

Üstad Hazretleri, kadının en büyük kuvvetinin “ihlası, şefkati ve letafeti” olduğunu savunur. Eğer bir kadın, fıtri olan ihtiyat ve çekingenlik yerine erkekvari bir cesaret sergilerse, bu durum onu korumasız bırakabilir veya aile içindeki dengeyi bozabilir. Aynı şekilde, mülkü muhafaza etmesi gereken birinin evin hanımının, mülkü dağıtmaya odaklanması, o görevin doğasına aykırıdır. Neticede rollerin karışması sosyal ve ailevi zararlar getirir.

Buradaki “kötü ahlak” nitelemesi, bu özelliklerin kadını kendi doğal ve huzurlu alanından sadakat ve emniyet dairesinden çıkarıp, onu suistimallere açık hale getirmesiyle ilgilidir.

Çetin Kılıç

Kaynak: Lemalar