Kategori arşivi: Yazılar

Kainat kitabı herkese Yaratıcısını tanıtır

AĞAÇ İÇİN NASIL KÂİNAT GEREKİYOR İSE, ELMA İÇİN DE KÂİNAT GEREKİYOR. ALLAH, KÂİNATTAKİ BÜTÜN ESERLERİNE ÖYLE BİR MÜHÜR VURMUŞ Kİ; TAKLİDİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. ELMA KİMİNSE KÂİNAT DA ONUNDUR.

Risale-i Nur penceresinden fenn-i ziraat, kâinatı nasıl tarif ediyor? -1-

“Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır. Birisi kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; birisi de Kur’ân-ı Azimüşşan’dır.” 1

Bu üç küllî muariften kitab-ı kâinatın tevhidi ve haşri tarif ve ispat eden yüzler delillerinden birisi de fenn-i ziraattir.

“…Şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, ‘Hakem’ isminin bir nevide, bir cilvesini tarif ediyor.

Meselâ tıp fenninden sual olsa: ‘Bu kâinat nedir?’ Elbette diyecek ki: ‘Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübradır. İçinde her ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.’

Fenn-i kimyadan sorulsa: ‘Bu küre-i arz nedir?’ diyecek: ‘Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir.’                                                                                               
Fenn-i makine diyecek:  ‘Hiçbir kusuru olmayan gayet mükemmel bir fabrikadır.’

Fenn-i ziraat diyecek: ‘Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.’

….Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fail-i Muhtar’ı, bir Sâni-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez. Evet; dünyada en ziyade hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır…” 2

Çünkü Kadir-i Zülcelâl, yarattığı her bir varlık üstünde tevhide dair hakikatleri insana gösterip okutturuyor. Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde; 2055 yerde ‘ağaç’, 875 yerde ‘tohum’, 599 yerde ‘çekirdek’ ve 1380 yerde de ‘çiçek’ ismi geçiyor. Bunların hepsi de tevhide birer delildirler.

Meselâ ağacın ilk hayat safhası, çekirdek toprağa atıldıktan sonra çimlenme. Daha sonra sırayla çöğür, fidan, ağaç, dal-budak, yaprak, çiçek ve nihayet semeresi olan meyve veriliyor.

Ağaç, gövdesi içinde bulunan kılcal taşınım borularıyla cazibe-i dafia yani çekme ve itme kuvvetiyle topraktan aldığı suyu ağacın en uç noktasına ve yapraklarına kadar ulaştırır. Orta yaşlı bir ağaç günde 200 litre, yılda ortalama 35-40 ton suyu terleme yolu ile dışarı atıyor, buharlaşma özelliğinden dolayı adeta su üretiyor. 

Ağaçların dünya üzerinde sağladığı faydalara kısaca bakılırsa; atmosferdeki kötü havayı temizler, havayı kirleten gazları bünyesine alır, insan hayatı için gerekli olan oksijeni üretir, yaz aylarında havayı serinletir ve erozyonu önler. Kısaca çevre dengesinin temelini oluşturan ağaçlar tabiî hayat için önem arz etmektedir. 

Ağaçlarda ve bitkilerde şifa özelliği de vardır. Meselâ çınar ağacı ruhî bunalım yaşayanlara şifa; meşe, palamut, katran, ardıç ağaçları enerji kaynağı olduğu gibi sair ağaçların da her birinin ayrı ayrı özellikleri vardır. 

Bitkiler ve ağaçlar birer eczane-i kübra gibi Cenab-ı Allah’ın ‘Şafi’ isminin bir tecellisi olarak güneşten gelen zararlı ışınları emerler, virüsleri öldürürler. Aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın ‘Kuddûs’ ismine, zihayat makamında oldukları için doğrudan doğruya ‘Hayy’ ismine, meyve verme cihetiyle ‘Rezzak’ ismine ayinedarlık ediyorlar. Ve hakeza…

AĞACA MANA-İ HARFİ İLE BAKMAK

Kur’ân ve Kur’ân’ın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur ağaca mana-i ismîden ziyade mana-i harfî ile bakıyor. Şuursuz bir ağacın iç âlemindeki suyun sirkülasyonunu sağlayan İlâhî bir kuvvet olduğunu delillerle akla, kalbe ve ruha yakınlaştırarak; suyun tâbi olduğu itme ve çekme kanununun sadece bir sebep ve bir perde olduğunu gösteriyor.

Bediüzzaman Hazretleri, kâinatın yaratılışı ile bir çekirdekten bir ağacın yaratılışının bağlantısını şöyle ifade ediyor: “Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lazımdır.” 3

Meselâ küçük bir çekirdekten koca çam ağacının yaratılışı: “Nasıl ki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde oluyor; kudret-i İlâhî o acib ağacı o çekirdekten halk ediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki; o acib ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin.” 4   

Bir incir ağacının küçücük tohumu veya bir ağacın çekirdeği, başlarında koca ağaçları taşıyor; dağ gibi yükleri kaldırıyor. Bu ifade, yani tohum ve çekirdeklerin başında koca ağacı taşımasının anlatıldığı ifade mecazî bir ifadedir. Kastedilen asıl mana; ‘küçücük tohum ve çekirdek içine koca ağacın planı ve programı yerleştirilmiş, ağaç bu plan ve program üzerine hareket ediyor’ manasıdır.

Çekirdeğin ve tohumun mahiyeti gayet basit ve zayıf iken, çekirdekten ve tohumdan hasıl olan ağacın mahiyeti ise gayet mükemmeldir. Ağacın böyle bir neticeyi meydana getirmesi, bütün işlerini tedbir ve idare etmesi mümkün değildir. Öyle ise çekirdek ve tohum her şeye kudreti yeten bir Zat’ın memuru ve hizmetkârıdır. Kudret sahibi yüce Allah, eşyaya emrediyor; eşya da emre itaat ediyor.

AĞAÇ NE DER?

Manen ağaca denilse: “Ey ağaç! Günde 200 litre suyu topraktan emiyorsun, emdiğin suyu terleme yolu ile tekrar dışarıya atıyorsun. Ne kadar harika işler yapıyorsun?”

Ağaç:  “Lisan-ı hal ile bu işlevi bana yaptıran bir dest-i kudret var. Bu iş benim maharetim değildir” diyecektir.                                                                                
Mevzuyu akla yakınlaştırmak için Bediüzzaman Hazretleri, Onuncu Söz Yedinci Hakikat’te bir elmayla kâinat arasındaki ilişkiyi şöyle nazara veriyor:                                            
“Bir elma; bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musağğarıdır.” 5

Ağacın semeresi olan elma, ağaç gibi bir külliyete sahiptir. Çünkü elma, ağacın küçültülmüş bir modelidir ve onun bütün hususiyetlerini taşıyor. Ağaçta ne varsa elmada da aynısı vardır.

Zaten elmanın içindeki çekirdeğin, ağacın genetik bir haritası olduğunu bugün fen ilimleri de tesbit etmiştir. Ayrıca hayatın hem ağaçta hem de elmada bulunması için, kâinatın teşkilâtları olan güneş, hava, su ve toprak gibi unsurların bulunması lüzumludur.

Tekrar ediyorum; elmanın, kâinatın küçük bir misali olması,  kâinatla irtibatlı olmasındandır. O elmanın vücut bulması için, bütün kâinat ve sebepler lâzımdır.

Öyle ise ağaç için nasıl kâinat gerekiyor ise, elma için de kâinat gerekiyor. Allah, kâinattaki bütün eserlerine öyle bir mühür vurmuş ki; taklidi mümkün değildir. Elma kiminse kâinat da onundur. Kâinat bütün müştemilatıyla sahibini yani Allah’ı tasdik ve ilân ediyor.

“Bütün eşcar ve nebatatın envaları, bil’icma, beraber ‘Lâ ilâhe illâllah’ diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatli meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve ‘Lâ ilâhe illâ Hû’  dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikati gördü.” 6  

HER MAHLÛK KENDİ DİLİNDE TESBİH EDER

Burada bütün eşcarın ve nebatatın lisan-ı hallerinden anlayan Said Nursî Hazretleri’dir. Bu hakikatleri mealen şöyle izah etmiştir: Nasıl biz konuşma dilimiz ile Allah’ı zikir ve tesbih ediyorsak; kâinattaki her bir mahlûk kendine özgü bir hal dili ile Allah’ı tesbih ve tezkir ediyor. Meselâ bir elma; üzerindeki harika nakış, sanat ve ikramlar ile sahibini tanıttırıyor.  Yani her şey Allah’ı işaret ediyor ve O’na dikkatleri çekiyor. Onlar hal ve vazife noktasından ne yaptıklarını bilmeseler de, Allah’ın sonsuz ilmi onlar adına biliyor.

“Nasıl ki bu ağacın menşei olan bir çekirdek  ‘el-Evvel’  ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icadının noksansız cihazatını ve teşekkülünün bütün şeraitini câmi’ bir kutucuktur ki; hafîziyetin azametini ispat eder.

‘Vel-Ahir’ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat-ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçadır ki, azami derecede hafîziyete şehadet eder.

‘Ve’z-Zahir’ ismine mazhar olan o ağacın suret-i cismaniyesi ise, öyle tenasüblü ve sanatlı ve süslü bir hulle, bir libas ve ayrı ayrı nakışlar ve ziynetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyin edilmiş; güya yetmiş renkli bir huri elbisesidir ki, hafîziyet içinde azamet-i kudret ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmeti gözlere gösterir.

‘Ve’l-Batin’  ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu’cizatlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahane ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdasız bırakmayan mizanlı bir kazan-ı erzaktır ki; hafîziyet içinde kemal-i kudret ve adalet ve cemal-i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbat eder.” 7

ÇEKİRDEK,MEYVE VE DÖRT İSİM

Ağacın başı olan çekirdek, sonucu olan meyve ve zahiri olan gövdesi nasıl tevhide işaret ve delâlet ediyor ise, aynı şekilde ağacın iç kısmı olan organlarındaki mükemmel intizam ve ahenk de tevhide işaret ve delâlet ediyor. İnsanın dış görünüşü nasıl harika bir sanat olup sanatkârını ilân ediyor ise; aynı şekilde iç organlarının yüzlerce vazifeleri ve uyumlu çalışmaları, sanatkarını ilân ve ispat eder demektir.

Bu dört isim tevhidin en parlak bir delili olduğu gibi zımni olarak da haşre işaret eder. Zira bu dört isim hafîziyetin en parlak delilleri mesabesindedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de:  “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, Aziz’dir, Hakîm’dir.” denilir.  (Hadid, 57)

 “Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir, çok bağışlayandır.”  (İsra, 44)

Şu maddî âleme dikkat ile baktığımız zaman, her bir varlık üstünde Allah’ı işaret eden ve onu zikir eden levhaları görürüz. Bütün mahlûkların fıtrî ve halî yapmış oldukları duâlar ve tesbihler, duâ edilen ve tesbih edilen Zat’a işaret ve delâlet ediyorlar.

Nasıl şeffaf şeyler üstünde yansıyan ışıklar, güneşin varlığına işaret ve delâlet ediyor ise; aynı şekilde bütün mahlûkatın fıtrî ve halî tesbihleri de, Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet ve işaret ediyorlar.

Âyetü’l-Kübra Risalesi’nde; Cenab-ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kâinattaki mevcudatın lisanlarıyla ispat eden Bediüzzaman Hazretleri; kâinatta müşahede ettiği her bir âlem üzerinde, iman hakikatlerinden en büyüğü olan tevhide şahit göstermiştir.

Said Nursî hayalen gâh zemin üstünde dağlara, bitkilere, ağaçlara, nehirlere ve denizlere; gâh semada tayeran eder;  Güneş’in, Ay’ın, yıldızın, bulutun, rüzgârın ve yağmurun ahenkli hareketlerine ve vazifelerine bakar. Her bir varlık üstünde tevhidi ilân eden ‘La ilahe illallah’ kelâmını görür. 

Rüstem Garzanlı
Emekli Tarım Başuzmanı

27.01.2022

Dipnotlar: 

1- Mektubat, 19. Mektup, 1. Reşha.

2- Âsâ-yı Musa, s.185, 3. Nokta.

3- Âsâ-yı Musa, 5. Hüccet, 2. Nokta, s.190,

4- İşaratü’l-İ’caz, s.40

5- Sözler, 10. Söz, 7. Hakikat.

6- Âsâ-yı Musa, s.108, 1. Hüccet 6. Mertebe.

7- Âsâ-yı Musa, 1. Kısım 7. Mes’ele s.34

DEVAMI YARIN

Rüyâsında, imzalı kâğıt peşine düşen adam!

Rüyâyı uyaran hususlar, geçmişte yaşanmış güzel veya kötü haller, geleceğe yönelik beklentilerin tasavvuru, gündüz karşılaşan olayların rüyâ âleminde görünme halidir. Rüyâ, en çok uykunun hafiflediği veya uyanma zamanına rast geliyor.

Efendimiz Hazreti Muhammed (asm), rüyâyı üç kısma ayırmıştır.

1. Allah’tan bir müjde halinde gelen sâdık rüyalar,

2. Şeytandan gelen üzücü ve korkutucu rüyalar,

3. Kişinin kendisinden kaynaklanan rüyâlar. 1

Nefsanî ve şeytanî rüyâlar günlük yaşanan olayların olumsuz etkisinde kalarak korku ve tehdit sonucu görülen rüyâlardır. İnsanlar arasında sözü ve özü bir olmayan, yalan ve iftira ile hayatını sürdürenlere “itibarsız insan” denir. İtibarsız insanlarla ve tabire değmeyen rüyalarla muamele ve amel edilmez.

Amel edeceğimiz rüyâlar, rahmanî rüyâlardır. Rahmanî rüyâlar ya doğrudan doğruya Cenab-ı Allah (cc), tarafından veya melekler vasıtasıyla kalbe gelen gaybi rüyâlardır. Bu rüyâlara “rüyâ-yı Sâdık” denir. Hazreti Muhammed’in (asm), gördüğü rüyâlar sâdık rüyâlardır, aynı zamanda O’na (asm) rüyâsında vahiy de gelirdi.

Kur’ân’da, ‘Yusuf Sûresi’nde, Hazreti Yusuf’un (as) rüyasını ve tabir ettiği rüyâlardan bahsediyor. “Ey babacığım. İşte bu, daha önce gördüğüm rüyânın te’vîli. Rabbim onu gerçek kıldı.” 2
Hazreti Yusuf (as), rüyâsında anne-baba ve kardeşlerini sembollerle görmüştür. On bir yıldız kardeşlerini, güneş ve ay ise, anne-babasını temsil etmektedir. Onların secde etmeleri, Hazreti Yusuf’un manevî büyüklüğünü göstermektedir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Rüya-yı sadıka benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, kader-i İlâhînin her şeye muhit olduğuna bir hüccet-i kâtı’ hükmüne geçmiştir” der. 3

Mardin/Kızıltepe ilçesinde mukim Risale-i Nur Talebesi Hacı Hatip ağabeyin anlattığı manidar bir rüyâ ile konuyu kapatmak istiyorum. Kızıltepe’de Hacı Sabri Kılıç yanıma geldi, seninle alâkalı bir rüyâ gördüm dedi. Rüyâsı şöyle: “Rüyâmda, mahşerde sırat köprüsünün yanında bir grup bekliyordu. Bunlar kimdir? dedim. Dediler: Kur’ân okuyanlardır. Ben de Kur’ân okumuşum, dedim. O zaman sen de bu gruba katıl dediler. O sırada bir grup sırat köprüsünden geçtiler. Dedim: Peki bunlar kimdir? Onlar da Nurculardır. Ben de Nurcuyum, dedim. Bana, hani kâğıdın? Dedim: Kâğıdım yok. Dediler, Hacı Hatip’ten imzalı kâğıt alman lâzım. Bu kalabalıkta Hacı Hatip’i nerede bulacağım telâş içinde iken uyandım.” Hacı Hatip anlatıyor: Bu günlerde dershanenin ikinci katını yapıyoruz, paraya ihtiyacımız var, dershanenin inşaatına yardım edersen imzalı kâğıt alırsın. Bu rüyâda bizim de payımıza düşen mesaj vardır diye düşünüyorum.
Bir çok yerlerde dershane inşaat inşaatları devam etmektedir.

Bu günlerde yaklaştığımız şuhur-u selâseye, “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar..” 4 Bu büyük manevî ticareti kaçırmayalım. İmkânı olanların dikkatine….Vesselam

Rüstem Garzanlı

24.01.2021

Dipnotlar. 
1- Ebü’l- Müin en- Nesefi.
2- Yusuf Sûresi, âyet 12/100.
3- Mektubat 28. Mektup s. 584.
4- Şuâlar, 14. Şuâ, s. 494.

Kar yağışının hatırlattıkları

“-BİR ALLAH VAR.” DİYEN, ALLAH’A İMAN ETMİŞ SAYILIR MI?

Dinde lakayt, hattâ din düşmanıymış gibi bazı söz ve tavırları olanların, bazen:

“- Biz de Allah’a inanıyoruz. Sadece siz mi Müslümansınız, Müslümanlık sizin inhisarınızda mı?” şeklinde konuştukları da olur ve onların bu konuşmalarının nasıl yorumlanması gerektiğini düşündürür.

İslâm dinî ile ilgili bilgi veren kitaplarda, “İslâm dininde imanın, dil ile ikrar ve kalp ile de tasdikle olabileceği; Kur’an’ın Allah kelâmı olması sebebiyle, onun hiçbir âyetini inkâr etmemek gerektiği” yazılıdır.

Çok kısa bir şekilde ve sadece gereklilik-yeterlilik bakımından, yukarda nakledilen sözlere kısa bir cümle ile cevap verilecek olursa: “Allah var.” demek, Allah’a iman etmiş sayılmak için “gerekli”dir; fakat “yeterli” değildir! Çünkü insanlar, “hakikaten iman etmiş” olmadıkları halde, “inkâr etmemek manâsında da; “Allah var.” diyebilirler. 

Risale-i Nur Külliyâtı, Emirdağ Lâhikası-1’de bu konu şöyle açıklanmaktadır: “İnkâr etmemek başkadır; iman etmek bütün bütün başkadır.. Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden Rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve (lâ ilâhe illallah) kelime-i kudsiyesinin hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır, irade ve ilmini bilmemek ve emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikatine yaklaştığını göstermez. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî ta’zibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayt kalır. Fakat O’na iman etmek, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, O Hâlikı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek, ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.

*** 

“KAR” ADLI ROMANDAKİ BİR CÜMLENİN DOĞRU YORUMU NASIL OLABİLİR?

Türkiye’de “Nobel ödülü” alan ilk kişi, “KAR” adlı romanını yazmak için, en fazla kar yağışı alan illerimizden olan Kars’ta bir yıl kalmıştı. O romanı beğenmek, o romanın yazarını takdir ve tüm yazdıklarını da tasvip etmek manâsında olarak değil; sadece diğer cümlelerinden farklı olarak o romanındaki hayalî bir karakterine söylettiği bazı cümlelerinin, “Allah’ı inkâr etmemek”  yönüyle tahlil ve takdir edilmesinde belki fayda olabilir. O cümleler şöyledir:

“Bütün hayatım boyunca eğitimsizlerin, başı örtülü teyzelerle eli tespihli amcaların inandığı yoksulların Allah’ına inanmadığım için suçluluk duydum. İnançsızlığımın mağrur bir yanı vardı. Ama şimdi şu güzel ‘kar’ı yağdıran Allah’a inanmak istiyorum. Dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş, insanı daha uygar, daha ince kılacak bir Allah var.”

“..dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş..”, “..insanı daha uygar, daha ince kılacak..”sıfat cümlecikleri, dinî kitaplarımızda belirtilen Allah’ın sıfatlarına aynen benzemese de, “KAR” romanı yazarının, o romanındaki hayalî bir kahramanına sanki o şahıs hayalî değil de gerçekmiş gibi söylettirdiklerini “..bir Allah var.” hüküm cümlesiyle kendisinin noktalaması iyidir. Ancak, onun bu cümlesinin Allah’a gerçek iman için yeterli sayılamayacağı, Risale-i Nur Külliyâtı Emirdağ Lâhikası-1’den alınan yukarıdaki açıklamadan anlaşılmaktadır.

***  

KÂİNATTAKİ EN YÜKSEK HAKİKAT NEDİR?

Allah’ın varlığı ve birliğine: “Tevhîd hakikatı” denilir. Kâinatta en yüksek hakikat budur. Kelime-i şehâdetin ve kelime-i tevhîdin ilk kelimeleri, bu hakikati ifade eder. Kur’an-ı Kerîm’in üzerinde en fazla ehemmiyetle durduğu konu da budur. Tevhidin aksi “şirk”, yani Allah’a ortak koşmaktır ve en büyük günahtır. Varlık âlemi, en küçüğünden en büyüğüne kadar, aslında hâl lisanlarıyla: “Bir Allah var.” der. Kendisine akıl ve irade verilerek bu en büyük hakikate inanmaları beklenilen insanların ancak az bir kısmı bu hakikat yolunun yolcusudur; fakat büyük bir kısmı bundan dalâlet (sapma) hâli içindedirler!.

*** 

KAR KRİSTALLERİNDEKİ “TEVHİD” DERSİ NEDİR?

Karda, altıgen geometrisinde çok küçük “buz kristalleri” vardır; bunlara “buz” kelimesini kullanmadan, daha kısa olarak, ekseriya “kar kristali” denilir. Fakat karda birbirinin tamamen aynı iki buz kristaline şimdiye kadar hiç rastlanmamıştır! Ömrünün elli senesini kar kristallerinin fotoğraflarını çekerek geçiren ve binlerce kar kristali fotoğrafı çekmiş olan W.A.Bentley, çektiği kar kristali fotoğraflarından 2453 adedini 1931 de Amerika’da 226 sayfalık “Snow Crystals”(Kar Kristalleri) adlı kitabında neşrederek, Allah’ın varlığı ve birliğinin kar kristallerindeki bir çeşit deliline -bilerek veya bilmeyerek- dikkatleri çekmiştir.

Aynı cinsten olan canlı veya cansız bir varlığın, genel olarak ana hatlarıyla birbirlerine benzer yapıda olmalarına rağmen hiçbirinin diğerinin aynı olmaması, konuyla ilgili İslâmî eserlerde ve bilhassa Risale-i Nur Külliyâtından Sözler adlı kitapta Otuzüçüncü Söz’de geniş açıklaması yapılan, Allah’ın “Ferd” isminin içindeki “Vahidiyet” ve Ehadiyet” şekillerindeki birliğinin tecellîleridir.

*** 

 İNSANDA, ALLAH’IN VAHİDİYETİNİN VE EHADİYETİNİN TECELLÎLERİ NELERDİR?

Allah’ın, Vahidiyet ve Ehadiyet şekillerindeki birliğinin tecellîleri en fazla, “O’nun en mükemmel mahlûku olan insanların yaratılışlarında” görülür: İnsanların DNA’larında, parmak izlerinde, yüzlerinde, avuç içlerinde, ayak tabanlarında, ellerinin damarlarında, bakışlarında, seslerinde ve daha başka birçok yerlerinde Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin tecellîleri vardır. Bilimlerdeki ilerleme ile, Allah’ın insandaki bu birlik tecellîlerinin yeni misalleri de keşfedilmektedir.

İnsanlardaki kadar çok olmasa da, diğer bütün varlıklarda, Allah’ın birliğinin tecellîleri vardır. Meselâ bütün koyunlar, genel görünüşleri ile birbirine benzemekle, Allah’ın Vahidiyet şeklindeki birliğinin tecellîsini gösterir; fakat birbirinin tamamen aynı iki koyunun bulunmaması da, her bir koyunda ayrı olarak Allah’ın Ehadiyet şeklindeki birliğinin tecellîsidir. Aynı şey, bir ağacın bütün yaprakları ve bütün meyveleri için de, verilebilecek başka misaller için de söylenebilir. Meselâ:  Koç boynuzlarını toplayıp onları suda haşlayıp yumuşatarak levha haline getirdikten sonra saç tarağı yapan birisinin, sattığı o tarakların ambalajına “dünyada şimdiye kadar aynısına rastlanmamış ve bundan sonra da rastlanamayacak desendedir” yazarak yaptığı ticarî reklamı, aynı zamanda da Allah’ın “Ferd” ismi Âzamı içindeki “Vâhid” ve “Ehad” isimlerine de dikkat çekmesi olmaktaydı. Bu mevzuda verilebilecek, başka sayısız misaller vardır.

Risale-i Nur’da, Sözler adlı eserde, Otuzüçüncü Söz’de, Allah’ın altı adet İsm-i Âzam’ından, öncelikle bahsedilen “Ferd” ismi hakkındaki açıklamalar bu mevzuda çok mühim bir kaynak ve derstir. O dersi çok ve iyi anlamaya çalışarak okumakta ve üzerinde düşünmekte (tefekkürde) büyük fayda vardır.  

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Kar niçin yağar?

Çocuklara sorarlar:

 “- Tavuk mu yumurtadan çıkar; yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?” 

Bu soruya benzetmeye çalışıp sorsak: 

“- Kar yağdığı için mi hava soğuk olur; hava soğuk olduğu için mi kar yağar?”

 İki soru birbirine benzese de, cevapları birbirine benzemez.

 
***
Çeşitli Anadolu şehirlerimizde çeşitli miktarlarda yağan kar İstanbul’da da yoğun şekilde yağınca, daha evvel birden fazla yerde ve geçen kış mevsiminde bu sitede de yayınlanmış olan “Kar niçin yağar?” başlıklı yazımı, bilhassa yeni ara yıl tatiline giren ilk ve orta öğretim öğrencilerimizin tefekkürüne ve istifadesine sebeb olması için, bu sitede tekrar yayınlanmasını teklif etmemin faydalı olabileceğini düşündüm. 
 
 ***

Okullarda, ders kitaplarında, ansiklopedilerde vb. kitaplarda “Kar niçin yağar?” başlığı altında söylenenler, aslında “kar”ın niçin değil; nasıl yağdığına dairdir!. 

Yazı ve konuşma dilimizde, “Nasıl?” ve “Niçin?” soru edatlarının kullanılış yerlerinin doğru seçimine, ekseriya dikkat edilmez. “İlim” ve “Bilim” kelimelerinin doğru yerlerde kullanılmadığına da çok rastlanır. “İlmî hakikatler” ve “Bilimsel gerçekler” de, her zaman birbirinin yerine kullanılabilecek manâda değildirler.

***
Yale Üniversitesi profesörlerinden Prof. Dr. Arthur THOMSON, bu yanlışlığı şöyle izah ediyor:

Hakikat yalnız bilimin gösterdiğidir, demek doğru değildir. Çünkü bilim şunları arar:

‘Bu nedir? Ve hangi sebeplerle meydana gelmiştir?

Şunlar ise:
‘Bu niçin böyledir? Bunun manâsı ve gayesi nedir?’ Bilimin sahasına girmez. Her şeyin ‘Niçin’i bilimi aşar, bu bilimin ötesidir. Bu problemleri felsefe cevaplandırmaya çalışır. Felsefenin de sükût ettiği hallerde, beşerin imdadına din yetişir ve bizi huzura sevk eder.”

“-Kar niçin yağar?” sorusuna cevap olarak söylenecek doğru bilgiler, “kar”ın yağmasının hikmetleridir. Bu hikmetleri, “kar”ın kendisinden bilmek büyük bir yanlış olur. Bunlar, “ilâhî hikmetler”dir. Kar, bütün varlıkları yaratan, idare eden Allah’ın Hakîm isminin, diğer bazı isimleriyle birlikte tecellîleri sebebiyle yağar!..

***

“Kar”ın nasıl yağdığının cevabı ise, fen kitaplarında bu mevzuda yazılanlardır. Aslında, yalnız “kar”ın yağmasında değil; etrafımızdaki varlık âleminde gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyde, Allah’ın diğer bazı isimleri ile birlikte, bilhassa Hakîm isminin tecellîleri vardır. 

Çünkü bu dünya dâr-ul hikmet; insanın ölüm kapısından geçerek gideceği âhiret âlemi ise dâr-ul kudrettir. Yani bu dünyada olanlar, Allah’ın koyduğu sebebler perdesiyle cereyan eder; bu sebebleri yapan ve çalıştıran müsebbeb’ül-esbâbı (bütün sebebleri meydana getiren Allah’ı) bu sebebler perdesinde takılıp kalmadan tanımak da, insanın bu dünyada aklıyla en mühim imtihanıdır. 

Âhirette ise, insanın aklıyla imtihanı olmadığından, Allah kudretini sebebler perdesini kullanmadan doğrudan tecellî ettirir.

***
Bu dünya dâr-ul hikmet ise, “hikmet” ne demektir? Bir âyet-i kerîme’de: “Kime hikmet verilmişse, işte o­na pek çok hayır verilmiştir” (Bakara Suresi, 2/269) denildiğinden, hem erkeklerde hem kadınlarda isim olarak da kullanıldığına çok rastladığımız “hikmet” kelimesinin mühim manâsına burada dikkati çekmekte fayda vardır. 

“Hikmet” kelimesinin lügat manâsı: “İnsanın, mevcudâtın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyanın ahvâl ve haricî, batınî keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna İlm-i Hikmet deniyor.) * Herkesin bilmediği gizli sebep. Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye * Ahlâka ve hakikate faydalı kısa söz * Sır * Bilinmeyen nokta. İlim, adalet ve hilmin birleşmesinden doğan değerli sıfat (Kuvve-i akliyenin vasat mertebesidir; Hakkı hak bilip imtisal etmek, bâtılı bâtıl bilip içtinab etmektir. İ.İ.) * Allah’a itaat, fıkıh ve Salih âmel. Allah’tan haşyet ve takvâ. Verâ’ Akıl, söz ve harekette uygunluk * Hak emre uymak * Allah’ın yarattıklarında tefekkür.” (İslâmî, İlmî,Felsefî Yeni Lügat, A.Yeğin).

***

Şimdi, bu hikmetler dünyasında ; “Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki ilâhî gaye” manâsındaki, ilk sorumuzun cevabı olabilecek “kar”la alâkalı bir hikmetten bahsedebiliriz:

Kar yağması, havanın soğuk olduğunu gösterir; fakat kar yağdığı için hava soğumaz; aksine, kar yağması havanın soğuğunu azaltır. Bunun nasıl olduğunun, bu sebebler dünyasında bazılarının “Asıl Fiil Sahibi”nden bahsetmeyerek “tabiat kanunları” dediği “âdetullah kanunları” ile izahı, şöyledir: Bir gram katı maddenin erimesi için gerekli ısıya o maddenin “erime ısısı” denir. Buz, 0’C de su haline gelirken, gram başına 80 kalori ısı alır. Bu, suyun katı hali olan buzun “erime ısısı”dır. Su, buz haline gelirken erime ısısını verir ve her bir gram suyun donup kar kristali haline gelmesi esnasında, atmosfere seksen kalori ısı verilir. Bu hesaba göre, 10 ton kar yağmakla atmosfere verilen ısı, yüz kilo iyi cins maden kömürünün yanmasıyla verdiği ısıya eşittir!.

Bunun hesap şekli basittir: 10 ton = 10.000.000 gram. Bu kadar suyun kar haline gelirken atmosfere verdiği ısı = 10.000.000 x 80 kalori = 800.000.000 kalori. Bir gram iyi cins maden kömürünün yanmasıyla verdiği ısının da 8.000 kalori olduğu göz önüne alınırsa, o­n ton suyun kar haline gelirken verdiği ısı: 800.000.000 / 8.000 = 100.000 gram = 100 kilogram iyi cins maden kömürünün verdiği ısı, 10 ton karın suyun donmasıyla teşekkülü esnasında, atmosfere verdiği ısının karşılığı olarak bulunur (Benzeri bir hesapla, 0’C civarında 10 ton yağmurun teşekkülü esnasında atmosfere verilen ısının da, yaklaşık 750 kilogram iyi cins kömürün yanmasıyla verdiği ısı kadar olduğu da bulunur.).

Atmosferdeki suyun kar haline gelirken verdiği bu ısı, kışın soğuğunun şiddetini kırmaktadır. Kar yağmasıyla, karın diğer faydaları yanında, bitki, hayvan ve insanlar, aşırı soğuğun meydana getireceği çeşitli zararlardan korunmaktadır. Baharda ise, karların erirken atmosferden aldığı gram başına 80 kalori ısı ile atmosferdeki sıcaklık azaltılmakta; bu defa da yeni filizlenen bitkilerin, havanın aniden ısınmasıyla, sıcaktan zarar görmesi önlenmektedir.

Demek ki, başlangıçtaki sorumuzun cevabı olarak; kar yağdığı için hava soğuk olmamakta; hava soğuk olduğu için kar yağmaktadır. Yağan kar hem atmosfere ısı vermekte; hem kendisi de soğuk olmasına rağmen, yeryüzünü bir yorgan gibi örtüp bazı bitki ve hayvanların soğukla telef olmasını önleyecek şekilde, atmosferdeki aşırı soğuktan onları muhafaza etmektedir. “Kar”, “karılan cansız ve şuursuz bir madde” olarak, acaba bunu kendisi mi yapıyor dersiniz? 

Bu hâlin bize “Kâinattaki ve yaradılıştaki ilâhî gaye”yi düşündürmesi gerektirmez mi?

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Sır, esrar

Sır ve esrar kelimesi ilimin, tasavvufun, dinin, Risale-i Nurların önemli bir  bahsidir. Tabiat bilimleri ile uğraşan alimler, araştırmacılar tabiatın büyük sırlar taşıdığına inanmışlar ve  kendilerini unutacak, gaşyolacak derecede uğraşmışlardır.  Edison ışığı yansıtan maddeyi yanlış olmasın iki bin deney yapmış, asistanı “Efendim böyle bir madde yok demek ki“ demiş, Edison ”Hayır Allah ışığı yaratmışsa onun yansıtan maddeyi de yaratmıştır der ve sonunda ışığı yansıtan maddeyi bulur. Bazı aklı evveller onun Cennete gidip gitmeyeceğini düşünürken, o büyük araştırmacı dünyamızı cennete çevirmiş sağolsun.

Allah adili Mutlaktır, herkesin hakkını verir. Biz cennetin kapısını tutmuyoruz kimse bize sormayacak. İstanbul’da Taksim’de bir kiliseye merak için gittim, bir kadın tahtaların üzerine yatmış ağlıyor ve sürekli “Allah’ım ben çok günahkarım benim halim  ne olacak“ üzülme Allah seni görüyor pişmanlığını da görüyor, bekle bakalım nasıl gerçekleşir.”

Nevton ışığın rengini bulmuş “bunu  şimdi açıklama, başına bela olur, bekle profesör olduğunda açıklarsın”. Birkaç dil bilen bir bayana doçentlik raporu yazmıştım, üçe iki ile kaybetti. Bir profesör arkadaş  bu kızcağızın yaptığını kimse  yapamaz, o da Avrupa’daydı. Ben de dedim bizim arkadaşlar kıskançtır  bu gayet normal bir olay, üzülme.

Nevton’a demişler ki” çok şeyler, sırlar  buldun sen büyük bir adamsın” o da bu “ sırlar okyanusu olan dünyada ben kıyıda bir kaç taş buldum, daha neler var neler “ demiş. Allah’a inanan bir büyük ilim adamı.

Resulullah çok sırlar biliyor ”Eğer benim bildiğimiz bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz” buyuruyor, biz hep güldüğümüze göre sır bilmiyoruz demektir,  zannedersem. Muhiddin-i Arabi Sure-i Rumdan çok sırlar çıkarmış, biz nerden bilelim. Bildikleri sıradan insanları rahatsız edeceği için” bizim eserlerimizi  herkes okumasın, bize yaklaştığı oranda okusun”. Mübarek adam sana yaklaşsam ben de senin gibi olurum, daha seni okur muyum, öyle düşündüm.

Bediüzzaman ‘ın has talebesi, Zübeyir Abi birgün gece yarısı anahtar deliğinden odasına bakar, bakar ki cinlerle ders okuyor. Şimdi beni farketmiştir, der gider, tedirgindir. Ertesi gün Bediüzzaman Hazretleri “Zübeyir neden gece anahtar deliğinden içeri baktın, benim sırlarıma kafanı takma iyi olmaz”. Sonra  onu Isparta’dan bir kasabaya yaya gidip gelmesini ister, cezalandırır. Bir arkadaşı git arabaya bin git nerden bilecek der, oda bilir der. Yaya gider gelir.

Eserlerinden birçok yerde “makam kaldırmadığı için (bahsetmiyorum)“ diye söyler. Bir talebesini gece yanına alır gider. Başka bir dünyaya girmişlerdir, hepsi Melevi dervişleri gibi adamlardır, maveradan bir ülkedir, daha sonra o talebesi korkar ona katılmaz, “ Bediüzzaman gelseydin ya keçeli bak seni alemlere götürecektim”. Ben korkarım efendim demiş.

Bir çok meselede bahislerin, temaların sırlarını anlatmıştır. Kader konusu bunlardan biridir, Sad-i Taftezanı ”Mukaddeme i isna aşer“ kitabında ancak ulemaya hitab eden bir izahlar zinciri yapmış, bunu kendi söylüyor, Kırkıncı Hoca’dan  birisi rica etmiş bu bahsi bizim anlayacağımız şekilde izah et, biz de Erzurum da bir gurupla birlikte çalıştık. Telif edildi ben de bir Kurban Bayramında eseri daktilo ettim Kader Bahsi diye çıktı çok insan istifade etti. Birinci kaşif-i esrar Bediüzzaman, ikincisi Kırkıncı Hoca, Allah onlar hürmetine bize merhamet etsin.

Haşir bahsi, öldükten sonra dirilme  bir çok büyük kişi tarafından hatta islam uleması tarafından anlaşılmamış. Bunu Bediüzzaman anlatır. Eserinin yerini felsefe, ulema ve arasındaki yerini tesbit eder. Bu müthiş bir keşiftir. Aşağıdaki bilgileri nakleder, “Ey şu sözü insaf ile mütalaa eden kardeş. Deme  niçin bu Onuncu Söz‘ü  tamamıyla anlayamıyorum? Ve tamam anlamadığın için  sıkılma. Çünkü  İBNİ SİNA gibi  bir dahiyi hikmet (felsefenin büyük bir zekası, ) “Elhaşrü leyse ala makayis-i akliye“ demiş “iman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmetmiş.

Hem bütün ulema-i islam  “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir (yani nakledildiği için inanılır) akıl ile ona gidilmez.  Diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve  manen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde-i umumiye –i akliye (aklın umumi caddesi , yani herkesin anlayacağı bir tarzda)  hükmüne geçemez.  Kur’an-ı Hakim’in feyziyle ve Halık-ı Rahim’in rahmetiyle  şu taklidi kırılmış ve teslimi bozuluş asırda  o derin ve yüksek yolu  şu derece ihsan ettiğinden  bin şükür etmeliyiz. Çünkü imanımızın kurtulmasına  kafi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup  tekrar mütalaa ile izdiyadına çalışmalıyız.

Haşre akıl ile gidilememesinin bir sırrı şudur ki  Haşr-i Azam  ismi Azam’ın  tecellisiyle olduğundan  Cenab-ı Hakk’ın ismi Azamının  ve her ismin azami mertebesindeki  tecellisiyle  zahir olan  efal-i azimeyi görmek ve göstermekle Haşr-i Azam  bahar gibi kolay isbat ve kati izan ve tahkiki iman elde edilir. Şu Onuncu Söz’de  feyz-i Kur’an ile  öyle görülüyor  ve gösteriliyor. Yaksa akıl  dar ve küçük düsturlarıyla  kendi başına kalsa aciz kalır, taklide mecbur  olur… ( Sözler S 90)

Haşir Risalesi istanbul’da matbaada basılır, ünlü ateist Abdullah Cevdet haşrin inkarına dair bir eser yazmak ister, Babıali’de  eseri görür alır ve okur, “Adam görür gibi isbat etmiş” der, vazgeçer. İşte Bediüzzaman asrın en iyi ifade edeni manasına geliyor, felsefeni ve ulemanın aklının gidemediği bir yolda eser veriyor. Onun aklı neredeyse bütün filozofların tırmanamadığı bir büyük bir yüksekliktir. İşte bu anlatılan Haşrin sırrıdır, kimse o sırrı anlayamamış.

Bir sır da Sırr-ı Vahdet’tir, bir papatyanın beş veya altı yaprağa bir göbek etrafında tam bir tenasüb ve uyuma yerlerini alırlar, sarkmazlar, o biçare yapraklar nasıl yerli yerinde duruyor  bu vahdet sırrıdır. Bütün çiçeklerdeki simetri sırrı vahdettir. Bütün büyük gezegenler kainat kurulduğundan beri güneşin etrafında bu sırla dizilmişlerdir. İnsan aklının alamadığı bir sırdır. Yoksa o gezegenler o kadar yüksek irtifada yerlerini nasıl aldılar, insan bedenindeki muhtelif aza, vücudundaki iki yüz sekiz kemik nasıl yerli yerinde. Kainattaki sayısız varlık nasıl insanlara ve düzene uygun yerlerini alırlar, bunlar gaybi bir vahdet elinin sayesinde olurlar. Ziya paşa’nın dediği gibi “

İdraki maali  bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez,

Daha birçok sırları Bediüzzaman eserlerinde çözümlemiştir. Felsefenin  büyük dehaları, ulemanın büyük zekaları hepsi bu konuda mantıklı bir çözüm getirememişlerdir.

Ondan iki cümle alalım

“Kainatı nağamatıyla raksa getiren  hakaikın esrarını  ihtizaza veren  musika-isilahiye mütemadiyen güm güm eder.” Bu cümle nasıl anlaşılır, bütün hareketler bir büyük piyano gibi, kainat çapında musiki parçası çalarlar, zannedersem pisagor da bu musikaya dikkat çeker.

Bediüzzaman İşarüt ül icaz isimli eserini  cephede yazar, ruh halini anlatır.

Kur’an’ın esrarına ehemmiyet vermekle  o harb içinde  ruhunun muhafazasını dinlemeyerek Kuran’ın bir harfinin  nüktesini beyan etmiş” Yani Harpte kendini o kadar Kur’an’ın esrarına vermiş ki ölüm aklından bile geçmemiş onu koruyan Kuran’ın sırrıdır.

Prof. Dr. Himmet Uç