Kategori arşivi: Yazılar

Siperinde, Cihazatında, Ruhunda, Hizmetinde Sıkıntı mı Yaşıyorsun?

Siperinde, Cihazatında, Ruhunda, Hizmetinde Sıkıntı mı Yaşıyorsun?

Risale-i Nur Külliyatı okuyanlar Kur’an-ı Hakimin halis talebeleridir. Yaşadığımız dünyada ve kendi küçük dünyasında elinden geldiği kadar her şeyini bu asra Kur’an-ı Kerimin işari bir dersi olan Risale-i Nur’un nuruyla bakıp anlamaya, mütalaa etmeye çalışır. Bir mesele olduğunda buna dair nurlarda bir yer var mı buna bakar.

Hizmetteki müsbet manaları, manevî fütuhat hamlelerini, şevke medar olan haberleri ve muhtelif sıkıntı ve olumsuzlukları da bu manada bu formülle ele alır.

Nifak veya yanlış okumaların neticesi olarak ortada dolaşan -özellikle sosyal medyada- silik söz, iftira ve karalamalara itibar etmemek nur talebelerinin şiarıdır. İmanını inkişaf ettirmenin yolu ciddi olarak istemekten geçmektedir. Şayet açılmıyorsa manalar niyetimizi ve amelimizi gözden geçirsek fena olmayacaktır. Şunu da es geçmemek lazım ki, ülfet bu yolun bariyerleri gibidir. Her yerde görürüz bu ülfeti.

“Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hârika hakikatler gizleniyor.”[1]

“Beşer, nazar-ı sathî ile kâinat kaplarında ülfet kapağı altında olan gıda-yı ruhanîyi zevkedemediğinden kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanaatsızlık ve hârikulâdeye meyil ve hayalâta iştihadan başka netice vermediğinden meyl-i hârikulâde ile ya teceddüd veya tervic için meyl-ül mübalağa tevellüd eder.”[2]

Demek ki hayatımızı cidden gözden geçirsek bildiğimiz, anladığımız dediğimiz şeyler altında ne kadar nurlar göreceğiz.

Ard niyetli ve suizanlı iddiaların zihinlerde yer edinmesi veya bu telkinlere kulak vere vere insanda tenkid damarı uyanır artık hemen her şeye şüphe ile bakar ve itimad edemez bir maraz-ı ruhi olur. Buna insanın manevi siper ve mevzilerinin ve cihazatının tahrip edilmesi de diyebiliriz.

Bu kadar şiddetli ters rüzgâr ve fırtınaların estiği bir zamanda;

“Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur’an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır.”[3]

Ve bize bu şuuru veren Risale-i Nur’a dört elle tüm varlığımızla sarılmamız gerekir.

Maddî şart ve sebeplerle açıklanabilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan bu durumun kısa bir formülünü Üstadın şu ifadelerinde görebiliriz:

“Velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir.”[4]

Muvaffakiyet ve zaferlerin devamı, bu niyet-i hâlisa, samimiyet, kardeşlik ve tesanüd manalarının muhafaza ve inkişafı olarak ders alıyoruz.

Farklı alanlarda karşı karşıya gelinen sıkıntıların asıl sebebi olarak ihlas ve uhuvvet düsturlarının sadece okunup ortada terennüm ve tegaddi edilip sahada, icraatta, tatbikatta pek bir izinin görülmemesidir.

Risale-i Nur Külliyatında ihlas ve uhuvvet manalarına gelen mehazları topladım “Evvel ahir tavsiyemiz tesanüdü muhafaza”[5] diyen üstadımın bu manada 650 sayfa kadar risalelerden ihlas ve uhuvvet metinleri çıktı. Yani üstadımız ilmek ilmek uhuvvet ve ihlas manalarını dokumuş risalelerde.

Bu feraset, şuur, dirayet ve ihlas ve uhuvvet manaları bugün ehl-i sünnet itikad ve amelini muhafaza ederek özde Risale-i Nur talebelerini genelde insanlığı maddi ve manevi sıkıntılardan muhafaza etmektedir.

“En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlahiyeye dayanmaktır.”[6]

“Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…”[7]

“Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum.”[8]

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Emirdağ Lahikası-2 (121)
[2] Muhakemat (50)
[3] Lem’alar (72)
[4] Mektubat (372)
[5] Şualar (312)
[6] Tarihçe-i Hayat (476)
[7] Sözler (147)
[8] Emirdağ Lahikası-2 (26)

Kaynak: RisaleHaber

İslami Sanat, Mana-yı Harfi, yada Hermenötik Karakter

Bu tür sanat eserleri kişiyi Rabbine taşır tıpkı Burak gibi, Burak Peygamberimiz(sav) aldı bir yere kadar götürdü. Sanat eserleri bazen temsil vazifesi de görür, Allah’ın esmasına şahitlik eder.

Batı felsefecisi Immanuel Kant sanat eserlerine bir estetik olarak bakılmasını üzerindeki çalışmaya dikkat çekmemizi ister. Tam da burada sanat sanat için mi? Sanat toplum için mi? Tartışması ortaya çıkar.

İslam sanatlarını yorum yapılarak yani hermenötik yol ile açığa çıkarmak, anlamaya çalışmak daha doğru bir yaklaşımdır. Hermenötik yaklaşmazsak o varlığa erişemeyiz. İslam sanatları batı sanatları gibi fiziotik değildir, bizi metafizik sahasına taşır.

Sanat eseri aslında tıpkı bir gül gibi bir fenomendir, ama şiirlere, resimlere çok daha başka bir kimlikle girmiştir, tıpkı bir birine aşık iki genç gibi, sıradan bir bakışın çok ötesinde bir bakıştır, düştür o. Mecnun’un gözündeki Leyla’yı tahayyül ediniz. İslam sanatlarına bakarken Mecnun’un Leyla’ya baktığı gibi bakarsanız farkı fark edeceksiniz.

Mesela sultan resmedilirken sultan değil, sultanın sultanlığı resmedilir. Doktor hastaya hastalık yönüyle bakar, oysa hastanın yakınları hastaya yaşadıklarını anlamaya çalışarak bakar hatta onun bu durumuna ortak olmaya çalışır, bir de hastanın kendisinin hastalığa bakışı var, attan düşen adamın söylediği gibi “Bana doktor değil attan düşmüş adam getirin” der, çünkü onu ancak o anlar, yani hasta burada açıkça “doktor beni anlamaz” demektedir. İslam sanata doktorun hastaya baktığı gibi bakmaz, hastanın kendisi gibi bakar. Bu bakış elle tutulur gözle görülür bir şey değildir. Bu eserlerler esere bakan kişiyi etkiler, ona başka bir şeyler hatırlatır, bu diğer bakış şekli yanlıştır demek değildir, geometrik olarak veya daha başka da bakılabilir, İslami bakış burada ayrılır.

Kısacası İslami bakışta bakan ile eser arasında bir anlam dünyası meydana gelir. Bu kadar şeyi neye anlattık? Müslüman her şeye her olaya farklı bakmalı, her nesne, her olay, her yaşadığı onu Rabbine taşımalı, hikmetini, sırrını anlamaya çalışmalı. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi mana-yı ismiyle değil mana-yı harfi ile bakmalı. “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim;… Kelimelerden maksat: Mâna-yı harfi, mâna-yı ismî, niyet, nazardır.”

Bu bakış sana daha farklı biri olmanı sağlayacaktır, yaşam şeklini değiştirecektir, kendini revize et diyecektir, daha güzel olabilirsin, daha güzel yapabilirsin, daha güzel yaşayabilirsin, daha güzel görebilirsin, hasılı kelam seni dönüştürecektir,
Aynanın karşısına geç, bir aynaya bak birde aynadakine.

Çetin KILIÇ

Kaynak: Prof Burhanettin Tatar sohbetinin bana bakan vechesi.

Meal Üzerine

Türkçe açıklamalı Kur’an okunabilir; bunda herhangi bir sakınca yoktur. Kur’an Meali okurken dikkat edilecek en önemli konu; inanç esaslarında ya da farz, vacip, haram gibi hükümlerde mutlaka tefsirlere ve ilgili fıkıh kitaplarına da bakmak gerekir.

Meallerde açıklama olmadığı için yanlış anlaşılmalar olabilmektedir. Bu sebeple meal yerine tefsir okunmasını tavsiye ediyoruz. Prof. Ethem Cebecioğlu Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı, Yirmi beş yıl “Kuran okudum Kur’anı anladım zannettim, otuz beş yıldır hadis okuyorum meğer anlamamışım. Birde meal okuyanların durumunu varın siz düşünün.”

Arapça bilmeden, usul bilmeden, on beş asırlık birikimden yararlanmadan Kur’an-ı Kerim’in, asıl dilinden başka bir dile yapılmış tercümesini / mealini okuyup bundan hüküm çıkarmak; inanç, ibadet ve davranış kurallarının bilgisine ulaşmayı hedef edinmek. Bunun sağlıklı, mümini amacına ulaştıracak bir yöntem olmadığı güçlü delillerle sabittir.

Tercüme ve meal, birçok kelime ve cümlenin muhtemel manalarından birini tercih ederek yapılır; diğer muhtemel manalar metinde kalır, meale geçmez.

Örneğin; “Anlamak” kelimesini ele alalım.
Dirâyet : Akılla anlamak
Rivâyet : Nakille anlamak
Hidâyet : Yürekle anlamak
Firâset : Düşünerek anlamak
Kırâat : Okuyarak anlamak
İbâdet : Tüm benlikle hissederek anlamanın zirvesi.

Diğer bir örnek “Açık” kelimesi
Aleni: açık
Bariz: açık
Âşikâr: açık
Âyân: açık
Müstehcen: açık
Üryan: açık
Münhal: açık
Sarih: açık
Mubin: açık
Vâzih: açık

Aynı şekilde “Üzülmek”
Müteessir olmak: üzülmek
Müteessif olmak: üzülmek
Hicap duymak: üzülmek
Hüzünlenmek: üzülmek
Kederlenmek: üzülmek
Ukde kalmak: üzülmek
Kaygılanmak: üzülmek
Efkârlanmak: üzülmek
Tasalanmak: üzülmek
Esef duymak: üzülmek

Bir başka örnek “Düşünme”
Tefekkür: fikri harekete geçirmek
Tedebbür: Bir şeyin sonucunu düşünmek.
Taakkul: zihin yorarak anlamaya, hatırlamaya çalışmak, derin düşünmek.
Abr: söylemeden bir şey düşünmek

Bu sebeple meal ve tefsir okunur, bunun sayılmayacak kadar çok faydası ve bereketi vardır; ancak, hüküm çıkarmak için Arapça ve usul bilgisine, Nazm-ı Kur’an’a müracaata ihtiyaç vardır.

Çetin KILIÇ

Kaynak : Ethem Cebecioğlu, sorularla İslamiyet, lugat.

İktisat

“Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.” (Araf Sûresi, 7:31.)
Bu mevzu, esasında bugünkü dünyamızda insanlığın temel meselelerinden birini teşkil etmektedir.
Tüketici davranışında israf, hem mikro iktisat açısından, ferdin tüketim ve tasar­ruf dengelerini bozar, hem de makro iktisat açısından kaynakların dağılımını ve ekonomideki tasarruf ve tüketim oranlarını etkiler. Milletlerarası sahada da gelir dengelerinin bozulmasına yol açar.

Bugünkü dünyada bir israf ekonomisi hüküm sürmektedir. İnsanlar devamlı tü­ketime teşvik edilmektedir. İhtiyacının üstünde tüketime yöneltilmektedir. Lüks tü­ketim artmakta, reklâm yoluyla sun’i ihtiyaçlar ortaya çıkartılmaktadır. “kullan at” formülü netice­sinde hem çevre ve tabiat kirlenmekte, hem de kaynaklar tüketilmektedir. Bu­günkü çevre meselesinin temelinde tüketimdeki israf yatmaktadır.

Faiz gelirinin çoğalması, zekâtın azalması ile bozulan gelir dengeleri neticesinde, aşırı zengin rantiye sınıfların lüks ve israf temayülü artmakta. Reklâm, kredi, banka kartı vs. imkânların geliştirilmesiyle tüketim devamlı teşvik edildiğinden, rek­lâmlarla insanlar daima, daha çok, daha gelişmiş ve daha yeni malları tüketime teş­vik edildiğinden büyük halk kütlesinin aile bütçesinde gelir-gider dengeleri bozul­maktadır.

Bunun sonucunda fertler ve devletler borca girmekte, binnetice iktisadî hürriyetlerini de kısmen kaybetmektedir. Tüketim meylinin nefsani baskısına boyun eğenler, izzetinden, gereğinde namusundan ve hattâ dinî ve mânevî duygularından fedakârlık yapmak zorunda kalmaktadır. Rüşvet, iltimas, irtikâp, zina bu yüzden ço­ğalmakta, aile yapısı bozulmaktadır. Bütün dünyaya musallat olan enflasyon ve dış ticaret açıklarının temelinde bu davranış bozukluklarının tesirini aramak lâzımdır.

Dünya kapitalist ve sosyalist şeklinde iki gruba ayrılmış, kıyasıya mücadele edilerek bu günlere gelinmiştir. Hülâsa bu bozuklukların temelinde israf alışkanlığı, şükür ve kanaat yoksunluğu yatmaktadır. İşte İslâmın getirdiği prensipler, İnsan, Halıkının verdiği nimetlerden istifade ederken ve onları kullanıp istihlak ederken şükretmekle muvazzaftır. Şükreden insan Allah’ın kendisine verdiği nimeti, onun kadrini bilerek ve diğer hem cinslerini de düşünerek, ihtiyacı ölçüsünde ve ih­tiyacı nisbetinde kullanmalıdır.

Bugün dünyamızda zaruri ihtiyaçlarını karşılayamadığı için hergün yüzbinlerce insan ölmektedir. Çünkü komşuları aç iken, tok insanlar onlara bigâne kalmaktadır. Halbuki Peygamberimiz, “Bir kimse, komşusu sefalet içinde aç iken ve kendi elinde imkânları varken buna bigâne kalırsa, bizden değildir” diye buyurmak­tadır.

Eskiden mü’min ve muvahhit insanlar etrafındakileri imrendirmemek için sokakta alenî olarak birşey yemez, hattâ taşıdığı gıda maddelerini açıkta götür­meyip üstünü örterdi. İhtiyaçlarını tatmin edecek imkânlara sahip olan bahtiyar kullar, bunun kadrini bilmeli, Halıkına dâima şükretmelidir. Halıkımıza karşı yapacağımız şükrün edası, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “Nimete karşı ticaretli bir ihtiramda bulunmak­tır.” Bunun adına iktisat denir. İktisada riayet etmeyen insan israfta bulunmuş olur. İsraf şükrün zıddı olup, nimete karşı hasaretli bir istihfaftır.
Şu halde para verip, satın alarak soframıza getirdiğimiz ekmeği yerken, bu ni­metin, toprağa tohumun ekilmesi safhasından başlayarak, biçilip buğday haline gelmesi, öğütülüp un yapılması, fırında pişirilip ekmek olduktan sonra evlere nak­line kadar, birçok insanın işbirliği ve işbölümü ile gerçekleştiğini düşünmeli, bu şuur içinde onu yiyerek Allah’ın lütfettiği bu nimete karşı Bediüzzaman Hazretlerinin ta­biriyle “ticaretli bir ihtiramda” bulunmalıyız. Yani onu hasara uğratıp horlayarak, yarısını tabağımızda bırakarak, çöpe dökerek “hasaretli bir istihfafa” maruz bırakma­malıyız.

İktisat bir şükr-ü mânevîdir. İktisad, nimetteki rahmet-i İlâhiyeye karşı hürmet ifade eder. İktisat bir sebeb-i berekettir. Gıda ihtiyacının karşılanmasında iktisada riayet etmek, mânevî ve ticarî faydaları yanında tıbbî ve tedavi bakımından da sağlığa kavuşturucu bir tesir yapar.

İbni Sina tıp noktasında, “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.” âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş: (…)
“Yani, ilmî tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat yeme. Şifa hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye ağır ve yorucu hal, taam taam üs­tüne yemektir. Yani vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek ye­mek veyahut telezzüz için mütenevvi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmak­tır.”

Bugün vücudu taşımaktan ziyade, vücudun taşımak zorunda kalacağı miktarda gıda alıyoruz. “İktisada riayet, insanı mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzettir.” “İktisat eden maişetçe aile belâsını çekmez” Peygamberimiz Allah’a dua edip münâcatta bulunurken “Allahım, günah işlemekten ve borç altına girmekten sana sığınırım” demişlerdir. “Ey inananlar, size verdiğimiz rızıkların iyilerinden, helal ve temiz olanlarından yiyin, Allah’a şükredin…” “Mallarını insanlara gösteriş için sarf edip, Allah’a ve âhiret gününe inanmayanları Allah da sevmez. Şeytanın arkadaş olduğu bu kimse için, bu arkadaş ne fenadır.”

Müslüman insan, bulunduğu cemiyetteki hayat seviyesine göre yaşayacak, fakiri imrendirecek, onun hasedini tahrik edecek şekilde gösteriş için tüketim yapmaya­caktır. İsraftan kaçınmak tasarrufa yol açar. Tasarruf, ihtiyaç anında zarurete düşmemizi önler. Ak akçe kara gün içindir. Allah israfı ve cimriliği sevmez. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise bolluk vericidir. Allah’ın ihsanı boldur.” İsrafın sonucu: Hırsın tahrikine sebep olur hırsta kanaatsizliği netice verir, Kanaatsizlik; sa’ye, çalışmaya şevki kırar.

Bediüzzaman’ın ifadesi ile, “Şükür yerine şekva ettirir, tembelliğe atar. Ve meşrû, helal, az malı terk edip, gayr-ı meşrû, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini feda eder. İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gö­zünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan ‘sanat, ti­caret, ziraat’ tenakus eder. O millet ise tedenni edip sukut eder. Fakir düşer.”

Kanaatsizliğin artışı, şükür yerine şekvanın çoğalması, sa’yden kaçış sosyalizmi doğurmuştur. Meşrû, helal, az malı terk edip gayr-ı meşrû külfetsiz bir mal arama duygusu da kapitalizmi doğurmuştur. Sonuç olarak Üstadın ifadesiyle, “israf kanaatsizliğe yol açar. Kanaatsizlik ise çalışmanın şevkini kırar. Tembelliğe atar, hayatından şekva kapısını açar; müte­madiyen şekva ettirir. Hem ihlası kırar, riya kapısını açar, hem izzetini kırar, di­lencilik yolunu gösterir.

“İktisat ise kanaati intaç eder: Kanaat izzeti intaç eder. “Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer.” Hem sa’ye ve çalışmaya teşci eder, şevkini ziyadeleşti­rir, çalıştırır, iktisattan gelen kanaat, şükür kapısını açar, şekva kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riya kapısı kapanır.”

Bu yazı Prof. Dr. SABAHATTİN ZAİM ‘in Bediüzzaman Hazretlerinin İktisad Risalesi’nin tebliğinin izahından alınmıştır.

Çetin KILIÇ

Plastik Çağı

Gerçekliğin yerine ikame edilen simülasyon ben daha iyiyim demeye başladı, çocuk gerçeğini görmeden çiçeği, böceği, hayvanı simülasyonda tanıyor ve bu zamanın insanı bunu kabul etmiş durumda.

Plastik çağı, yani kolay şekillenir ve geri dönüşümü çok uzun yıllar alır, nesil böyle bir tehlike ile karşı karşıya. Manipüle edilen yani elimizle değiştirdiğimiz, şekillendirdiğimiz şeyler gerçeğin yerine geçiyor, bu gidişle gerçeğini bulamayacağız.
Estetik, hissettiğimiz demektir, duyu organlarımızla kalbimizle, vicdanımızla bir şeyi güzel hissetmek güzel görmek demek. Oysa Allah herşeyi güzel yaratmış insanı ahseni takvim yani en güzel şekilde yarattım, buyuruyor. Sanat tabiatı taklit eder asıl olan Allah’ın yarattığıdır, estetik istersen onda, güzellik itersen onda, ahenk istersen onda, niye karıştırıyorsun bulaşık elini.

Allah yoktan var etmiş, yaratmayabilirdi varlık bir rahmettir, her şeyin en güzelini ihsan etmiş.
İslam medeniyet anlayışına bir bakalım, mimariden, şiire halı deseninden, söze kadar varlık aleminin yansımasını her alanda görmek mümkün. Dünya hayatının imtihan olduğu gerçeği hiç unutulmamalı. İnsan İslam fıtratı üzerine doğar yani insan özünde iyi bir varlıktır, bozulması zararlı hale gelmesi çevresi ve çevresindekilerinin etkisidir, özünden uzaklaştıkça kötüleşir. İslam kültüründe estetik kelimesi de kullanılmaz, bedai, hüsn, cemal gibi terimlere daha çok rastlarız, akla kalbe ruha dokunan ihsan yani hem iyilik hemde güzel.

“Sizi yarattı sizin suretinizi güzel kıldı” böylesi bir ihsan ve ikram varken kim neden bunu değiştirme çabasına girer. Eşrefü mahlukat, var mı daha ötesi. İhsanın bir manası da Allah’ı görüyormuş şekilde ibadet etmek, yani Allah her halimizi her hareketimizi görüyor her yaptığımızı biliyor, imtihan sırrını anlayan Onun yolundan ayrılmaz, her eylemi içiyle dışıyla Onun rızası dairesindedir.

Zihninin berrak ve asil olduğunu düşünüyorsan bunu test etmek için biri sana şu an ne düşünüyorsun dediğinde aklından geçeni hemen söyleyebiliyormusun ve bundan hiç bir zaman utanç duymuyormusun. İhsan mertebesinde yaşamak böyle bir şey. Allah ile ilişkimiz böyle olmalı yaptığın her şey doğru ve güzel olmalı. Halk irfanı diye bir şey vardır Çoban koyunun sesinden hasta olup olmadığını anlar, alaylı bir ahşap ustası hangi ağacı evin neresine kullanacağını güneşe suya hangisinin daha dayanıklı olduğunu bilir, bunlar eşyanın tabiatını keşf etmiştir. Hep bunlar ihsanın tezahürüdür.

Gelelim bu yaşadığımız çağa hazzın ve hızın yarıştığı bir zamanda sadece satın alan tüketen bireyler olmamız isteniyor. Dijital ortamda birer avatar olmamız isteniyor sanal kimlikli biri olmamız isteniyor. Kendimizi bu kirli çağdan korumalıyız gdo larla bizi bir şeylere benzetmek isteyenlere fırsat vermemeliyiz. Nasıl midemize girenlere dikkat ediyorsak aklımıza zihnimize girenlere de aynı şekilde hassas olmalıyız. Çok hızlı bir zamanda yaşadığımız için fıtrat gereği gelişmelere yetişemiyoruz, en iyi telefonu alsak bir müddet sonra o da en hızlı olmaktan çıkıyor böyle olunca mutsuz oluyoruz birileri bütün bunları bizim mutlu olmamız için değil bilakis mutsuz olmamız için üretiyor lütfen anlayalım bunu.

Bütün canlılar yaşar ama sadece insanlar iyi yaşar bunlar bizi insan olmaktan uzaklaştırmak istiyor.

Çetin Kılıç
Kaynak ;İbrahim Kalın sohbeti.