Kategori arşivi: Yazılar

Kurtuluş İslamda

Din ihtiyacı, sırf Müslümanların değil, bilimum insanların ezeli ve ebedi ihtiyacıdır. Bugün bedbaht insanlık, din nimetinden mahrum olmanın sürekli hicran ve felaketlerini bağrı yanarak çekmektedir. Bu acıklı buhranın korkunç neticesidir ki, çeyrek asır zarfında iki büyük harbe girmiş ve üçüncüsünün de kapısını çalmak çılgınlığını göstermektedir.

Artık bütün insanları kardeş yaparak yem yeşil cennetlerin nurlu ufuklarından esen refah ve saadet, huzur ve asayiş rüzgarıyla dalgalanan alemşümul bir bayrak altında toplanacak olan yegane kuvvet, İslamdır.

Zira beşeriyetin bugünkü hali, tıpkı, İslamdan evvelki insan cemiyetinin acıklı halidir. Bunun için insanlığı o günkü felaketten kurtaran İslam, bu günde kurtarabilir. Evet, milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan yarayı saracak yegane müşfik el, İslamdır.

Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazı uydurma ışıklar görülüyorsa da, müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzat Rabbül Âleminden alan ezeli ve ebedi “yıldız” ındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.

Ali Ulvi

Liselim…

Mehmet Abidin Kartal

İnsan,  hayatı boyunca sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. Gençlik,  çocuklukla  erişkinlik arasında yer alan, gelişme,  ruhsal olgunlaşma ve hayata hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı büyüme gençlik çağının sonunda fiziki, şehevi, ruhi ve fikri olgunlukla biter. Gençlik çağının  lise yıllarına delikanlılık dönemi diyoruz.

Liseye başlamak,  ben artık büyüdüm demenin bir diğer yoludur. Kendimizi kabul ettirmeye çalışmamızın, bir kişi olduğumuzu anlamamızın, hedeflediğimiz geleceğin farkına varmaktır liseli olmak.

Lise  yıllarında yaşanılanlara bir bakalım isterseniz. Yazılanlara sizlerde eklemeler yapabilirsiniz.

Lise yılları bunalımlar, öfkeler, çatışmalar ve kaygılar dönemidir. Lise yılları olumlu olumsuz bütün duyguların yoğun, bütün tepkilerin aşırı olduğu dönemdir.

Lise yılları yalnız olumsuzlukların toplandığı bir dönem değildir. Aynı zamanda tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin yaşandığı dönemdir. Lise yılları gencin, kendini her yönüyle, fiziki, fikri ispatlama ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemdir.

İlkokul yıllarında pek farkına varmadığımız arkadaşlığın hayatımızın bir parçası olduğunu, arkadaşsız hayatın anlamının olmadığını lise yıllarında farkına varırız. Ebedi dostlukların temeli lisede atılır.

Gençlik damarı,  akıldan ziyade,  duyguları dinler.  Kız olsun, erkek olsun ilk aşklar, muhabbetler  lise yıllarında yaşanır. Aşıklar devamlı birlikte zaman geçirmenin yollarını ararlar. Ben lise yıllarında iken ilk aşkını yaşayan bir arkadaşım hafta sonları bile sevdiği kızın evinin önünde volta atarak sevdiği kızı görmeye çalışırdı. Bazen bu voltalara ben de eşlik ederdim . Bizim zamanımızda  sevenler birbirine mektup yazardı. Mektup taşıyıcıları vardı. Tabi şimdi cep telefonları var. İletişim anında sağlanıyor. İletişimin mektupla sağlandığı dönemlerde,  sınıflara okul müdürü tarafından habersiz baskınlar yapılırdı. Sigara paketleri, kesici aletler cezayı gerektiren suç aletleri olarak bulunurken. Aşk mektupları da cezayı gerektiren suç unsuru olarak görülürdü. Müdürün karşısına çıkıp savunma yapmak zorunda kalınırdı. Sonuçta ceza bile alırdınız. Aşk mektupları sonucu alevlenen aşkların bazıları hayatın ilerleyen dönemlerinde de devam eder, bazıları evlilikle sona erer. Artık liseli sizin için liselim olmuştur. Lisede aşık olup evlenenler bana hak verecektir.  Bazı aşklar karşılıksızdır. Sonuç kalp kırıklığı yaşanır. İlk gerçek kalp kırıklığının tadıldığı yerde lise yıllarıdır.

Lisedeki aşklar şarkılara, şiirlere konu olur. Şiirlere, şarkılara konu olan aşklarda ilk  feryatlar, elemler, sevgiye karşılık görememe  duyguları yaşanır.

“Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşk nameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevalden (yok olup gittiğini düşünme) gelen elemden birer feryattır. Her birinin, bütün divan-ı eş’ârının (şiirlerin) ruhunu eğer sıksan, elemkârâne (acı duyarak, üzüntülü)  birer feryat damlar.”

Liselim

“Seninle her günüm ömre bedeldi
Gönül dediğimde bağımdın benim
Unutmak mümkün mü liselim seni?
Hayatım, varlığım, canımdın benim

Birlikte yazmıştık kaderimizi
İlk aşkım, sevgilim, liselim benim
Birlikte yazmıştık kaderimizi
İlk aşkım, sevgilim, liselim benim

Şimdi nerede bir liseli görsem
Ne zaman okulun yanından geçsem
Kalbim hep kahrolur, gözlerim elem
İlk aşkım, sevgilim, liselim benim…”

Eylül’de gel

“Okul yolu sensiz
Ölüm kadar sessiz
Geçtim o yoldan dün
İçim doldu hüzün
Yapraklar solarken
Adını anarken… ”

Karnenizde ilk zayıfla lise yıllarında karşılaşırsınız. İlk kez kopyayı lisede çekmişsinizdir. İlk defa lisede okuldan kaçmışsınızdır. Lise yıllarında hayatımız boyunca anlatacağımız anılar biriktiririz. Ben ilk defa sinemaya dostluğumuzun hala devam ettiği  lise arkadaşımla gitmiştim…İkamet ettiğimiz ilçeden gittiğimiz şehirde sinemayla tanışmış, ilk defa bir otelde kalmıştık.

Lise yıllarında bütün  öğrenciler bunu çok iyi bilir ki arka sıra sohbetlerinin yerini hiçbir şey tutamaz. Genellikle ön sıralara dersi dinlemek isteyenler otururken arka sıralara dersle alakası olmayanlar oturur. Ders boyunca dersle alakası olmayan şeyler konuşulur.

Lise yıllarında genelde erkekler bir futbol takımını tutmaya başlarlar. Tabi kızlardan da tutanlar vardır. Takımların maçları yakından takip edilir.  Cumartesi, Pazar günleri maçlar oynanmıştır. Pazartesiden itibaren hafta boyunca maçların yorumları yapılır…

Bizim zamanımızda 70’li, 80’li yıllarda lise ikinci sınıfta  eğitime Edebiyat ve Fen bölümlerinde devam edilmeye başlanırdı. Edebiyat bölümü öğrencileri okulda duvar gazetesi çıkarırlardı. Bu duvar gazeteleri okulun düşünce hayatının sanki aynasıydı. Öğrenciler arasında tartışılan konuları orada görürdünüz. Öğrencilerin, isteklerini, edebiyata yetenekli öğrencilerin ilk denemelerini orada okurdunuz. Duvar gazeteleri  farklı düşüncelerin meydanı olurdu. Öğrenciler farklı düşüncelere saygı göstermeyi burada öğrenirlerdi. İlk deneme yazılarını bu gazetelerde yazanlardan nice edebiyatçılar, fıkra yazarları, araştırıcılar, hikaye ve roman yazarları çıkmıştır desek yalan söylemiş olmayız.

Edebiyatın malzemesi ve esası sözdür.  Edebiyat bir söz sanatıdır. Söz, söylenir ve yazılır. Söz bize bir şeyi bildirirken,  bilmediğimiz gerçekleri de yüzümüze vurur. Sözün gücü,  manasındadır, hikmetli olmasındadır. Manasının insanı tatmin etmesinde, ikna etmesindedir. Hikmetli sözler,  tefekküre, Mârifetullâha kapı açar. ‘Kitab-ı kebir-i kâinat’ ı okumanın yollarını gösterir.

Edebiyatta şekil ve muhteva tartışması yapılagelmiştir. Edebiyatta muhteva insanı düşünmeye, tefekküre götürür.  Edebi metinlerde, söz manaya hizmet etmelidir. Bunun için,  edipler edepli olmalı… Edebiyat edepten gelir.

Lise yıllarında birçok acı, tatlı anılar yaşarken, mezun olacağımız günü de iple çekeriz. Mezun olduğumuzda üniversiteyi kazanamamışsak hayatın ilk gerçek sillesini yemiş oluruz. Artık hayat lise yıllarında olduğu gibi toz pembe değildir. Üniversite kaygısıyla birlikte hayatın artık ciddiye bindiğini iliklerimize kadar yaşamaya başlarız.

Liseyi bitirdikten sonra  üniversiteye giriş sınavı ile yeni bir yolculuk başlar. Bu yolculuğa lise yıllarında hazırlananlar üniversite kapısını kolay açarlar. Hazırlığa geç başlayanlar da üniversite kapısını geç açanlardır. Üniversite kapısını açamayanlarda başka kapıları açarak hayatlarına yön verirler.

Ben üniversite kapısını geç açanlardanım.  Liseyi bitirdikten sonra iki yıl girdiğim sınavlarda kazanamadım. Üçüncü yıl kazandım…

Lise yıllarında kendini her yönüyle bilhassa düşünce yönüyle ispatlamaya çalışan gençler, derslerde öğretilen konuları zihinlerinde tartarlar ikna olmak isterler. Birçoğumuz lise yıllarında biyoloji dersinde Darwin teorisini okumuşuzdur. Bu teori bizi yaratılış konusunda ikna edememiştir. Darwin’in evrim teorisi ispatlanamadığı için bilimsellik adına dünyayı aldatan bir teori olarak kalmıştır. Düşünen, tefekkür eden  genç, hiç bir şeyin sebeplerin bir araya gelmesiyle, kendi kendine  veya tabiatın yapmasıyla  meydana gelemeyeceğini idrak eder.  Çünkü, “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?” O zaman, Şu kainat ve içindekilerin bir ustası bir sahibi bir yaratıcısı vardır. O’da Allah’tır. Allah’a iman, bir insanın dünyada mazhar olabileceği en büyük nimettir. Hayatı, gayesine uygun yaşamanın en birinci ve olmazsa olmaz vesilesidir.

Bedîüzzamân Hazretlerini dinleyelim.  Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hàlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar,” dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsusuyla, mütemâdiyen Allah’tan bahsedip, Hàlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahâne ki, her kavanozunda hârika ve hassas mîzanlarla alınmış hayattar mâcunlar ve tiryaklar var. Şüphesiz, gayet maharetli ve kimyâger ve hakîm bir eczâcıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahânesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyâsıyla küre-i arz eczahâne-i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır…

Bediüzzaman 1935 yılında Eskişehir Hapishanesinde bulunuyordu; bir cumhuriyet bayramında, hapishanenin penceresinden dışarı bakarken; hapishanenin karşısındaki lise mektebinin bahçesinde gülerek raks eden kız öğrencileri gördü. Bediüzzaman’ı dinlemeye devam edelim.

“Bir zaman, (1935 yılı) Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden, manevi bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.” Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil… ” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, On Birinci Şuâ)

Liseyi okuyanlarımızın liselim diyeceği arkadaşları, dostları vardır. Çoğumuz bu arkadaşlarımızla, zaman zaman yüz yüze veya telefonla, sosyal medya araçları ile görüşürüz. Sosyal medya araçları ile izini kaybettiğimiz lise arkadaşlarımızı bulabiliriz. Bazılarımız kız olsun erkek olsun  mutluluğu, huzuru yakalamak için sevdiği lisedeki  arkadaşı hayatın akışı içinde ilerleyen yıllarda hayat arkadaşı olmuştur.  

Cenab-ı Allah’ın Vedud isminin tecellisi olarak ‘Liselim’ refika-ı hayatım oldu. Bu vesileyle Liselim’e  muhabbetler…

Kelamın Kudreti

Kelamın kudreti için cümlede bütünlük olmalı, kelimeler birbirinin eksiklerini tamamlayıcı nitelikte olmalı, yanlış anlaşılmalara muhal bırakılmamalı. Kelimelerin bütünü, ibareler farklı da olsa asıl maksadı işaret etmeli, böyle olursa cümle güzelleşir. Ortada bir havuz düşünün, çevredeki bütün arklar havuza akarsa havuzda çok kuvvetli su olur. Kelamda böyle olmalı, belli bir gaye var, bütün sözcükler ona hizmet etmeli.

Maksadın dağınık olmaması için cümleler birbirine yardım etmeli, medet olmalı, havuza gelen sular başka mecralara saptırılmamalı. Eğer kelamda buna riayet edilirse intizam, tenasüb, birbirine uygunluk olur, vücuttaki simetri gibi. Allah’ın sanatında da tenasüp, uyum vardır, bundan güzellik meydana geliyor. “Rabbinin azabından bir nebze dokunsa, “Eyvah bize!” Bu ayette büyüklüğünü anlatmak için tersinden göstermek var. Bir nebze bu kadar tesir ediyorsa çok olanı varın siz düşünün.

Ayrıca “Rabbinin azabından” buyuruyor, Allah’ın terbiye edici esmasından, “Kahhar” demiyor. Böyle azlığını göstererek azabın büyüklüğü anlatılıyor. Kuranı Kerim’in tüm ayetleri intizam ve uygunluğa mazhardır. Maksatlar bazen iç içe geçmiştir. Sathi nazarla değil dikkatli bakmalı.

Çetin Kılıç

Kaynak Şadi Eren, muhakemat dersleri.

Üslup

Üslub sözlükte; anlatma biçimi, deyiş, yapış biçimi, teknik, renk, söyleyiş, biçimlendirme diye geçer. Üstad Bediüzzaman “başka türlü söyleyenler varsa da, ben kelamın kalıbı ve sureti diyorum “diye ifade ediyor. Üslup, kelamın göz alıcı elbisesi, tarzı beyanıdır, anlatanın ifadesidir. Ahmet’in uykusu var, Ahmet’in gözünden uyku akıyor, Ahmet bütün gece beşik sallamış, hepsi aynı manaya gelse de üslub farklı.

Kişi kendi dünyasındaki dikkati, nazarı meşguliyeti, mübaşereti, sanatı, sözünde belli eder, çünkü bütün bunlar hayalde temayül oluşturur, buda üsluba etki eder. Erzurum’a tayin olan öğretmen parktan geçmekte olan simitçiye -simitçi bakarmısın diye seslenir, simitçi yanına gelince -simit alabilirmiyim? , simitçi -paran varmı? diye sorar, öğretmen -var tabi deyince, simitçi -ne yalvarıyorsun o zaman, diye cevap verir.

Üslup, cemalin madeni, güzel alıcı bir elbisenin tezgahıdır. “Üslubu beyan aynıyla insan”, ağzınızı her açtığınızda başkaları oradan içinizi seyreder, futbolla, inşaatla, ticaretle ilgilenen herkes fıtri olmak şartıyla konuşmasında kendini ele verir.

Manalar suretlerden çıplak olarak çıkar, kalpte doğar, dilden ya da kalemden çıkar. Konuşmamız iç dünyamızda haber verir, Mevlana “insan dilinin altındadır” der. Atılan narada bile kimlik saklı. Çiçek bahçesinden esen rüzgarla, çölden esen rüzgar bir olmaz, bahçenin rüzgarı kokular getirirken, çölün rüzgarı sıcaklık getirir. “Semavat” veya “gökyüzü” ikisi de aynı mana, seçtiğiniz sizi ele verecektir. Tencerede pişen yemeği kapağı açılınca yaydığı kokudan anlayanlar olduğu gibi, uslup aşıkları, ağzını açan insanı tanır. Kuranı Kerim’de münafıklar nazara verilirken “istesek onların kim olduklarını belli ederdik ama sen onları sözlerinden anlarsın” diyor. Bazı artistler rol yapar, fıtriliğin dışına çıkar bu bahsimizin dışındadır.

Nefsinin nefesinden nasıl bir dünyaya sahip olduğu, sesinden, (şefkatli, yumuşak, öfkeli) nasıl bir insan olduğu ortaya çıkar. Meyhaneciye üslubu sormuşlar, (meyhane divan edebiyatında dergahı temsil eder.) Meyhaneci – Üslub, ilim çömleklerinde pişirilen, büyük küplerde bekletilen, fehim süzgeciyle süzülen abı hayat gibi olmalı, sunanlar zarif olmalı, demiş.

Evet sözde ilim olmalı, tecrübe olmalı, hikmet olmalı, her hatıra geleni söylememeli, fikre ve hislere hitap etmeli. Bir ziyafet verecek iken nasıl sofra hazırlanılıyorsa, söz ziyafeti vereceğin zaman da öyle hazırlanmalı. Söz sofrası kurulduğunda herkes oradan tok olarak kalkmalı. Hüdhüd kuşu, Süleyman (as)’ a, “Bir kavme rast geldim zeminden su çıkaran Allah’a secde etmiyorlardı” diyor. Kuran hüdhüd’ ün dilinden anlatırken sanatını da söyledi. Üslub da mertebeler vardır, seher yelinden aheste eser, dikkat et !

İnsanı medih suretinde zem ederler. Gizli olur, askeri diplomat gibi, “Ayşe tatile gitsin” der, ordu çıkartma yapar. Yasin süresinde geçen “çürümüş kemikleri kim diriltir?” diye geçen ayete bakınca bir soru görüyoruz, oysa Zemahşeri, burada bir kafa tutma, meydan okuma var, demektedir, bunu herkes göremez.

Çetin Kılıç

Kaynak Şadi Eren, muhakemat dersleri

Sihri Beyan, İntak

Mevlana mesnevisinde cansızları ve hayvanları konuşturarak mesajını ta günümüze kadar ulaştırmayı başarmıştır, Beydavi, Ezop, La Fontaine, Ahmet Mithat Efendi, Şinasi gibi yazar ve şairler de fabl türü eser veren edebiyatçılardır. İntak da denilen bu tür yazı ve konuşmalarda kelimeler hayatlanmakta, manalar büyüyüp genişlemektedir.

Gerek çizgi film, gerek yazılarda ki bu sanat, varlıklara adeta bir ruh üflenmiş gibi ayrı bir güzellik katarak seyirci ve dinleyicinin ilgisini çekiyor. Peygamber Efendimiz (sav) “Beyanın bir kısmında sihir vardır” buyuruyor. Bazı hatiplerin, siyasilerin, vaizlerin dinleyiciler üzerinde çok etkili olduklarını görüyoruz, adeta cansız kelimelere sihirle hareketlilik katarak, onların içlerine enerji zerk ederek, muhatabın zevk almasını, etkilenmesini sağlıyorlar.

Allah (cc), İbrahim (as) ‘ın ateşine “Ey ateş İbrahim’e soğuk ve selametli ol” dedi. Süleyman (as) hayvanlarla konuşuyordu, Hud Hud ile karınca ile konuştuğu vaki. Hava, su, ateş ilahi emirleri dinliyor. Bize göre biruh olanlar ruhlanıyor. İç dünyamızda ümit ve yeis hep birbiriyle çatışır, acaba olacak mı, olmayacak mı, gelecek mi gelmeyecek mi gibi, sanki içimizde iki farklı canlı var, bu his birçoğumuzda vardır. “Musa’dan ne zaman öfke sesini kesti”, bu cümle içimizde başka birimi var? fikrimizi güçlendiriyor.

İşte bunun farkına varan edipler, ümit ve yeisi bile cisimlendirerek, sinema seyreder gibi insanın aklına sihri beyanlarla hipnoz gibi tesir ediyorlar. Uzun süre yağmayan yağmur tasfir edilirken yer yüzü Mecnun’a gökyüzü Leyla’ya benzetilir, yağmur yağmaya başlayınca “nerede kaldın ey Leyla” diyen Mecnun, yer yüzüne inen suyu kendine has bir sesle adeta emer, su da özlemle, bir aşık gibi kollarını açarak toprağın her zerresine sarılır.

Mevlana’da “gök ağlamazsa yer gülmez “diyerek bu tasfire kuvvet vermektedir. Benzetme yaparken münasebet olmalı, bir hakikat çekirdeği olmalı, teşbih onun üzerine bina edilmeli. Teşbihte hata olmaz, hatalı teşbih olmamalı.

Çetin Kılıç

Kaynak Şadi Eren, muhakemat dersleri.