Kategori arşivi: Kişisel Gelişim

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İnsan ailesinden ve sosyal çevresinden yeterli ilgi ve değer görmemesi, temel duygusal ihtiyacın karşılanmaması olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, kişinin değer algısında ciddi bir erozyona yol açabilir.

Sevgi ve ait olma ihtiyacı, fizyolojik gereksinimlerin ve güvenliğin ardından gelen temel bir basamaktır. Bu ihtiyacın karşılanmaması da değersizlik hissinin kökleşmesine ve dolayısıyla içsel bir yalnızlık duygusunun derinleşmesine neden olabilir.

Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel bir izolasyon değil, aynı zamanda kişinin anlam arayışında bir boşluk hissetmesi şeklinde de tezâhür eder. Bu boşluk ve bulamama hissi insanda çöküntü yaşatır.

Risale-i Nur’da yer alan “Bütün kâinatın mayesi muhabbettir[1] ifadesi, insan fıtratı sevgi, görülme ve değer verilme, sahiplenme ve sahiplenilme gibi duygusal temellere dayalı olduğunu metafizik bir perspektiften vurgular.

İnsan, sosyal bir varlık olarak, ilişkiler aracılığıyla kendini ispat ve onaylanma ihtiyacı duyar. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, bireyde bir tür duygusal yoksunluk ortaya çıkar.

Bu yoksunluk, farklı davranışsal tepkilerle kendini gösterebilir. Bazıları sosyal medya platformlarında sürekli paylaşım yaparak dış dünyada görünürlük arayışına girerken, diğerleri evlilik gibi bağlayıcı ilişkilerle bu boşluğu doldurmaya çalışabilir. Ama bu da sosyokültürel açıdan toplumda tezatlıklara sebep olur.

Kimileri ise başarı odaklı bir yaşam tarzı benimseyerek ya da alışılmadık davranışlarla dikkat çekmeye yönelerek görmek ve görülme his eksikliği telafi etmeye çalışır.

Ne var ki, bu dışsal arayışların hiçbiri, bireyin içsel boşluğunu kalıcı olarak dolduramaz. Çünkü yediği ve içtiği şeyleri paylaşmak, sürekli paylaşımlarda bulunmak, dikkatleri üzerine çekmeye çalışmak insanda ben merkezli bir anlayış geliştirir. Ben merkezli insanlarsa toplumda kabul görmeyen karekterlerdir.

Sosyopsiko araştırmaları, dışsal onay arayışının kısa vadeli bir tatmin sağladığını, ancak uzun vadede bireyin öz-değer algısını güçlendirmek yerine daha fazla bağımlılığa yol açabileceğini göstermektedir.

Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.[2]

Özellikle günümüzün hızlı ve yüzeysel ilişki dinamikleri, bu arayışı daha da karmaşık hale getirebilir. Modern toplumda sıkça gözlemlenen bu durum, kişinin tatmin yerine hayâl kırıklığı ve tükenmişlik hissetmesine yani tükenmişlik sendromu ve mentâl yorgunluğa neden olabilir. Çünkü insanın gerçekle örtüşmeyen beklentileri ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o nisbette yüksek olur.

Çözüm önerisi olarak, bireyin mutluluğu ve değeri dışarıda aramak yerine içsel bir yolculuğa yönelmesi gerektiği öne sürülmektedir. Bu yaklaşım kişinin kendi değerini dışsal faktörlerden bağımsız olarak inşa etmesi gerektiği fikri burada merkezi bir rol oynar.

Manevi olarak bakıldığında ise, bu arayış, insanın ilahi bir bağ kurması ve varoluşsal anlamını tanımlaması şeklinde yorumlanabilir. “Teveccüh-ü ilahi” ve “sana verilen muhabbet” gibi ifadeler, bireyin değerini maddi dünyadan ziyade maneviyattan beslenerek araması tavsiyemdir.

Sefahat (aşırı dünyevi zevklere kapılma) insanın potansiyelini gölgeleyen bir faktör olarak görülürken, takva (bilinçli bir ahlâkî duruş) kişinin fıtrat değerini ortaya çıkaran bir araç olarak tanımlanır.

Bu, psikolojik açıdan öz-disiplin ve değerler sistemiyle ilişkilendirilebilir; insanın kendine yönelik farkındalığını artırarak dışsal kaosa karşı bir iç denge kurmasına olanak tanır. Aynı şekilde, “mana-yı harfiyle bakmak” ifadesi, olayları ve nesneleri yüzeysel, sathî anlamlarının ötesinde, daha derin bir değerlendirme çağrısıdır.

İlgisizlik ve değersizlik krizinin çözümü, hem psikolojik hem de manevi araçlarla kendini yeniden inşa etmesinden geçer. Dışsal arayışların geçiciliği kabul edilip, içsel bir dönüşüm hedeflendiğinde, kişi yaşamındaki anlam boşluğunu doldurabilir.

Bu süreç, öz-farkındalık, ahlâkî bir duruş ve sürekli bir yenilenme (imanın tecdidi) gerektirir. Bu dünyada geçici bir misafir olduğu bilinci ise, ona hem tevazû hem de dinginlik kazandırarak, içsel arayışını daha sağlam bir temele oturtabilir.

Problemin temeline inmek ve onu deşmek, bu dönüşümün ilk adımıdır; zira ancak bu şekilde kendi iç dünyasında saklı olan cevheri keşfedebilir dünyanın en şerefli mahlûku olan insan. Çünkü “Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir.

Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.[3]

Mutluluk vicdanda, cennet kalbdedir. Düşünmek içini deşmektir, şuur ise Allah’ın sırlarını görmektir. Ne mutlu bu gâyede hareket edene.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (624)

[2] Muhâkemat | Asar-ı Bediiyye – 223

[3] Sözler (745)

Kaynak: RisaleHaber

Kimler Kusurlarıyla Yüzleşebilir-1

Kimler Kusurlarıyla Yüzleşebilir-1

Kusurla Yüzleşmek Tevazû Sahibi Olan Kimselerin Hâsiyetidir.

Aynadaki hakikat ve tevazûnun derecesinde dercesilmiştir.

Her insan, kendi hilkatinin temelinde bir çelişki taşır. Mükemmeli arzularken, derin bir kusurla mühürlenmiştir. Aydınlığı içinde saklayan bir zarf gibi.

İnsan olarak hepimiz iyi niyetle yola çıkarız, ancak bazen incitir, bazen de yolda kalır bazen de inciniriz. İşte tam bu noktada, kadim bir kudret kendini gösterir, kulaklarımızda yankılanır. Bu sada vicdanımız ve latifelerinizin en ücra köşelerinde yankılanır.

“Kusurla yüzleşmek tevazû sahibi olan kimselerin hâsiyetidir.”

Bu cümle, kişisel olgunluğun, kemâlin en yüksek basamağını işaret eder. Kusurla yüzleşmek, bir yenilgi değil, aksine en büyük manevi zaferin başlangıcıdır. Çünkü insan eksik ve hatasını görmüş kendi açığını fark etmiştir.

Kibrin körlüğü insanı uçuruma götürür. Modern yaşam, bize sürekli bir ‘başarı’ illüzyonu sunuyor. Sosyal medyada parlatılan hayatlar, kusursuzluk maskesi takan profiller… Bu çağda, hata yaptığını kabul etmek neredeyse bir utanç kaynağı haline geldi. Oysa hatadan kaçınma çabası, insanı kibir zırhına büründürür.

Kibir, bir nevi ruhsal körlüktür. İnsan ruhunda nurlu bir köşe bırakmaz. Âdetâ ruhu küsûfa tutturur. Bunun neticesi olarak hatayı başkasının sırtına yükler, kendi içindeki karanlık köşeleri görmezden gelir. Böyle biri ne gelişebilir, ne de gerçek bir bağ kurabilir kendisiyle.

Tevazûnun hürriyeti bu basiretsizlik ve kötülüğün panzehridir.

Tevazû, kendini küçük görmek değil; kendini gerçekçi görmek demektir. Yani, yeteneklerinin farkında olmakla birlikte, eksiklerini de bilmek ve kabul etmektir.

Kusuruyla yüzleşen mütevazı kişi, kendini dev aynasında seyretmeyi bırakır ve hayatın akışında olduğunu kabul eder.

Kendimizi dev âyinesinde görmemeliyiz.”[1] Diye kulaklarımıza küpe gibi aksettiren Bediüzzaman Hazretlerine kulak vermeliyiz.

Nefsini ittiham eden, kusurunu görür.

Kusurunu îtiraf eden, istiğfar eder.

İstiğfar eden, istiâze eder.

İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.

Ve kusurunu îtiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır.

Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, affa müstehak olur.”[2]

Ayrıca başkasında kusur gören kişide de o kusur ya meyil veya fiil olarak mevcuttur.

Kusuru kabul etmek cesaret ister. Yüzleşme anı acı vericidir ama sonrasında gelen şefkâtli dürüstlük, kişiyi özgürleştirir, gelişim basamaklarında ilerletir.

Hata kabul edildiğinde, “Neyi yanlış yaptım?” sorusu başlar. Bu sorgulama, değişimin ve büyümenin motorudur. Böylece insan harekete geçer ve analize başlar.

Hatalarını kabullenebilen birisi, bir eş veya bir dost; etrafındakilere de hata yapma izni vermiş olur. Bu da güvene dayalı, hakiki ilişkilerin temelini oluşturur. Çünkü insan kendine hata payı vermesiyle başkalarına da insan olarak hata payı vermiş olur.

Kusurlarla yüzleşmek, hayatımızın aydınlanmaya ihtiyacı olan loş odalarına fener tutmaktır. Bu feneri tutan el, tevazû ile donanmıştır. Bugün, aynaya bakıp sadece parlak yanlarımızı değil, gölgelerimizi de kucaklama vaktidir. Unutmayalım ki, bizi daha iyi insan yapan şey, düştüğümüzü inkâr etmek değil, kalkıp o hatadan ders çıkarmayı bilmektir.

İşte bu, alçakgönüllülerin en büyük hâsiyetidir bu tevazû..

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

 

[1] Asar-ı Bediiyye – 320

[2] Lemalar – 88

Kaynak: RisaleHaber

Sadelikteki Huzur

Sadelikteki Huzur

Takvâ, Zühd ve Sefahet

Modern dünyanın koşuşturmacası içinde, her birimiz zaman zaman kendimizi bir sorgulamanın eşiğinde buluruz: Gerçek huzur nerede? Daha fazla konfor, daha büyük evler, daha lüks arabalar ya da bitmek bilmeyen bir tüketim çılgınlığı mı bize aradığımız tatmini verecek? Yoksa asıl mutluluk, daha azda, daha sakin bir yaşamda mı saklı?

“Takvâ ile zühd sefahete râcihtir”, bu soruya asırlık bir cevap sunuyor: Takvâ, yani Allah’a karşı sorumluluk bilinci, sade bir yaşamı ve dünyevî aşırılıklardan uzak durmayı tercih eder.

Zühd, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bir köşeye çekilip dünyadan tamamen el etek çekmek sanılır. Oysa zühd, nefsimizin bitmek bilmeyen arzularına gem vurarak, sadece ihtiyaç duyduğumuz kadarına razı olmaktır. İktisat düsturuna tam manasıyla riayet etmektir. Bu, bir tür özgürlük manifestosudur aslında. Çünkü sefahet, yani aşırı tüketim ve haz peşinde koşmak, insanı kısır bir döngüye hapseder. Daha fazlasını istedikçe, daha az tatmin oluruz. Tükettikçe insan tükenmektedir. Bu tüketim kültürü aslında bir sömürge imparatorluğudur.

Zühd ise, bu kısır zinciri kırar; insanı özgürleştirir, kalbi hafifletir, hiddet verir.

Evet iktisad, kat’î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, hadd ü hesaba gelmez.”[1]

İktisad, sebeb-i izzet ve kemal[dir]”[2]

Günümüzde bu kaideleri hayata geçirmek, belki de eskisinden daha zor olabilir. Sosyal medya, reklamlar ve popüler kültür, sürekli bir “daha”nın peşine düşmemizi telkin ederek tüketim çılgınlığını körüklemektedir. Yeni bir telefon, yeni bir kıyafet, yeni bir tatil… Liste uzayıp giderken, ruhumuzun dinginliği kayboluyor, engin fırtınalar kopmaya, kasırgalara meydan veriyor.

Takvâ, bize bir duruş öneriyor: Yeterince sahip olduğumuzda, daha fazlasına ihtiyaç duymayız. Eldeki imkânlar bir tebessüme sebep olduğunun farkına varmak en büyük zenginlik bunlar.

“..niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenâta ve hasenâtı seyyiata tahvil eder.

Demek niyet, bir ruhtur.

O ruhun ruhu da ihlâs’tır.

Öyle ise necât, halâs ancak ihlâs iledir.[3]

Peki, zühdü hayatımıza nasıl taşıyacağız? Önce niyetle. Bilinçli bir şekilde neyi neden tükettiğimizi sorgulamakla. Bir şey satın almadan önce “Buna gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sormak, zühdün ilk adımı olabilir. Ya da bir akşam sosyal medya ekranlarında kaybolmak yerine, bir kitapla, bir dost sohbetiyle ya da içsel bir muhase olan murakâbeyle vakit geçirmek. Takvâ, bu küçük ama anlamlı seçimlerde kendini gösterir.

Sefahetin cazibesi her zaman var olacak elbette. Ancak takvâ, bize bir pusula sunuyor: Sade ol, kanaatkâr ol, özüne dön. Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduklarımızda değil, onlara ne kadar az ihtiyaç duyduğumuzda saklı. “Takvâ ile zühdü seç, sefahete sırt çevir” mottosu, bu çağda bize bir rehber olabilir. Belki de bir köşe yazısının değil, bir ömrün özeti olmalı bu söz.

Sizce, bu mottoyu hayatınıza nasıl yansıtırdınız? Bir düşünün; belki sade bir fincan kahvenin kokusunda, belki bir sabah namazının huzurunda, bir kitabın sayfasında zühdün izlerini bulursunuz. Ne zaman nereden neyin çıkacağı belli olmaz.

Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâ’da, ihlâs’ta, sadâkatta çalışmak gerektir.”[4]

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lemalar (141)

[2] Lemalar (142)

[3] Mesnevi-i Nuriye (70)

[4] Kastamonu Lâhikası (96)

Kaynak: RisaleHaber

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

İlgisizlik, Değersizlik Hissi ve İçsel Arayışların Psikolojik ve Manevi Boyutları

 

İnsan ailesinden ve sosyal çevresinden yeterli ilgi ve değer görmemesi, temel duygusal ihtiyacın karşılanmaması olarak değerlendirilebilir.

Bu durum, kişinin değer algısında ciddi bir erozyona yol açabilir.

Sevgi ve ait olma ihtiyacı, fizyolojik gereksinimlerin ve güvenliğin ardından gelen temel bir basamaktır.  Bu ihtiyacın karşılanmaması da değersizlik hissinin kökleşmesine ve dolayısıyla içsel bir yalnızlık duygusunun derinleşmesine neden olabilir.

Bu yalnızlık, yalnızca fiziksel bir izolasyon değil, aynı zamanda kişinin anlam arayışında bir boşluk hissetmesi şeklinde de tezâhür eder. Bu boşluk ve bulamama hissi insanda çöküntü yaşatır.

Risale-i Nur’da yer alan “Bütün kâinatın mayesi muhabbettir[1] ifadesi, insan fıtratı sevgi, görülme ve değer verilme, sahiplenme ve sahiplenilme gibi duygusal temellere dayalı olduğunu metafizik bir perspektiften vurgular.

İnsan, sosyal bir varlık olarak, ilişkiler aracılığıyla kendini ispat ve onaylanma ihtiyacı duyar. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, bireyde bir tür duygusal yoksunluk ortaya çıkar.

Bu yoksunluk, farklı davranışsal tepkilerle kendini gösterebilir. Bazıları sosyal medya platformlarında sürekli paylaşım yaparak dış dünyada görünürlük arayışına girerken, diğerleri evlilik gibi bağlayıcı ilişkilerle bu boşluğu doldurmaya çalışabilir. Ama bu da sosyokültürel açıdan toplumda tezatlıklara sebep olur.

Kimileri ise başarı odaklı bir yaşam tarzı benimseyerek ya da alışılmadık davranışlarla dikkat çekmeye yönelerek görmek ve görülme his eksikliği telafi etmeye çalışır.

Ne var ki, bu dışsal arayışların hiçbiri, bireyin içsel boşluğunu kalıcı olarak dolduramaz. Çünkü yediği ve içtiği şeyleri paylaşmak, sürekli paylaşımlarda bulunmak, dikkatleri üzerine çekmeye çalışmak insanda ben merkezli bir anlayış geliştirir. Ben merkezli insanlarsa toplumda kabul görmeyen karekterlerdir.

Sosyopsiko araştırmaları, dışsal onay arayışının kısa vadeli bir tatmin sağladığını, ancak uzun vadede bireyin öz-değer algısını güçlendirmek yerine daha fazla bağımlılığa yol açabileceğini göstermektedir.

 

Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

   Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.[2]

Özellikle günümüzün hızlı ve yüzeysel ilişki dinamikleri, bu arayışı daha da karmaşık hale getirebilir. Modern toplumda sıkça gözlemlenen bu durum, kişinin tatmin yerine hayâl kırıklığı ve tükenmişlik hissetmesine yani tükenmişlik sendromu ve mentâl yorgunluğa neden olabilir. Çünkü insanın gerçekle örtüşmeyen beklentileri ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o nisbette yüksek olur.

Çözüm önerisi olarak, bireyin mutluluğu ve değeri dışarıda aramak yerine içsel bir yolculuğa yönelmesi gerektiği öne sürülmektedir. Bu yaklaşım kişinin kendi değerini dışsal faktörlerden bağımsız olarak inşa etmesi gerektiği fikri burada merkezi bir rol oynar.

Manevi olarak bakıldığında ise, bu arayış, insanın ilahi bir bağ kurması ve varoluşsal anlamını tanımlaması şeklinde yorumlanabilir. “Teveccüh-ü ilahi” ve “sana verilen muhabbet” gibi ifadeler, bireyin değerini maddi dünyadan ziyade maneviyattan beslenerek araması tavsiyemdir.

Sefahat (aşırı dünyevi zevklere kapılma) insanın potansiyelini gölgeleyen bir faktör olarak görülürken, takva (bilinçli bir ahlâkî duruş) kişinin fıtrat değerini ortaya çıkaran bir araç olarak tanımlanır.

Bu, psikolojik açıdan öz-disiplin ve değerler sistemiyle ilişkilendirilebilir; insanın kendine yönelik farkındalığını artırarak dışsal kaosa karşı bir iç denge kurmasına olanak tanır. Aynı şekilde, “mana-yı harfiyle bakmak” ifadesi, olayları ve nesneleri yüzeysel, sathî anlamlarının ötesinde, daha derin bir değerlendirme çağrısıdır.

ilgisizlik ve değersizlik krizinin çözümü, hem psikolojik hem de manevi araçlarla kendini yeniden inşa etmesinden geçer. Dışsal arayışların geçiciliği kabul edilip, içsel bir dönüşüm hedeflendiğinde, kişi yaşamındaki anlam boşluğunu doldurabilir.

Bu süreç, öz-farkındalık, ahlâkî bir duruş ve sürekli bir yenilenme (imanın tecdidi) gerektirir. Bu dünyada geçici bir misafir olduğu bilinci ise, ona hem tevazû hem de dinginlik kazandırarak, içsel arayışını daha sağlam bir temele oturtabilir.

Problemin temeline inmek ve onu deşmek, bu dönüşümün ilk adımıdır; zira ancak bu şekilde kendi iç dünyasında saklı olan cevheri keşfedebilir dünyanın en şerefli mahlûku olan insan. Çünkü “Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir.

Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-ı râz.[3]

Mutluluk vicdanda, cennet kalbdedir. Düşünmek içini deşmektir, şuur ise Allah’ın sırlarını görmektir. Ne mutlu bu gâyede hareket edene.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan Özel

[1] Sözler (624)

[2] Muhâkemat | Asar-ı Bediiyye – 223

[3] Sözler (745)

Kaynak: Kastamonur

www.NurNet.org

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

İslami Epistemoloji ve Ontolojinin Köprüleri

 

Risale-i Nur’un Marifetullah derslerinde takip edilen usuller, esasen insanın imanını güçlendirmeye ve Allah’a olan kulluk bilincini artırmaya yönelik olan bir dizi tarz-ı telakki, metod ve yaklaşımdır. Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde temel olarak dayandığı ve hedeflediği prensipleri seb’a semâvat kaidesine göre 7 maddede şöyledir:

 

1.Akıl ve kalp arasındaki denge

2.Kur’an’a dayalı deliller

3.Tevhid ve vahdet

4.Sürekli manevi tefekkür:

5.Misallerle açıklama

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar

7.İmanî ve ahlaki temeller

 

Bu maddeler, Marifetullah yolculuğunda hem aklı hem de kalbi kullanan, kitap temelli, felsefe ve bilimle diyalog kuran, pratik ahlâk ve sürekli tefekkürü esas alan dengeli bir sistemi ifade eder.

 

1.Akıl ve kalp arasındaki denge: Risale-i Nur, insanın akıl ve kalbini birbirini tamamlayacak şekilde kullanmasını teşvik eder. Akıl, Allah’ın varlık ve kudretine dair marifetullah delilleri anlamada yardımcı olurken, kalp ise iman hakikatlerini kabul etme ve bu hakikatlere derin bir şekilde teslim olma noktasında önemli bir rol oynar.

Bilgiler akıl yoluyla anlaşılır, yorumlanır ve doğrulanır. Kalp ise bu bilginin pratik hayat ve maneviyat alanında deneyimlenmesi (irfan) için gereklidir.

 

2.Kur’an’a dayalı deliller: Marifetullah derslerinde, Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları gibi temel tevhidî konular, Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine dayandırılarak açıklanır. Kuru bir fikir ve tez olarak ileri sürülmez.

 

Kur’an-ı Kerim, evrendeki her şeyin Allah’ın varlığına, kudretine, hikmetine işâret eden bir âyet olarak görülür ve gosterilir. Buna marifetullahta derinlik kazanmak olarak bakabiliriz. Bu bakımdan Risale-i Nur, her şeyin Allah’ı tanıma ve anlama yönündeki birer işâreti olarak değerlendirilmesini savunur.

Bunu da “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenab-ı Hakk’ın kelimatını yazsalar, bitiremezler.”[1] Âyetinden istinbat ederek çıkarımda bulunmuştur.

 

3.Tevhid ve vahdet: Marifetullah ve Muhabbetullah derslerinde, Allah’ın birliği, tevhid meselesi sık sık nazara verilir.

vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, daima vâhidiyetteki Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor.”[2]

 

“Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor.”[3]

 

Her şeyin Allah’ın kudret, ilim, hikmet terazisinde var olduğu ve bir kader planında ilerlediği gerçek anlamda vurgulanır.

 

4.Sürekli manevi tefekkür: Risale-i Nur’un usûllerinden biri de, sürekli olarak Allah’ı tefekkür etmek ve O’nun varlığını her an hissetmektir.

Demek hayat, bir nokta-i mihrakıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur.

Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza…[4]

Bu, insanın ruhsal derinliğini artırmak, dünyevi kaygılardan uzaklaşmak ve gerçek huzuru bulmak için temel bir yol olarak kabul edilir. Bir tefekkür ve tezekkür murakabesi olarak adlandırabiliriz bunu.

 

5.Misallerle açıklama: Risale-i Nur’un her dersinde çeşitli misâller, benzetmeler, tasvirler, betimlemeler ve kıssalar kullanarak, soyut iman hakikatlerini somutlaştırır. Böylece meselelerin daha kolay anlayabilmesini sağlar ve derinlemesine düşünmesine yardımcı olur. Hem de bu metod Kur’an’ı Kerim’in metodu olduğu için zihinlerde betimlemeler ve misâller daha kalıcı oluyor.

Anlaşılması zor hakikatler, hem pratik ve somut misaller (analojiler, kıssalar) hem de güncel felsefi ve bilimsel verilerle desteklenir. Bu, mesajın hem sıradan insana hem de entelektüel kişiye ulaşmasını sağlar.

Bunu Haşir Risalesinde “Risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakâik-i İslâmiye ne kadar mâkul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir.

Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir.

Kinâiyat kâbîlinden yalnız onlara delâlet ederler.

Demek, hayâlî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.”[5] şeklinde ifâde edildiğini okumaktayız.

 

6.Felsefi ve bilimsel argümanlar: Risale-i Nur, İslam’ın hakikâtlerini savunurken, modern bilimin bulgularını da kendi lehine kullanır. Bu, hem akılcı bir yaklaşımı hem de imanî hakikatlerin evrensel geçerliliğini ortaya koyma adına önemli bir usuldür. Yani, dinî hakikatler ile bilimsel gerçekler birbirini çelişmeyen iki alandır ve birbiriyle uyumlu şekilde anlatılır. Bir çelişki ve çatışma değil bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu gösterir.

Âlem-i insâniyette, zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insâniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde…”[6] devam etmektedir kıyâmete ve Cennet ile Cehenneme kadar da devam edecek.

 

7.İmanî ve ahlâkî temeller: Risale-i Nur’un bir başka önemli usulü, iman ve ahlâkın birlikte ele alınmasıdır. İman yalnızca bir inanç itikad meselesi değil, aynı zamanda insanın ahlâkî hayâtını doğrudan şekillendiren bir gerçektir. Marifetullah derslerinde, iman hakikatleri kişinin günlük hayatında nasıl bir davranışa dönüşmelidir sorusu sıkça işlenir. İtikad ve amelin birbirini desteklemesi gerektiğini, takvâ insan kalbinin süsü olduğu, ameller insanı istikamette ve diri tuttuğunu ders vermektedir.

Bilgi yalnızca teoride kalmaz; tefekkür ve imanî-ahlâkî temeller yoluyla hayata geçirilir. Amaç, kuru bilgiden ziyade, eylemle bütünleşmiş bir marifete ulaşmaktır. İtikad ve amel bütünlüğüdür.

 

Nasilki semâvat yedi tabaka halinde, bizde yedi maddede geleneksel İslâmî ilimlerdeki üç ana disiplin olan Kelam, Tasavvuf ve Fıkıh yönleriyle dengeli ve kapsamlı bir eğitim modelini temsil ettiğini ve bazı özelliklerine temas etmeye çalıştık.

 

Çünkü bu usul, modern laik, seküler dünyanın meydan okumalarına karşı, tevhid merkezli akıl, kalp, bilim, felsefe ve ahlakı bir potada eriterek dengeli, iknâ edici ve maneviyatı güçlü bir Müslüman şahsiyet inşâ etmeyi hedefleyen eşsiz bir eğitim modelidir.

 

Bu sebeple Eğitimde Bediüzzaman Modeli Iska Geçilmemelidir!

Bu konuda diğer bir yazım için tıklayınız

 

Selâm ve selâmet hedefi daimâ ilerlemek ve terakki etmek olanlara olsun.

 

Muhammed Numan Özel

[1] Lokman Sûresi (31/27) / Sözler (134)

[2] Sözler (9)

[3] Lemalar (97)

[4] Siracü’n-nur (160)

[5] Sözler (48)

[6] Sözler (538)