Kategori arşivi: Yazılar

Çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatalım?

Allah’ı korkulan, yasakçı bir üslupla anlatan; ayıp, yasak, günah üslubu kullanan ebeveynler, çocuklarını Allah’tan soğutur. Allah anlatılırken sevgi veren, yaratan, koruyan vs. vasıfları öğretilmeli. Çocuğa anlatacağınız şeyleri yaşamak ve göstermek en güzel eğitimdir. Çocuğun sorularına da yaşına uygun ve basit cevaplar vermeyi unutmayın.

Çocuklar 3 temel duygu ihtiyacıyla doğarlar. Bunlar bağlanma, güven ve sevgidir. Bu temel duygular karşılandığı zaman çocukta sağlıklı yapı gelişir. Bu duygulardan önce korku ile tanışan çocukta kaygılı yapı oluşur. Allah bilinci verilirken Allah’ı korkulacak ve cezalandıran bir otorite olarak değil de yaratan, yaşatan, seven, koruyan, gözeten, sahip olduğumuz her şeyi bize veren güçlü bir zat olarak tanıtmalıyız çocuğumuza. Nasıl ki çocuğun annesini, babasını ve hayatı güzel duygularla tanıması önemliyse Allah’ı aynı duygularla tanıması da bir o kadar önemlidir.

Çocuğa Allah anlatılırken anne babanın sevgi dolu, anlayışlı, yapıcı ve pozitif yaklaşım sergilemesi gerekmektedir. Zira insan fıtratı gereği sevgiye ve sevdiğinden gelen her şeye yakınlaşır. Korkudan ve korktuğu kimseden gelenlerden sakınır, uzaklaşır.

Çocuğa Allah’ı korkulan, kural koyan ve yasaklayan olarak tanıtmamalı ve ayıp, yasak, günah üslubu kullanılmamalıdır. Bu yaklaşımlar çocuğu direkt olarak Allah’tan soğutan ya da korktuğundan dolayı boyun eğen, fakat bununla birlikte çocukta anksiyeteli yapı oluşmasına zemin hazırlayan yaklaşımlardır. Hatta anne babasından korkarak ve onların kurallarına uymak zorunda kalarak büyüyen çocukların zamanla ebeveynlerine ve kurallara baş kaldırdığı ya da ebeveyninin yanında kurallara uyduğunu fakat onların olmadığı ortamlarda sınırları zorlayacak kadar istediklerini yaptıklarına dair örnekleri çevremizde görmekteyiz.

Bir danışanım çocuğunun Allah’a küfrettiği ve onu hiç sevmediği şikayetiyle gelmişti. Aile önceden çocuklarının böyle olmadığını, bu durumun zamanla oluştuğunu ve ne yaparlarsa yapsınlar çocuklarının bu tepkisel tutumunu değiştiremediklerinden yakınıyorlardı. Yaptığım değerlendirme sonucuna göre çocukları el bebek gül bebek yetişmiş, 4 yaşına gelince kardeşi olmuş, onu çok kıskanarak kardeşine zarar vermeye başlamış olduğunu öğrendim. Çocuğun “Nerden geldi bu çocuk?” sorusuna ailesi her seferinde Allah verdi, diye cevaplıyor. Çocuk kardeşine zarar verdiği her anda anne babası “Allah kızar, seni sevmez.” yanıtı veriyordu. Çocuğun kardeşine zarar vermesi sonlanıyor diye aile bunu çok kullanıyordu. Çocuk, saltanatını sarsan kardeşini onlara veren ve kardeşine zarar verince kendini cezalandıracağına inandığı zattan zamanla nefret etmeye ve uzaklaşmaya başlamıştı. Belki de bir ömür Allah’ı hakkıyla tanıyamayacaktı.

Çocuğu yetiştirirken gelişim basamaklarını ve çocuk psikolojisini bilmek çok önemlidir. Bazen doğru olan şeylerin yanlış yolla yanlış şekilde öğretildiğine şahit olabiliyoruz.

Çocukta merak duygusu 3 yaştan itibaren başlar. Çocuğun hayatı ve kendini anlamlandırmaya dair sorduğu soruları yaşına uygun bir şekilde cevaplamak çok önemlidir. Çocukta vicdan gelişimi ise 6 yaştan itibaren başlar. 6 yaş öncesinde kurallar ve yasaklar minimal bir dozda öğretilmelidir.

Ne yapabilirsiniz?

6 yaştan itibaren yapılması gerekenler:

Doğru-yanlış, iyi-kötü, cennet-cehennem, sevap-günah kavramları doğru üslupla anlatılmalı.

Allah korkusu tedrici olarak öğretilmelidir.

Çocuklar her yaşta rol modele ihtiyaç duyarlar. Model alacakları kahramanları ve idolleri taklit ederler. Peygamberlerin, sahabelerin hayatlarına dair dini kitapların alınması ve okumalarının teşvik edilmesi faydalı olur.

Küçük, basit dualar ezberletilebilir ve her ezberlediği dua için bir ödül verilebilir.

Tabiat, hayvanlar, çiçekler, bedenimiz, gökyüzü, su vs. tanıtılmalı, üzerine tartışılmalı ve bunların hepsini Allah’ın bize verdiği anlatılmalı, bizden şükür istediği söylenmeli.

Bayram günleri, kandil geceleri kutlanmalı, dini içerikli hediyeler verilmeli, onun da başkalarına vermesi teşvik edilmeli.

Başkalarına iyilik yapılması teşvik edilmeli ve Allah’ın bunun için bizi mükafatlandıracağı söylenmeli.

“Allah nerede?” diye soran çocuğunuza şu cevabı verebilirsiniz: O bizi her nerde olursak olalım, seviyor ve koruyor. (6 yaştan küçük çocuklar için) Allah’ın belli bir mekanı yoktur. Her yerdedir. O bizim duyu organlarımızla algılayabileceğimiz bir halde değildir. Asıl olan Allah’ın sevgisinin kalbimizde olmasıdır. (6 yaştan büyük çocuklar için)

Çocukların en bariz özelliği taklitçiliktir. Çocuklar anne babalarını taklit ederek birey olmayı öğrenirler. Anne babalar çocuklarının nasıl olmasını istiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar.

Basit masal ve dini hikayeler anlatılarak Allah sevgisi ve koruyuculuğu öğretilebilir.

Ayşe Özden

Psikolog

Kaynak: Zaman Gazetesi

İnanmak ihtiyacı doğuştan mıdır?

İsviçreli psikolog Pierre Bovet, “Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi”, adlı eserinde, belli bir yaşa gelen bütün normal çocukların, sırf kendilerine mahsus tamamen “kendi malları” olan (yani fıtratlarında bulunan) sanki “tabii bir dinleri” vardır. Bu iptidai inançların teşekkülünde, cemiyet kadar, ferdin şuur, idrak ve muhayyilesi de önemli rol oynar. Belki çocuk, cemiyetten edindiği dini kavramların muhtevasını, bizzat kendisi tayin eder. Ancak, zamanla cemiyet ile kendi arasındaki tezatları görür, yeni intibaklara gider. Şanlı Peygamberimiz’den öğrendiğimize göre: “Bütün çocuklar İslam fıtratı üzere doğarlar, daha sonra, onları, anaları, babaları (ve cemiyet) şu veya bu dine sokar”.

Çocukların “fıtri dini” konusunda pek çok ilim ve fikir adamı araştırma yapmıştır. Bunlardan biri de Amerikalı filozof William James’tir. O, çocukta, cemiyetin müdahalesi olmaksızın meydana gelen “tabii din duygularını” yakalamak için, Ballard adında, on bir yaşına kadar, hiçbir ders almamış olan sağır ve dilsiz bir çocuğun hatıralarını ve davranışlarını incelemiştir. Sonradan iyi bir eğitimden geçirilen bu çocuk, eğitim öncesi “fizikötesi” düşünce ve duygularını şöylece özetlemiştir:

“Babamla gezintiye çıktığımız oluyordu. Tabiat ve manzaralar bana çok tesir ediyordu. Konuşmayı ve yazmayı bilmiyor fakat düşünüyordum. Kendi kendime soruyordum: “Acaba dünya nasıl var oldu?”, “İnsan, hayata nasıl başladı?”, “Bitkiler ve diğer canlılar nasıl meydana geldi?”, “Dünya’yı, Ay’ı, Güneş’i var eden sebep ne?”, “Bu eşya alemi nasıl doğdu?”, “Bütün bu soruları kim aklıma getiriyor?”, “İlk insan, ilk hayvan, ilk bitki, tohumsuz nasıl meydana geldiler?”, “Nereden gelip nereye gidiyoruz?”, “Kainatın başlangıcı nasıl olabilirdi?”. Bilhassa, bu soruya cevap bulamazdım. Düşünür, düşünür vazgeçer, bir müddet sonra, yine aynı meseleye dönerdim.” (Bkz. Pierre Bovet, Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi, Shf: 71-72).

Daha birçok psikolog bu konuyu araştırmış, aşağı yukarı aynı sonuçlara ulaşmışlardır. Böylece anlaşılmıştır ki, çocuklar da en küçük yaştan itibaren, kainata ve tabiata merakla yönelir ve yukarıda örneğini verdiğimiz soruları sorarlar. Bu, insanın “tabiatı”dır, “fıtratı”dır. Görüldüğü gibi, bu sorular, yalnız mütefekkirlerin ve filozofların değil, çocuk, genç ve yetişkin herkesin zihnini işgal etmektedir.

Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim, Büyük Peygamber Hz. İbrahim’in çocuk yaşta iken, tabiata ve kainata yönelerek yıldızlarda, Ay’da ve Güneş’te Yüce Yaradan’ı arayışını, daha sonra bunları aşıp “ötelerin ötesine” doğru kanatlanışını ne güzel anlatır.

Zafer Dergisi

Başkasının Günahına Ağlayan Adam

O’nun kaygısı, sevdası, derdi, davası hep Allah’ın kullarına tanıtmak ve sevdirmekten ibaretti.

Bütün engellere, acılara, işkencelere, hapislere, sürgünlere, zehirlemelere rağmen Kur’an’a imana, İslâm’a hizmet duygusundan hiç ayrılmadı.

En zor şartlarda bile hiç ümitsiz olmadı.

En olumsuz şartlardan, daima en olumlu sonuçlar çıkardı.

Kendisini batırmaya, bitirmeye çalışanları da huzura ve mutluluğa, yani kulluğa çağırdı.

Çünkü ona göre, kul olmak, “kurtulmak” demekti.

Kendisine en acımasız hakareti ve dayanılmaz işkenceyi lâyık görenleri bile iman hakikatleriyle tanıştırmak ve kurtarma telâşındaydı.

Güle oynaya günah bataklıklarına batanlara da merhametle baktı.

Günahına ağlamayanların günahına ağladı.

Çünkü o, şefkatten ibaretti.

Sevgiyle sarıp sarmaladı yaralı yürekleri.

Manevî kiri, pası, yarayı acısız ameliyatlarla tedavi etti.

Gönülleri çelen, ruhları çeken bir muhabbet merkeziydi.

Benim sevdalandığım yürek, bu yürekti.

benim ve neslimin kendine gelişiydi.

Uyanmamızdı heyecanla ve gafletten silkinmemizdi.

Uyanalım diye uyanıktı.

Ebediyen gülelim diye ağlıyordu.

Vehbi Vakkasoğlu

Kanaatkârlık

 Kanaatkârlığın insan hayatında çok önemli olduğunu bir de bütün filozof ve düşünürlerin bu konuya kafa yormuş ve insanlara rehberlik etmiş olmasından anlıyoruz.

Sokrat: Sahip olduğu ile kanaat etmeyen, sahip olmak istediğini ile de kanaat etmez.

Lao-Tzu (Çinli filozof): Kanaat eden zengindir.

Buda (Budizmin kurucusu): Sağlık en büyük armağan, bağlılık en iyi ilişki, kanaatkârlık en büyük servettir.

Benjamin Franklin: Kanaatkârlık, fakiri zengin; kanaatsizlik ise, zengini fakir yapar.

Charles Dickens (İngiliz romancı): Neşe ve kanaatkârlık en büyük güzelleştiricidir.

Rochefoucauld (Fransız yazar): Kanaatkârlığı kendi içimizde bulamazsak, onu başka yerde aramanın anlamı yoktur.

Fred A. Allen (Americalı komedyen): Tabutuma sığmayacak hiçbir şeyin sahibi olmak istemem.

Yukarıdaki düşünürlerin değerli yorumlarının ortak bir noktası, kanaatkârlık denen kavramdır.

Ancak, kanaat ile birlikte tevekkül, kanaatkârlığı hem tamamlar hem de onun gerçek anlamını açıklar. Şöyle ki, kanaatkârlığımız, yani sahip olduklarımızla mutlu olmamız, mevcuda rıza göstermemizin gerekçesi tevekküldür. Yani, Allah’a nihai ve mutlak şekilde güvenmemiz nedeniyle, her türlü neticeyi hoşnutlukla karşılar ve ona rıza gösteririz. Tevekkül sahibi olduğumuz için, her şeye peşinen kanaat ederiz. Kanaatkârlığımızın dayanağı tevekküldür.

Ancak, kanaatkârlık ve tevekkül yanlış anlamaya ve yanlış uygulanmaya son derece müsait iki kavramdır. Gerçeği söylemek gerekirse, kanaatkârlık ve tevekkül, İslâm dünyasında pasifliğin, randımansızlığın, duyarsızlığın, çağa ayak uyduramamanın mazereti olarak takdim edilegelmiştir, hâlâ edilmektedir. Tabii ki, kanaat ve tevekkül ilerlemeyi engellemiştir şeklinde bir yargı tamamen saçmadır. Ama, atalet ve bağnazlığın mazereti olarak tevekkül ve kanaat mefhumları istismar edilmiştir. Batı dünyası, tevekkül ve kanaati bir türlü kavrayamamış ve İslâm dünyasının son dönemlerdeki ekonomik geriliğini bu iki mefhuma bağlayarak, çok kolay ama yanlış bir analiz içine girmiştir.

Müslümanların ve Hristiyanların ortak bir hatasını, idraksizliğini Said-i Nursî düzeltiyor ve aynen diyor ki:

“Sebepler dünyasında sebeplere başvurmamak tembellik,
sebeplere başvurduktan sonra sonucu kabul etmek tevekkül,
bütün sebeplere başvurduktan sonra kısmetine düşeni benimsemek ise kanaattir.”


Kanaat, insanın çalışma eğilimini güçlendiren bir tavırdır. İnsan sürekli daha fazlasını elde etmeye gayret etmelidir, çünkü mevcutla yetinmek himmetsizliği gösterir. Çalışmak, kazanmak vs. gibi fıtrî kanunlara karşı ihmalkârlığın cezası da fakirlik ve sefalettir.

Yani, dürüstlükten şaşmamak koşuluyla, bir Müslüman var gücüyle çalışacaktır. Bu hususta, Amerikalı’dan, Alman’dan, Japon’dan aşağı kalmamıza hiç lüzum yok. Hatta, ülkemizin durumu veya kişisel yahut ailevî hâlimiz gerektiriyorsa, onlardan daha fazla çalışmamız son derecede doğal.

Peki, çalışmamızın sonuçlarını nasıl karşılayacağız?

İşte, (bilinçli) Müslüman’ın farkı bu noktada ortaya çıkar; bütün iyi niyetine rağmen, sonuçlar önceden plânlandığı gibi çıkmazsa bile isyan etmez.

İngiliz şair Charles Lamb, Müslüman olmamasına rağmen bu durumu sezinlemiş ve “Aza kanaat ederim, ama daha fazlasını arzu ederim” demiştir.

Sami Uslu / Zafer Dergisi

İşi ehline vermek

“Muhakkak ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bu emriyle size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve her şeyi hakkıyla görür.” (Nisa Sûresi, 58)

Esasen, yetkili kimselerde aranması gereken, hem maharet (iş ehliyeti), hem de salahat (takva) İslamî ahlaktır. Ancak bu iki özelliği bir arada bulmak her zaman mümkün olmayabilir. Bu takdirde;

Hâkimiyet Müslümanlarda olduktan sonra, bazı gayrimüslimlerin maharetinden istifade etmenin herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü, her zaman, güzel ahlakla beraber güzel maharet ve güzel sanat aynı kişide bulunmayabilir. Öyle bazı yerler var ki, takva sahibi kişiden ziyade maharet sahibi kişiye ihtiyaç vardır. Nitekim, hiç kimse, saatinin tamirini o konuda hiçbir bilgisi olmayan bir veliye havale etmez. Bunun yanında şu da bir gerçektir ki, “Hırsız bir kimseyi hazinenin başına bekçi bırakmak, koyun sürüsünün başına kurdu bırakmakla aynı anlama gelir.”

Kur’ân bir âyetinde şöyle buyuruyor:
“Muhakkak ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bu emriyle size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve her şeyi hakkıyla görür.”
(Nisa Sûresi, 58)

Emanetleri ehline vermek, işleri o işten anlayanlara vermek demektir. İşten anlamayan insan o işi yüzüne gözüne bulaştırır, fayda vereceğim derken zarar verir. Zararını da sadece kendisi değil, herkes çeker. Allah Resûlü (A.S.M.) bir işe bir kişiyi tayin edeceği zaman bu noktaya son derece dikkat ederdi. İşin altında ezilecek kimselere o işi vermezdi.

Yukarıdaki âyetin inişiyle ilgili şöyle bir olay anlatılır (Müslim, Hac, 390): Mekke döneminde Allah Resûlü (A.S.M.) bir grup sahabeyle birlikte Kâbe’ye girmek istemiş, o günlerde Kâbe’nin anahtarları elinde olan kayyım Osman bin Talha müşrik olduğu için oldukça kaba ve sert bir davranışla Kâbe’ye girmelerini engellemişti.

Bunun üzerine Allah Resûlü (A.S.M.), “Ey Osman!” dedi. “Öyle bir gün gelir ki Kâbe’nin anahtarları elime geçer, istediğim yere koyar, istediğim kişiye veririm.” dediğinde, Osman bin Talha: “Bu Kureyş’in bitişi, değerden düşüşü demektir” demişti. Allah Resûlü (A.S.M.) de: “Hayır, tam tersi o gün Kureyş ayakta kalacak ve değeri daha da artacaktır.” demişti.

Gün geldi Mekke fethedildi. Kâbe’nin tasarrufu tamamen Resûlullah’ın (A.S.M.) eline geçti. Kâbe’nin anahtarlarını istediği kişiye verebilecek konumdaydı. Ama o ne intikam duyguları içerisine girecek, ne de bu iş için Osman bin Talha’dan başka birini arayacaktı. Çünkü yukarıdaki âyet nazil olmuş, emanetlerin ehil olanlara verilmesi emredilmişti. Onun için Allah Resûlü (A.S.M.) işin ehli olan Osman bin Talha’yı çağırıyor, indirilen yukarıdaki âyeti okuyor, günün iyilik ve ahde vefa günü olduğunu belirterek Kâbe’nin anahtarlarını yeniden ona verirken Osman bin Talha ailesine şu tavsiyelerde bulunuyordu: “Ey Ebû Talha Oğulları! Allahü Teâlânın emanetini, sizde sürekli kalmak ve dürüst davranmak üzere alınız. Zulme girmedikçe onu elinizden kimse alamayacaktır.”

Böylece iş hem ehil ellere teslim ediliyor, hem adama iş değil, işe adam seçilmesi gerektiği gösterilmiş, hem de Resûlullah’ın (A.S.M.) bir mû’cizesi gerçekleşmiş oluyordu.

Meşrutiyet devrinde “Şimdi Ermeniler kaymakam, vali oluyorlar. Bu nasıl olur?” şeklideki bir soruya Bediüzzaman’ın verdiği cevap şudur:

“Saatçi ve makineci oldukları gibi… Zira meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değil, belki (bilakis) ücretli hizmetkardır. Gayr-ı müslim reis olamaz fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset, bir ağalıktır. Gayr-ı Müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik (ortak)  ettiğimiz vakit, millet-i islamiyeden  aktar-ı âlemde (dünyanın her tarafında) üç yüz bin adamın riyasetine yol açılır. Biri zayi edip bini kazanan zarar etmez.”(Münazarat/Asar-ı Bediiye, s.439).

Bu son cümlelerin özeti şudur: Biz ülkemizde onlara yer vermezsek, onlar da ülkelerinde bize yer vermezler…

Hasan Kılıç / Zafer Dergisi