Kategori arşivi: Yazılar

İstihdam Olmayı İsterim Üstâd’ım!

İstihdam Olmayı İsterim Üstâd’ım!

Bazı insanlar vardır; konuşuldukça büyürler. Bazıları ise sustukça… Hatta öyleleri vardır ki, kendilerini bilmedikçe yücelirler. İşte Tahirî Mutlu Ağabey, bu ikinci sınıfın en nadide misallerindendir.

Bugünün dünyasında insan, kendini göstermek için yarışıyor.

Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır.

O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu’ ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün ve görünsün.

İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu’dur.

Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.”[1]

Herkes bilinmek, tanınmak, takdir edilmek istiyor. Fakat Tahirî Ağabey’in hayatına baktığımızda, bunun tam zıddı bir hakikatle karşılaşıyoruz: O, bilinmek değil, istihdam olmayı istemiştir hizmet-i nuriyede. Makam değil, vazife talep etmiştir Rabbinden niyazlarında.

Üstâd’ı Said Nursî ona bir gün sorduğunda mesele bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar:

Kendini bilmek mi istersin, yoksa hizmette istihdam olmak mı?”[2]

Bu soru, aslında her birimize sorulmuş bir sualdir. Bizler çoğu zaman “kendimizi bilmek”, yani bir nevi manevî makamlarımızı öğrenmek isteriz. Fakat Tahirî Ağabey’in cevabı, asırlara ders verecek kadar derindir:

Aman efendim, aman efendim! Ben kendimi bilmek istemiyorum, istihdam olunmamı istiyorum” [2] demişti cevap olarak.

İşte ihlâsın ruhu budur. Çünkü kendini bilen nefis kabarabilir; fakat hizmette yoğurulan bir insan, her an vazifesinin farkında olur, kendini değil davasını yaşar. Bu da bir hâl olarak çevresine sirayet edip bir numune-i imtisâl olur.

Bediüzzaman’ın onun hakkında yaptığı dua ise bu hakikati daha da derinleştirir:

Ya Rabbi! Tahirî dünyada kendini bilmesin.”[2]

Bu dua ilk bakışta garip gelebilir. Fakat altında yatan sır şudur: Eğer Tahirî Ağabey kendi makamını bilseydi, belki dünyaya karşı alâkası kesilecek, uzlet köşesine çekilecekti. Hâlbuki o, hizmet için lazımdı. Demek ki bazen en büyük lütuf, bazı hakikatlerin perdeli kalmasıdır.

Kişi kendini bilirse ya enaniyet ya atâlete kapı aralanır. Ama bu sırlı kapı aralanmazsa insan hizmete, gayrete devam eder.

Onun hayatı sadece sözle değil, fiille yazılmış bir ders kitabıdır. Tarlasını satmış, malını mülkünü terk etmiş, her şeyini iman hizmetine vakfetmiştir. Fakat bunu yaparken bir kahraman edasıyla değil; sanki yapması gereken en sıradan işi yapıyormuş gibi bir sadelikle hareket etmiştir. Çünkü o, vermeyi kayıp değil, kazanç olarak görüyordu.

Risale-i Nur’un elle çoğaltıldığı dönemlerde kalemi adeta bir matbaa gibi çalışmıştır. Sayfalar dolusu yazmış, gecesini gündüzüne katmıştır. Hani “Zübeyir Ağabey’in hizmete olan ‘kara sevdası’ nasıl dillere destan ise, Tahirî Ağabey’in kalemi de aynı sevdanın sessiz bir tezahürüdür.”

Bugün kolayca ulaştığımız hakikatlerin arkasında, işte böyle sessiz fedakârlıklar vardır. Bizlere düşende o dönemde yaşamadığımız için araştırıp öğrenip kendimizi küfür ve sefahete karşı hizmetle aktif tutmaktadır.

Bununla alakalı tavsiye yazı:

Nurculuğun Mazisini Bilmek

https://www.risalehaber.com/nurculugun-mazisini-bilmek-19327yy.htm

Belki de onun en dikkat çekici yönlerinden biri, ihtilafsız bir hayat sürmesidir. Tartışmaya girmemiş, kırgınlık üretmemiş, nefsini öne çıkarmamıştır. Hizmeti her şeyin üstünde tutmuş; “ben” demek yerine daima “hizmet” demiştir. Kapısında “Burada gıybet etmek kat’i surette yasaktır” manasında bir yazı yazması da kulluğu içinde bir sultan olan Tahirî Ağabey’in hassasiyetini göstermektedir.

Ömrü ya medreselerde ya da zindanlarda geçmiştir. Fakat o, bulunduğu yeri değiştirmeye çalışmamış; bulunduğu yeri hizmete çevirmiştir. Çünkü onun için mekân değil, vazife mühimdi. Belki sıkıntılı ortamlar hizmete daha çok gebeydi onun için.

Ve belki de en ince tarafı: duâ insanı oluşudur. Sadece yazmamış, sadece koşmamış; aynı zamanda kalbiyle taşımıştır bu davayı. İnsanları unutmamış, isim isim dua etmiştir.

Bugün onun hayatına baktığımızda kendimize şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Biz hizmette yer mi arıyoruz, yoksa hizmette görünmek mi?

Tahirî Mutlu’nun sessiz ama derin cevabı hâlâ kulaklarda yankılanıyor:

Hizmette istihdam olmak isterim.”

Belki de asıl büyüklük, bilinmekte değil; bilinmeden yürümektedir. Görünmekte değil; kaybolarak çoğalmaktadır.

Ve belki de en büyük makam, makam istememektir… Yani öyle bir makam ki: hiçlikte sonsuzluk bulan bir makam.” Tıpkı Ebû lâ şey olarak imza atan Üstâd Bediüzzaman hazretleri gibi.

Destanlaşan ve Kur’an davasının ahirete irtihâl eden tüm neferlerine selâm olsun. Ruhlarına el-fatiha.

Muhammed Numan ÖZEL

Bu yazı yazılırken, Ağabeyler Anlatıyor – Ömer Özcan’dan istifade edilmiştir.

[1] Mektubat (477)

[2] Mihmandar Hâtırâlar (124)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu

Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu

Bu yazıdaki bilgiler “Ağabeyler Anlatıyor” ve “Son Şahitler” isimli hâtıra kitaplarından yararlanılmıştır.

Sessiz bir hizmet ömrü, sadakatle geçen bir hayat ve iman hizmetine adanmış yılların ardından ebedî âleme irtihal eden bir Nur talebesi.

Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarına şahitlik eden bir ömür… Sessiz fakat sadakatli bir hizmet insanı.

Bazı insanlar vardır ki hayatları sessiz geçer; fakat o sessizliğin içinde büyük bir sadakat, derin bir hizmet ve sarsılmaz bir iman saklıdır. Onlar gürültüyle değil, samimiyetle yaşarlar. Gösterişle değil, ihlâsla hizmet ederler. Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hayatın sahibiydi. O, bir devrin iman mücadelesine şahitlik eden, Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarında yetişen bir neslin temsilcilerindendi. Gösterişi, alayiş ve nümayişi sevmeyen bir kahraman. Uzun bir ömrün ardından bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

1936 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde dünyaya gelen Veli Işık Kalyoncu, çocukluk yıllarını iman hizmetlerinin baskılar altında yürütüldüğü bir devrede geçirdi.

O yıllarda Risale-i Nur talebeleri sürgünlerle, mahkemelerle ve hapishanelerle imtihan ediliyordu. Henüz küçük yaşlarda bu hadiselerin gölgesinde büyüdü.

Nur talebelerinin yaşadığı sıkıntılar ve hapishanelere gönderilişleri onun zihninde derin izler bıraktı. Böylece daha çocuk yaşta iman hizmetinin çilesine uzaktan şahit oldu. Ruhu âdetâ nura pervane gibi olmuştu.

Gençlik yıllarında Kastamonu’da tahsil görürken hayatında yeni bir kapı açıldı. Bediüzzaman Said Nursî’nin yakın talebelerinden Mehmed Feyzi Efendi ile tanıştı. Bu tanışma, onun Risale-i Nur’la tanışmasının da başlangıcı oldu. Zaten ruhu da buna müştaktı. Feyzi Efendi’nin derslerinde bulunarak Risaleleri okumaya başladı. Kastamonu’nun hatıralarla dolu Karadağ’ında yapılan sohbetler ve dersler onun gönlünde silinmez izler bıraktı. Tıpkı “Bize Hâlıkımızı anlat” diye gelen diğer gençler gibi. Artık Kuzey ışıklarından bir ışık daha çıkıyordu.

1957 yılında yüksek tahsil için Ankara’ya gitti ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı.

Bu yıllar, Risale-i Nur’un teksir nüshalarından matbaa baskılarına doğru ilerlediği önemli bir döneme rastlıyordu.

Veli Işık Kalyoncu da bu hizmetin içinde yer aldı. Basılacak risalelerin tashihinde, sayfaların hazırlanmasında ve matbaaya ulaştırılmasında gayret gösterdi. Bu çalışmalar, Risale-i Nur’un daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olan mühim hizmetler arasındaydı. Ankara’da Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk resmi baskılarını M. Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu ve hizmet arkadaşları tarafından İhlas Nur Neşriyat bünyesinde yapılmaktaydı.[1]

Bu dönemde Bediüzzaman Said Nursî ile görüşme imkânı da buldu. Isparta’da yapılan bir ziyarette basılmak üzere hazırlanan risale formalarını Üstâd’a götürerek onun sohbetinde bulunma bahtiyarlığına erişti. Bu hatıra, onun hayatında unutulmaz bir yer tuttu.

1961 yılında İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine başladı. Balıkesir, Adana ve Bursa gibi şehirlerde uzun yıllar görev yaptı. İmam Hatip okullarında ve liselerde din dersleri vererek pek çok talebenin yetişmesine katkıda bulundu. Onun öğretmenliği yalnız bir meslek değil, aynı zamanda bir irşad ve hizmet anlayışıydı. Talebelerine yalnız bilgi değil, aynı zamanda iman şuuru kazandırmaya gayret etti.

1980 yılında Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinden birinde bulunduğu dershaneye yapılan baskın sebebiyle gözaltına alındı ve bir süre tutuklu kaldı. Ancak bu hadiseler onun hizmet azmini kırmadı. Daha sonra görevine devam ederek eğitim ve hizmet hayatını sürdürdü. Çünkü biliyordu ki; “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.”[2]

1989 yılında emekli oldu ve hayatının sonraki yıllarını Bursa’da geçirdi. Bu yıllarda hatıralarıyla Risale-i Nur hizmetinin ilk dönemlerine ışık tutan önemli isimlerden biri oldu. Onun anlattıkları, o zor yılların samimiyetini ve fedakârlığını gösteren canlı birer şahitlik niteliği taşıdı.

Böyle hizmet ehli insanların ardından Risale-i Nur’un ifade ettiği şu hakikatler kalbe teselli verir:

“Ölüm, idam değil, firak değil belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.”[3]

Yani ölüm, iman ehli için bir yokluk değil; vazifesini tamamlayan bir asker gibi terhis olup ebedî hayata geçiştir.

Üstâd Bediüzzaman’ın hizmet ehli hakkında söylediği şu ölçü de böyle hayatların kıymetini hatırlatır:

‘Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.”[4]

“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ana hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlahiyedir. Biz buna karışmayacağız.”[5]

“Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz.

Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlasla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.

خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz.”[6]

Bu hakikatler gösteriyor ki iman ve hizmet yolunda geçen bir ömür zayi olmaz. Dünya bir vazife meydanıdır. İnsan vazifesini tamamladığında ise ebedî âleme çağrılır. Kendinden sonra namı ve hizmeti kalır. Sadaka-i câriyesi işlemeye devam eder.

“Ölüm gelse, bir ruhu alır.

Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar.

“Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.”[7]

Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hizmet ömrünün ardından ebedî âleme irtihal etti. Merhum ve Muazzez Ağabey’im Mustafa Sungur’un vefatında yaptığı o nutku halen aklımda. Cemaati teskin etmek için ne muazzamdı. Kalyoncu Ağabeyim de kendi çapında ardında gösterişsiz fakat bereketli bir hizmet, samimi hatıralar ve sadakat dolu bir ömür bıraktı. Adam kıtlığı olan zamanlarda var olan adamdır.

Hizmet insanlarının hayatı çoğu zaman manşetlere konu olmaz; fakat onların sadakatle yürüdükleri yol, nice gönüllerin imanına kuvvet verir. Onlar gittiklerinde ise geride bıraktıkları hatıralar, âdetâ hizmetin sessiz şahitleri olarak kalır. Bizlere düşen ise onların hizmet yolunu hatırlamak, yaşatmak ve dualarla desteklemektir. Elhamdülillah ki bu hatıraları vaktiyle kaydeden ağabeylerimiz olmuş bizlere de bu hâtıralar bir nevi yol rehberi güzel bir misal olmuş.

Cenâb-ı Hak kendisine rahmet eylesin. Mekânını cennet, makamını âli eylesin. Geride kalanlara sabr-ı cemil ihsan eylesin.

Bu yazı münasebetiyle Veli Işık Kalyoncu Ağabey başta olmak üzere ahirete irtihâl eden tamam ağabeylerimizin ruhuna el-Fatiha..

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] İhlas Nur Neşriyat günümüzde âdetâ Üstâd’dan emanet olarak hizmet vermeye devam etmektedir.

[2] Buhâri, 3. 57 / Şualar (336)

[3] Lemalar (232)

[4] Tarihçe-i Hayat (482)

[5] Emirdağ Lâhikası-2 (55)

[6] Şualar (482)

[7] Lemalar (161)

Kaynak: RisaleHaber

 

NurNet

Kainat Sarayının Sessiz Sahibi Olmaz

Allah’a İnanıp Kur’an’ı Reddetmenin Mantıksal Çıkmazı
İnsanoğlunun hakikat arayışında bazen karşımıza çıkan “Deizm” benzeri yaklaşım, yani “Bir yaratıcıya inanıyorum ama vahyedilmiş bir kitaba (Kur’an’a) inanmıyorum” düşüncesi, ilk bakışta yalın görünse de derinlemesine incelendiğinde ciddi mantıksal boşluklar barındırır. Allah’ın varlığını kabul edip O’nun kelamını reddetmek, bir sanatçıyı dâhi kabul edip, o sanatçının eserini neden yaptığını açıklamasını anlamsız bulmaya benzer. Risale-i Nur perspektifiyle ve akli delillerle bu konuyu ele aldığımızda, Allah’ın varlığının, vahyini ve Kur’an’ı zorunlu kıldığı görülmektedir.

Sanatçı Eseriyle Tanınmak ve Konuşmak İster
Kâinat, içindeki her bir atomdan dev galaksilere kadar muazzam bir sanat eseridir. Bediüzzaman Said Nursi’nin sıkça kullandığı “Saray” temsili burada kilit rol oynar: Bir usta, muhteşem bir saray inşa etse, içini en nadide antika sanat eserleriyle donatsa ve büyük bir ziyafet hazırlasa; elbette o saraya giren misafirlere bu eserlerin mahiyetini anlatacak, saray sahibini tanıtacak ve misafirlik kurallarını bildirecek bir rehber tayin eder.

Kâinatı bir sergi yeri gibi mucizelerle süsleyen Allah’ın, bu sanatı anlayacak tek varlık olan insanla konuşmaması düşünülemez. Eğer Kur’an gibi bir rehber olmasaydı, bu muazzam kâinat sarayı manasız, amaçsız ve karmaşık bir bilmece olarak kalırdı. Hikmet sahibi bir yaratıcı, asla abes (saçma) iş yapmaz.

Güneş Işıksız, İlah Kelamsız Olmaz
Güneşin varlığı, ışığının varlığıyla sabittir; ışığı olmayan bir güneş düşünülemez. Aynı şekilde, bir İlah varsa, O’nun mahlukatıyla iletişim kurması (kelam sıfatı) O’nun varlığının bir gereğidir. Allah’ın varlığını kabul eden biri, O’nun sonsuz mükemmellikte olduğunu da kabul eder. Sonsuz bir güzellik ve kemal, kendini tanıtmak ve sevdirmek ister. Kur’an, Allah’ın zatını, sıfatlarını ve bizden beklentilerini tarif ettiği en kapsamlı “konuşmasıdır”. Kur’an’ı reddetmek, “Allah var ama bizi başıboş bıraktı” demektir ki bu, O’nun kâinattaki her şeyi düzenleyen “Rab” ismiyle ve her şeyi yerli yerince yapan “Hakim” ismiyle taban tabana zıt düşer.

Bir okul binası inşa eden idare, oraya sadece taş ve beton yığmakla kalmaz; eğitimin akışını sağlayacak öğretmenler (peygamberler) ve müfredatı belirleyen kitaplar (vahiyler) gönderir. Kâinat da bir mektep gibidir; Kur’an ise bu mektebin ders kitabıdır.

Kur’an olmasaydı; “Biz kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Ölümden sonra bizi ne bekliyor?” gibi insan aklını en çok meşgul eden sorular cevapsız kalacaktı. Bir kitabın Allah’tan gelip gelmediğini anlamak için içindeki hakikatlere bakılır. 14 asırdır her tabakadan insana hitap eden, milyonlarca ruhu terbiye eden ve her asırda tazeliğini koruyan Kur’an, beşer üstü bir belagat ve hakikat barındırır. Eğer insan uydurması olsaydı, zamanın geçmesiyle fikirleri eskir veya içinde çelişkiler barınırdı.

Tutarlı Bir İman İçin “Nübüvvet” Şarttır
“Allah’a inanıyorum ama Kur’an’a inanmıyorum” diyen bir zihne şu soruyu sormak gerekir: “Bu kadar hassas dengelerle bir kâinat kuran, her bir çiçeği özenle nakşeden ve senin en küçük maddi ihtiyacını (mideni, açlığını) bilen bir Allah; senin en büyük manevi ihtiyacın olan ‘bilme ve anlamlandırma’ ihtiyacını cevapsız bırakır mı? Seni karanlıkta, rehbersiz ve amaçsız bırakması O’nun merhametine sığar mı?”

Allah’a inanmak, O’nun sıfatlarını da kabul etmeyi gerektirir. Konuşmayan ve yol göstermeyen bir ilah anlayışı, kâinattaki muazzam nizamla çelişir. Kur’an, kâinat kitabının okunmasını sağlayan bir ışıktır; ışığı reddeden, güneşi kabul etse bile karanlıkta kalmaya mahkûmdur.

Çetin Kılıç
Kaynak:Rnk

(Haşa) Allah’ı Kim Yarattı?

Bu soru, zihnin “sebep-sonuç” dairesine sıkışmasından kaynaklanan mantıksal bir paradokstur. Risale-i Nur, bu soruya özellikle Otuzuncu Lem’a ve Onuncu Söz gibi bölümlerde çok net ve akli bir çerçeve çizer. İşte bu sorunun cevabı için Risale-i Nur’dan süzülen temel mantık silsilesi:

Zincirleme Sebep Mantığı (Teselsülün Muhalliği)
Risale-i Nur, kâinattaki her şeyin bir sebebe bağlı olduğunu, ancak bu sebepler zincirinin sonsuza kadar gidemeyeceğini söyler. Eğer “Allah’ı kim yarattı?” derseniz, O’nu yaratan için de aynı soruyu sormak gerekir ve bu durum bir noktada durmak zorundadır.

O durulan nokta Vâcib-ül Vücuddur. Yani varlığı kendinden olan, hiçbir sebebe muhtaç olmayan bir “Zat”. Eğer O da yaratılmış olsaydı, “İlah” olamazdı; çünkü yaratılan şey “mahluk” tur ve bir yaratıcıya muhtaçtır.

Sanat ve Sanatkar Farkı
Bedîüzzaman Said Nursî hazretleri, kâinatı bir saraya veya bir kitaba benzetir. Bir kitabın harfleri birbirini yazmaz; hepsini bir kâtip yazar. Kâtibi ise o kitabın içindeki bir harf yazamaz. Mesele şudur: Sanatkar, sanatının cinsinden olmak zorunda değildir. Bir marangozun ahşaptan yapılmış bir masa olması gerekmez. Masanın bir ustası vardır ama ustanın masaya benzemesi gerekmez. Allah, zaman ve mekânın yaratıcısı olduğu için, kendisi zaman ve mekânın kurallarına (başlangıcı ve sonu olma) tabi değildir.

“Mümkün” ve “Vâcip” Ayrımı
Risale-i Nur’un en güçlü argümanlarından biri budur: Mümkinat: Olması da olmaması da imkân dahilinde olan varlıklar (Biz, ağaçlar, yıldızlar…). Bunlar var olmak için bir “tercih ediciye” muhtaçtır. Vâcip: Varlığı zorunlu olan.

Eğer her şeyi yaratan zat da “mümkün” (yani biri tarafından var edilen) sınıfına girseydi, o zaman o da bir başkasına muhtaç olacaktı. Bu ise evrendeki nizamın asla kurulamaması demektir.

Güneş Örneği (Temsil)
Üstad, bu derin meseleleri basit örneklerle anlatır. Mesela: Güneşin ışığı dünyadaki bütün cam parçalarında yansır. O küçük cam parçalarındaki parıltılar “güneşten gelmektedir.” Ama “Güneşin ışığı nereden geliyor?” diye sorulduğunda, onun ışığının kendi zatından (hidrojen patlamaları gibi bizzat kendinden) olduğunu biliriz. Küçük aynalardaki parıltıyı güneşle açıklarsınız, ama güneşi açıklamak için başka bir güneş aramanıza gerek yoktur; güneş o sistemin merkezidir ve ışık kaynağıdır.

Soru Kökünden Hatalıdır
“Allah’ı kim yarattı?” sorusu, aslında “Yaratılmamış olanı kim yarattı?” demek gibi mantıksal bir çelişkidir. İlah kavramı zaten “doğmamış, doğurulmamış ve başlangıcı olmayan” demektir. Eğer bir başlangıcı varsa, o zaten İlah değildir.

“De ki: O Allah tektir. Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır.” (İhlas Suresi)

Risale-i Nur der ki; kâinat bir “sebepler” zinciridir, ancak bu zincirin ucu, kendisi hiçbir sebep altına girmeyen bir Müsebbibü’l-Esbab’da (Sebeplerin Yaratıcısı) düğümlenir. O düğüm çözülürse, yani Allah için de bir yaratıcı aranırsa, akıl hiçbir şeyi izah edemez hale gelir.

Çetin Kılıç

Eski hal muhal, ya yeni hal veya izmihlal

Avrupa’nın bilim ve fen gibi güzel yanlarını almalıyız. Ancak Avrupa’nın sefahet, israf ve adaletsiz gelir dağılımı gibi kötü yanlarını reddetmeliyiz. Toplumun bu “kötü medeniyete” kapılmaması için İlahi kanunların süzgecine ihtiyaç vardır.

Toplumun değerlerini koruyarak yenileşmek gerekir. Eğer bir yönetici veya kanun, halkın dini ve milli değerlerine yabancı bir surette gelirse, halk buna tepki gösterir. Kanunlar, toplumun vicdanına ve inancına uygun olmalıdır.

Bir ülkede adaletin ve eşitliğin kalıcı olması için, bu kavramların değişmez bir dayanağı olmalıdır. Bu dayanak dindir. Eğer adalet dinin bir emri olarak sunulursa, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler kendilerini daha güvende hissederler. Çünkü hakiki ittifak geçici heveslerde değil, ilahi doğrulardadır.

İslam medeniyeti, insanı nefsinin esiri olmaktan ve rezilliklerden korur. Batı’nın “süslü sefaheti bir erkeğin kadın elbisesi giymesi gibidir, yani bu yaşam tarzı bizim milli ve dini karakterimize yakışmaz. Bizim medeniyetimizin hayat suyu islamiyettir.

Peygamberlerin çoğunun bu coğrafyadan çıkmış olması, bu bölge insanının ilerleme motorunun diyanet yani din duygusu olduğunun bir işaretidir. Batı felsefe ile ilerleyebilir, ama Doğu ancak din ile ayağa kalkabilir.

Toplumun geri kalmasına sebep olan üç temel düşman. Fakirlik, Cehalet, İhtilaf.
Bu düşmanlara karşı savaşmak için, Millet sevgisi, Birlik ve beraberlik, Eğitim ve bilim gerekir.

Bu çağda cihad silahla değil, muhabbet ve ikna ile olacak. Korku ve baskı ile insanların yeteneklerinin söndürülmesi yerine fikir hürriyetinin gelmesi gerekir. Alimlerin de fikirlerini baskıyla kabul ettirmeye çalışması bir nevi bilimsel istibdattır. Artık devir baskıcı kişi devri değil, meşveret ortak akıl devri. Alimler fikir alışverişi yaparak, iş bölümü esasına göre çalışmalı.

İslam dünyası modernleşirken kendi ruhunu kaybetmemeli. “Eski hal muhal, ya yeni hal veya izmihlal” yani Eski hal imkansız, ya yeni bir düzen ya da yok oluş. Çözüm; Fen bilimlerini islamın nuruyla, hürriyeti ise Allah’ın adaletiyle birleştirmek gerekir.

Çetin Kılıç