Kategori arşivi: Risale Çalışmaları

Aşırı Paylaşımın Gölgesinde Sosyal Çöküş: DEHB, Anksiyete ve Sos-Yal(ın) Medyanın Yalnızlığı

Aşırı Paylaşımın Gölgesinde Sosyal Çöküş: DEHB, Anksiyete ve Sos-Yal(ın) Medyanın Yalnızlığı

Bir asır evvel ‘âletler kalbimizi dumura uğratıyor’ diyen bir Üstâd’ın uyarısı, bugün ekranların gölgesinde daha yüksek sesle yankılanıyor. Biz ise hâlâ ‘bağlanıyoruz’ sanırken aslında yalnızlaşıyoruz – hem kendi içimizde, hem de en yakınlarımızla. Bu yazı, modern çağın en sinsi tuzağını anlatıyor: Görünüşte ‘sosyal’ olanın, bizi nasıl ‘yal(ın)’ bıraktığını.”

Günlük sohbetlerde yeni tanıştığımız biriyle derin sırlarımızı dökmek, sonra pişmanlık ve utanç hissetmek…

Bu, birçok insanın ara sıra yaşadığı bir durum. Ancak DEHB’li bireyler için bu, kronik bir döngüye dönüşebiliyor: Düşünmeden konuşmak (oversharing), ardından gelen yoğun kaygı ve sonunda sosyal ilişkilerden kaçınma, hatta tam bir sosyal çöküş.

DEHB’nin dürtüselliği, beynin fren mekanizmasını zayıflatıyor. Akla geleni hemen söyleme eğilimi, sosyal sınırları aşmaya yoluyor. Araştırmalar, DEHB’li yetişkinlerin büyük kısmında oversharing’in yaygın olduğunu gösteriyor. Çünkü sosyal ipuçlarını okumada zorluk yaşanıyor; karşındakinin rahatsızlığını fark etmeden konuşma uzuyor.

Bu tabloyu ağırlaştıran ise anksiyete bozuklukları. DEHB’lilerin yarısına yakınında sosyal anksiyete eşlik ediyor. Sessizliği doldurma ihtiyacı veya reddedilme korkusu, aşırı paylaşımı tetikliyor. Kısa vadede rahatlama sağlasa da, sonrasında “vulnerability hangover” geliyor: Utanç, pişmanlık ve daha derin kaygı.

Burada kritik rol oynayan Rejection Sensitive Dysphoria (RSD) – reddedilme hassas disforisi. DEHB’nin sık görülen bir eşlikçisi olan RSD, en küçük eleştiri veya algılanan reddedilmede yoğun acı yaratıyor. Oversharing, bu acıyı önleme çabası: Hızlı bağ kurmak için kendini açmak. Ama paylaşım sonrası pişmanlık, RSD’yi körüklüyor ve döngü kısırlaşıyor.

Bu döngünün en yıkıcı sonucu ise sosyal çöküş ve izolasyon. Oversharing sonrası gelen utanç, kişiyi sosyal ortamlardan uzaklaştırıyor. Araştırmalar, DEHB’li gençlerin ve yetişkinlerin önemli ölçüde yalnızlık yaşadığını, sosyal izolasyonun anksiyete ve depresyonu artırdığını gösteriyor. Zamanla kişi ilişkilerden kaçınıyor, arkadaşlıkları kaybediyor ve tam bir yalnızlığa gömülüyor.

Tam bu noktada devreye giren modern bir araç ise sosyal medya – ya da daha doğru bir ifadeyle sos-yal(ın) medya. Görünüşte bizi birbirimize bağlayan bu platformlar, aslında derin bir yalnızlaşma ve yabancılaşma yaratıyor. Aynı odada, aynı masada oturan aile üyeleri veya arkadaşlar, gözlerini telefon ekranlarından ayıramıyor; gerçek sohbet yerine yüzeysel “hımm”lar ve “afedersin”ler kalıyor. Elektrik kesintisi olduğunda bile ancak o zaman birbirleriyle konuşabilen aileler…

Bu, trajikomik bir tablo: Teknoloji, aklımızı ele geçirirken kalbimizi dumura uğratıyor, gerçek bağlantıları öldürüyor.

Sosyal medya, oversharing’i de körüklüyor: Dürtüsel paylaşımlar, anlık beğeni arayışı, kısa vadeli rahatlama ama uzun vadede daha fazla utanç ve izolasyon. DEHB ve anksiyete zaten hassas olan bireylerde bu, yalnızlığı katmerliyor. Toplumun kalbi yaralanıyor; aile yapısı bozuluyor, gençler ve kadınlar üzerinden ahlaki tahribat artıyor. Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle, “müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî”[1] – bu araçlar, doğru kullanılmazsa ruhumuzu ve toplumumuzu ifsad ediyor.

Beş unsurlu bu sarmal – DEHB, anksiyete, oversharing, sosyal çöküş ve sos-yal(ın) medya – birbirini besliyor. Dürtüsellik başlatıyor, kaygı körüklüyor, aşırı paylaşım ve dijital bağımlılık rahatlama gibi görünüp ceza oluyor, izolasyon ise her şeyi derinleştiriyor. Sonuç: Zedelenen ilişkiler, yalnızlık epidemisi ve duygusal tükenmişlik.

Ama çıkış yolu var. Farkındalıkla başlayın: Konuşmadan ve paylaşmadan önce kısa duraklama (“pause” tekniği), sosyal ipuçlarını gözlemleme pratiği. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), mindfulness ve DEHB tedavisi (ilaç + terapi) bu döngüyü kırıyor. Teknolojiyi bilinçli kullanmak, Risale-i Nur prensipleriyle Kur’an ve Sünnet merkezli bir hayatı esas almak, edep ve erdemle yalnızlaşmaya karşı direnmek… Uzman desteği, oversharing’i yönetirken gerçek bağlantıları yeniden kurmayı sağlıyor.

“Ekranı kapatmak, sessizliği doldurmak için acele etmemek ve bir insanın gözüne bakarak konuşmak… Belki de en büyük devrim, bu kadar basit bir dönüşte saklı. Çünkü gerçek bağ, kalpten kalbe kurulur; beğeni tuşuyla değil, samimiyetle. Yalnızlaşan bir dünyada, birbirimize uzanan bir el hâlâ en güçlü ilaçtır. Sosyal değil reel hayata tutunmak temennisiyle.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şuâlar (179)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Neden Şahs-ı Manevi?

Neden Şahs-ı Manevi?

Ortak Ruh – 3

Şahs-ı Manevî üzerine tefekkür ve tezekküre devam ediyoruz.

Şahs-ı manevî, insanların bir araya gelmesiyle oluşan kolektif bir ruh, tüzel kişilik olduğu için, bu fertlerin kalitesi, ahlâkî duruşu, ihlâsı ve manevi gücü, şahs-ı manevînin sağlamlığını doğrudan etkiler.

Şahısların Kalitesinin Şahs-ı Manevî Üzerindeki Etkisi

İnsanların Kalitesi ve Şahs-ı Manevî doğrudan alakalıdır. Şahs-ı manevî, onu oluşturan fertlerin manevi, ahlâkî ve fikri niteliklerinden beslenir. Cemaatin İhlas, takva, fedakârlık ve yüksek ahlâk gibi vasıflara sahip olması, şahs-ı manevîyi güçlendirir. Mesela, herkesin ortak gaye için samimi bir şekilde çalışması, cemaatin kolektif gücünü artırır ve şahs-ı manevîyi daha etkili kılar. Kollektif hareket eden cemaatse ferdi harekete göre çok büyük başarı elde edebilir. Üstadımın iğne ustası misalini hatırlayalım.

Mukavemet Gücü: Şahısların manevi dayanıklılığı, yani salabeti şahs-ı manevînin sağlamlığına doğrudan yansır.

Eğer bireyler, nefsin heva ve hevesatına, lehvîyata karşı dirençliyse, bu durum şahs-ı manevîyi de lehviyat karşısında daha mukavim hale getirir. Zira cemaatin her bir ferdi, zincirin bir halkası gibidir; halkalar ne kadar sağlam olursa, zincir de o kadar güçlü olur.

Şahs-ı Manevînin Zayıflamasının Etkisi

Şahs-ı manevî zayıfladığında, cemaatin de manevi dayanıklılığı olumsuz etkilenir. Çünkü şahs-ı manevî, insanlara destek, motivasyon ve manevi bir zırh sağlar. Eğer cemaatin ortak ruhu dağılırsa, bireyler yalnızlaşır ve nefsin hevesatına karşı daha zayıf düşebilir. Bu, hem bireysel hem de toplu mücadele gücünü azaltır.

Lehviyat ve Hevesat Karşısında Mağlubiyet: Şahs-ı manevînin zayıflaması, cemaatin ortak iradesinin ve manevi bağının çözülmesine yol açar. Bu durumda dünyevi arzular, lehviyat ve nefsin hevesatına karşı daha savunmasız kalır insan. ihlâsın yerini riyâ, uhuvvetin yerini nifak alırsa, cemaat dağılır ve bu tür olumsuz etkilere karşı mukavemetlerini kaybeder cemaat.

Çözüm Yolu ve Güçlendirme Yolu Nedir Dersek Şayet;

Şahs-ı manevîyi güçlendirmek ve bireylerin mukavemetini artırmak için şu adımlar önemlidir:

Bireysel Gelişim: Her bir şahsın kendini manevi, ahlaki ve ilmi yönden geliştirmesi, şahs-ı manevîyi güçlendirir. Kur’an ve sünnet ışığında bir hayat tarzı, insanın ve cemaatin ve şahs-ı menevinin kalitesini artırır.

İhlâs ve Uhuvvetin Korunması: İnsanların samimiyetle ve kardeşlik ruhuyla hareket etmesi, şahs-ı manevîyi sağlamlaştırır. Bu, lehviyat ve hevesat karşısında toplu bir direnç oluşturur. İnsan Şahs-ı maneviye salabeti nispetinde Kur’an ve sünnet perspektifinde hayat yaşamaya gayret ederse yaptığı şeylerde günlük hayatta bir manevi güç veya kalkan hissedebilir üzerinde. İhlas ve uhuvvetin ehemmiyetine dair külliyatta ve hatıralarda bir hayli mehaz mevcut.

Sizdeki İhlâs ve Metanet şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve sertretmeye kâfi bir sebeptir. Ve Risale-i Nur zinciri ile kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde adalet-i İlâhiye, hasenelerin seyyielere racih gelmesiyle affettiğine binaene hasenelerin rüçhanına göre muhabbet ve afe muamelesini yapmak lâzımdır.

Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek sıkıntıdan bir titizlik, bir asabilik ile zararlı bir hiddet iki cihetle zulüm olur. İnşaallah birbirinize sürurda ve tesellide yardım edip sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.”[1]

“Risale-i Nur’un, Kur’an’ın nurlu bir tefsiri olarak, müellifi olan Hz. Said’in bir İslâm fedaisi olarak hizmette bulunmaları ve böylece bilinmesi, var olan bir gerçeğin idraki ve anlaşılması demektir. Bu zamanda samimî uhuvvet ve muhabbetle iman ve Kur’an yolunda birbirine bağlı bir cemaate dayanmak, istinat etmek, elbette en büyük bir kuvve-i maneviyedir.”[2]

Kardeşim! Artık siz hizmeti düşünmeyin, Risale-i Nur kendisi tevessü eder. Siz aranızdaki uhuvveti, tesanüdü, muhabbeti muhafaza edin. Cenab-ı Hak en muhalife bile bu hizmeti yaptırabilir.”[3]

Hülasa: Şahs-ı manevî, insanların kalitesinden doğar ve onların manevi gücüne bağlıdır. Şahıslar ne kadar ihlâslı, ahlâklı ve mukavim olursa, şahs-ı manevî de o kadar güçlü olur. Ancak şahs-ı manevî zayıflarsa, bireyler de lehviyat ve hevesat karşısında mağlup düşebilir. His ve hevese kapılıp yanlış şeylere tevessül edebilir. Bu nedenle, hem bireylerin hem de cemaatin manevi kalitesine odaklanmak, şahs-ı manevînin lehviyata karşı zafer kazanmasını sağlar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle,

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur.[4]

Demekki cemaatin ruhu, fertlerin ruhundan daha büyüktür; ama bu ruh, fertlerin kalitesiyle şekillenir ve kuvveti değişir.

Hatta üstadımız Divan-ı Riyasetin güçsüz, hükümsüz olmasının bir sebebi de şahs-ı manevinin güçlü olmaması zayıf kalmasını şu suretle ifade etmektedir ki;

Şahsî meziyetleri vardır, cemaat ruhu tevellüd etmedi.

“Ene”leri kavîdir, delinmedi ki bir “nahnü” olsun.

“Ben”, “biz” olmadı.

Mesaîlerinde teşarük düsturuyla işe girişildi, teavün düsturu ihmal edildi.

Teşarük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar.

Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.”[5]

Demek ki napıp yapıp şahs-ı manevi tesis edilip muhkem kılınmalıdır. Nazarlar şahıslara değil Risale-i Nur merkezli hizmete temerküz ettirilmelidir.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şualar (330)

[2] Mihmandar Hatıralar (243)

[3] Mihmandar Hatıralar (575)

[4] Mesnevi-i Nuriye (102)

[5] Asar-ı Bediiyye (108)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Ortak ruh olan Şahs-ı Manevî üzerine

Ortak ruh olan Şahs-ı Manevî üzerine

Bu yazımız inşaallah bir serinin ilk yazısı olarak mukaddeme hükmünde olacaktır.

Şahs-ı manevî kavramı özellikle Risale-i Nur Külliyatı’nda Üstadım Bediüzzaman Said Nursî tarafından sıkça vurgulanan bir kavramdır ve bir topluluğun, cemaatin veya bir grup insanın ortak irade, gaye ve manevi birikimle oluşturduğu kolektif kimliğini tüzel kişiliğini ifade eder.

Bu kavram, insanların tek başlarına yapamayacağı işleri, ortak bir ruh ve şuurla gerçekleştirebilmesinin önemini ortaya koyar.

Bu manayı Üstadım Bediüzzaman hazretleri şöyle ifade ediyor:

Zaman cemaat zamanıdır.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir.

Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir.

Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur.[1]

Şahs-ı manevînin önemi üzerine şu noktalar öne çıkar:

Kolektif Güç ve Birlik: Şahs-ı manevî, insanların bir araya gelerek oluşturduğu manevi bir güçtür.

Tek bir kişinin sınırlı kapasitesine karşılık, bir topluluğun ortak aklı, iradesi ve enerjisi çok daha büyük bir etkiye sahiptir. Bu, özellikle iman ve hizmet gibi yüksek idealler için birleşen cemaatlerde daha belirgindir. Çünkü ortak bir adanmışlık hissiyle hareket edilmektedir.

Süreklilik ve Kalıcılık: Şahs-ı manevî, insanlardan bağımsız olarak varlığını sürdürür. Tek bir kişi vefat etse veya ayrılısa bile, cemaatin ortak ruhu ve misyonu devam eder. Bu, bir davanın sürekliliği için kritik bir özelliktir.

Manevi Dayanışma: Şahs-ı manevî, insanların birbirine destek olması, kusurlarını örtmesi ve ortak bir hedefe yönelmesiyle güçlenir. Bu dayanışma, hem bireylerin manevi gelişimine katkı sağlar hem de topluluğun etkisini artırır.

Hakikatin Temsili: Üstadım Bediüzzaman’a göre, şahs-ı manevî, hakikatin ve doğrunun daha güçlü bir şekilde temsil edilmesini sağlar. Canlıdır, ruhludur. Bir cemaat, ortak bir şuurla hareket ettiğinde, hakikat daha geniş kitlelere ulaşır ve daha etkili olur. Mesela bir hizmet planlaması yapalım. Bu hafta herkes çevresinde en az bir kişiyi derse davet edecek. Bu saikle hareket edilsin denilse. Adanmışlık hissiyle hareket ederek herkes o hafta birilerini davet etmiş olsa derse ve onlar da gelse. Ortak şuurla hareket edilmenin bir misali olur.

Veya Risale-i Nur Külliyatı’nı sadeleştirme meselesinde tüm nur talebeleri bu teşebbüsün yanlış olduğunu ifade etti. Ortak bir noktaya herkes parmak bastığı için yankısı da büyük oldu.

Uhuvvet ve İhlas: Şahs-ı manevînin müstakim bir şekilde var olabilmesi için uhuvvet ve samimiyet yani ihlas şarttır. İnsanların nefislerini arka plana atarak ortak bir gaye için çalışmaları, şahs-ı manevînin gücünü artırır.

“Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi, asrın içtimaî ve ruhî ve dinî hastalıklarını teşhis etmiş ve müzminleşmiş içtimaî illetleri tedavi edecek şekilde Kur’an-ı Hakîm’in hakikatlarını İlahî bir emirle, bu zamanda yaşayan bütün insanlara arzetmiştir.”[2]

Hülasa: şahs-ı manevî, bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu manevi bir birliktelikle, hem dünyevi hem de uhrevi hedeflere ulaşmada büyük bir potansiyel taşır. Şahs-ı manevi, adeta cemaatin ruhudur. Bir şahıstan çok daha büyük bir tesir icra eder. Bu nedenle, özellikle manevi hizmetlerde, cemaatin ortak ruhu ve dayanışması vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ortak ruh geliştirilip tekamül ettirilemezse zaten “hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.[3] Yani hizmet cemaat olarak değil hobi olarak devam eder. Bu sebeple şahs-ı manevi tekemmül ettirilip ortak ruh inkişaf ettirilmelidir.

Ne mutlu şahs-ı maneviden hissesi azim olana.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mesnevi-i Nuriye (102)

[2] Şualar (444)

[3] Lemalar (160)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Adâvete Muhabbet

Adâvete Muhabbet

Bedîüzzaman Said Nursî, insanın fıtratındaki muhabbet duygusunun yanlış yönlere sapmasıyla ortaya çıkan bir tehlikeye dikkat çekmektedir. “Adâvete muhabbet” ifadesi, bu noktada insanın düşmanlık hislerine duyduğu ilgiyi eleştirir. Çünkü insanlar muhabbet yerine kin ve adavetle bir nevi kendine adavet etmiş oluyor. Çünkü kâinat muhabbetle yaratılmıştır. Bu mayayı çıkartmaya çalışınca kendi sistemine zıt bir tutum sergilemiş oluyor. Bir süre sonrada ben merkezli bir anlayış türemiş oluyor.

“Adâvete muhabbet”, kelime anlamıyla “düşmanlığa sevgi beslemek” ya da “düşmanlıktan hoşlanmak” gibi çevrilebilir. Bu da mecazî olarak şöyle bir durumu anlatır:

İnsanların düşmanlıktan, çekişmeden, çatışmadan, kavga ya da nefretten hoşlanması ya da bunu beslemesi.

Muhabbetin çapı, oranı azalınca insan kendini sever ve narsist bir anlayışa bürünerek kendi gibi düşünenleri sever ve sayar bir hale gelir. Hizipçilik de bunun kaçınılmaz sonucudur.

Adâvete Muhabbetin Mahiyeti

Muhabbet, Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin bir tecellisidir. Ancak bu yüce hissin yanlış kullanılması durumunda, kin ve düşmanlık gibi olumsuz duygulara dönüşebileceği de aşikârdır.

Bu mesele şu ifadelerle izah edilmiştir:

Muhabbetin Hıyâneti: Muhabbet bir elmas niteliğindedir. Yanlış yere sarf edilirse kıymetsiz bir cam parçasına dönüşüp insanı da geçimsiz, uyumsuz ve yanlış yerlerde muhabbet aramaya başlar.

Burada, insanın muhabbet duygusunu Allah’ın rızasına uygun olmayan yerlere harcamasının fıtrata aykırı olduğu topluma bakınca görünmektedir.

  • “Gayr-ı meşru’ muhabbet, hem taklid ve hem ülfet.”[1]
  • “Gayr-ı meşru’ bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azab çekmektir.”[2]
  • “Yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşru’anın cezası, merhametsiz bir musibettir.”[3]
  • “Gayr-ı meşru’ bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adavet[tir][4]
  • “Gayr-ı meşru’ muhabbetin akıbetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.”[5]

Düşmanlık Yerine Muhabbet Yol Haritamız Olmalıdır

Düşmanlığı adaveti sadece şeytana, nefsin fenalıklarına, gayr-ı meşru’ yaşantı ve ahlaka tahsis etmek gerektir. Yoksa ehl-i imana karşı adâvete sebep olacak şekilde düşünceler beslemek, ıslâh yerine ifsada yol açar.

Düşmanlık adavet hissi insanın yönetim birimini ele geçirirse insanın nefsi ve şeytanı vesveselerin ve evhamın adeta menbaı olur.

Toplumda adâvete muhabbet arttıkça, huzur azalıyor.
İnsanların giderek daha fazla düşmanlığa meyletmesi muhabbetin azalmasıyla alakadardır.

Bazıları sanki barıştan değil, adâvetten hoşlanıyor. Yani kavgadan, kaostan besleniyorlar hoşanıyor, menfaat buluyorlar.

  • “adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır.”[6]

Bu adâvet hissi, akıl nurunu söndürür. Düşmanlık öyle bir ateştir ki, başta bu hissi büyüten, besleyen sahibini yakar. Tıpkı haset gibi…

Osmanlı’nın en parlak dönemlerinde toplumun muhabbet ve dayanışma ile ayakta durmuştur. Bu birlik beraberlik manası ruhunun kin ve adâvetle zedelendiğinde Devlet-i Aliye çöküşe geçmiştir.

Muhabbet, âlem-i İslâmın mayasıdır. Ehl-i imanın arasındaki ihtilaf ise adâvet ateşiyle büyür ve önü alınamaz bir aşamaya gelebilir.

  • “Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine derç edilmiştir.”[7]

Risale-i Nur’da, düşmanlık/adavet duygusunun köreltilmesi ve yerini sevgi, muhabbet, affedicilik ve hoşgörüyle bırakması gerektiği önemle vurgulanmıştır.

Adâvet hissi, insanın hem ruhunu kemiren hem de toplumsal yapıyı ifsad ederken; muhabbet, hakiki saadeti temin eder. Bedîüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’nda birlik beraberlik manasını sürekli yenilemiş ve ittihat, tesanüt çağrısı, bu nebevi prensiplerin hayata geçirilmesi çabasıdır.

Bunu şöyle bir şiirle de ifade etmek istiyorum ki,

Ne garip bir çağda yaşıyoruz…
Sözden çok sitem, muhabbetten çok kin adavet dolaşıyor aramızda.
Gönüller hasret muhabbetin sıcaklığına,

Gözler öyle alışmış ki kavgaya,

Bir tebessüm bile şüpheyle karşılanıyor karşı tarafta.
Sanki herkesin içinde bir yangın var, ama kimse su taşımıyor;

Herkes körükle gidiyor ateşin yanına,

Ateşini arttırıyor inşirah vermek yerine.

Bir zamanlar insanlar küs kalmaktan utanırdı. Şimdi barışmak zayıflık sayılıyor.
Oysa hakikat şu ki, düşmanlık güçlü kılmaz kimseyi, sadece yorar.
Ama nedense, adâvete muhabbet eden çok.
Kırılmayı sever gibi bazıları, kırmayı daha çok.
Küsmeyi onur, affetmeyi zaaf sanan kalpler dolanıyor aramızda.

Hâlbuki muhabbet, en büyük direniştir bu çağın karanlığına.
Affetmek, sevmek, sarılmak bu insanlıktır.
Bunlar zayıf değil, cesur yüreklerin işidir.

Fıtratını koruyan insanın şiarıdır bunlar.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (710)

[2] Sözler (634)

[3] Sözler (359)

[4] Mektubat (75)

[5] Mektubat (472)

[6] Mektubat (265)

[7] Sözler (358)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Tesadüm-ü Efkâr ve Kabil-i İltiyam Meselesi

Tesadüm-ü Efkâr ve Kabil-i İltiyam Meselesi

Bediüzzaman Hazretleri bir çok meseleye işaret ettiği gibi “tesadüm-ü efkâr” meselesi ile “ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak” tehlikesini, birbiriyle sıkı münasebet içinde olarak bizlere izah etmektedir. Zira hak namına ve hakikat hesabına olan fikir ayrılıkları hayırlı bir inkişaf doğururken, nefs-i emmare hesabına ve tarafgirlik saikiyle hareket eden ihtilaflar milletin kuvvetini zayıflatır, hatta hiçe indirir. İhtilaf doğurur inkişa’a sebep olur.

Müspet ve Menfi İhtilafın Ayrımı

Bediüzzaman Hazretlerinin ihtilaf meselesine yaklaşımı çok farklıdır. İhtilafın iki şekilde tezahür edebileceğini ifade ederek kavram karmaşasının önüne geçmektedir.

Müspet ihtilaf: Fikirlerin çarpışması, hakikatin inkişafına, yeni yaklaşım tarzları ve düşüncelerin meydana çıkmasına hizmet eder. Hakikatin her köşesini izhar eder ve ilmin terakkisine vesile olur. Bugünkü teknoloji ve ilim buna en güzel misaldir.

Menfi ihtilaf: Tarafgirane, garazkârane ve nefis hesabına olan fikir ayrılıkları, hakikati perdelediği gibi, fitne ve tefrikanın kaynağı olur. Bu tür ihtilaflar millet içinde ebedî bir yarılmaya ve inşikaka sebep olabilir.

Bu hususta, Mektubat’ta ihtilafın mahiyeti şöyle beyan edilmektedir:

“Hadîsteki ihtilaf ise, müsbet ihtilaftır. Yani: Herbiri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa’y eder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilaf ise ki: Garazkârane, adavetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; Hadîsin nazarında merduddur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.”[1]

Menfi ihtilafın akibeti hiç şüphesiz ki kuvvetin, kazanım ve birikimlerin zayi olması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri, “Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak” çıkacağına dair beyanında, millet içinde menfi ihtilaf ve tefrikanın milletin iç kuvvetini kendi içinde tüketerek onu zayıf düşüreceğini, hatta yok olma tehlikesine sürükleyeceğini haber vermektedir. Bir tür iç savaş gibi ama ya fiziki ya fikrî olarak.

Kur’an-ı Kerim de bu tehlikeye şöyle işaret eder:

“Ve Allah’a ve Resûlüne itaat edin, çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz elden gider.”[2].

Nitekim tarih boyunca büyük devletlerin yıkılmasının en mühim sebeplerinden biri dâhili bölünmeler ve menfi ihtilaflar olmuştur.

Mesela, Endülüs Emevîleri, Selçuklular ve Osmanlı Devleti’nin zayıflama süreci iç çatışmalar ve hizipleşmelerle başlamış, milletin birlik ve beraberliği bozuldukça devlet gücünü kaybetmiştir. Kuvvetini kaybeden bu devletler düşmanların iştahlarını kabartmış ve düşmanları bu ihtilaflardan faydalanarak ihtilafı körükleyip bir tarafa destek olarak planlarını çok rahat gerçekleştirme fırsatı bulmuştur.

Uhuvvet ve İhlâs Düsturu

Emirdağ Lâhikası’nda bu meselenin çözüm yolu şöyle beyan edilir:

“Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehemmiyetli sebebi: Mesleğimizin esası olan ‘İhlâs’ bizi men ediyor. Çünkü bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkûreler sahibi, her şeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da o dünyevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor.”[3]

İmam Gazali de aynı mevzuda “İhtilaf-ı ümmet rahmettir” hadisini şöyle tefsir eder:

“Ümmetin kurtuluşu, itaat ve istikamettedir. Tefrika ise helâk sebebidir. İhtilafın fitneye dönüşmesi, devletlerin yıkılışına sebep olur.”

Gazali bu konuda tecrübeli bir isimdir. Büyük Selçuklu’da hem ilim sınıfında hem de siyasi sınıfta rey sahibidir.

Abdülkadir Geylani Hazretleri ise cemaatin vahdetini muhafaza etmenin ehemmiyetine şöyle işaret eder:

“Bir vücutta başkalaşan uzuvlar ahenk içinde çalışmazsa, beden zayıflar ve çürür. Bir millet de, eğer fertleri arasında menfi ihtilaf ve bölünme olursa, düşmana yem olur.”

Bediüzzaman Hazretleri, milletin kuvvetini zayi etmemesi için müspet ihtilafı teşvik ederken, menfi ihtilafı şiddetle reddetmektedir. Çünkü eğer millet, menfi tarafgirlik, particilik ve hizipçiliğe düşerse, kuvveti hiçe inecek, dış düşmanlara karşı da zayıf kalacaktır. Kazanımlarını da zayi edebilir bir pozisyona gelebilir hafazanallah.

Bu sebeple, ihlâs düsturu ve müspet hareket prensibi gereği menfi tarafgirlikten kaçınılmalı, İttihad-ı İslam düsturuyla hareket edilmelidir.

“…Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ve ittihad-ı İslâm avamda ve ehl-i siyasette hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor.”[4]

“Risâle-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlâs; iman, Kur’an hakikatlarından başka hiçbir şeye âlet, tâbi’ [değildir.]”[5]

Şeair-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yegânesi; ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır.”[6]

Komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik; doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor.

Ve bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-i Kur’aniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir.

Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmağa vesile olduğu gibi, bu vatanı istila-yı ecanibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.”[7] Yani İttihad-ı İslamiyettir.

“Türkiye, İslâm dünyasının garbî kal’asıdır.

Türkiye’siz ittihad-ı İslâm mümkün değildir.”[8]

Bunu bilen küresel akıl Cennet misal ülkemizde her fırsatta menfi olan ihtilafı kullanarak ülkemizde karışıklıklar çıkartmaya çalışıyor. Aktörler, isimler, hadiseler değişse de emel ve hedefleri değişmiyor. Mesela vaktiyle bu ülkede sekiz yüz bin Ermeni ve iki yüz bin Yahudiye Müslüman ve Türk Kimliği verildi. Neden bu yapıldı ilerleyen zamanda hem fiziki hem de zihni işgâllere zemin hazırlamak için mi acaba diye komplo teorileri zihne gelmiyor değil. Bunlar ekonomik ve sosyal olarak belirli yerleri ellerinde tutarak toplum mühendisliği yaptılar bir asırdır. Şimdiki toplum bunların eseri yani.

Cenâb-ı Hak, bizleri fitne ve tefrikadan muhafaza eylesin ve vahdet-i İslamiyeye muvaffak kılsın. Âmin. Böyle olursa iş kendiliğinden çözülür.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mektûbat (268)

[2] Enfâl Suresi (46)

[3] Emirdağ Lâhikası-1 (39)

[4] Şualar (442)

[5] Emirdağ Lâhikası-1 (257)

[6] Emirdağ Lâhikası-2 (24)

[7] Emirdağ Lâhikası-2 (24)

[8] Tarihçe-i Hayat (720)

Kaynak: RisaleHaber