Kategori arşivi: Risale Çalışmaları

RÛHUN DUYGULARINA DAİR BİR TAHLİL

Son devir ilim, hikmet, irfan, maneviyat ve cihad erbabından olan Üstad Bediüzzaman Said Nursi, insan ruhunun his boyutunu, bu boyuta dair sırları Lem’alar isimli kitabında, özellikle 17. Lem’ada işlemiştir. Bu lem’anın 14. Notası 4 Remiz halinde ruhun yönelişlerini inceler. İlk remiz, ruhun zaman ve mekan-üstü yapısını; ikinci remiz her ruhtaki aşk-ı beka duygusunun ve tatmin çaresini; üçüncü remiz ruhun hislerinin özelliklerini ve hassas yapısını; dördüncü remiz ise, marifetullah ve tevhid sırlarına dair tefekkür ve zikir ile ruhun gelişme seyrini, manevi hayat mertebelerini ele alır.

Bu makalede 3. Remiz’i ele alacak, bu metni hem zahir cephesiyle, hem remzettiği hakikat ve sır boyutuyla inceleyerek Bediüzzaman’ın ruha dair tespitlerini ortaya koymaya çalışacağım:

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini (ruhani özelliklerini) onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi (çoğunluğu) içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder (kapsar).

Bu bölüm, insanın ilmî mahiyetinin Ehadiyet tarzında olduğunu işliyor. Ehadiyet, okyanusu alır, cem eder, bir bardağa sığdırır. Okyanus sığmazsa, bardağı bir ayna yapar; okyanusu, bardakta en azından yansıması, sureti ile gösterir. Bu şekilde onu manevi ve ilmî olarak bardakta gösterir. İşte aynen bunun gibi Cenab-ı Vahid-i Ehad, yarattığı bütün âlemleri bir okyanus gibi, insanın ruh aynasında ilim bazında cem etmiş. Bu cem haliyle insan ruhu geçmiş-gelecek bütün âlemleri içinde hisseden bir çekirdektir. Dünyaya ekilir, ta ki açılsın ve âlemlerden bir âlem olsun. Bu ise hakiki ilme mazhar olmak, ilmiyle amel etmekle mümkündür. İlim, ruha kadar sindirilirse, kişiye bir nur verir. O nur ile, hakikati ve İlahi tecellileri âlemde temaşa edecek bir seviyeye yükselir. Temsildeki göz misali… Fakat bu yön çok hassastır, o nur kıl kadar ufak bir günahta, göz ile işlenen bir hatada, sönüp gider. O yüzden ruhun nuru, göz takvasına bağlıdır. Bu takva ile nura erenler, hakiki âlimler ve hak katında “âlem” olanlardır.

Üstad ruhun bu engin potansiyelini anlatmak için vurgu yapıyor: “ Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. ” Yerleşemez çünkü o anda ruh kendini ifade ediyor. Hem diyor: “ zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde… ” Ruh için dünya bir zindandır. Sıkışıklık yeridir. Mümin ruhu, bunu tam hissettiği için “ Dünya müminin zindanıdır.[1] Zaman zaman of of dememizin arka planında bunlar yatıyor. İnbisat-ı ruhîye fikir ve zikirle erişenin yüzü değil tâ gözünün içi sevinçle güler. Ruhun potansiyelleri damlalıktan havuzluğa, havuzluktan göllüğe, göllükten denizliğe ve denizlikten okyanusluğa doğru inkişaf ettikçe insan mes’ud olur. Ruhuyla Allah’ın nuruna ve lem’alarına ayna haline gelir. Ruhun büyümesini gösteren bu boyutlar Vâhidiyet tecellileridir. Vâhidiyetin, mutlak boyutuna doğru bu şekilde genişleyen bir ruh, kendini genişlediği nisbette güvende hisseder. Çünkü bu genişleme o âlemlerin de tevhid ile Allah’ın kontrol elinde olduğu şuuruna kişiyi eriştirir. Tevhidi hissetmek, hem güven verir, hem kişiye kuvvet kazandırır.

Ruhun aslî yapısı Ehadiyettir. Eğer Vahidiyet dairesini hissedip gelişemezse bu sefer ufak ve anlık şeylere, odaklanır. Onlarda bu sefer sonsuz şekilde dalmak ister. Bu nokta çok tehlikeli… Bazen tek bir zevk için iki cihanını yakar. O derecede odaklanıcı, kör ve sağır olur. Akıl, kalb gibi dünyaları yutan yönlerini duymaz. Mutluluğu o zevkte, o küçük heyecanda, o farklı lezzette arar. Mutluluğu orada bulacağını sanıyor. Fakat tattıktan sonra görür ki o zevk ve lezzet yeni bir prangaymış. Ruhun gırtlağını daha da sıkar. Tekrar of of etmeye ve eskisinden daha derin ve yanık oflama, günahından dolayı kendini mücrim ve bedbaht hissetmeye başlar. Tam bir yeise düşer. Bu noktada ruhun şifası, ümittir.

Ruhun Ehadiyetle odaklanıp fani olacağı, kendini kaybedeceği, Baki-i Vahid-i Ehad’dir. Odak merkezi yanlış tayin edilince kişi bu sefer zevk ve lezzette anlık bir mutluluk hissettiği için kendi cismine ve canlılığına âşık oluyor. Aşk-ı beka ile onu korumak istiyor. Aldığı cüz’î zevki biraz daha uzun alabilmek için ya daha yoğun zevk veren farklı dozda uyuşturuculara veya süreci biraz uzatabilen mutluluk haplarına kendini kaptırır. Adı da ilginç… Onlar mutluluk hapları değil, kullananların ruhunu boğan, nefes aldırmayan birer boyun prangasıdır. Bir tasma gibi nefis köpeğini peşinden sürüklüyorlar.

Bu tarz şeyler “bir dal sigara, bir fırt çek” gibi ufak şeylerle başladığı için Üstad:  hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırmadiyor. Üstad insan fıtratını çözmüş. Baştaki Fâtır-ı Hakîm tabiri zaten bu kısmı ifade eder: Sende bir fıtrat var ve bu fıtrat kendini öyle veya böyle ifade edecek. Ya hodbinlikle kendine ve zevklerine odaklılık tarzında veya hudabinlikle Allah’a ve Onun rızasına odaklılık şeklinde… Hiç kimse bu kanunun dışına çıkamaz, diyor.

Bir lokma: Bir haram lokma diğer haram lokmaların başlangıcıdır. Her büyük yanlış küçük yanlışlarla başlar. Dün komşusunun yumurtasını çalan, bu gün tavuğunu, yarın kasasını, öbür gün devletin hazinesini çalar.

Bir kelime: Bir kez söylenen bir yalan diğer yalanların anası olur. O yalanı anlaşılmasın diye başka yalanlara girer, yalancı olur çıkar. Yalan büyüye büyüye kişiyi Allah’ı yalanlayan bir münafık haline kadar getirir. Kişi nasıl münafık oldu? O bir kelimeyi söylemekle…

Bir dane: Haksız elde edilen bir küçük çekirdek, bir tohum kişinin haram lokma yemesine yol açar. Farkında bile olmaz. Önem vermez. Fakat dane de olsa haram haramdır. Haramı ise ateş temizler. Bu açıdan “ helallik alma” kültürü önemli bir meseledir.

Bir lem’a: Bu da manevi tuzaklarla ilgili… Bir lem’a hükmünde bir rüya veya aklına görünen muhtemel bir mana ile yoldan çıkan veya çıkmaya başlayan çok kişi var. Rüyasında kendini Mehdi görüp gerçek Mehdi zanneden birçok insan var. Kur’an ve hadisten aklına görünen farklı bir mana ile kendini farklı hissetmeye başlayan ve bu farkı çevresine hissettirmek için Ahiretini berbat eden çok kişi oluyor. Şahsiyetçilik ve ego-santriklik hastalıklarıyla…

Bir işaret: Maddi ve manevi de olabilir. Karşı cinsten gelebilecek bir işaret, bir ses, bir görüntü kişiyi alabora edebilir. Odaklanma olursa zaten iş kopmaz bir bağ haline gelebilir. Genç bir sahabe olan Şekel bin Humeyd (RA) Resulullah’dan (ASM) bir dua öğretmesini istiyor. O da şunu öğretiyor: “ Allahümme inni euzü bike min şerri sem’î ve min şerri basarî ve min şerri lisanî ve min şerri kalbî ve min şerri meniyyi[2] ( Allah’ım kulağımın şerrinden, gözümün şerriden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve menimin şerrinden sana sığınırım. ) Yani karşı cinsten duyduğun namahrem ses sahibine dönüp bakma! Bakarsan beğenirsin ve konuşmak istersin. Konuşursanız bir birinizi seversiniz. Severseniz zina etmek istersiniz… Hata nereden başladı? Bir işaret hükmünde olan bir sese dönüp bakmayla!

Bir öpme: Burası zaten açık. Sırf medeniyet icabı diye bir kez tokalaşma ile nice aileler yıkıldı. Yıkılır da… Çünkü bir reaksiyonu başlatmış oluyoruz. Zincirleme şekilde, domino taşları gibi bir birini etkiliyor. Ufak hatalar, muazzam yanlışların başlangıcı oluyor. Piknikte yakılan ateşin 1.000.000 ağacı yakan bir yangına dönüşmesi gibi… O yüzden Kur’an diyor: “ Velâ takrabu mâle’l-yetîm[3] ( Himayeniz altındaki yetimin malına yaklaşmayın), “ velâ takrabu’z-zina[4] ( Zinaya yaklaşmayın. )

Remiz yönü: Üstad Bediüzzaman bu metinde ruha ait iki sırrı açıyor: Ruhun, Vahidiyet cephesi var. Bu cephe ile hükmetmek, geniş alanlarda yayılmak, emretmek, sözünün geçmesini istemek ve bunu görmeyi arzu etmek her bir ruhta temel bir arzu olarak var. Bu açıdan kalıbı da, kalbi de, bedeni de, dünya da ona dar geliyor. Daha geniş yer istiyor. Yani mekan değil zaman-üstü olmak istiyor.

Diğer sır ise, ruhun Ehadiyet cephesidir. Bu cephesiyle ruh odaklanıcıdır. Hatta kilitlenici, saplantılı bir ruh hali sergileyebilecek bir yönü var. İlk yönüyle her şeye ulaşmak ve her şeydeki birliği görmek istediği gibi, bu yönde ise bir şeyde her şeyi görmek ister. Her şeyin ve kendisinin Allah nazarında değerli olduğunu görmek ister. Her ruh için en büyük teselli, birilerinin nazarında önemli olmaktır. Önemli olana yönelindiği ve iltifat edildiği gibi, ruh da aynı şekilde iltifat, takdir, beğeni ve değer görmek ister. Allah’ın ona değer verdiğini hissetmesi ruhun en büyük saadetidir. Onun sevgisini, Onun yanında olduğunu ve Onunla olduğunu her an hissetmek ruha hem teselli verir, hem huzur kazandırır, hem güven duyurur, hem kuvvet olur.

Vahidiyet yönüyle gelişme, ruhun celal sıfatına ve Celâlî isimlere ayna olmasını sağlar. Ehadiyet yönüyle gelişme, bir şeyde her şeyi bulma, ruhu hem mutmain eder, hem cemal sıfatına ve Cemâlî isimlere ayna haline getirir. Bu şekilde, insan Vahidiyet içinde Ehadiyet olan “Vahdâniyet” e ruhuyla ayna olduğu gibi, Celal içinde Cemal olan “kemal” e de ruhen mazhar olur. Ruh için kemal, Vahdâniyete mazhariyettir. Bu mazhariyetle Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın boyutuyla Allah’ın onu kuşattığını hakkalyakin bilip hissedecek hale gelir.

Bu durumda bir cam parçası gibi cismiyle bütün gökleri ve manevi âlemleri kendinde cem eder, yansıtır. Hem hafızası, sayısız ilimlerin mahzeni ve Levh-i Mahfuz’un bir aynası haline gelir. Bu şekilde ezelden ebede kadar sayısız ilimler onda görünebilir. Bu manaya mazhar olan Hz. Ali “ Evvellerin ve âhirlerin ilimlerini benden sorun ki size haber vereyim ” der.[5] Haber verdiği her şey ise, hakikatin ta kendisidir. Demek Allah onun ruhunu bu şekilde nurlandırmış.

                                                                                                                                                                      Erdem AKÇA

[1] Müslim, Zühd: 1; Tirmizî, Zühd: 16; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2:197, 323, 389, 485.

[2] Ebû Dâvûd, Vitir 32; Tirmizî, Daavât 74.

[3] En’am suresi, 152.

[4] İsra suresi, 32.

[5] Celcelutiye ve Ercûze Kasideleri.

RİSÂLE-İ NUR’DA ŞUHÛR-U SELÂSE (ÜÇ AYLAR)

RİSÂLE-İ NUR’DA ŞUHÛR-U SELÂSE (ÜÇ AYLAR)

Risâle-i Nur’un Müellifi Üstad Bediüzzaman Hazretleri külliyatta şöyle işliyor:

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

     

       “Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!

      Sizin, bu mübarek şuhûr-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regâib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn.”[1]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

       Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhûr-u selâse-i mübarekeyi ve bilhâssa bu geceki Leyle-i Regaib’i tebrik ediyoruz.”[2]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

  Bütün ruh u canımızla Receb-i Şerîfinizi ve şuhûr-u selâsenizi tebrik edip Cenab-ı Erhamürrâhimînden niyaz ediyoruz ki; hakkınızda ve hakkımızda seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandırmağa bu üç mübarek ayı vesile eylesin, âmîn.”[3]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

      Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhûr-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve her bir Risâle-i Nur talebesinin manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.”[4]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

      Bugün manevî bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telaş, bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen ve derd-i maişet için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir mübarek hatıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki:

      Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevablı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye’de geçirmek, elbette büyük bir kârdır.”[5]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim, bu Medrese-i Yusufiye’de ders arkadaşlarım!

     Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur’anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’an’la ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”[6]

       “…Hem ehl-i dünya bidayette, iki sene zarfında iki âdimektub yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misafirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-ı Rahîm’im ve Hâlık-ı Hakîm’im o zulmü bana merhamete çevirdi ki; doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergubeye ve bir uzlet-i makbuleye koymağa çevirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ İşte hal ve istirahatim böyle…”[7]

       “Bu şuhûr-u selâse çok kıymetdardır. Leyle-i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâellah Kur’an’a ait mesaille iştigal, bir nevi manevî mütefekkirane Kur’an okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat-ı Kur’an manaları risâlelerin istinsah ve mütalaalarında vardır itikadındayız. Zâten bu ciheti siz takdir etmişsiniz.”[8]

       “Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor. Manevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhûr-u selâse ve muharremede Âlem-i İslâm manevî havası, umum ehl-i imanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı safileştiriyor, güzelleştiriyor. Müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder.

       Fakat o şuhûr-u mübareke gittikten sonra, âdeta o âhiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi; dünya sergisi açılmağa başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir. Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risâle-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünki başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeğe sebebdir. Zira gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmağa kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.”[9]

       “Aziz, sıddık kardeşlerim!

       Evvelâ: Receb-i Şerifinizi ve yarınki Leyle-i Regaibinizi ruh-u canımızla tebrik ederiz.

   Sâniyen: Me’yus olmayınız, hem merak ve telaş etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye inşâellah imdadımıza yetişir.[10]

       “Aziz kardeşlerim!

      İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisata karşı, ihlas kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemler ile herbirinin a’mal-i sâliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi, lisanlarıyla herbirinin takva kal’asına ve siperine kuvvet ve imdad göndermektir. Ve bilhâssa fırtınalı tehacüme hedef olan bu fakir ve âciz kardeşinize, bu mübarek şuhûr-u selâsede ve eyyam-ı meşhurede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdar ve şefkatkârların şe’nidir. Bütün ruhumla bu imdad-ı manevîyi sizden rica ediyorum. Ve ben dahi, iman ve sadakat şartlarıyla, Risâle-i Nur talebelerini bütün dualarıma ve manevî kazançlarıma, yirmidört saatte, iştirak-i a’mal-i uhreviye düsturuyla, bazan yüz defadan ziyade Risâle-i Nur talebeleri ünvanıyla hissedar ediyorum.”[11]

     “Ben bu sene çok zaîf ve ihtiyar ve âciz bir halde bulunduğumdan, genç kardeşlerimden manevî muavenetlerini bu mübarek şuhûr-u selâsede rica ediyorum. Herbirisine birer birer selâm ve dâreynde selâmetlerine dua ediyoruz.”[12]

       “Bu şuhûr-u selâse, seksen küsur sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücahidler, onu kazanmağa çalışacaksınız. Cenab-ı Hak, her bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Berât ve Leyle-i Kadir kadar kıymetdar eylesin, âmîn.”[13]

     “Seksen küsur sene manevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şuhûr-u selâsenizi ve Leyle-i Regâibinizi bütün ruhumla tebrik ediyorum.”[14]

Said Nursî


[1] Kastamonu Lahikası, s. 84.

[2] Kastamonu Lahikası, s. 147.

[3] Emirdağ Lahikası II, s. 63.

[4] Emirdağ Lahikası II, s. 121.

[5] Şualar, s. 493-494.

[6]Şualar, s. 505.

[7]Tarihçe-i Hayat, s. 178.

[8]Barla Lahikası, s. 332.

[9] Kastamonu Lahikası, s. 66.

[10] Şualar, s. 494.

[11] Kastamonu Lahikası, s. 149.

[12] Kastamonu Lahikası, s. 148.

[13] Kastamonu Lahikası, s. 86.

[14] Kastamonu Lahikası, s. 250.

Aşk-ı Beka

Soru 9: Lem’alar 17. Lem’anın 14. Nota’sının Remizleriyle beraber açabilir misiniz? Ayrıca 4. Remiz sonundaki “kelime-i tevhid ile kalbi söylettirmek ve ruhu işlettirmektir” sözünde Üstad burada neydi kasdetmiş? Tarikatlardaki gibi mi?

Cevap 9: Bu bölüm 4 remizden oluşuyor. Remiz, sembolik ifade demektir. Yani meseleyi bir dış yönüyle anlayacaksın, bir de sembolik olarak anlatmaya çalıştığım bir mesele var. Onu görmezsen diyor Üstad, asıl kasdettiğim şeyi anlamamış olacaksın. İnşaallah her iki boyutu beraber ele alacağız:

İkinci Remiz: Ba’zı eblehler var ki, Güneşi tanımadıkları için, bir âyinede Güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedid bir his ile onun muhafazasına çalışır. Tâ ki içindeki Güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh; Güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasiyle fena bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki Güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görülen Güneş; âyineye tabi değil, bekası ona mütevakkıf değil.. belki Güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna meded veriyor. Güneşin bekası onunla değil; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, Güneşin cilvesine tabidir.

Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mâhiyetin, bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedid bir muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve mâhiyetin için değil.. belki o âyinede isti’dâda göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelâl’in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Mâdem öyledir. “Ya Bâki Entel Bâki” de. Yâni mâdem sen varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..

Burada Üstad ilk şifreyi “ebleh” kelimesinde koymuş. Anahtar orada. Ebleh, ileri seviyede geri zekalı demektir. Kökü, belâhettir. Zıddı ise, zekâvettir. Zeki olanlar meselenin anahtarını elde ederler, diyor. Yani bu kısımda işin kabuğunda kalmamak, meselenin hakikatine geçmek gerekir. O zaman mesele anlaşılır.

“Güneşi tanımadıkları için…”: Güneşin varlığını bilmek ayrıdır, güneşi tanımak ayırıdır. Güneşi tanımak onun ışıması, sayısız şeylerde kendi görüntüsünü ışığı vasıtasıyla oluşturması, şeffaf şeylerde bizzat görünmesi, ısısıyla her şeyi ısıtması, ışığında 7 rengi olması, aynı anda sayısız şeye ışık ve ısı verebilmesi, aynı anda sayısız şey üzerinde ısısıyla değişiklik yapabilmesi ve yansımalar oluşturabilmesi gibi özellikleri görmek ile olur… Bu tanıtma bize nerede bir renk görürsek Onun güneşten olduğunu ve güneşe ait olduğunu bilme ve müşahede etme seviyesine bizi eriştirir. Güneşten uzaklaşan bir kişinin hayatının soğuğa ve karanlığa mahkûm olduğu anlayışına bizi ulaştırır. Bu noktada Üstad bizi bir konuda dikkate davet ediyor:

“ Güneşi tanımadıkları için, bir âyinede Güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedid bir his ile onun muhafazasına çalışır. Tâ ki içindeki Güneşi kaybolmasın. ”: Dıştan bakılınca burada saçma bir davranış var gibi görünüyor. Fakat hepimiz bu saçma davranışı yapıyoruz. Nasıl ve niçin? Hepimiz aynayı seviyoruz, aynanın muhafazasına ve bekasına çalışıyoruz. Üstad bu noktada bir şey fark ediyor: Bizler aynaların bekasını neden istiyoruz, çünkü ondaki güneşin yok olacağını düşünüyoruz. Ayna var olduğu sürece güneş hep orada var olacak, hep görünecek. Biz de güneş ile irtibatımızı sağlamaya devam edeceğiz. Üstad burada tespiti yapıyor: Biz aslında aynayı sevmiyoruz. Biz aslında aynadaki güzelliği, kemali, o ışıltıyı seviyoruz. Biz onun kalıcılığını istiyoruz. Eğer ayna kalıcı olursa o cemal ve kemal de kalıcı olur diye düşündüğümüz için aynanın bekasını arıyoruz. Burada bir kör nokta var o da şu: Hislerimiz güzellik ve mükemmelliği aynanın zâtî özelliği biliyor. Ondaki güzelliği onun görüyor. İşte bu nokta mana-yı harfî mana-yı ismî, tevhid ve şirk ayrım noktası… O cemal ve kemal o şeyin zâtî özelliği mi yoksa onda bulunan başkasına ait bir tecelli mi? Buranın da anahtarı zâtî ve tecelli kavramlarının farkını bilmek… Bir özellik bir zâtta, zâtî ise, yani onun zâtından kaynaklanan bir özellikse o özelliği ondan hiç kimse alamaz ve ayıramaz. Mesela insanın sonsuz câhilliği var. Bilmediğimiz şeylerin sayısını da bilmiyoruz. Bizde azıcık bir bilme de var. Bizdeki zâtî özellik, bilmemek ve cehalettir. Tecelli özellik ise, ilimdir. Bilmediklerimiz, sonsuzdur. Biz bu sonsuz câhilliğimizle dünyaya geldik, o özellikle yaşıyoruz, onunla ölüyoruz, onunla diriliyoruz, onunla ebedî yaşıyoruz. İlimde ilerleyen kişiler ne diyorlar: “ Bildiğim bir şey varsa o da bir şey bilmediğimdir.” O halde insandan istenen bilmek değil, bilmediğini bilmek, cehaletinin onun zâtî ve aslî malı olduğunu fark etmektir. Hiç kimse insandan bu cehaleti söküp alamaz. Fakat bir kişi o insanın kafasına vuracağı bir darbeyle veya vereceği bir elektroşokla hafızasındaki bütün bilgileri silebilir. İnsandan alınabilen ve gidebilen bütün özellikler, “tecelli” sınıfına girer. Bütün vücudu felç olan birinin, kudreti gider. Çıldıran birisi, iradesini kaybeder. Kör olan birisi görmesini; sağır olan biri, işitmesini; ölen birisi hayatını kaybeder. Bu manada ilim, irade, kudret, işitme, görme, hayat bizde zâtî özellik değildir. Cevşen’deki Veyse’l-Karanî Hz.lerinin Münacatı bu konuyu güzel işliyor. Bu inceleme gösterir ki insandaki veya diğer canlı ve cansızlardaki güzellik de, mükemmellik de tecellidir. Eğer zâtîyet hakiki ve mutlak bir zâtiyete doğru yükselirse, Allah’ta olduğu gibi, o durumda onun sıfatlarının ondan ayrı olabileceğini düşünmek imkânsız olur. İnsanın zâtiyeti de hakiki bir zatiyet değil. Buna rağmen insandaki cehaleti komple kaldırmak, onu mutlak manada ilim sahibi yapmak ne kadar zor olduğu malumken İlahî zâtiyeti akıllar idrak edemez.

Kilit nokta burası, bizler diğer nesne ve kişilerde, cemal ve kemali görüyoruz. Onlar bir manevi güneş gibi, bize sıcaklık ve ışık ve renk veriyor. Biz onları hayranlıkla seyrediyor ve seviyoruz. Öyle seviyoruz ki o güzellikler kaybolmasın diye dua ediyor, onlar ölmesin diye hayatımızı feda ediyoruz. Oysa o da bizim gibi bir insan veya mahluk! Dert, orada gözüken o güzellik ve mükemmellik kaybolacak endişesi… O cüz’î güzellik ve mükemmelliğin aynaya başka birinden yansıyan özellikler olduğu idrak edilse, bütün kâinatta ve kendimizde, geçmiş ve gelecekte sürekli görünen güzelliklerin de aynı mahiyetten olduğu fark edilirse akla şu gelecek? “ Bu sayısız güzellik ve mükemmellik tecellileriyle kâinatı böyle manevi ve daimi bir Cennet’e dönüştüren Külli Cemal ve Bâki Kemal sahibi kim? O Mutlak Güzel ve Mükemmel kim? ” Akıl bu şekilde cemalden Cemîl’e, kemalden Kâmil’e şeklinde tevhid yolculuğuna çıktığı an karşısında Zâtî, Mutlak ve Bâki Cemal ve Kemaliyle Zât-ı Akdes’i bulur. Üstad burada meseleyi verir:

Ne vakit o ebleh; Güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasiyle fena bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki Güneşe çevirir.”: Aynanın ölmesiyle ölmediği ifadesi, canlılar âlemindeki faniliği anlatıyor. Kırılmasıyla fena bulmadığı ifadesi, cansızlar âlemindeki fâniliği anlatıyor. Mesele bunu derk etmek… Bunun da derkinin yolu, her bahar yenilenen sayısız güzellikteki çiçekleri görmek; ölen ağaçlardan sonra dünyaya gelen yeni ağaçları; ölen insanlar ve Allah dostlarından sonra dünyaya gelen yeni insanlar ve Allah dostlarını görmek… Cansızlar dünyasında da Allah’ın sanatının sürekliliğini temaşa etmek… Bunu görmek, idrake vesile olur. Bu sürecin milyonlar, milyarlar yıl boyunca böyle olduğunu, ebediyen böyle olacağını, bu sanat ve güzelleştirme fiilinin zaman-üstü olduğunu fark etmek, idrak etmektir. İdrak hakikatin kalbe inmesi, kalbin hakikate iman etmesidir. Kalb hakikati idrak ettiği an, yönünü Baki Cemal ve Kemal sahibi Sani-i Mutlaka çevirir.

“O vakit anlar ki, âyinede görülen Güneş; âyineye tabi değil, bekası ona mütevakkıf değil.. belki Güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna meded veriyor. Güneşin bekası onunla değil; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, Güneşin cilvesine tabidir.”: Üstad bu meseleyi izah sadedinde 33. Söz’de beka bahsinde, zamanı bir nehre benzetir. Mahlukatı bu nehirde oluşan kabarcıklara… Cenab-ı Hakk’ı ise güneşe benzetir. Mahlukattaki hayatı, bir güneş cilvesi olarak ifade eder. Kabarcıklar patladıkça yeni kabarcıklarda hayalî güneşçikler görünüyor. Onlar da hayatla parlıyorlar, der. Yani kâinatı güzelleştiren hayat hakikatidir. Onu mükemmelleştiren şuur ve akıldır. Fani hayatların kabarcığın patlamasıyla ölmesi, fani şuurların kabarcık patlayınca sönmesi seni üzmesin, der. O kabarcıkları hayattar şekilde parlatan ve parlak gösteren bu hayat ve şuur tecellileri Zât-ı Hayy-ı Kayyum’a aittir. O Bâkidir. Zaman ona tesir edemez. O zamanı etkisi ve kontrolü altında tutar. Dilediğine hayat verir, dünyaya gönderir. O dilerse bütün geçmişten daha güzel bir gelecek yaratır. Hayat ve varlık Onun elindedir. Hiçbir şeye, hiçbir kimseye takılıp kalma! Hz. Ebu Bekir (RA) gibi “ Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o öldü. Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki O, ölümsüz Diri’dir ” demek… Bu hakikatli ve zâtîyetli bakış, fanilerden yüzünü bakiye çevirme dersidir. Hz. Ebu Bekir bize diyor ki: “ Sen, Hz. Muhammed’in (ASM) zâtını seviyor idiysen bil ki o da diğer faniler gibi öldü ve söndü. Eğer Ondaki cemal ve kemali seviyorsan bil ki o harikulade cemal ve o fevkalade kemal Zât-ı Cemil-i Mutlak ve Zât-ı Kemal-i Mutlak’ın Hz. Muhammed (ASM) aynasında görünen bir tecellisinden ibarettir. Ona aittir. Hz. Muhammed’in (ASM) cemal ve kemali değil! Sen aynaya ve aynanın bekasına aşktan vazgeçip Baki-i Hakiki’ye yönelirsen hakikati idrak etmiş, Sonsuz bir Cemal ve Kemali bulmuş olursun.” Bu şekilde aynalardan vazgeçip aynada yansıyana yürürsen aynaların kırılmasıyla sen de kırılmaz, onların ölmesiyle sen de ölmezsin. Hakikat noktasında hayatın da, varlığın da, bekanın da tek kaynağı Cenab-ı Hakk’tır. Bütün hayat sahipleri canlılıklarını, varlık ve bekalarını Ona borçludur. Her şey hayatı ve varlığıyla Onun varlık, birlik ve diriliğine aynalık ederek hizmet ediyorlar. Her şey fanilik ve ölümleriyle de Onun bekasına, sermediyetine, hayat ve varlığının hakiki ve zâtîliğine işaret ediyorlar. Bu sağlıklı bakış ve hissediş insanın aklını, kalbini, ruhunu hatta nefsini, benliğini Allah’a odaklar. “Allah kuluna kâfi değil mi?”[1] ayetini yaşatır. Allah dostlarının ölümü, âlimlerin yok olması onu yeise düşürmez. Çünkü “Mutlak Dost ve Mutlak Âlim olan Allah var, O yeter ” dedirir. Bu manada bu zâtî tevhidi idrak eden kişi fanilerden yüzünü ve özünü tam manasıyla çevirir Hz. İbrahim (AS) gibi “İnni veccehtü vechye lillezi fatara’s-semavati ve’l-ard[2] ( Ben yüzümü, özümü, ruhumu gökleri ve yeri bu fâni fıtratta döndüm, ona odaklandım ) der.

Allah’ın varlığı, hayatı ve bekası üzerinde derin tefekkürler, Onun sıfatlarının ve özelliklerinin zâtîliği konusunda derin inceleme ve hissedişlerden sonra kâinat ta ezelden ebede, dünya ve ahiret de bir aynalar âlemi olarak görünecektir. Aynalardaki parıltıların aynada görülmesinin devamlılığının kaynağının da ayna olmadığı idrak edilir. Mesela güneş ile ayna arasına bulut girdiğinde aynadaki görüntü kaybolur. Aslında bu gösterir ki ayna ne kadar baki olursa olsun onu kendi güzelliğine ayna kılan ona bakmadığı ve odaklanmadığı sürece onda bir yansıma oluşamaz. Bu durum gösterir ki yansıma başkasındandır, ona aittir. Aynaya düşen, yüzünü güneşe dönük tutmak, her an ondan o tecelliyi alacak şekilde bulundurmaktır. Buna “kulun Allah’tan rıza hali” diyoruz. Allah’ın tecellisinin aynada oluşması haline “Allah’ın kulundan razı olması ” hali diyoruz. Bu manada kâinatın aynalığı gösterir ki, Allah onların varlık ve hayatından razıdır. Bizim için Cennet’ten daha üstün olan rıza meselesi ise, bizim varlık ve hayatımızı iman ve amel ile hayatlandırmamız, mülk cihetimiz gibi melekût cihetimizi de Allah’a odaklayarak, Onun rızasına ermeye çalışmaktır. Mülkteki rıza bizi, fâni bir hayata mazhar etti. Eğer melekutûmuzda da rıza makamını elde eder ve Allah’a odaklı bir hayatı yaşarsak bu rıza bize ebedî varlık ve hayatı kazandıracak. Bu kazancı zerre zerre hissettirecek… Allah’a odaklı olma nisbetinde kendi iç dünyasında Onun tecellilerini hissetme ve Onun tecellilerini şuurlu şekilde diğer şuur sahiplerine gösterme seviyesine ilerleme olur. Bu noktada Üstad diyor:

“ Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mâhiyetin, bir âyinedir.”: Kalb için Üstad, Mesnevi- Nuriye’de şuurlu bir ayna ifadesi kullanır. Kendinde yansıyanı hissedebilen ve bilen bir ayna… Bu yönüyle kalb sonsuz saadetlere erişebilir, der.

Hüviyet: Bu kelime Külliyatta 2 manada kullanır. Ya kişinin kim olduğunu bildiren ve gösteren sureti manasında… Kişinin sureti diğer kişilerden ayrı olduğu için Onu zahiren de olsa bildiren bir alamettir. Veya kişinin zâtı, kendisi manasındadır. Bu yönüyle insanın kimliğini, kim olduğunu ifade eden yöndür. Asıl manası budur. Çünkü ikiz kişiler bazen o kadar bir birine benziyor ki onları ayırt edecek yön onların hakiki hüviyetleridir. Bu noktada Üstad, senin zâtın hakiki bir zatiyet değil; İlahî Zâtın varlığını ve birliğini ve bekasını bildirmek için yaratılmış bir aynadır. Sen Onun Hüviyetini ve Hüve ismini yansıtmak için var kılınmış bir hüviyeti taşıyorsun. Senin kim olduğun çok önemli değil! Çünkü sen âciz ve zayıfsın, fakir ve muhtaçsın. Fakat Onun kim olduğu, kimliği ve zâtî özellikleri çok önemli! Çünkü her şey ve herkes Ona muhtaç, Onun huzurunda çaresiz. Senin iradenle taşdan kuş olmaz ama O irade ettiği zaman lavlardan okyanuslar, buzullar çıkar. O istedi mi, yoku var, varı yok eder. Sen Onun iradesini, iradenin varlığıyla bildirmek, Onun kudretine kudretinle işaret etmekle vazifelisin, diyor.

Mahiyet: Bu kelime bir şeyin ne olduğu ile ilgilidir. Yani fonksiyonları, neler yapabildiği ile ilgili… Mesela “ İnsan nedir? ” sorusunun cevabı insanın mahiyetinin izahı olur. Fakat “ Ahmed kimdir? ” sorusunun cevabı onun hüviyetinin izahı olur. Ayrım noktası, irade sahibi olup olmamaktır. Mesela bizler “ At nedir, ot nedir, taş nedir? ” diye sorarız. Bu gayet normal ve doğru! Fakat ata, Küheylan adını taksak, ota Benekli ismini koysak, hatta taşa da Kabataş adını koysak asla şöyle sormayız “ Küheylan, Benekli ve Kabataş kimlerdir? ” diye sormayız. Çünkü iradesi olmadığı için hüviyeti yoktur.

Bu noktada Üstad diyor ki, seni diğer insanlarla ve mahlukatla ortak kılan özelliklerin, seni herkesten ve her şeyden ayıran hususi özelliklerin de, yani mahiyetin ve hüviyetin de Allah’ın bir aynasıdır. Onun ilim ve iradesinden feyz alıyor. Üstad bu noktada tespite giriyor:

“Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedid bir muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve mâhiyetin için değil.. belki o âyinede isti’dâda göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelâl’in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş.”: Üstad burada oku dışarıdan içeriye çevirdi. Dış dünya ayna olduğu gibi sen de aynasın, dedi. Dış dünyadaki aynaların bekasını istediğin gibi sen kendi varlık ve hayatının bekasını arzuluyorsun. Ta ki hayat ve varlık aynanda gördüğün güneşçik baki kalsın, yok olmasın. İşte burada Üstad kalbimizin gözünü açıyor: Sende bulunan şiddetli muhabbet-i beka, senin kendi bekan için değil. Çünkü sen baki değilsin. Sen sende görülen İlâhî tecellilere âşıksın. Onların bekasını arıyor ve istiyorsun. Ne senin suretin, ne senin kalbin, ne senin mahiyetin ve ne de hüviyetin bekaya sahip değil! Mahiyeti, hakikati, hüviyeti ile zâtî manada Baki olan Allah’tır. Sen bu kırılacak varlık şişesine değil, Baki Vacibü’l-Vücuda ve Kayyum-u Sermedî’ye dayan! Sen sönecek bu hayat ve şuura değil, Ezelî ve Ebedî, Baki ve Sermedi Zât-ı Hayy-ı Kayyum-u Mutlaka tutun! Ta ki bu fena âleminin dalgaları senin kapıp götürmesin. Senin fıtratındaki o aşk-ı beka, senin kendini sevmen, kendi bekanı sevmen için verilmemiş. Çünkü sende sana ait bir beka yok. O aşk, Baki-i Hakiki için verilmiş. Ki bir kalb, aşk ile Kendisine yönelirse o da rızasıyla o kalbe, mahiyet ve hüviyete beka cilvesi verir. Onu da kendisiyle bakileştirir. Fakat şart şu ki, o kalb, mahiyet ve hüviyet bir ayna gibi daima yüzünü Ona dönük tutacak… Aksi halde o cilveye sırtını çevirmiş ve o beka hissini kaybetmiş olur. O dilerse ve isterse seni de, sevdiklerini de rızasıyla bakileştirir. Eğer bu şiddetli muhabbeti Baki-i Hakiki’ye yöneltirsen, hem kendi bekanı hem sevdiklerinin bekasını Onun rızasıyla kazanırsın. Aksi takdirde hem kendinin hem sevdiklerini faniliğini acılar içinde yaşar bu kalbi perişan edersin.

Allah’ın beka verebilirliğinin bir işareti şudur: Yeryüzünde nesnelerin ve canlıların varlık ve hayat süreleri çok farklı… Saniyelik ömürleri olan mikroplardan tutalım, binlerce yıl yaşayan zeytin ağaçlarına kadar, onlardan tutalım milyar yıl yeryüzünde nesilden nesile devam eden canlı türlerine kadar bir hayat yelpazesi gösteriyor ki, mutlak ölülük olan mutlak yokluktan Mutlak Hayat sahibi olan Allah’ın iradesine doğru yaklaşıldıkça ve O irade ederse hayat, anlık olmaktan günlük, yıllık, asırlık, çağlık, binler-milyonlar-milyarlar yıllık süreçlere varacak şekilde uzayabiliyor. Bu durum gösterir ki, Allah dilerse dilediği kişi için ölümsüz ve sonsuz bir hayatı da verebilir. Onun varlığını da sabit ve baki kılabilir. Sabun köpüğünden çok kırılgan cam parçalarına, onlardan taşa ve demire şeklinde dayanıklılık ve kalıcılık noktasında farklılıklar olması gösterir ki, Allah isterse her şeyi köpük gibi dayanıksız, isterse taş ve demir gibi veya çok daha sağlam ve sarsılmaz metin varlıkla, baki kılabilir. O halde:

Mâdem öyledir. “Ya Bâki Entel Bâki” de. Yâni mâdem sen varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..: Evet, madem Baki ve Sermedi Hayy-ı Kayyum var. Ve madem şu anki varlık ve hayatımızı da yapan ve veren zâten Odur. Madem O varlığımızdan razı ve hayatımızı seviyor. Mülk cephemizin varlığı ve diriliği buna delildir. O halde melekut cephemizi Onun rıza ve muhabbetine tahsis ederek, aşk-ı beka ile Ona odaklandıktan sonra kendimiz hakkında fena ve zeval dosyasını ebediyen kapatabiliriz. Madem O Baki ve Sermedî’dir. Fena da gelse, zeval de gelse, ölüm de gelse, hatta ruhumuzu da yok etse yine önemli değil. Çünkü bize bize ait değiliz. Bizi yapan O, bize bizlik algısı veren O… O var olduktan ve baki olduktan sonra sorun yok. Mühim olan Onun varlığı, bekası ve devamı. O varsa zaten her şey var. O varsa o halde rızası ve muhabbeti de var. Rızası ve muhabbeti varsa her şey için beka ve ebediyet de var demektir. Onun bekası ve vücudu ile insan ve her şey çin ebedî ve baki bir varlık ve hayat tahakkuk ediyor. Onun bekası ve rızasına aşk ile bağlanmakla insanın bütün sevdiklerinin de bekası ve ebediyeti tahakkuk ediyor. O halde “ Hasbiyallah” ( Allah bana yeter ) ve “ Hasbünallahu ve ni’mel vekîl ” ( Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, koruyucudur. )

Remiz yönüne gelirsek: Her şeyin mahiyeti bulunuyor. Bu mahiyet, mantık bilimine göre,  hakikat, hüviyet ve zâtiyetten oluşuyor. Bunlardan hüviyet, onun sureti ve zahiri… Zâtiyet, onun bâtını ve manası… Hakikat ise onun değişmez özelliği ve sabit özüdür. Dün neyse yarın da o odur. Fakat dün cüz’îdir, yarın küllî… Çekirdek ve ağaç gibi… Bu yönüyle her şey zaman-mekan aynasında kendini gösteren İlahî bir ilimdir. Hüviyet ve zâtiyetiyle an’da bulunur, bir mekana hapsolmuş surette… Fakat burada bulunmasının sırrı, hakikatini küllileştirmedir. Cüz’iyetten gelir (Evvel) külliyete gider (Âhir). Manası ise, külliyet kesbetmek için ta’lim ve cihaddır ( Zâhir ve Bâtın).

Fakat bu yolculukta külliyet kesb edebilmesinin için Allah, kendine odaklılıktan (hodbinlik) çıkıp ruhuyla bedenini ayırmasını şart koymuş. Ayırmazsa kendini bedeninden ibaret zanneder. Ayırdığında ruh, Baki olan Allah’a odaklandıkça, maddeden sıyrıldıkça kendini İlâhî ilimde bulur, görür. Onun baki bir ilmi olduğunu hissetmeye başlar. “O beni bilsin yeter, O beni görsün yeter” mantığı ve ihlasıyla ruhu nefes almaya başlar. Ruh büyüdükçe, maddeye hâkim olur. Onun verdiği kuvvetleri, kendi kemali için kullanır. İlk durumda ise, madde ruhu hapseder, onu kendine hizmet ettirir. Altıncı Sözde nefis namına kullanılan gözün süflî seviyesi, Allah namına kullanıldığında aldığı yüksek seviye bu meseleyi anlatır.

Fani bir cisim, tükenen kuvvet ile beraber baki bir ilmin eseri olan sayısız özellik bizde görünüyor. Aynadaki güneş temsili… Güneşi sevdiğimiz, onun bekasını arzuladığımız için yanlışlıkla bu fani bedenin bekasına âşık oluyoruz. Üstad bizi uyarıyor, ilim zamansız-mekânsızdır. Zamansız ve Mekansız olan Allah’ın en temel sıfatlarındandır. Alim ismi açısından bakılırsa her insan ve her şey, İlahi ilimdedir, İlâhî ilimden gelir, yine İlâhî ilme döner. Biz İlahi ilmin şuurlu bir tecellisi ve aynasıyız. İlim, ölümsüzdür. İlmiyle âmil olmak bu ölümsüzlüğü yaşamak demektir. Çünkü İlâhî ilim ve hayatla temasa geçmektir. Bu açıdan hayat, bilfiil bekayı yaşamak demektir. İşte fiziksel hayattan kalbî, ruhî ve sırrî hayata doğru hayat küllileştikçe, bu ölümsüzlüğü daha iyi hissetmeye, ilmin bekasını tam manasıyla idrak etmeye ilerler. Eğer bildiği konular, sabit hakikatler ise, o hakikat hangi zamanda hangi mekânda görünüyor ve hükmediyorsa o büyük hâkimiyetin etkisi altına girer ve o etkiye tabi her şeyle bir birlik hissetmeye başlar. Eğer o hakikat Esmaü’l-Hüsna’nın hakikati ve sırları ise tam manasıyla zamansızlık ve mekansızlığı Allah ile, Onun bütün tecellileriyle ve icraatlarıyla birlik içinde hisseder. Bunun tek şartı, kendi aynası kırılsa da ilmin ve her şeyi bilen Muhît-i Mutlak’ın baki olduğunu, Hafîz-i Hakiki’nin Levh-i Mahfuzunda her şeyi muhafaza edildiğini, Hz. Azrail’in (AS) en değerli varlığımız olan ruhlarımızı sadece almadığını aynı zamanda onları koruduğunu bilmektir. Azrail, İbranice’de, Allah’ın en iyi koruyucusu demektir.

Asıl mesele kendi hakikatini, hüviyetini önce idrak etmek, sonra onları Kur’an ve Sünnet’in hakka uygun, hakikate tabi, itidalli, kudsî ve nurlu emir ve yasaklarıyla terbiye edip dünya içinde saadet-i ebediyeyi elde etmektir. O zaman ruh çekirdeğimiz, hayat ağacı haline gelir. Ruh, Ehadiyete aynadır. Ehadiyet ise, her şeyi kendinde toplar, cem eder. Ağaç gibi bir yapıyı süzer, toplar, onu bir çekirdek kılar. O çekirdeğin büyüyüp gelişmesi gerekir. Sonraki bölüm bu konuya dair sinyaller veriyor:

(devam edecek…)

[1] Zümer suresi, 36.

[2] En’am suresi, 79.

NURLAR ŞİİRİ

NURLAR ŞİİRİ

Nurları aldım elime,
Hakikat oldu ayan.
Okudum kelime kelime,
Dedim ne güzel bir beyan. 

Nurlar ile biz, cihad ederiz.
Fethedip kalpleri, ferah ederiz.
Nurları okur, rahat ederiz.
Niza’ değil ikna ederiz.

Nur-u Kur’ân elimizde,
Özümüzde, sözümüzde.
Tefsir-i Kur’ân’dır bu,
Risale-i Nur gönlümüzde.

Aldım elime Sözler’i.
Hep hakikat özleri.
Besmele ile başlayıp,
İhya etti bizleri.

Aldım elime Kastamonu.
Baktım içi hep dopdolu.
Her mektup ayrı feyiz,
Ayrı bir nurla dolu.

Aldım elime Şualar’ı,
Serâser Nur Deryaları.
Savunmayı öğrendim,
Okumakla müdafaları.

Aldım elime Barla.
Şerefyâb etti Hak Teâlâ.
Mütalaa ve talim ile,
Çeşme-i Nur gibi çağla.

Aldım elime Mektubat’ı.
Okudum sual cevapları.
Kalbimi ve nefsimi,
İkna ediyor izahları.

Aldım elime Emirdağ’ı.
Gördüm çalkantılı zamanı.
Üstâd vermiş talebelerine,
İz’an ile mizanı.

Aldım ele Lem’alar’ı.
Hak affede biz kulları.
Kıssa-i Yunus ve Eyyub ile,
Sardı Nurlar yaralarımı.

Aldım elime Tarihçe-i Hayat’ı.
Tanıdım Üstâd-ı Hayatı.
Asrın vekilini ve hizmetini,
Ders verdi bana hayatı.

Aldım elime Sikke’yi.
Gördüm dest-i gaybî’yi.
Tevafuklu kerametlerle,
Etti bu davaya tasdiki.

Aldım elime Mesnevi-i Nuriye.
Nurları derc etmiş i’lemler ile.
Gel ey kardeşim sen de,
Nur fidanlığını görmeye.

Aldım elime İşârâtü’l-İ’caz’ı.
Tefrik ettim îcaz ile i’cazı.
At üstünde yazmış Aziz Üstâd’ım,
Gördüm Kur’ân’daki ince i̇’cazı.

Aldım elime Asâ-yı Mûsa.
Fışkırır ab-ı hayat nereye vursa,
Kemâl-i imanı kazanır,
Bu Nurlar’ı anlarsa.

Aldım elime İman ve Küfür Müvazeneleri.
Hidayet ve dalâlet mukayeseleri.
İmandaki cennet çekirdeğini,
İspat ediyor Kur’ânî hakikatleri.

Aldım ele Muhâkemat’ı.
Eski Said’in mülahazâtı.
Nebeân etmiş akabinde,
Nur-efşan Risalâtı.

Abdulkadir Çelebioğlu

Risale-i Nur’da Yaratılış ve Sembolik İfadeler

Soru 9: Lem’alar 17. Lem’anın 14. Nota’sının Remizleriyle beraber açabilir misiniz? Ayrıca 4. Remiz sonundaki “kelime-i tevhid ile kalbi söylettirmek ve ruhu işlettirmektir” sözünde Üstad burada neydi kasdetmiş? Tarikatlardaki gibi mi?

Cevap 9: Bu bölüm 4 remizden oluşuyor. Remiz, sembolik ifade demektir. Yani meseleyi bir dış yönüyle anlayacaksın, bir de sembolik olarak anlatmaya çalıştığım bir mesele var. Onu görmezsen diyor Üstad, asıl kasdettiğim şeyi anlamamış olacaksın. İnşaallah her iki boyutu beraber ele alacağız:

BİRİNCİ REMİZ: Ey esbabperest insan! Acaba, garip cevherlerden yapılmış bir acip kasrı görsen ki yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs‘te, bir kısmı Yemen‘de, bir kısmı Sibirya‘dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimal, garp, cenuptan o cevherli taşlar kolaylıkla celb olup yapıldığını görsen, hiç şüphen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün küre-i arza hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır?

İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlâhîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.

İşte, ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o Zat olabilir ki, dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sayfa, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zat olabilir. Öyleyse, insanın mâbûdu ve melcei ve halâskârı O olabilir ki, arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.

Zahir manada Üstad yaratma sistemindeki kompleksliği nazara sunuyor. Yani insan veya hayvanların fiziksel yapısının oluşabilmesi için yaratılış âleminin tamamına hâkim olmak gerekir. Çünkü hayvanlar ve insanlar, dış dünyanın süzülmüş, damıtılmış hali gibidirler. Bedenine lazım ısı ve ışık, güneşten; hayatına lazım su, bulutlar ve su buharı vasıtasıyla denizler ve okyanuslardan; mineral maddeler ve vitaminler, kara parçaları ve topraklardan geliyor. Mesela Türkiyeli bir kişinin özellikle şehirde doğan bir insanın bedeni, annesinin yediği yiyeceklerle örgüleniyor. Annesinin yediği sebze ve meyveler ise Türkiye’nin dört bir yanından hatta kişinin imkanına göre dünyanın dört bir yanından geliyor. O gıdalar anne vücudunda parçalanıp göbek bağıyla ceninin bedenine geçiyor, ceninin beyni, kalbi, cildi, gözü, kulağı, sinirleri, kemikleri annesinin yediği gıdalarla inşa ediliyor. İşte bu noktada Üstad tespiti yapıyor: Bütün yeryüzünü elek gibi eleyip gerekli malzemeleri tespit ederek bir araya getiremeyen kişi o cenini yaratamaz, büyütemez. Demek dünyanın doğusuna, batısına, kuzeyin ve güneyine aynı anda hâkimdir. Veya Türkiye’nin…

Hayvanlarda zaman algısı olmadığı için Üstad insanın yaratılışında zaman algısını da devreye sokuyor. Olayı daha da büyütüyor: Geçmiş zamana ve gelecek zamana, dünya ve içindekilere ve dünyayı kuşatan bütün semalara, hatta Âhirete ve ebediyete hâkim olamayan birisi insanın yaratıcısı ve sanatkârı olamaz. Çünkü insanın hacetleri ebediyete uzanmış, emelleri yerler ve göklere yayılmış, kalbi ve ruhunun bağları dünya ve Âhiretin devirlerine ve dönemlerine dağılmış. Bu açıdan insan acayip bir saray ve garip kasırdır. Bütün yaratılış âlemine hükmedemeyen yaratılış âleminin çekirdeği, özü ve özeti olan insanı o âlemden süzüp yapamaz. İnsanda hayvanlarda olmayan, şuur (kendi kendinin ve başkalarının farkında olma), hafıza, hayal gücü, geçmiş-gelecek algısı, ölümsüzlük arzusu gibi özellikler bulunuyor. Hafızasıyla, Levh-i Mahfuz’un cilvesini kendinde taşır, onunla bağı var; hayaliyle Âlem-i Misalin cilvesini kendinde bulundurur, onunla ilişkisi var. Bu manada bütün yaratılış âleminin meyvesi, çekirdeği insandır.

Remiz yönüne gelirsek: İlim sıfatının temeli, “ihata” dır. Yani kuşatmak… İhata sıfatından türetilmiş Esmaü’l-Hüsna ise “el-Muhît” tir. İhata ise, 4 şeyi elde etmekle olur. “ Bir şey nereden başlar ve gelir? O şey nereye uzanır, varır ve gider. O şey ne vazife görür, neye yarar ve nasıl bir işletim sistemine sahiptir? ” Bunları Üstad başka yerlerde “ Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? ” şeklinde fen ve felsefenin çözemediği sorular olarak sıralar. Bu 4 soruyu ifade eden ve Muhit ismini teşkil eden 4 Esma-yı Hüsna var: Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın.

Evvel ismi “ Nereden geliyorsun? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Çin ülkesine tekabül ediyor. Âhir ismi “ Nereye gidiyorsun? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Endülüs (şu anki İspanya) ülkesine tekabül eder. Zâhir ismi “ Ne vazife görüyorsun, necisin? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Sibirya ülkesine tekabül eder. Bâtın ismi ise “ Necisin sorusunun içindeki ne mânân var, nasıl bir işletim sistemin var? ” sorusunun cevabıdır. Temsildeki Yemen ülkesine tekabül eder. Çin, güneşin doğduğu, ilmin de güneş gibi insanlık âleminde doğduğu yerdir. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız”[1] hadisi bu remzin anahtarıdır.

Eski Dünya, 3 kıtaydı: Asya-Avrupa-Afrika… Bu temsil bu bilgiye dayanıyor. Yemen, en güney olarak biliniyordu. Sibirya, en kuzey; Endülüs, güneşin battığı yer ve ülke… İspanya’nın güneyinde Afrika kıtası ve o kıtanın kuzey batı ucu olan Fas ülkesi bulunur. Fas’ın Arapça ismi Mağrib’dir. Yani güneşin battığı ülke… Güneşin hareketine göre, insanlık dünyasının güneşi olan ilim ve hikmet de aynı şekilde temsil haline gelmiş. Amerika kıtası ise Yeni Dünya’dır. Yani Kuzey ve Güney Amerika, Âhiret Âlemi’nin sembolüdür. Rüyalarda da bu ülke temsilleri aynen böyle görünüyor.

Daha geniş plandan bakıldığında Evvel, Ezelî demektir. Âhir, Ebedî demektir. Bu iki isim, bütün “zaman”ı ifade eder. Zâhir, yaratılmış her şeyin dışı ve maddesi demektir. Bâtın, yaratılmış her şeyin içi ve manası ve hakikati demektir. Bu iki isim de bütün “mekân”ı ifade eder. Yani yaratıcı olmak için bütün zaman ve mekânı kuşatmak, Muhît ismine mazhar olmak şarttır. Bütün zamanı ve mekânı kuşatmak ise, zamansız ve mekansız olmakla mümkündür. Bütün zamanlara ve mekânlara bu cihetle hâkim olan, isterse zamanı ve mekanı bükebilir, katlayabilir, atlatabilir. Tayy-ı zaman, tayy-ı mekan, bast-ı zaman gibi kerâmetler bu hakikate dayanıyor. Allah’ın zamansız ve mekânsız olduğunu, zaman ve mekânın Onun kontrolünde bir mahluk olduğunu bilmeyen ve buna yakinen iman etmeyen biri o kerametleri ve bunlara benzeyen mucizeleri anlayamaz.

[1] Beyhakî, Şuabu’l-İman-Beyrut,1410, 2/253.