Kategori arşivi: Risale Çalışmaları

RİSÂLE-İ NUR’UN KUR’ÂNÎ YOLU… 

RİSÂLE-İ NUR’UN KUR’ÂNÎ YOLU… 

  Risale-i Nur Külliyatı, ahir zamanda ümmet-i Muhammed’in manevi imdadına yetişmiş olan bir dirayet tefsiridir. Telifin ilk anından son avanına kadar ümmet-i Muhammed’e sahil-i selamete çıkış yolunu göstermiştir. Risale-i Nur ve emsali dirayet tefsirini bilmeyen ve anlamayan kimseler alıştıkları klasik tefsir olan Rivayet Tefsirini, Risale-i Nur Külliyatında göredikleri için nasıl yaklaşacaklarını anlayamamaktadırlar.       

“Risale-i Nur, Arş-ı A’zam’la bağlı olan Kur’an-ı Azîm-üş şan ile bağlanmış bir hakikî tefsiridir.”[1]Klasik tefsirler aklı tatmin ederken Risale-i Nur’un metodu letaife sirayet etmektedir.  

Nazlı bir gelin edasında olan Risale-i Nur Külliyatıyla, nur alemine girmenin birinci vazifesi, ihlâs-ı tammeden sonra tam sadakat ve tam sebat etmektir. Bu sayede nur alemine girilir ve istifade etmeye başlanır Dirayet Tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatından. Yani, Risale-i Nur Külliyatının dairesinde Risale-i Nur’un talimatı ve düsturları çerçevesinde hareket etmekle mümkündür. Aksi taktirde yani ihlâs-ı tamme, tam sadakat, tam sebat kapılarından geçilmezse Nurlar letaife sirayet etmemekle beraber insanı sadece malumatfuruş ve geveze yapacaktır.  

Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Müvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.[2] 

Edile-i Nuriye olarak tabir ettiğim bu dört düstur insanın hem şahsi hayatında, hem içtimai hayatında, hem hizmet hayatında olmazsa olmaz hakikatlerdir. Kalb ile teslim akılla iz’an edilip tefekkür edilirse bu dört düstura uymayanlar ne kadar hem kendi hem de çevresine verdiği zarar ziyanları görebiliriz. Gerçekten akıl gözü kör olursa insanın basireti bağlanıyor ve çok büyük yanlışlara düşüyor.  

Burada mesele hizmet üzerine olduğu için herkes kendi hizmet çevresine baktığında  hüsnü zan ederek itimad ettiği kimselerin yanlış yönlendirmeleri veya erkan ve usule uymayan hareketlerini göz önüne getirip baksa bu dört düsturun ehemmiyeti alenen görülecektir. 

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Kastamonu Lahikası ( 247 )

[2] Muhakemat ( 49 )

Risale-i Nurda Razaman-ı Şerife Dair

“BÜTÜN RUH U CANIMLA MÜBAREK RAMAZANINIZI TEBRİK EDERİM.” (K: 94)

“Hem mübarek Ramazanınızı, hem inşâallah hakkınızda bin ay kadar meyvedar Leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı, hem çok kıymetdar hizmetinizi bütün ruhumla tebrik ve tes’id ederim.” (K: 36)

“Sizin Leyle-i Berat’ınızı ve gelecek Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle-i Kadr’i hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a’malimize böyle geçmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz ve böylece, bayrama kadar

 اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَيْلَةَ قَدْرِنَا فِى هذَا الرَّمَضَانَ خَيْرًا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَ لِطَلَبَةِ الرَّسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقِينَ duasını etmeye niyet ettik.” (K: 91)

İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin. (S:41)

İbadetin semeratı ise uhrevîdir. (Nİ:53)

İbadetin semeresi âhirette görünür. (MN:225)

o sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp iman ile imtisal etmeyenler ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükran ile hürmette bulunmayanlar için rububiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfat ve mücazat olacaktır. (MN:40)

Hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır. (İ:98)

Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def’-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş. (K:148)

Evet hiç mümkün müdür ki; insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese.. hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese; cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın? (S:65)

Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar.” (M: 401)

“Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tabi olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.” (M: 401)

“İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır.” (M: 402)

“Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.” (M: 402)

“İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır.” (M: 399)

Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir.” (M: 398)

“İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.” (M: 398)

“İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar.” (M: 404)

“Her Ramazan شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor.” (M: 401)

Kur’an’ın madem ki, ilk nüzulü şehr-i Ramazanda olmuştur.” (B: 85)

Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor.” (M: 401)

“Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur.” (M: 401)

“Şu mübarek Şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar.” (B: 282)

“Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir.” (M: 402)

Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir.” (M: 401)

“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuzbine çıkar.” (Ş: 494)

“Evet herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tuba hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.” (M: 402)

Şimdiden biz tedbir ettik ki: İki Kur’an’ı, Risale-i Nur’un buradaki has talebeleri Ramazan-ı Şerif’te, herbiri her günde bir cüz’ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazan’ın her gününde bir hatme-i Kur’aniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihata eden bir dairede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve o dairenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şakirdlerinin etrafınızda olarak; Nakşî’de hatme-i hacegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyasta Risale-i Nur’un bütün şakirdleri manen hazır ve o dairede bulunuyor niyetiyle, tasavvuru ile okunmak,” (K: 91)

“Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir.” (M: 402)

“Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek.” (M: 402)

Kardeşliğimiz hatırı için, şaban ve ramazan hürmetine birbirine küsmemek ve kardeş olup barışmak lâzım ve elzemdir.” (Ş: 501)

“Hele şu mübarek Ramazan, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için ağlamakla geçiriyoruz.” (B: 225)

“Bana ait bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nur’un, hem ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, “Ya Rabbena!” (Ş: 294)

 “..hali, kuvveti müsaid ise, her Ramazan için ayrı bir keffaret var.. Fakat ruhsat ciheti, tedahül sırrına binaen müteaddid Ramazan için bir keffaret farz, ayrı ayrı keffaret müstehab derecesinde kalır.” (B: 352)

 “Ehl-i iman, ehl-i hakikat, hususan Risale-i Nur talebelerinin vazifesi; bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i diniyesinin tarzındaki açlık gibi vesile-i iltica ve nedamet ve teslimiyet yapmağa çalışmaktır.” (K: 141)

“Bu aşr-i âhir-i Ramazan’da her gece, hususan tek gecelerde Leyle-i Kadr’in bulunmak ihtimali kuvvetli olduğunu hadîs-i şerif ferman ediyor.” (E: 245)

“Demek Risale-i Nur’un sadık şakirdlerinden birisi, Leyle-i Kadr’in hakikatını ve Ramazan’ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sadık şakirdler sahib ve hissedar olmak, vüs’at-ı rahmet-i İlahiyeden çok kuvvetli ümidvârız.” (K: 94)

“Seksen sene ibadetli bir ömrü bahtiyarlara kazandıran Ramazan-ı mübarekte inşâallah Nur’un şirket-i manevîsi o kazanca mazhar olacak.” (T: 514)

“Cenab-ı Hak bu Ramazan-ı Şerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayırlı eylesin, âmîn.” (Ş: 508)

“Hadîs-i şerifin sırrıyla Ramazan-ı Şerif’in nısf-ı âhirinde, hususan aşr-ı âhirde, hususan tek gecelerde, hususan yirmiyedisinde; seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandırabilen Leyle-i Kadr’in ihyasına ve herbiriniz umum Nur talebeleriyle beraber, hususan bu bîçare çok kusurlu, hasta, zaîf kardeşinizi hissedar etmenizi ve herbirinizin dualarınızın binler manevî âmînlerin teyidiyle dergâh-ı İlahîde kabul olmasını rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz.” (Em: 21)

“Ömürde ecel, Ramazanda Leyle-i Kadir gibi, Esmada İsm-i Azamın istitarı mühim hikmeti var.” (B: 331)

“Mübarek Ramazan’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü manevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nur’un şakirdlerindeki sırr-ı ihlasla tesanüd ve iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla herbir sadık şakird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu daire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakikî mü’minlerin içinde hakikat-ı Leyle-i Kadr’i elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.” (K: 181)

“Bu mübarek Ramazan-ı Şerif’teki dualar, ihlas bulunmak şartıyla inşâallah makbuldür.” (K: 265)

“Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek..” (S: 693)

“Câmi’ dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu’ ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevaki-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum’ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem Ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me’muldür.” (M: 279)

“Şimdiden biz tedbir ettik ki: İki Kur’an’ı, Risale-i Nur’un buradaki has talebeleri Ramazan-ı Şerif’te, herbiri her günde bir cüz’ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazan’ın her gününde bir hatme-i Kur’aniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihata eden bir dairede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve o dairenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şakirdlerinin etrafınızda olarak; Nakşî’de hatme-i hacegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyasta Risale-i Nur’un bütün şakirdleri manen hazır ve o dairede bulunuyor niyetiyle, tasavvuru ile okunmak,” (K: 91)

Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbalimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takib edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur’andan bildiğimiz sureleri okumak ve manalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızı kaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a’mal-i sâliha ile hapishane müdür ve alâkadarları, câni ve katillerin başlarında zebani gibi azab memurları değil, belki Medrese-i Yusufiyede Cennet’e adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakim üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız. (AS:19)

Ramazan-ı Şerifte hayrı birden bine çıkan evradlarımızla meşgul olup ilmî derslerimizle bu cüz’î, geçici sıkıntılara ehemmiyet vermemeğe çalışmak büyük bir bahtiyarlıktır.” (Ş: 509)

“Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı Nur’un şeref-i vürudları ve feyizleri, inşâallah içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazandaki Leyle-i Kadr’in ihya edilmiş sevabını verir ve rıza-yı Samedanîye mazhariyetle, saadet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesile olur.” (B: 297)

“Bu mahiyetteki Ramazanınızı tebrik ediyoruz.” (K: 95)

“Cenab-ı Erhamürrâhimîn bu Ramazan-ı Mübareke’nin hürmetine Rahmeten-lil-Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine rahmetiyle imdad eylesin!” (K: 155)

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

Nasıl beraber hizmet edebiliriz?

Nasıl beraber hizmet edebiliriz?

İnsanın maddi ve manevi hayatı olarak iki hayatı vardır. Bir taraftan diğer tarafa veya birini diğerine hizmetkâr olarak kullanabilir. Bu bir tercih meselesidir.

Maddi hayatı manevi hayata hizmetkâr olarak ve ahiret saadetine hizmet eden metodlar temelde tasavvuf ve ilim olarak iki hizmet tarzı vardır.

Risale-i Nur hizmeti de hakikat mesleği olan ilim ve tasavvufu cem eden zülcenaheyn bir hizmet metodudur.

İçtimai hayatın safhalarında muhtelif kademelerde hizmet eden çeşitli metodolojilerin bulunduğu bir realitedir. Herkesin çevreninde bu hizmet erbabı mevcuttur.

Hizmet erbabı ve metodları için Üstad Bediüzzaman hazretleri şunu tavsiye etmektedir.

“Ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mabeyinlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.”[1]

Buranın üzerinde mülahaza ve mütalaalar yapılması gerekir. Bakın karşımıza neler çıkıyor.

* Hizmette dünya menfaati için hırs edilmemeli.

* Hizmette hangi sahalarda branşlaşacağı belirlenmeli ve bu sayede herkes aynı yerlere yarım yamalak el atıp birbirinin mukallidi olan neticesi de yarım yamalak elde etmenin önüne geçilmeli.

* Farklı metodlar/hizmetler arasında aynı şeye el atmaktan çıkabilecek gerginlikleri branşlaşmayla ortadan kaldırılmalı.

* Mesailerrin tanzimi maddesiyle İslamiyet’in çeşitli hizmet dallarında ihtisaslaşmanın da önemi vurgulanmalı. Hadis, kelam, fıkıh, tefsir, hıfz, akaid… gibi

* Mabeynlerindeki emniyetin tesisiyle ortak istişareler ve beraber hareket etmenin gerekliliği.

* Birbirinin ihtisas sahasına giren meselelerde, istişare heyetlerinin ivedilikle irtibata geçerek birbirine muavenetin lüzumuna…

* Bu vb. maddelerin tahakkuku ise, ihlas, iktisad, takva ve salabetle mümkün olacağı…

* “Vasıta-i halas ve vesile-i necat olan “ihlas”[2] olduğu unutulmamalı ve tüm hedefler ihlasa müteveccih olmalıdır.

* Meşreb taassubu ve nakli, akla tercih edip tahkik mesleği bırakılıp mukallitliğe tevessül edilmemelidir.

Bu vb. çıkarımları çoğaltabiliriz.

“…Şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.”[3]

Bu metinden hissemize düşenlerse şöyle:

* İçtimai hayat ve içtimai hayatın manevi merkezi kalb ve ruh dairesi birbiri içinde sistematik işleyen bir çark, bir fabrikadır ama bir çok sistemin beraber işlediği bir fabrika.

Malumdur ki, birbiri içinde sistematik olarak işleyen sistemler birbirine bağlıdır. Mesela bir saat düşünelim. Çalışması için enerji, saat kadranı ve kadranın arka planında çalışan çarkları sistemleri bulunur. Bu sistemlerden birisinde hâsıl olacak olan bir sekte bütün sistemin inkıtaına, durmasına sebep olacaktır. Yani makinenin mihanikiyeti bozulacaktır. İnsanın şevki de bu sistemlerin enerjisi gibidir. Şevki kırılan insanı da hizmetleri atıl kalır. Bu sebepledir ki insanın şevkini kırmak onu manen öldürmekle eş değerdir. Bunu bilen hasımlar çeşitli yollarla hasmının veya hased ettiği kişinin maneviyatını kırmak için çeşitli yollara tevessül ederler. Gayretli bir dava adamının yolunda ki en büyük müşevvik şevkidir.

* İttihad-ı İslamın tahakkukunun bir manası da kişi âleminin bütünlüğünü teşkil edebilmesidir. Yani kalbini, aklını, ruhunu, hayalini, kuvvalarını, tasavvurunu, taakkulunu, tasdikini, iz’anını, iltizamını, itikadını gayelerine tevcih ederek her şeyiyle gayesine yürümelidir. Bunlar içinde vuku bulacak olan bir sekte esna-i tarikten dönmeye, döndürmeye, aldanmaya ve aldatmaya, sırat-ı müstakimi görememenin neticesi olan ifrat ile tefrit vartalarına yuvarlanmaya sebep olacaktır. Bu sebeple gaye insanı, dava adamı, idealist insanların hedef sapmasının önüne ancak bu bütünlüğü dengeli olarak sağlayabilmesiyle mümkündür. (İttihad-ı gaye.)

* Aynı gayeye müteveccih hareket eden farklı hizmet metodları/hareketlerinin kendi meşrebimize farklı gelen hareketlerini tenkid etmeyip ve hem şahsi hem de umumi manalarda eksikleri, hata ve kusurları kapatarak umumi gayeye müteveccih hareketlerde/hizmetlerde safları sıklaştırmalıdır.

“Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur.”[4]hakikatinin nice canlı nümuneleri unutulmamalıdır.

Elhasıl: “Şuurlu farzettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünki vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur’an ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnetdar olur, şükreder.”[5]

Rabbim, bu hakikatlerle gayelerimize müteveccihen hareket etmeyi ve hizmetlerimizde sünnet-i seniyye dairesinde sırat-ı müstakim hareket edebilmeyi nasip eylesin.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar ( 123 )

[2] Mektubat ( 270 )

[3] Tarihçe-i Hayat ( 99 )

[4] Tarihçe-i Hayat ( 69 )

[5] Tarihçe-i Hayat ( 208 )

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Şuur Ateşi

Şuur Ateşi

İnsan imtihan için yaratılan son mahluktur, öncesinde cinler… Biz Âdemoğlunun hilkatinde Azâzil’in kışkırtmasıyla Melaike, Cenab-ı Hakka istifsara başladığı herkesin malumudur. Azâzil bu hadiseden sonra İblis ve Şeytan sıfatlarını yüklenmiştir.

Kelam-ı Kadim, Furkan-ı Hakimde Şeytanla olan bu mükaleme şu şekilde geçmektedir:

Hicr Suresi 32-38

32.Allah, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi.

33.İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem.”

34,35. Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi.

36. İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.

37,38. Allah da, “O hâlde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin” dedi.

Buraya baktığımızda iblis kıyamete kadar Âdemoğlunun karşısında olacağını, kibrinden vazgeçmeyip Âdemoğlunun dünya ve ukbada cehenneme ehil olacak bir vaziyete gelene kadar durmayacağını anlıyoruz.

Şeytanın normal şartlarla Âdemoğluyla bir sorunu yok. Temel sorun Rabb-ül Âleminledir. Emre muhalefet edip huzurdan tard edilmesine sebep olarak biz Âdemoğlunu görmektedir. Bu sebeple temelde ebedi bir hüsrana düşmemiz ve ukbadan önce de dünyada da cehennemi bir hali yaşatmak için sağ ve soldan yaklaşmaya çalışmaktadır. Nitekim asırlar boyunca Âdemoğlunun hayat serencamı buna şahittir. Ancak bu şekilde şeytan içindeki öfke ateşini söndürmeye çalışmaktadır.

Şeytan ve takipçileri sureten parlak kelamlar ve maskelerle Âdemoğluyla uğraşıyor. Okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz, yediklerimizle… Bizler de azami derecede kendimizin ve hayatımızın şuurunda olursak bu desiselere karşı müteyakkız oluruz. Hutuvat-ı Şeytanî karda yürüyüp iz beli etmeyecek kadar hafi olabiliyor.

İşin farklı bir ciheti de Şeytan “Kendini, kendine tâbi’ olanlara inkâr ettirmekt(ed)ir.”[1] Bizlere burada düşen şeyse şu levhalara dikkat etmektir. “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işârette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.[2]

Bu levhalar bizlere daima teyakkuz halinde olmamızı söylemektedir. Çünkü elhamdülillah bizler ehl-i imanız, dalalet değiliz. Ama dikkat etmezsek ehl-i gaflet olup, dalalet ehline şuursuzca iltihak edebiliriz. Bu, suda ısınan kurbağalar gibi yavaş yavaş olduğu için kolay farkına varamıyoruz. Cemaatle hareket etmemiz bizleri bundan bir derece alıkoyacaktır.

“Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte daima tecelli etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhir, tavsif, ilân ve izhar eder.”[3] Küre-i arzda sürekli bir tebeddiülat ve faaliyet varsa elbette ki, şeytan ve şakirtlerinin de muhtelif-ül cins desiseleri olacaktır. Bizler de bu desiselere dikkat ederek adım atmalıyız.

“Kalbinde ateş olan arz…”[4] Bu tabire de dikkat elzemdir. Çünkü nasıl kalbindeki ateşi yitirirse dünya ölecektir bizler de bizi hayatta tutan şuur ateşini kaybedersek ehl-i gaflet olarak sahnedeki yerimizi alacağız.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar (82)
[2] Lem’alar (136)
[3] Mesnevi-i Nuriye (41)
[4] Sözler (123)

Kaynak: RisaleHaber

BİR MAHKÛMUN SORULARINA CEVAPLAR-3

Soru 7: Mektubat kitabından 9. Mektubun Sâlisen diye başlayan kısmını açabilir misin?

Cevap 7: Üstad bu bölümde şöyle diyor:

“SALİSEN: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.

Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir.

Bâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.

İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi (Ahirete ait şeyleri) kazanmak için verilmiştir.

O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir.

Şu münasebetle bir nokta hatıra gelmiş; söyleyeceğim. Şöyle ki:

Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder.

İşte, insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin, aşk gibi, iki mertebesi var: biri mecazî, biri hakikî. Meselâ, endişe-i istikbal hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüt altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüt altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan merâtib-i mâneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye (Allah’a yakınlık derecelerine) ve zâd-ı âhirete (Ahiret azığına) ve hakikî mal olan a’mâl-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âli bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılâp eder.

Hem meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli birşeye inat namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâp eder.

İşte, şu üç misal gibi, insanlar, insana verilen cihazat-ı mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve mâneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.”

Mektubat kitabı, kalb terbiyesini işliyor. Kalb ise, duygularımızın merkezidir. Fakat ruhun da kendine has duyguları bulunuyor. Zihnimiz düşüncelerimizin merkezidir. Kalb, ruh ve sır gibi latifelerimiz ise duygularımızın merkezidir. Kalb, insanın fakrını ve ihtiyaçlarını hissettiği yerdir. Ruh ise, insanın aczini ve korkularını hissettiği boyuttur. İhtiyaçlardan hırs, tutku, sevgi, aşk, ünsiyet etme gibi duygular uyandığı gibi aczden de, korku, endişe, telaş, dehşet, teselli, sükunet, emniyet ve benzeri duygular uyanırlar.

Üstad burada insan fıtratına konulan duyguları sınıflandırıyor. Hayatî önemde olan işlere tahsis edilenler ve hayatî olmayan işlere ayrılanlar. İlk grubu da 2’ye ayırıyor: Fâni dünya hayatı için çalıştırılacak olanlar, bâki Ahiret hayatı için verilmiş çok güçlü duygular.

Bu kısımdaki temel ders: “Duygular, fıtrat dağından kaynayan nehirlerdir. Bunları yok edemezsin. Durduramazsın. Sadece çok ciddi bir iç terbiye ile önüne belki baraj kurabilirsin. Fakat çok güçlü duygulara baraj da kuramazsın. Sadece akacağı yönü belirleyip ona akış kanalları açabilirsin. Bunu da aklının ilmi ve marifetiyle yaparsın.”

Duygu seline kapılan kişilerin akıbeti çorak arazide kaybolup gitmek, enerjisini zayi etmek, meyve vermemiş bir hayatı yaşamak ve hüzünlere garkolmaktır. Hayatın meyvesi, manalardır. Manaları ise duyguları kontrol altına almak veya hayırlı işlere sevk etmekle elde edebiliriz. Bu noktada güçlü duygular, güçlü ve büyük manalar demektir. Üstad fıtrattaki bazı güçlü duyguları alıp işliyor: Aşk, hubb-u cah (makam sevdası), endişe-i istikbal ve inad gibi…

Hisler için kader 2 durumdur: Câhilce akış hali, şuurluca akış hali… Cahilce akış haline, “mecaz” (uğranıp geçilecek yer) deniliyor. Şuurluca akış haline “hakiki” deniliyor. Bu noktada mesela insanı 2 tane gelecek zaman bekliyor:

  1. Ölümüne kadarki sınırlı gelecek zaman…
  2. Ölümünden sonraki sınırsız gelecek zaman…

Bu zamanlara karşı bizde endişe-i istikbal (gelecek zaman endişesi) şeklinde bir duygu var. Üstad inceliyor: Ölümüne kadarki gelecek zamanın ister farkında ol, ister olma “yaşatacak kadar rızık konusunda kefalet ve himaye altında” dır. Fakat ölümünden sonraki gelecek zaman ise, gâfiller için kefalet altında değildir; ne rızık ne de himaye açısından. İnsan ruhunun asıl endişe edeceği, korkacağı gelecek zaman hakiki ve sonsuz gelecek zaman olan Ahiret hayatıdır. Garanti ve taahhüd altında olanı lüzumsuz yere düşünerek keyfini sürme derdiyle endişe etmek, buna mukabil asla taahhüd altında olmayan, sadece nefsini ve malını bir asker gibi Allah’a adayan kişilere taahhüd altında olan kendi Ahiret hayatını düşünmemek, bir gün mutlaka yüzleşeceği o hayat hakkında endişe etmemek aklın işi değildir. Bu tefekkür endişe-i istikbal hissini hakiki mecrâsına yönlendirir. Bu mecradaki akan bu his, insana ebediyet yolunda koşmayı, çalışmayı ve ebediyete mazhariyetin istediği bedelleri görebilme imkanını kazandırır. Ciddiyet ve sebat ve sabra yardımcı olur.

Aşkta da 2 hal var: Mecazi sevgiliye odaklanma veya Hakiki Sevgili’ye yönelme… Sıradan bir insanın ilk seveceği kişi veya nesne, gözle görülen bir şey olacaktır. Her gözle görülenin bir başlangıcı vardır. Her başlangıcı olanın bir sonu vardır. Her sonu olan fânidir. Kalb ise, batıp gidenleri sevmez; fanilerin faniliğini görerek ona aşk ile teveccüh edemez. Sadece onun o aciz ve fani haline üzülür. Kalbin aradığı aşk, Mutlak Kemal ve Bâki Cemal sahibidir. Bu ise gözle görülmez. İşte kalbin gözü, şehadet âleminden gayb âlemine dönerse, yüzünü oraya çevirirse o zaman Aşk-ı Mutlak’ını bulur. “Allah kuluna kâfi değil mi?” ayetini iliklerine kadar hisseder. Burada da kriter: Kalbin, “beka aşkı” ile dolu olmasıdır. Bu yönü iyi kullanan biri her sevdiği şeye sorar: “Sen bâki misin?” Biraz tefekkürle onun faniliğini gördüğü an yüzünü ondan çevirir. Hz. İbrahim’in (AS) yaptığı gibi… Bu arayış bize Fâtır-ı Bâki-i Mutlak’ı buldurur. Aksi takdirde yalan sevdaların zincirinde köpek gibi mahkum kalır, sonunda da büyük bir hüsran ve hüzünle muhatap oluruz. Hakiki Aşk’ı bulan bir kalb ise, günahlara bulanmış nefis kelplerini zincirlerinden kurtarır, adam eder; dünya hayatında bunalmış kalpleri ise irşad edecek bir kutbiyet makamına erişir. Kayyum isminden feyz alır.

İnad duygusu da güçlü bir duygu, bunun da 2 hali var: Mecazi ve hakiki… Mecaz halinde, insan belirli şeylere takar, inad duygusunu bu lüzumsuz işlerde yıllarca kullanır ve harcar. Bir sınır davasından komşusuyla hatta babasıyla 30 yıl küs duran adam ciddi bir inadı sergiliyor demektir. Fakat bu inat duygusu hakiki halini bulsa, “hakta şiddetli sebat” şekline dönüşür. Böyle birini bütün dünya bir araya gelse hak bildiği yoldan geri döndüremez. İnad duygusu bu haliyle istenen bir kıvamı gösterir. Böyle biri ne olursa olsun, Allah’ın dinine hizmet eder. Hangi şartta olursa olsun dimdik ayakta durur. Peygamberlerin hepsinde bu duyguyu görüyoruz.

Hubb-u cah (makam sevdası) duygusu da öyle… Bu duygu mecaz haliyle dünyevi makamlar, rütbeler ve servet için kullanılır. Fakat makamlar baki olsa da ömür fani ve bir makama çok talip bulunduğu fakat bir kişiye verildiğinden nihayeti hüzün ve hüsrandır. İnsanın fıtratında “halife namzedi” olarak yaratıldığı için bir makam sevdası var. Bu sevdayı manevi makam ve rütbelere yöneltirse meşru ve hayırlı bir hale dönüşür Bu durumda kutbiyet, gavsiyet, ferdiyet, hızıriyet, mehdiyet gibi manevi makamlardan hisse alabilecek şekilde gelişir. Bu makamlarla çeşitli esma-yı hüsnanın cemal ve kemaline ayna haline gelir. Mesela kutbiyet, aşk kutbiyetiyle Kayyumiyete; irfan kutbiyeti Rububiyyete; her ikisini bir edebilmesiyle Samediyete bir aynalıktır. Aşk ve Kayyumiyette, celal vardır. İrfan ve Rububiyette cemal vardır. Hakikatli, marifete dayalı ebedî aşkta ise Samediyet ve kemal vardır. Her cemal ve kemal sahibi cemal (Rububiyet) ve kemalini (Samediyet) görmek ve göstermek ister sırrı kalb açısından bu şekilde tahakkuk eder. Ruh için daha farklı şekilde Esma-yı Hüsna ile tecelli eder. Bu manevi makamlar, gereğini yerine getiren herkeste ebedî olarak kalır. Zaman içinde derecesi artar. 10 kişinin kutbu iken veya cemal kutbu iken, zaman içinde 100.000 kişinin kutbu ve kemal kutbu haline gelebilir.

Fakat insanın iç dünyasında böyle bir mecaz-hakikat ayrımı gerçekleşebilmesi için insanın Sâlisen kısmının başında ifade edildiği üzere dünyayı bir askerî misafirhane şeklinde algılaması, hayatını Allah’a bir asker gibi adaması ve rıza-yı İlahi için çabalaması şarttır. Yoksa duygularının seline kapılıp gider.

İnsanda böyle sayısız duygu var. Onların ıslah ve terbiyesi ile insan, “insan-ı kâmil” seviyesine yükselir. Bu konuya dair Mesnevi-i Nuriye, Badıllı Tercümesinde şöyle bir bölüm var:

“Ey kardeş bil ki! Nefis çok acib bir şeydir ki; sayısız âletlerin ve nihayetsiz mizanların bir mahzenidir. Eğer tezekki ederse, bütün bu âletler, mizanlar, esma-i hüsnanın nihayetsiz hazinelerinin cilvelerini derketmeye vasıta olurlar. Yoksa eğer nefis, isyan ve tuğyan ederse; o kıymettar, âlî âletlerin ve çok nazik ve gâlî mizanların mahzeni olmasına bedel, yılanlar, akrepler ve haşaratın bir mağarası hükmüne geçer. Binaenaleyh, nefsin birinci şekil ki vaziyeti kesbetmesi için, evla ve ekmeli, -Allahu a’lem- onun fenası değil bekasıdır. Evet, sahabelerin sülûk ettikleri tarzda, nefsin tezkiye ile baki kalması; Evliyanın ekserisinin sülûk ettikleri olan, bütün bütün ölümü ile neticelenmesinden daha çok sırr-ı hikmete muvafık geliyor. Evet nefsin cürsûmesinde (embriyosunda) şedid bir açlık, azîm bir ihtiyaç, acib bir zevk vardır. Eğer bu seciyelerinin mecraları hikmet-i hilkatına uygun tarzda tahavvül ederlerse, o zaman meselâ ondaki mezmum hırs, doymak bilmeyen bir iştiyaka inkılab eder.. ve onun meş’um gururu, bütün enva-i şirkten necatına bir vesile olur.. Ve ondaki kendi nefsine ve zatına olan şedid muhabbet; Rabbine karşı zatî ve fıtrî bir muhabbete tahavvül eder. Ve hakeza, tâ bütün seyyiatı hasenatlara inkılab edinceye kadar gider.”

Üstad burada da hırs, gurur ve muhabbet-i zâtiye duygularını ele almış. Bunların 2 halini bildirmiş.