Ene, ibadet, ölüm
Ene, aslında hakiki bir varlığı olmayan, ancak insanın bir şeyi kıyas yoluyla anlaması için kendisine verilen hayali bir “benlik” hissidir. Allah’ın sonsuz sıfatları vardır ilim, kudret, görme, işitme gibi insan, sonsuz olan bir şeyi doğrudan kavrayamaz, bir şeyin ihata edilebilmesi için bir sınır çizilmesi gerekir, mutlak bir karanlıkta ışığın ne olduğunu anlayamazsınız, ışığı anlamak için bir gölgeye veya sınıra ihtiyaç vardır, işte Ene, Allah’ın mutlak sıfatlarını anlamamız için çekilmiş hayali bir sınırdır.
İnsan, kendi içindeki küçük örneklerle Allah’ın büyük sıfatlarını keşfeder. İnsan der ki, şu ev benimdir, ben buraya hakimim, sonra düşünür, ben bu küçük haneye sahip olduğum gibi, bu kainat sarayının da bir sahibi ve maliki vardır. Ben cüz’î ilmimle bu masayı yaptım, demek şu muazzam dünyayı yapanın da her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. Ben şu küçük sesleri işitiyorum, demek bu kainatı yaratan, her sesi aynı anda işiten bir Basîr ve Semî’dir.
Eğer insanda bu “ben yaptım, ben gördüm, benimdir” hissi (Ene) olmasaydı, Allah’ın mutlak rububiyetini asla kavrayamazdı. Ene bir emanettir. İnsan bu emaneti iki şekilde kullanabilir: İnsan, bendeki bu güç ve sahiplik duygusu emanettir ve hayalidir der. “Asıl güç sahibi Allah’tır, ben sadece O’nu tanımak için bir ölçeğim” diye düşünür. Bu durumda Ene, bir “Elif” gibi olur; hakikati gösterir ve aradan çekilir.
Eğer insan, o hayali sahiplik duygusunun gerçek olduğunu zannederse; “Ben yaptım, ben kazandım, ben güç sahibiyim” diyerek firavunlaşır. Bu durumda Ene, bir “tane” gibi şişer, her şeyi kendine mal eder ve hakikati örten bir karanlığa dönüşür. Çünkü insan, Ene’sini benliğini Allah’a teslim ettiği an, “Abd” Kul olma makamına yükselir.
İnsana bir sahiplik duygusu verilmiş ama “aslında sahip değilsin” denilmiştir. Nefsin “Ben!” dediği yerde, ruhun “Sen!” (Ya Baki Entel Baki) diyebilmesidir, asıl olan. Ene, Allah’ın hazinelerini açan gizli bir anahtardır. Eğer anahtarın kendisini hazine zannederseniz yanılırsınız; anahtarı kilide sokup hazineyi yani Allah’ın isimlerini açarsanız maksada ulaşırsınız.
İbadet ve şükür, sadece belirli zamanlarda yapılan ritüeller değil; insanın kainata gönderiliş gayesi, yani “hilkat-i alemin neticesi” olarak görülür. Ene” benlik anahtarını doğru kullanan bir insan, her şeyin Allah’tan geldiğini anladığı an, bu durum onu doğal bir sonuç olarak Şükür ve İbadete götürür.
Bediüzzaman hazretlerine göre, şu muazzam kainat sarayı bir fabrika gibi düşünülürse, o fabrikanın en son ve en değerli ürünü şükürdür. Yeryüzü bir sofra, üzerindeki nimetler meyveler, sebzeler ise birer mektup gibidir. Allah, bu nimetleri sadece karın doyurmak için değil, üzerlerindeki “sanat ve rahmet” imzalarını okutup kendine şükrettirmek için gönderir. Şükür, nimeti doğrudan doğruya Allah’tan bilmektir. Aradaki sebepleri sadece birer aracı görüp, asıl ikram edeni fark etmektir.
İbadetin özü, insanın kendi sınırlarını fark etmesidir. İnsan, en basit bir ihtiyacını mesela bir mikrobu durdurmayı bile kendi gücüyle yapamaz. İnsanın kalbi sonsuzluk ister, midesi rızık ister, ruhu sevgi ister, ancak bunların hiçbirine kendisi sahip değildir.
İbadet; bu sonsuz acz ve fakr ile Allah’ın sonsuz kudret ve rahmetine sığınmaktır. Yani namaz kılmak, “Ya Rabbi, ben çok acizim ama Sen çok güçlüsün; ben çok muhtacım ama Sen her şeyin sahibisin” demenin eyleme dökülmüş halidir.
Bir şükrün tam olabilmesi için nimetin Allah’tan geldiğini akıl ile bilmek, nimeti yerken Allah’ın huzurunda olduğunu hissetmek. Bismillah ile başlamak, o nimetle kazandığı enerjiyi Allah’ın razı olduğu işlerde kullanmak.
Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Ancak bizim ibadete ihtiyacımız vardır. Tıpkı bir hastanın ilaca ihtiyacı olması gibi… Ruhun gıdası ve manevi yaraların merhemi ibadettir. Şükür nimetin fiyatıdır, ibadet ise insanın fıtratının yaratılışının gereğidir.
Ölüm ve kabir, insanın en büyük korkusu gibi görünse de; Ene’yi doğru kullanıp, İbadet ve Şükür ile hayatını nurlatan bir mümin için bu yolculuk bambaşka bir anlam kazanır. Risale-i Nur bu hakikati “Terhis ve Saadet” olarak niteler. Ölüm, bir idam değil, bir terhistir. Dünya hayatı, ağır bir askerlik hizmeti veya zorlu bir sınav salonu gibidir. Nasıl ki askerlik süresi dolan birine “Hadi evine, sevdiklerine git” denildiğinde o kişi üzülmez, aksine sevinir; ölüm de mümin için dünya hapsinden ve hizmetinden bir terhistir. İnsan bu dünyaya Allah’ın isimlerini tanımak ve bildirmek için gönderilmiştir, vazifesini bitiren ruh, bu ağır vücut kafesinden kurtulup gerçek vatanına dönmek ister. Gafil olanlar için kabir karanlık bir kuyu iken, imanlı bir nazar için, kabir, bu fani dünyadan ebedi bir aleme (Alem-i Berzah) açılan bir kapıdır.
Ölüm, “yüzde doksan dokuz ahbabın” toplandığı asıl memlekete gidiş biletidir. Peygamber Efendimiz (a.s.m) başta olmak üzere, bütün sevdiklerimiz o taraftadır. Ölüm de hayat gibi bir mahluk yaratılmış ve bir nimettir. Eğer ölüm olmasaydı, ihtiyarlık, hastalık ve hayatın ağır yükleri çekilmez bir hal alırdı. Düşünün ki, yüzlerce yıl yaşayan ve bakıma muhtaç milyonlarca insan arasında hayat ne kadar zor olurdu. Ölüm, ruhu bu yorgunluktan çekip alır.
Hz. Mevlana ölümü bir ayrılık değil, “asıl sevgiliye kavuşma” olarak gördüğü için düğün gecesi demiştir. Bediüzzaman hazretleri ise bu hakikati, kainattaki her şeyin “Zeval” ile değil, bir “Tazelenme” ile yürüdüğünü anlatarak temellendirir. Nasıl ki bir ağacın meyveleri, yerlerini arkadan gelen yeni meyvelere bırakmak için düşer; öyle de her bahar ve her nesil, arkadan gelenlere yer açmak için huzurla yerini terk eder.
İman, ölümü bir “ejderha ağzı” olmaktan çıkarıp, “Cennet bahçelerine açılan bir salon” haline getirir. İmtihanı başarıyla bitiren, Ene’sini Rabbine teslim eden kişi için Azrail (a.s) artık korkutucu bir sima değil, bir müjdeci ve emanetçidir.
Çetin Kılıç
kaynak: RNK








