İsraftan Sakınmak

“Yiyin, için; fakat israf etmeyin”(A’raf  Sûresi, 7/31)

Her Müslümanın, yaşayışının Kur’an-ı Kerîm’in israfı yasaklayan A’raf Sûresinin 31. âyetine ve ilgili diğer âyetlerine ne derecede uygun olduğu hususunda çok dikkatli bir iç muhasebede bulunmasının, büyük lüzumu ve ihtiyacı vardır.

A’raf  Sûresi, 7/31. âyetinde israf yasağının yemek ve içmekten bahsettikten sonra beyan edilmiş olması, elbette ki bu yasağın yalnız yemek ve içmekle ilgili olduğu şeklinde dar bir manâda anlaşılmasını gerektirmez. Belki yemek ve içmek, teneffüs etmekten sonra, insanların dünya hayatındaki en mühim maddî ihtiyaçları olduğundan, insana bilhassa bunlardan bahisle, bunlarla kısaca temsil edilen tüm ihtiyaçlarının karşılanmağa çalışılmasında da israfçılıkla haddi aşmaması emredilmiş olabilir.

Bununla beraber, bilhassa içinde yaşadığımız devirde, insanın yemek ve içmekle ilgili israfı, onun israfçılığında ekseriya mühim bir yer tutmaktadır. Günlük hayatımızda dikkat etsek, çevremizde bu israfçılığın çok misallerini görebiliriz. Bunun en başta gelen sebebi, Müslümanların kendileri için en başta gelen rehber olması gereken Peygamberimiz’in (s.a.s.) Sünnet-i Seniyyesini bazen terk ile, batılılaşmanın yanlış tesirlerinin altında kalmalarıdır.

Yediğimiz ekmek; Allah’ın Rezzak, Mün’im, Rahman gibi isimlerinin tecellîlerini de gösteren çok mühim bir nimettir. Dünyanın tüm ülkelerinde bu ayni şekilde kabul edilmese de, yüzyıllardır ülkemizde gıda maddelerinin başında ve büyük bir nimet olarak kabul edilmektedir. Halkımız içinde çok yaygın olan,  “ekmek” kelimesinin yer aldığı atasözlerimiz ve deyimlerimiz de bunu göstermektedir. Yemek yerken bir ekmek kırığını bile israf etmemek, yemeğin bereketinin belki de son lokmada olabileceğini söyleyen Peygamberimiz’in (s.a.s.) sünnetlerindendir. Buna rağmen son zamanlarda ülkemizde, değil bir ekmek kırığını bile israf etmemek, dehşet verici boyutta ekmek israfının olduğuna dair haberler medyamızda tekrarlanarak yer almaktadır.

Ülkemizdeki ekmek israfıyla ilgili haberlerin en son misallerinden biri, 17 Ocak 2013 tarihli bir günlük gazetede Anadolu Ajansı kaynaklı olarak manşet üstünden verilen bir haber başlığındaki “İsraf edilen ekmeklerle bir yılda 120 okul yapılabilir” yazısıyla dikkat çekilmeğe çalışılan olmuştu. Gazetenin iç sayfalarında devam eden bu haberde, Fırıncılar Federasyonu Başkanı’nın Türkiye’deki ekmek israfı ile ilgili verdiği rakamlar yer alıyordu ve bu haberde bildirilen Türkiye’de günde beş milyon adet 300 g.lık ekmeğin israf edilmesi, korkunç bir ekmek israfı rakamıydı.

Ekmek israfıyla alâkalı daha önceki gazetelerde ve dergilerde de çeşitli tarihlerde haber ve yazılar yayınlanmıştı. Bir derginin 6 Mayıs 2006 tarihli sayısında yer alan “Ekmek İsrafı” adlı dosya, tam yedi sayfaydı. Yakın bir tarihte, 29.3.2012 tarihli gazetelerde yer alan diğer bir haberde ise, TBMM ‘de kurulan ekmek israfının önlenmesiyle ilgili alt komisyonun çalışmalarından bahsediliyor ve sadece İstanbul’da 4-5 bin civarında ruhsatsız fırın bulunduğu, bu fırınlarda gramajı farklı ekmekler imal edilmesinin de ekmek israfına yol açtığı bildiriliyordu.

Ülkemizde, fakir mahallelerde dahi çöp varillerine atılmış olarak görülebilen bütün halindeki ekmekler, hakşinas insanlarda bu israftan dolayı bir dehşet hissi uyandırmaktadır. Bu şekildeki ekmek israfçılığının sebebi, nimeti verene karşı şükrü düşünmeyen bazı cahil ve gafillerin, ekmeği ancak günlük ve taze oldukları zaman yemeleri ve üzerinden sadece bir gün geçmiş olsa bile, satın aldıkları ekmeği yemeyip iade de edemeyecekleri için onu çöpe atmalarıdır. Halbuki, ekmek sadece günlük ihtiyaç miktarı kadar satın alınabilir; buna rağmen satın alındığı günde tüketilemezse, bayatlamasını geciktirmek için onu kağıtla sararak veya plastik poşet içinde buzdolabına konulabilir; daha sonra yenileceği zaman da basit bir işlemle ona tekrar ilk günkü nemi ve sıcaklığı verilebilir ve taze ekmek gibi yenilebilir.

Alındığı gün tüketilemeyen ekmekler, dilimlenip evlerin mutfaklarındaki fırınlarda veya fırında olmasa da sadece genişçe tepsilere dizilerek hava ile temasta bırakılıp kurutulabilir ve sonra peksimet gibi yenilebilir. Bundan başka, yemek kitaplarında ve gazete sayfalarında bayat ekmeklerden yapılabilecek çeşitli yemeklerin tarifleri de verilmektedir.

Allah (c.c.) insanları gönderdiği bu dünya hayatında, onları yemek ve içmeğe muhtaç kıldığından, onların zarurî rızkını da verir. Ancak, insanlara hayatı veren Allah (c.c.) olduğu halde insanlardan bazılarının Allah’ın (c.c.) müsaade etmediği şekilde diğer insanların hayatına kasdetmesi ve haksız yere onların hayatlarının sona ermesine sebeb olmaları gibi, Allah’ın (c.c.) taahhüt edip verdiği zarurî rızkın hak sahipleri eline ulaşmaması için de israfçılık, gasp ve hırsızlıkta bulunan bazı şerli insanlar vardır. Dünyada bazı bölgelerdeki açlık problemi, bununla da ilgili olabilir.

 Ekmekten başka yiyeceklerde yapılan israfın misallerini de günlük hayatta hem evlerde hem de topluluk halinde yemek yenilen diğer yerlerde yaygın olarak görmek mümkündür. Topluluk halinde yemek yerken, ortadaki tek kaptan yemek, Sünnet-i Seniyyeye uygundur. Ortadaki tek kaptan herkes yiyebileceği kadar yer; besmeleyle başlanmışsa, mü’minin artığının mü’mine şifa olacağı Hadis-i Şerif’te bildirilmiş olduğundan, ortadaki tek kaptaki yemek bitirilmemiş de olsa, başka mü’minler  Sünnet-i Seniyyeye tabi olduklarını düşünmekle onu döküp israf etmeden, ayrıca sevap alarak yiyebilirler.

Konya, Kayseri ve diğer bazı Anadolu şehirlerimizde, modern çağın İslâm âdabına uymayan bazı değişikliklerine tabi olunmayarak, halen de düğünler hem “velime” adı verilen düğün yemeği verilmek suretiyle Sünnet-i Seniyyeye uyularak yapılmakta ve hem de bu düğün yemekleri gene Sünnet-i Seniyyeye uygun olarak ortaya konulan tek kaplardan yenilmekte ve o yemekler daha sonra israf edilmemektedir.

Toplu olarak yenilen yemeklerde yemek servisi ayrı tabaklarla yapılan bazı yerlerde, bahsedilen Hadis-i Şerife göre, bilhassa maneviyat büyüğü olarak bildikleri mü’minlerin yemek artığını şifa niyetine yemek için âdeta birbirleriyle yarışan mü’minlere rastlanır. Fakat büyük ekseriyetle, devrimizin mü’minleri başka bir mü’minin tabağındaki yemek artığını, onun o yemeğe besmeleyle başlamış olduğunu bilseler de, yemek isteğini göstermezler. Bu durumu göz önüne alarak, topluluk halinde ayrı tabaklarda yemek yenilirken, eğer o yemeği yemek isteği yoksa, başlangıçta servis yapılan tabaktaki yemeği içine hiç çatal-kaşığını sokmadan geri göndermek; eğer tamamı değil de kısmen yenilecekse, gene yemeğe başlamadan onun bir kısmının geri alınmasını istemek veya sofradaki başka birisiyle tabağındaki yemeği paylaşmak, günümüzde ayrı tabaklarda yenilen yemeklerde yemek israfını önlemek için yapılabilecekler arasında olmaktadır.

Toplu yemek yenilen çeşitli yerlerde; lokantalarda, eğitim kurumlarında ve askerî tesislerde, yukarıda bahsedilen hususlara ekseriya uyulmaması sebebiyle büyük miktarlarda yemek artıkları meydana gelmektedir. Yakında bir hayvan besleme tesisi bulunduğu takdirde, yemek artıkları o tesise gönderilerek nadiren de olsa değerlendirilmekte; fakat her yerde hayvan besleme tesisleri bulunmadığından, yemek artıkları ekseriya değerlendirilmeden çöpe atılmakta ve israf edilmektedir.

Bazı ekonomi teorisyenlerinin, dünya nüfusunun artışıyla dünyadaki gıda kaynaklarının üretim kapasitelerini karşılaştırarak, dünyayı açlık tehlikesinin beklediğini söylemelerine rağmen, tüm dünyada bir günde yapılan yiyecek israfı yapılmamış olsa, tüm Afrika kıtası halkını doyurabilecek kadar olduğu da, bilimsel olarak tesbit edilmiştir.

İstanbul Üniversitesindeki öğrencilik yıllarımda bazen Bayezıt Kütüphanesine de giderdim. Kitap kataloglarına bakarken gördüğüm “Garp Âdab-ı Muaşereti” adlı ve cumhuriyetimizin ilk yıllarında yazılmış bir kitabın muhteviyatını da merak edip incelemiştim. O kitaptaki, Sünnet-i Seniyyeye uymayan çeşitli garp âdetlerinden (maalesef günümüzde de bazı Müslümanlar bunlara uyuyorlar) biri de yemeğin salçasını (sulu kısmını) yememek tavsiyesiydi. Başlangıçta yemeğini tabağına koydururken bir Müslüman, çeşitli sebeblerle, yemeğin sulu kısmının tabağına konulmamasını isteyebilir. Fakat, sulu kısmıyla birlikte yemeğin tabağına konulmasını önlemekle ilgili bir teşebbüste bulunmamışsa, tabağındaki yemeği sulu kısmıyla birlikte yemesi icap eder. Bunun aksi, Peygamberimiz’in (s.a.s.) bu mevzudaki sünnetine muhalefet ve yemekte israfa sebebiyet vermek olur.   Rivayetlerde, Peygamberimiz’in (s.a.s.), tabağına konulan yemeği tamamen yediği ve tabağını sanki hiç yemek konulmamış gibi temizleyerek pırıl-pırıl hale getirdiği bildirilmektedir. Şuurlu Müslümanlar, Peygamberimiz’in (s.a.s.) bu sünnetine de uymağa dikkat ve itina gösterirler. “Yemeği sünnetlemek” deyimi bu sebeble halk dilimizde yerleşmiştir. Maalesef toplu yemek yenilen yerlerde,  hattâ Ramazanlardaki iftar sofralarında bile,  Müslümanlar arasında bu sünnete de muhalefet edenlerin misallerine çok rastlanmaktadır. Bazıları, önlerine konulan yemekten birkaç çatal (veya kaşık) miktarı alıp yemek tabağını sulu kısmıyla da sulu olmayan kısmıyla da ileri itip, sanki tabiî bir davranışta bulunuyormuş gibi, nimete karşı israf ve nankörlük yapmaktadırlar.

Bediüzzaman Said Nursî’nin efsanevî avukatı Bekir Berk’in, bir defasında bir lokantada, Peygamberimiz’in (s.a.s.) bu mevzudaki sünnetine ittiba etmiş olmak için yemeğini tamamen yedikten sonra, tabağını da sanki hiç yemek konulmamış gibi temizleyerek pırıl-pırıl hale getirdiğini gören bir garson, bu yapılanın sanki “bulaşıkçılık” olduğunu îma manâsı da taşıyabilecek, biraz müstehzî bir eda ile;

“-Beyefendi, niçin tabağınızı temizlemek için zahmette bulunuyorsunuz; bizim bulaşıkçımız var.”

demesine karşılık, avukat Bekir Berk birden ciddileşip celalli bir eda ile garsona, lokantadaki diğer müşterilerinin de duyabileceği yüksek ve gür bir sesle;

“-Ben, Resulullah’ın (s.a.s.) bulaşıkçısıyım!.”

tokat gibi cevabını vermiş.

Biz de, onun bu davranışından ders alarak, kötü bir batı taklitçiliği ile hareket etmek yerine, Peygamberimiz’in (s.a.s.) yemek-içmek mevzuunda ve diğer mevzulardaki sünnetini- eğer mazur görülebileceğimiz bir manimiz yoksa– kendimiz için esas almalıyız.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, A’raf Sûresi’nin 7/31. âyetinde israf yasağının yemek ve içmekten bahsedildikten sonra bildirilmiş ve israfın bu şekilde haram kılınmış olması, israfın yalnız yemek ve içmekte yapılmaması gerektiğini düşündürmemelidir. İsrafçılık, modern günlük hayatta çok yanlış bir alışkanlık halinde çok yaygın hale gelmiştir; insanların büyük çoğunluğu, içinde bulundukları israfçılık batağının farkında bile olmadan o batağın içinde yüzmeğe çalışmaktadırlar. Bunun ahretteki büyük hesap gününde görülecek zararından başka, fert ve toplum hayatındaki çeşitli zararları, dünya hayatında da görülmektedir.

Modern dünya insanının hayatının bir parçası haline gelmiş ve onunla hemhal olup ünsiyet ettiği israfçılığının tüm misalleri, kısa bir yazı hacmi içerisine sığmayacak kadar çoktur. Herkes kendisini bu mevzuda ciddî bir murakabeye tâbi tutarak,  israfçılık yaptığı mevzuları kendisi tesbit edebilir ve etmelidir.

Mesela: Yiyecek ve içecekten sonra temel ihtiyaçlarından biri olan giyecekler mevzuunda israfçılıkla hareket edip etmediğini de, insan kendi kendine sormalıdır. Allah (c.c.), verdiği nimetini kulunun üzerinde görmek ister; bu sebeble, Allah’ın (c.c.) nimetlerine çok mazhar olmuş bir kişinin insanlar arasında dilenci kılığında, hırpanî ve pejmürde kılık-kıyafetler içinde gezmesi, Müslümanların arasında da hoş görülemez. Fakat bunun yanında, maddî gelirini ve imkânlarını sarf etmek mevzuunda doğru bir sarf sırasına uyum göstermeden, üzerinde yabancı markalar bulunan giyim eşyalarına sadece o markaları için, emsallerinin 5-10 misline varan ücretler ödeyerek gösteriş yapmak da, açıkça israftır. Hem de o yabancı markalardaki isimlerin sahiplerinden bazılarının cinsî sapık bile oldukları o sektörün içinde bulunanlar tarafından söylenmektedir. O marka giyeceklere müşteri olacaklar, giyecek markasındaki gerçek şahıs isimleri sahiplerinin ahlakî kişiliklerini de biliyorlarsa, onu da göz önüne alarak o markalı giyeceklere özenti hislerini kontrol etmelidirler ve o markalı giyeceklerle gösteriş yapmaktan kaçınmalıdırlar. Buna dikkat ve riayet edilmediği takdirde, o yabancı markalı giyim eşyalarını gösteriş için çok yüksek ücretle satın almakta israfçılık ve saçıp savurma yapılmış olmanın  yanında, belki ayrıca bir manevî mesuliyet daha yüklenilmesi tehlikesi de vardır.

İslâm dininde israf, yukarıda verilen âyet mealinden de anlaşılacağı gibi kesin yasaktır ve haramdır. Allah (c.c.),  A’raf Sûresi 7/31. âyetinden başka En’âm sûresinin 6/141. âyeti ve İsrâ Sûresi 17/26-27. âyetlerinde israf etmekten ve israfçılıkta ileri giderek saçıp savurmaktan kesin olarak yasaklamakta ve böylelerinin “şeytanın kardeşleri” olduğunu, şeytanın ise Rabbine karşı çok nankör olduğunu, Furkân Sûresi 25/67. âyetinde de, mü’minlerin vasıflarından birinin  onların infak etmekte israf da cimrilik de yapmayacağı olduğunu bildirmektedir.

Yalnız, yukarıda bazı misallerini verdiğimiz, yemek-içmek ve giyinmek mevzularında değil; her mevzudaki israftan hem kendimiz sakınmalı ve hem de tesir sahamızdakilere israftan sakınmayı tavsiye etmeğe ve onlarda israftan kaçınmak ahlâkını yerleştirmeye çalışmalıyız. Çünkü israfçılık, geniş manâsıyla düşünülecek olursa, beşeriyetin en dehşetli hastalığıdır.

En büyük israf, en büyük sermayede yapılacak israf olabilir. İnsana verilen en büyük sermaye ise, onun ömür müddetidir. Ömrünü zararlı veya faydasız şeylerde israf eden, en büyük sermayesini israf ile ahretteki ebedî saadetini kaybetmekle, telafisi mümkün olmayan en büyük iflas tehlikesiyle karşı karşıya olacağını bilmelidir.

Bu mevzuyla alâkalı âyetler, hadisler ve onlardan süzülmüş manâları ihtiva eden dinî eserler, insanın ahretteki iflas haline düşmemesi gerektiğine önemle dikkat çekmektedir.

Bediüzzaman Said Nursi de, Kur’an ve hadisten süzülmüş manâlar halinde,  Risale-i Nur Külliyâtının çeşitli yerlerinde israfsızlık mevzuunun önemine vurgu yapmaktadır. Lem’alar adlı eserinde Ondokuzuncu Lem’a olan “İktisatRisalesi”, “İsm-i Azam Risalesi” olarak da bahsedilen Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi ve Üçüncü Nüktesi, Yirmidördüncü Mektub Birinci Makam son paragrafı bu mevzuda verilebilecek misallerden bazılarıdır. Şualar adlı eserinde ise, “Beşinci Şuanın İkinci Makamı ve Meseleleri” başlığı altında âhirzamana ait müteşâbih (teşbihle, benzetme yoluyla ifade edilmiş) hadislerden bahsederken, ilk olarak “Birinci Mesele”de, hadiste âhirzamanda gelecek İslâm deccali olan Süfyan’ın elinin  delinecek olmasında kastedilen manânın, sefahet ve lehviyât için gayet israf ile elinde mal durmaması ve israfâta akması  olabileceğini söylemekte  ve “Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli hırs ve tamâı uyandırarak, insanların o zaif  damarlarını tutup, kendine musahhar eder diye, bu hadis ihtar ediyor. ‘İsraf eden  ona esir olur, onun dâmına düşer’ diye haber verir” demektedir.

İsrafsızlığın önemini, lüzumunu iyi anlamağa çalışmak ve bu anlayışımızı hem kendi hayatımıza aksettirip hem de tesir sahamızdakilerle de paylaşarak, onları da israftan alıkoymağa çalışmak gayret ve faaliyetlerimiz içerisinde helal gıda arayışı içinde olmak da, dünya hayatımızda tüm şekilleriyle israftan sakınmağa çalışmamızın mühim hassasiyet ve uygulama alanlarından biridir ve dünya hayatımızın sonunda bizi bekleyen ebedî saadetimizin  kaybını önlemek için, dikkate alıp ona göre yaşamamamız gerekenler arasındadır.

Mustafa NUTKU