Ölümün Nurlu Yüzüne Bakmak

“Hayat ne kadar yaşanmamışsa, ölümden o kadar korkar insan.”

Terapistin Terapisi kitabında okuduğum şu cümle, ölüm hakikatini ne kadar az düşündüğümüzü, hatta hayat programımızda ölüme hiç yer vermediğimizi, sadece çevremizdekilere gelirmiş gibi, kendimize kondurmadığımızı hatırlattı.

Halbuki ahir zaman peygamberi, Efendimiz (asm) bir hadislerinde ”Lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça zikredin” buyurmuştu. O halde bu gaflet neden?

Dünyayı çok sevmemiz mi? Halbuki dünya bir misafirhanedir, insan ise onda az durup gidecek bir misafirdir. Eşimiz ve çocuklarımızdan ayrılmak istemediğimizden mi? Onlar da Cenâb-ı Hakk’ın bizlere birer emaneti değil mi?
Yoksa, ancak kabir kapısına kadar bizimle olan mal-mülk, şöhret, makam sevgisi mi bize ölümü düşündürmeyen?

Onlarca soru zihne hücum ettiği sırada, Risale-i Nur imdada yetişiyor. İşte 14. Söz’ün Hatimesi, gafil kafaya tokmak gibi, ölümle yüzleştiriyor: “Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme; merdane kabre bak, dinle bak ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak ne ister.”

İşte asıl mesele bu. Ölümün yüzüne bakmak ve ne istediğini anlamaya çalışmak. Üstad Hazretleri “Kabrin arkası için çalışınız” diyor. O halde bizi ölümden korkutan, hayatta yaşayamadıklarımızı bir an önce uygulamaya koymalı, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına uyup, amellerimize ve ahlâkımıza yansıtıp, ölümün nurlu-güzel simasına bakmalıyız.

“Ölüm idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.” Sekizinci Rica’da geçen bu hakikat, ölümün güzel simasını gösterip, nasıl da sevdiriyor değil mi?

Madem dünyada hayat var. Hayatın sırlarını anlamaya çalışırken, ebedî hayata vesile olan ölümün sırlarını da anlamaya çalışmak elzemdir. Çünkü, ecel gizlidir ve her vakit gelebilir. O halde, kabir kapısını ebedî saadete açılan bir kapıya çevirmek, insanın en mühim vazifesi olmalıdır.

Kusurlu lisanımızla ölümü anlamak veya anlatmak ya da kelimelere dökmek gerçekten zor. Fakat, Allah’a hamdolsun ki, Risale-i Nur gibi, her müşkülatı delillerle çözen bir kaynağımız var. Bu sebeple sözü Nurlara bırakıyorum:
20. Mektub, On Birinci Kelime

“Ey insan! Fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip, düşünmeyiniz. Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz, ademe değil, vücud-u dâimîye sevk olunuyorsunuz; zulümata değil, âlem-i nura gidiyorsunuz; firaka değil, visale müteveccihsiniz.”

“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mesudane hayatı bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi bir saat rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelâl’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.”

Meral Demirdöğmez / Nur Postası