Etiket arşivi: Bediüzzaman Said Nursi

Yangın Karşısında Bir Ömür: Bediüzzaman Said Nursî

Yangın Karşısında Bir Ömür: Bediüzzaman Said Nursî

20. yüzyıl Türkiye’sinin en karanlık demlerinde, bir adam karşısına müthiş bir yangın aldı ve “İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor!”[1] diye haykırdı dünyaya.

O adam, Bediüzzaman Said Nursî idi. Ne bir siyasetçi, ne bir ideolog, ne de sıradan bir vaizdi; o, Osmanlı’nın son nefesinde doğan, Cumhuriyet’in laik fırtınasında sınanan ve Kur’an’ın nuruyla insanlığın imanını kurtarmaya koşan bir müfessir, bir mütefekkir, bir dâvâ adamıydı.

Hayatı, dâvâsı ve düşüncesi, sadece tarihî bir vakıa değil; aynı zamanda sosyokültürel bir devrim, akademik bir paradigma ve duygusal bir destandır. Adam kıyımı ve kıtlığı yaşandığı bir dönemde Cihat meydanına çıktı.

Doğumu 1877-8, Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyü. Yedi kardeşin dördüncüsü, çiftçi bir ailenin evladı. Çocukluğu hareketli zamanlara geldi. Bir çöküş dönemine denk geldi. Medreselerde üç aylık tahsilde yüzlerce kitabı ezberledi, 15 yaşında “Bediüzzaman” (Zamanın Harikası) unvanını aldı. Doğu Beyazıt’tan Van’a, Horhor Medresesi’nden İstanbul’a uzanan ilim yolculuğunda hem Nakşî hem Kadîrî tarikatlarının derinliğini tattı, hem de modern fen ilimlerine âşık oldu. “Medresetü’z-Zehra” hayaliyle fen ve dinin kardeşliğini savundu; Sultan II. Abdülhamid’den Reşad’a kadar padişahlarla görüştü, Şam’da Emevi Camii’nde Hutbe-i Şamiye’yi okudu. I. Dünya Savaşı’nda gönüllü alay komutanı olarak Albay rütbesiyle yerini aldı. Ruslara esir düştü, Kostroma kampından kaçtı; Harp Madalyası aldı. İstanbul’da Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyesi, Yeşilay’ın kurucularından biriydi. İngiliz işgaline karşı Hutuvât-ı Sitte’yi yazdı, idam fermanı çıktı. Ankara’ya davet edildi, Ankara’da Medresetü’z-Zehra düşüncesini kanun teklifi olarak 163 vekille imzalattı… Ama sonra “Eski Said” dönemi kapandı.

Cumhuriyet’in laiklik rüzgârı estiğinde “Yeni Said” doğdu. 1926 Burdur sürgünüyle başlayan, Barla, Isparta, Kastamonu, Emirdağ zincirinde süren 30 yıllık yalnızlık ve hapis yılları: Eskişehir (1935, 11 ay), Denizli (1943, 9 ay), Afyon (1948-49, 20 ay). Ama bu sadece hapishane süresi tabiki, sürgün müddeti âdetâ ömrünün tamamını kaplıyor.

Gizli cemiyet kurmak” ithamıyla yargılandı, beraat etti. Siyasetten elini çekti; “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” dedi. Çünkü dâvâ artık imandı.

Risale-i Nur Külliyatı –6000 sayfayı aşkın 130 risale– işte bu dönemde Barla’da, soba başında, gaz lambasının ışığında yazıldı. Kur’an-ı Kerim’in bu asrın aklî ve mantıkî diliyle tefsiriydi; atomdan galaksilere, hücreden ruha kadar fen ilimlerini şahit tutarak “iman-ı tahkiki”yi akılla ispat edilmiş, kalple yaşanmış imanla inşa ediyordu.

Düşüncesinin akademik derinliği burada yatar. Pozitivizmin ve materyalizmin hâkim olduğu bir çağda din ile feni “ikiz kardeş” ilan etti. Akıllar fenle, kalpler dinle nurlandırmalı prensibi, tam bir epistemolojik devrimdi.

Taklidi imanı körü körüne inanmayı tahkiki imana dönüştürdü; her risalede “Neden?” sorusuna Kur’anî cevaplar verdi. Eserlerinde atomun parçalanmasını Allah’ın kudretine delil kıldı; “Yirmi Üçüncü Söz”de insan fitratını, imanı, “Yirmi Altıncı Söz”de kaderi akılla aydınlattı. Müsbet hareket prensibiyle menfi siyaseti reddetti; hizmeti, uhuvveti ve tefekkürü esas aldı.

Sosyolojik olarak Şerif Mardin’in de işaret ettiği gibi, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan kültürel kopuşta İslam’ı modernitenin dışında değil, içinde konumlandırdı. Çünkü İslâmiyet’in hükümleri Laik devletin gönüllerde oluşturduğu boşluğu, imanla doldurdu; ne tarikat ne cemaat, ne de siyasî partiydi. Nur hareketi, okuma halkalarıyla, talebe mektepleriyle, matbuatıyla bir sivil eğitim devrimi oldu.

Sosyokültürel etkisi hâlâ canlıdır. 1920’lerin İslâm düşmanlığı atmosferinde, Risale-i Nur elden ele, gizlice çoğaltıldı; 1950’lerde matbaa serbestiyetiyle milyonlara ulaştı. Bugün Türkiye’de ve dünyada yüz binlerce insan, Risale’yi okuyarak hem imanını hem aklını hem de vicdanını kurtarıyor. Kadın-erkek, genç-yaşlı, eğitimli-eğitimsiz herkes için erişilebilir bir tefsir; ne medrese ne de modern üniversiteye muhtaç.

Küresel ölçekte, İslâm’ın akılcı yüzünü temsil ediyor; batıdaki oryantalist “gericilik, irticâ” ithamlarına en güçlü cevaptır.

Ama bütün bu ilmî ve akademik derinliğin altında müthiş bir duygusal yangın yatar. Barla’da yalnızlığında, “Kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman olup evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum”[2] diye yazdı. Hapishanelerde talebeleriyle birlikte namaz kılarken gözyaşları sel oldu. “Cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim” [3] dedi; “Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var.” [4]

“Cem’iyetin, yirmibeş milyon Türk cem’iyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.

Kur’anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet’i de istemem; orası da bana zindan olur.

Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmağa razıyım.

Çünki vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.”[5]

Vefatı 23 Mart 1960, Urfa’da… Tabutuna binlerce insan ağlayarak koştu. Mezarı defalarca taşındı, ama nuru yayıldı.

Bediüzzaman’ın davası bitmedi; çünkü dâvâ imandı, iman ise insanın en derin yarasıydı. O, fenin karanlığında boğulan 20. yüzyıl insanına Mihmandar oldu.

Bugün de aynı yangın devam ediyor: materyalizm, nihilizm, ahlâkî çöküş…

Risale-i Nur’u okumak, sadece basit bir kitap okumak işi değil; bir kalbi yeniden inşâ ve ihyâ etmektir.

Bediüzzaman’ın kanlı gözyaşlarıyla yazdığı o sayfalar, hâlâ “İman insanı insan eder, kâinatı cennet eder”[6] diye fısıldıyor.

Ve biz, o yangının küllerinden doğan nesiller olarak, şükran ve minnet ve tevazû ile nidâ ediyoruz ki: Allah’ım! Üstad’ımıza rahmet et… Ve bizlere de onun gibi iman ve Kur’an dâvâsında yanmayı, gayret etmeyi nasip et. Âmin.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Tarihçe-i Hayat (13)
[2] Barla Lahikası (97)
[3] Tarihçe-i Hayat (629)
[4] Tarihçe-i Hayat (630)
[5] Tarihçe-i Hayat (630)
[6] Sözler (325)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Haykıran Bediüzzaman Bu Zamanda Olsaydı-2

Haykıran Bediüzzaman Bu Zamanda Olsaydı-2

“Bediüzzaman bugün yaşasaydı ne yapardı?” sualine teorik değil, fiilî bir tarzda cevap vermek gerekirse Risale-i Nur’dan aldığımız ölçülerle pratik olarak şunlar yapılırdı:

1. Duâ ve Cevşen ile Manevî Destek

Üstâd, her musîbet ve harpte en evvel Kur’ân’ın duâsına, Cevşen’e, tesbihata sarılmıştır.

Bugün Gazze ve Doğu Türkistan’daki mazlumlar için de “Ya Rab! Mazlumlara nusretini, zâlimlere tokadını göster.” diye sabahlı akşamlı duâ ve istiğfarla meşgul olurdu. Gündeminde bu manalara da yer verir ve lâhikalar neşrederdi.

2. Uhuvvet ve İttihâd-ı İslâm İçin Çalışma:

Bediüzzaman, daima “ittihâd-ı İslâm”ı fiilî bir hedef kılmıştır. Bugün yaşasa, Müslümanların birliğini kuvvetlendirmek için cemaatlerin birbirine muhabbetle bakmasını, bölünmeden tek vücut gibi hareket etmelerini teşvik ederdi.

Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir.

Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz.

Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.”[1]

3. Mazlumlara Fiilî Yardım:

Üstâd, elinde olanı paylaşmayı şiâr edinmişti. Bugün yaşasa, maddî yardımları organize eder, fakir ve yetim kalanların iâşesi için Nur Talebeleri’ni harekete geçirirdi. Eskişehir Müdâfaanâmesi’ni ve diğer hapishâne mektuplarını okuyanlar bu manayı elbette görmüştür eserlerde. İman ve İslâm kardeşliğini pekiştirmek için yollar arar ve projeler üretirdi.

4. Kalem ve Hakikat ile Müdafaa:

Üstâd, kalemle ve iman hakikatleriyle mücadele etti. Gazze ve Doğu Türkistan için de zulmü ifşâ eden, ümmeti uyandıran, zalimlerin maskesini indiren risaleler yazar; basın ve ilim yoluyla sesini cihana duyururdu. Sosyal Medya’yı da bu uğurda istihdam ederdi. Üstâd’ımın vefat ettiği zaman İsrail zulmünün yeni başladığı dönemleri olduğu için risalelerde bahsetmedi.

5. Bedduâ Etmemek, Lâkin Zulmü Teşhir Etmek:

Kendi zulme uğradığı hâlde dahi şahsî intikam için bedduâ etmeyen Üstâd, zulmün mahiyetini Kur’ân’ın tokadıyla ilan ederdi. Yani zâlimlerin rezâletini açıklayıp, mazlumlara sabır, şükür ve tevekkülü telkin ederdi. Onuncu Lem’a buna bir misâl olabilir.

6. Şehadet Şuurunu Diriltmek:

Gazze ve Doğu Türkistan’daki mazlumların kanını boşa gitmiş görmez, bilakis “Onların şehâdeti, ebedî saadetin kapısıdır” diyerek ümmete ümit ve teselli verirdi. Gaza ve cihad ruhunu destekler ama bu ülkede manevi cihad olduğunu da vurgulardı. Bediüzzaman hiçbir sahada müsriflik yapmamıştır. Hiçbir şeyi abes görmemiş ve göstermemiştir. Gaza ve cihad şuurunu diri tutmuştur.

Bediüzzaman bugün yaşasaydı:

Kalemle dünyaya zulmü duyurur,

Mazlumlara fiilî yardımı teşkil eder,

Duâ ile manevî destek olur,

Müslümanların ittihâdını tahkim ederdi.

Ne nefesini ne nefsini israf ederdi.

Ümmet bilincini tahkim etmek için beyanatta bulunur ve neşriyat yapardı.

Yeni göç dalgalarında demografik olarak oluşabilecek sorunlara çözüm üretirir ve İslâm kardeşliği vurgusu yapardı.

Risale-i Nur Külliyatı’nı hem dirayet hem de rivayet tefsiri olacak tarzda iki metod takip ederek insanların her iki ihtiyacına da cevap vermeye çalışırdı.

Cenâb-ı Hak, bizleri Üstâd’ın mesleğinde, zulme karşı iman ve şefkâtle mücadele edenlerden eylesin. Âmin.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

İlk yazı için: Haykıran Bediüzzaman Bu Zamanda Olsaydı

[1] Kastamonu Lâhikası (247)

 

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Gazi Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri

Gazi Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri

Bu hafta, milletimizin kahraman evlatlarını ve gazilerini yad ettiğimiz Gaziler Haftasıdır. Tarih boyunca vatan ve iman için mücadele etmiş nice yiğitlerimiz, her biri ayrı birer kahramanlık timsalidir. Her birinin ayrı ayrı hikayeleri bulunuyor kimisi yürekleri burkuyor kimisi insanı tebessüme getiriyor.

Geçtiğimiz asır bütün dünyada çalkantılı bir asırdı. Büyük savaşlar nice soykırımlar nice insanlar göçüp gitti bu sarsıntılarda.

Bediüzzaman Said Nursî’nin talebeleri de bu kahramanlardan bir kısmını oluşturur.

Evet, Bediüzzaman yalnız medresede oturmuş, kitap yazdırmış, evrad ve ezkariyle meşgul olmuş bir Âlim değildir. Onlar yalnızca iman ve Kur’ân hizmetinde değil, vatan savunmasında da öne çıkmışlardır. 1. Dünya Savaşı’nda ve savaş sonrasında ülkenin sıkıntılı zamanlarında Bediüzzaman Said Nursî bizzat cephede Gönüllü Alay Kumandanlığı yapmış Ruslarla ve Ermenilerle savaşarak vatanın müdâfaasında, ülkenin bütünlüğünün korunmasında, insanların can, mal ve namus emniyeti sağlanmasında çok ciddi emekler sarf etmiştir.[1]

Hulusi Yahyagil,[2] Binbaşı Asım, Mehmet Kayalar, Abdurrahman, Molla Habib, Molla Hamid, Molla Hamza, Molla Resul, Molla Eyüb, Molla Zübeyr… her biri, Allah rızası için hem iman mücadelesini hem de cephede vatanı savunmayı omuzlamışlardır Bediüzzaman’ın yanında yer alarak bu haklı davada birbirlerine omuz vermişlerdir. Çünkü bu haklı vatan dâvâsı sadece bir ilmi mesele değil vatanın müdâfaası meselesidir eğer vatan elden gidecek olursa ne ilimden ne namus’tan ne candan ne maldan mevzu bahis edilebilirdi bunların hiçbirisi söz konusu olamazdı hiçbirisinin emniyeti olmazdı.

Bugün bizler, onların kahramanlıklarını hatırlarken şunu da unutmamalıyız: Her bir gazinin hayatı, sabır, fedakârlık ve teslimiyet âbidesidir. Onların sayesinde iman ve vatan bir arada korunmuş; gelecek nesiller için bir emanet bırakılmıştır. Ne mutlu bu şehitler ve gazilerin yolunda yürüyüp vatan millet bilinci ile hareket edebilenlere.

Yüce Allah’ım!

Vatan ve millet uğrunda kanını dökmüş canını vermiş ahirete ithal etmiş şehitlerimiz ve bu uğurda sayu gayret etmiş gazilerimiz ne hususan Bediüzzaman Said Nursî ve asker talebeleri, gazilerimiz Hulusi Yahyagil, Binbaşı Asım, Mehmet Kayalar, Abdurrahman ve diğerleri gibi yiğitleri rahmetinle kuşat.

Onların yaptıkları fedakârlıkları kabul buyur, bedenlerini ve ruhlarını mübarek kıl, ebedî huzurunda onlara yer ver. Onların bize emanet bıraktıkları Bu dâvâya bizleri sadık eyle.

Vatanımızı, milletimizi ve imanımızı koruyan tüm gazilerimize sağlık, sabır ve ebedî muhabbet ihsan eyle.

Şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle yâd ediyor, bizlere onların izinden yürüyebilme imkânını bahşet. Amin.

Selâm ve duâ ile.

[1] BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI OLARAK VATAN VE MİLLETE FEDAKÂRANE HİZMETLERİ

Bedîüzzaman Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi.

Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van kal’asında şehid oluncaya kadar müdafaaya kat’î karar verdikleri halde, geri çekilen Van valisi Cevdet Bey’in ısrarıyla, Vastan kasabasına çekildi.

Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti.

Molla Said, Van’dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarının düşman eline geçmemesi için otuz-kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır.

Hattâ hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor, güya büyük bir imdad kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu.

Böylelikle, Vastan’ın Rus istilasından kurtulmasına sebeb olmuştur.

Avcı hattında dolaşırken vücuduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesareti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir.

Hattâ bunu işiten vali Memduh Bey ve kumandan Kel Ali, “Aman geri çekilsin!” diye haber gönderdikleri zaman, demiş:

-Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek…

Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği halde; biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.

Geceleyin vali ve kumandan Kel Ali ve ahali kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kısım fedakâr talebeleriyle Bitlis’te bakiyye kalan bir kısım bîçareler için, kendilerini feda etmek fikriyle kaçmazlar.

Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsademe ederler, arkadaşlarının çoğu şehid olur.

Hattâ yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehid düştükten sonra düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acib bir surette su üzerinde bulunan bir sütreye girer.

Hem yaralı, hem ayağı kırık bir halde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalır.

Tüfek ellerinde, o vaziyet-i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zabitleri bulunduğu halde, kemal-i istirahat-i kalble ve ahalinin kurtulmasının sevinciyle sürur içinde, beraberindeki arkadaşlarına teselli vererek der:

-Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse; o vakit silâhlarımızı kullanacağız, kendimizi ucuza satmayacağız, bir-iki düşmana kurşun atmayacağız…

Latîf bir inayet-i İlahiyedir ki; otuzüç saat, onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıkları halde bulamadılar.

Bu esnada Bedîüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedailere hitaben:

-Arkadaşlar!

Durmayınız…

Sizlere hakkımı helâl ettim, beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız, demesi üzerine, fedakâr ve kahraman talebeler:

-Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz; şehid olursak, yine hizmetinizde olsun, deyip kalırlar.

Sonra Ruslar esir edip; Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevkederler.

Ermeni fedaileri meşhurdur; hattâ öyle rivayet ederler ki: “Fedailerin yüzleri, kızarmış kömür üstüne tutulup gözleri patlama derecesine gelse dahi, yine sır vermezler.” İşte Ruslar o zaman diyorlardı ki: “Bedîüzzaman’ın gönüllüleri, Ermeni fedailerinin fevkindedir!

Bunun içindir ki, bizim Kazaklarımızı imhada fazla muvaffak olmuşlardır.”

Bedîüzzaman’ı üsera kampına götürürler. …

(İLK HAYATI/Bedîüzzaman’nın Gönüllü Alay Kumandanı olarak hizmetleri) Tarihçe-i Hayat (113)

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[2] Hulusi yahyagil efendinin Çanakkale savaş hatırası için: https://youtu.be/mPabW7t7MOg?si=sK539tsI6KD-gM3A

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Bediüzzaman’ın İzdüşümünde

Bediüzzaman’ın İzdüşümünde

Günümüz dünyasında bilgiye ulaşma konusunda insanların bir problemi bulunmuyor. Sadece merak etsin ve eline telefonu alıp internetten merak etmiş olduğu şeyi araştırmak istesin yeterli.

Merak etmiş olduğu şey konusu ne olursa olsun ister müspet ister menfi her şeyin cevabını bulabilir.

Günümüzde İslami hizmetlerde tebliğ metodunda insanların bilgi aktarımı konusunda bakmış oldukları şey; kendisine tebliğde bulunan kimsenin dedikleriyle yaptıkları birbirine uyumlu mu buna bakıyor.

Çocuk eğitiminde bir söz var. “Çocuk kulağından değil gözünden eğitilir.” Yani sen ona anlatarak değil rol model olarak bir şeyler öğretebilir eğitmenlik yapabilir ve tebliğde bulunabilirsin.

Günümüzün hayat şartları, yaşam şekli, düşünceler, fikirler, temayüller… Bunların hepsi insanların dimağına zihnini karıştırdığı için adeta bütün insanlar bu karmaşa içerisinde çocuk gibi bir duruma düşüyor. Günlük hayatın meşguliyeti, insanın düşünceleri, hayalleri, hedefleri, yaptığı iş, hayat standartları, aldığı eğitim, içerisinde doğup büyüdüğü kültür… Bunların hepsi insanı âdeta düşünemez bir hale getiriyor veya insanı bildiklerine ulaşamayacak bir hale sokuyor.

Bu sebeple birisine tebliğde bulunurken bunlar da göz önünde bulundurulması gerekiyor. Herkese aynı metodla yaklaşmak hatalı bir tutumdur.

Şimdi şunu da ifade etmek gerekiyor ki, tebliğ eden birisi çok mu iyi durumda, çok mu mükemmel, âdeta her şeyi biliyor mu, büyük bir âlim/allâme mi?

Tabii ki böyle değil. Bir konuda ilmi ve bilgisi var onu karşısındakine aktarıyor sadece. Bu sebeple bir kutsiyet atfetmek de yanlıştır. Kusurdan münezzeh, hatasız bir melek gibi bakmak, yaklaşmak yanlıştır.

Şimdi insan zihninin her an bir çok şeyle bombardıman altında olduğunu göz önüne alırsak kimsenin kimseyi tenkid edip, eleştirip ötekileştirmeye hakkı yoktur. Çünkü herkes perişan bir vaziyette bulunuyor. Ama ayni yerden bombardımana uğramış veya uğramamış fark burada.

Bu zaviyeden bakıldığında insanlığın hâli sanki fetret dönemini yaşayan yani peygambersiz bir dönemi andıran bir hâlde. İnsanlar aynı dili konuşmuyor aynı dili konuşsa bile aynı şeyi ifade etmiyor aynı şey ifade etmiş olsa bile aynı manayı anlamıyorlar aynı manayı anlamış olsalar bile aynı tarzda hareket etmiyorlar dolayısıyla birçok kavram karmaşasının içerisinde bulunduğumuz şu zaman ve zeminde tam manasıyla bir ittifaktan, ittihattan, şefkâtten, merhametten bahsetmek de söz konusu olamıyor maalesef.

Kavram karmaşasının yaşanmış olduğu zeminlerden bir tanesi de hiç şüphesiz ki Risale-i Nur Hizmeti dairesi. Aynı kitabı okuyoruz. Sarih anlamamız gereken şeyi çeşitli kimselerin tesirinde, gölgesinde kalarak farklı anlıyoruz, yorumluyoruz ve uygulamaya koyuluyoruz. Âdeta Bediüzzaman’ın yapın dediğini yapmayın, yapmayın dediğini de yapın şeklinde bir anlayışa zihnimize zorluyoruz. Zihnimiz birilerinin cebinde hapsedilmiş bir durumda. Külliyat’ın bu sarih ifadelerini falan yerden bir hatıra ile filan yerden bir nakil ile tevil etmeye çalışıyoruz. Adeta Bediüzzaman’ı anlamamak için veya doğru anlaşılmaması için Bediüzzaman’ın ve te’lifatı olan Risale-i Nur Külliyat’ının önünde bir bent oluyoruz.

Bazen düşünüyorum neden Risale-i Nur topluma tam manası ile mal edilemedi diye. Halbuki asrın fıkh-ı ekber’i bizdedir diyoruz. Bakıyoruz tam manasıyla topluma hitap etmesi, sirayet etmesi, yön vermesi görünmüyor.

Sonra cevabını gene şöyle görüyorum Nur talebelerinin misyon ve vizyonuna uygun olmayan hareket sergilemesi insanları Risale-i Nur külliyatından uzaklaştırıyor. Yani misyon ve vizyona uygun olmayan hareketler sergileyen Nur talebeleri Risale-i Nur’un anlaşılması, intişar etmesi, toplumda ma’kes bulmasının önünde en büyük engeli teşkil ediyor. Nur Talebesi olmak çok önemli bir şey değil önemli olan istikametli bir Nur Talebesi olmaktır. Yoksa nice insanlar var 40-50 sene hizmet etmiş görüyoruz. Adı, namı, sanı ülke sınırlarını aşmış fakat az önce ifade etmiş olduğum sebeplerle yapmış olduğu hizmet hezimete inkılâb etmiş.

Bu sebeple Risale-i Nur Talebeliği iddiasında bulunurken ya hakikaten Bediüzzaman’a talebe olmamız gerekiyor veya bu daireden çekip gitmemiz. Çünkü Bediüzzaman’a talebe olmazsak Ahmet’in Mehmet’in anlayışının talebesi, müridi, şakirdi, muhibbanı oluruz.

Sonra günde 2 sayfa kitap okuyarak cennete gideceğimizi zannederek avunup dururuz.

Halbuki Bediüzzaman’ın insanlara ulaşmak, hakikatleri tebliğ etmek uğruna çekmiş olduğu çileler, yapmış olduğu metodlar hizmet hayatında aktif edilmiş olsa birçok insan Bediüzzaman’ın usulü ile Risale-i Nur Talebesi olacaktır. Ama Bediüzzaman’dan ne kadar izdüşüm olarak uzaklaşırsak o kadar da hizmete ve Risale-i Nur’a zarar vermiş oluruz. Aslında hizmete değil kendi maneviyatımıza, ahiretimize zarar vermiş oluruz.

Hakiki manâda Bediüzzaman’ın talebesi olabilmek duasıyla.

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

Bediüzzaman Neden Evlenmeyi Tercih Etmedi?

Bediüzzaman Neden Evlenmeyi Tercih Etmedi?

Bediüzzaman Said Nursi’nin evlenmemiş olması, birçok kişi tarafından merak edilen ve ilgi çeken konulardandır. Tabiki şimdiki zamandan bakıp o zamanı eleştirmek yerine doğru metod olan o zamanın şartlarına göre bu meseleyi ele almak gerekir.

Bunun temelde birkaç nedeni var.

Ama bundan önce evlilikle ilgili bir girizgah gerekli.

Evlilikle ilgili Kur’an-ı Kerim’de yer alan bazı ayetler, bu müessesenin önemini ve Allah’ın bu konudaki öğütlerini ortaya koymaktadır.

İşte evlilikle ilgili bazı ayetler:

Ve evlenemeyenler, Allah’ın lütfu ile zenginleşinceye kadar iffetlerini korusunlar. Kim de zor durumda kalırsa, Allah onun için bir bağışlama ve kolaylık verir.”[1]

“Hem îmân etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin! Ve elbette mü’min bir câriye,(hür) bir müşrik kadından daha hayırlıdır. (O müşrik kadın) hoşunuza gitse bile! Îmân etmedikçe müşrik erkekleri de (mü’min kadınlarla) evlendirmeyin! Elbette mü’min bir köle,(hür) bir müşrikten daha hayırlıdır. (O müşrik) hoşunuza dahi gitse!(2) İşte onlar ateşe da’vet ederler. Allah ise, izniyle Cennete ve mağfirete (vesîle olacak amellere) da’vet ediyor; âyetlerini de insanlara iyice açıklıyor, tâ ki ibret alsınlar.[2]

“İçinizde evlenemeyenleri, Allah’ın lütfuna kavuşuncaya kadar iffetlerini korumaya teşvik edin.”[3]

.. Sizin için kendinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet yaratmasıdır.”[4]

“Eğer yetimlerin haklarını gözetmekte adaletsizlikten korkuyorsanız, o takdirde sizin için helal olan kadınlardan iki, üç veya dördüyle evlenin. Eğer adalet yapamayacağınızdan korkuyorsanız, o takdirde bir tane veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinin.”[5]

Bu ayetlere baktığımızda, evliliğin hem ferdi hem de toplumsal boyutlarını vurgulayarak, İslam toplumundaki önemini ortaya koyduğunu görmekteyiz. Evlilik, aynı zamanda sevgi, merhamet ve karşılıklı destek için bir zemin oluşturur.

Sadece fizyolojik ihtiyaçların karşılanması olarak evliliğe bakmak sosyoekonomik ve kültürel olarak toplumun çöküşüne kapı açar. Çünkü fizyolojik ihtiyacın karşılanması için bakıldığında çıplaklık seviyesine varan bir teşhircilik söz konusu. Çıplaklık ise, insandaki cinsel dürtüleri sürekli aktif tuttuğu ve bir süre sonra da tepkisizliğe yol açmaktadır.

Evlilikle ilgili hadis-i Şeriflerde, İslamiyet’in bu konudaki önemini vurgulamakla beraber evliliğin teşvik edildiğini görmekteyiz.

İşte bazı hadisler:

Evliliğin Teşviki:

“Evlenin, çünkü ben kıyamet günü, ümmetimin diğer milletler arasında evlilikten dolayı övünerek geleceğim.”[6]

Evliliğin Koruyuculuğu:

“Ey gençler! İçinizde evlenmeye gücü yetenler evlensin. Zira bu, gözleri daha tutkulu kılar ve iffetleri korur.”[7]

Evlilikteki Sevgi ve Merhamet:

“Sizin en hayırlılarınız, ailesine en iyi davrananlarınızdır.”[8]

Eşlerin Birbirine Desteği:

“Müminler, imanda en güçlü olanlar, eşleriyle en iyi ilişkide olanlardır.”[9]

Evlenmenin İbadet Olarak Değeri:

“Evlenmek, dinin yarısıdır; o halde dinin yarısını korumakta Allah’tan korkun.”[10]

Bu hadisler, İslam’da evliliğin sadece bir sosyal kurum değil, aynı zamanda dini bir yükümlülük ve ibadet olduğunu göstermektedir. Bu konuda evlilikle alakalı diğer yazılarıma göz atmakta fayda vardır.

Evlilik, insanların birbirlerine destek olmalarını ve toplumsal düzeni sağlamalarını amaçlayan önemli bir müessese olarak öne çıkar. Sağlam aileler toplumun da sağlamlık ölçüsüdür diyebiliriz. Toplumun mayasını bozmak için aile müessesesini bozmaya dört bir koldan çalışmaktadırlar.

“Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!”[11]

Burada şunu da ifade etmemiz gerekiyor ki, toplumdaki her insanın evlenmesi gerekmemektedir. Mesela, evlense hem kendisi hem de ailesinin geçimini sağlayamayacak kimseler, aklî dengesi tam olmayanlar, kendini sadece ibadete vermiş olan âlim ve âbidler, insanî şuuru tam gelişmemiş çocuk tabiatlı kimseler gibi.

Peygamberlerden (as) bakıldığında Yahya (as) ve İsa (as) bekârdır.

Âlimlere baktığımızda

Bu bekar âlimler, kişisel tercihleri doğrultusunda yaşamış ve ilmî çalışmalarını evlilikten uzak bir şekilde sürdürmüşlerdir. İlimle meşgul olan âlimler ilimlerini pekiştirmek için bir süre evliliği tehir ettiklerini görmekteyiz.

Evlilikten feragat eden âlimlerin durumu, genellikle toplum ve insanlık için daha büyük bir amaç peşinde koşmalarıyla açıklanmaktadır. Zaten her âlim evliliği terketmiş değildir. Bilâkis daha çok tehlikeye maruz kalacaklarını bildikleri için daha çabuk evliliği tercih etmiştir. Çok ciddi bir dava adamı olan ve çok mahdut olan fertler bekâr kalmıştır.

İmam Gazali (1058-1111)

İbn Arabi (1165-1240)

İbn Sina (Avicenna) (980-1037)

Muhammed İkbal (1877-1938)

Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960)

Mesela üstad Bediüzzaman büyük bir ideali olduğunu şu şekilde izah etmektedir.

“Bana: “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim; karşımda müdhiş bir yangın var.. alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.

O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.

Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi?

Dar düşünceler, dar görüşler…”[12]

Şimdi Bediüzzaman Said Nursi’nin evlenmeme sebeplerine bakalım

Zamanın şartları: Bediüzzaman, oldukça çalkantılı ve hareketli ve karışık bir dönemde yaşamıştır. Hem sosyoekonomik hem de psikolojik olarak.

Bediüzzaman, yaşadığı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı, savaşlar, İslam coğrafyasının zor durumda oluşu ve iman hakikatlerine karşı çıkan ideolojilerin yayılması gibi zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Böyle bir dönemde evlilik ve aile sorumluluklarını üstlenmenin kendisini manevi hizmetten alıkoyabileceğini düşünmüştür. Bu sebeple evliliği tehir ederek hizmet sahasına atılmıştır.

Din derslerinin yasaklandığı, ezanların orijinal halinden uzaklaştırıldığı, cemaatlerin engellendiği, İslâmiyet’e yönelik çok ciddi baskıların olduğu bir ortamda, evlilik gibi kişisel bir meseleye vakit ayırmak yerine, İslâmiyeti nurani olarak müdafaya ve Risale-i Nur Külliyatı’nı yazmaya kendini adamış ve tüm ömrünü vakfetmiştir.

Bütün bunların bir neticesi olarak; “Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı.

Dünyanın bütün meşru lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı.

Bir yuva kurmak ve orada mes’ud bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı.

Fakat Cenab-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki, fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.

Bugün, dünyada hangi bir aile reisi -manen- Bedîüzzaman Hazretleri kadar mes’uddur?

Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sahib olmuştur?

Hem de nasıl evlâdlar!..

Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?”[13]

Bediüzzaman Said Nursi, kendisini İslam âlemine hizmet etmeye adamış bir âlim olarak evliliğin getirdiği sorumlulukların, bu hizmet vazifesinii aksatabileceğini öngörmüş olması kaçınılmazdır. Nitekim Sünnet-i Seniye (Mirkat-üs Sünnet) Risalesini telif eden bir Bediüzzaman’ın “Nikâh, benim sünnetimdir; kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”[14] Hadis-i Şerifinden habersiz olması elbette düşünülmez. Nefsini tatmin etmek yerine çok büyük mefkûre sahibi olması elbette bekâr kalmaya Bediüzzaman’ı mecbur etmiştir.

Kendisine bu sual sorulduğunda şu şekilde cevap vermiştir:

Gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında, her şeyini feda edecek hakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur’an-ı Hakîm’in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim.

Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki; ihlas-ı hakikî ile hakikat-i Kur’aniyeye hizmet edebileyim.

Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için a’zamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı diniyesini rıza-i İlahî’den başka hiçbir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu.

Bîçare bir kısım âlimler ve ehl-i takva insanlar, çoluk-çocuğunun maişet derdi için bid’alara fetva verdiler veya tarafdar göründüler.

Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedî’yi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a’zamî fedakârlık ve a’zamî sebat ve metanet ve herşeyden istiğna etmek lüzumu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki; tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim.

Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez.

Çünki o kırk sene zarfında bir tek sünneti yerine getiren bazı hocalar, on kebaire ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler.”[15]

Belki ilk zamanlarında evlenmek gibi bir fikri olabilir ama sürgünler, zindanlar, her şeyden tecrit içindeki hayat şartları bu fikrinden vazgeçilmiş olabilirde Bediüzzaman’ı. Böyle bir hayat aksiyonu içinde, “Bir yuva kurmak ve orada mes’ud bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı.”[16]

Feragat: Bediüzzaman, İslam için büyük fedakarlıklar yapmış, hatta hayatını tehlikeye atmıştır. Evlenmemek de bu fedakarlıkların bir parçası olarak görülebilir.

Bediüzzaman’ın kendisi de bu konuda şu ifadeleri kullanmıştır:

“Ben cemiyetin iman selameti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu.”[17]

Ben, cemiyetin îmanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de.”[18]

Bediüzzaman, evlenmeyi kötü görmemiştir. Bir sünnet olarak görmüş ancak, onun yaşadığı dönem ve üstlendiği mesuliyetler düşünüldüğünde, evlenmeme kararı alması daha uygun olmuştur. Bunun altını çizmek gerekiyor.

Bediüzzaman’ın evlenmemiş olması, kişisel bir tercih ve o dönemdeki şartların bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Onun bu kararı, İslamiyet’e olan bağlılığının ve hizmet anlayışının bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Hristiyanlıktaki Ruhbanlık anlayışıyla aynı kategoride ele alınamaz bu durum.

Manevi Hizmet ve Dava Yoğunluğu Bediüzzaman, hayatını iman hakikatlerini anlatmaya adadığı için dünya işlerine daha az yer verdiğini söyler. Kur’an’a hizmetin, onun için her şeyin önünde geldiğini belirtiyor. Az yetip, uyuyan ve ezkâr üç taatle meşgul olan bir âbiddir, zahittir Bediüzzaman.

Evlilik gibi bir sünneti, bu hizmeti gerçekleştirmek adına terk etmiştir. Manevi bir sorumluluğu hissetmiş ve bunun bir sonucu olarak evlenmemeyi tercih etmiştir.

Risale-i Nur’da evlilik konusuna değinirken, kendi durumunun şahsi ve istisnai olduğunu belirtir.

Evliliğin fıtri bir ihtiyaç ve sünnet olduğunu kabul eder, fakat İslamiyet’e hizmette farklı şartların kendisine başka bir yolu tercih ettirdiğini ifade eder.

Özellikle şu sözleri dikkat çekicidir:

“Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâmın eleminden gelen teellümat beni ezdi.

Âlem-i İslâma indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum.

Onun için bu kadar ezildim.”[19]

Sanki Bediüzzaman bize şunu söylüyor mana itibariyle: Ben, bu zamanda yalnız kendimi kurtarmak değil, belki mümkün olsa, umum ehl-i imanın imanlarını kurtarmaya çalışmak vazifesini omzuma yükledim. Bu derece ağır bir yük altında şahsî ve hususî ve aile saadeti aramak şahsım için bir rahmet olabilir ama toplumsal vazifemi düşününce adeta bana zulüm olur, evlenmeye fırsatım olmaz demektir.

Yakın talebelerinden bazıları kendisi gibi bekâr, mücerred olarak hizmet etmek istediklerini ifade ettiklerinde bir şey dememiştir. Binlerce talebelerinden oransal olarak baktığımızda bu yolu tercih edenlerin oranları çok düşüktür. Bu istisnai bir durumdur zaten. Ama bu tarzda bekâr olarak hizmet etmeyi umuma telkin ve tavsiye etmemiştir.

Bu istisnai duruma misal olarak;

“Hüsrev gibi, Said gibi ve Âtıf ve emsali gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.”[20]

Nikâh ve Muhabbeti Bediüzzaman’dan okuyalım mı bir de?

Nikah ise, bu dünyada insan nev’inin devam ve bekası içindir.

Halbuki ahirette şahıslar müebbeddirler, ebedîliğe mazhardırlar.

Bu dünyada yemek, içmek ve nikâhın faideleri, sadece dünya hayatı itibariyla bir beka ve tenasüle münhasır değildir.

Belki, bu üzüntülü, kederli alemde bile içlerinde büyük bir lezzet bulunmaktadır.

O halde, saadet ve lezzet âlemi olan dar-ı ahirette, acaba ekl ve nikâhta neden ve nasıl daha yüksek ve daha münezzeh lezzetler bulunmuş olmasın!”[21]

“Saadetin esaslarından “nikâh” ise: Evet insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

Evet bir işde mütehayyir kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın.

Kalblerin en latîfi, en şefiki; kısm-ı sâni ile tabir edilen kadın kalbidir.

Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâlî olmasıdır.”[22]

Netice itibariyle, Bediüzzaman’ın evlenmemesi, İslam’da evliliğin gerekliliğini reddetmesi anlamına gelmez. Aksine, kendisini Kur’an ve iman hizmetine adamış, vakfetmiş toplumun manevi ihtiyaçlarını karşılamak için bir yol seçmiştir.

Bir talebesiyle bu konuda şöyle bir hatırası da var:

Üstâd Bediüzzaman’a “Niye evlenmedin?” diye sorulunca şu cevabı verir;

Ben evlenseydim üç beş çocuğum olurdu. Cenâb-ı Hak bana sizin gibi milyonlarca evlatları verdi.”[23]

“Mahkeme esnasında hakim Üstâd’a, “Sanatın nedir?” diye sorunca, “Benim sanatım iman kurtarmak, din kardeşlerimin imanları tutuşmuş yanıyor.” diye cevap verdi.

Ayrıca hâkim, sanki kendisi din adamı imiş gibi, “Neden sakal bırakmıyorsun? Niçin hiç evlenmedin?” diye sualler sordu. Üstâd ise, “Hapse girince siz kesmeyesiniz diye sakal bırakmadım; evlenmek sünnetini yerine getirenlerden bazılar dokuz farzı terk ettiler.” diye cevap verdi.”[24]

“Üstâd’ın salâh-ı hal ve iffeti:

Bir gün, küçük Molla Said namında bir talebesi, Üstâd’ı Bediüzzaman’a:

-‘Seyda, ne için evlenmiyorsun? şehvetin yok mudur?’ diye sormuş. Bediüzzaman:

-‘Şehvetim yok değildir. Ben de sizler gibi delikanlı bir gencim. Fakat nasıl ki evli bir adam, yatağına girer, yatarken; eğer aklı fikri başka bir şeyle meşgul ise ve meşru’ olan evlilik münasebetini düşünmüyorsa; fıtrî olan şehveti durup dururken galeyana gelmez. İşte bunun gibi, benim gece gündüz hiç bir dakika aklım, fikrim boş kalmıyor ki, o ciheti düşüneyim. Binâenaleyh şehvetim faaliyet hususunda tahrik görmediğinden galeyana gelip de galebe etmez.’ diye cevab vermişti.”[25]

Kendi yaşamını Kur’an’ın hizmetine adarken, Peygamber Efendimiz’in (asm) sünnetine tabi olan ve evlenerek hayatını sürdürenleri takdir etmiş ve bu hususta evliliğin önemini anlatan ayet ve hadislerin hükmünü tümüyle yastık etmiştir. Bu, onun şahsına ait bir fedakârlıktır ve hayatını bütünüyle Allah yoluna adamanın bir neticesidir. Yoksa Nikâhı, evliliği böyle tarif eden birisinin müstağni kalması düşünülemez.

Toplumsal mesuliyeti, fikrî derinliği, fedakârlığı, manevi derinliği bu mevzuda görmekteyiz. Haftada üç beş saatini manevi tekemmül için veremeyen, dizi filminden vazgeçemeyen bir insanın Bediüzzaman’ı bu konuda anlayabilmesini çok düşünmüyorum zaten. Şayet olumsuz bir eleştiri yapıyorsa da bu işin magazinsel boyutuna baktığını düşünüyorum. Yoksa Bediüzzaman ha evlenmiş ha evlenmemiş çokta âleminde bir şey ifade etmiyor.

Nefsini toplumun selameti için terk eden bir Mücahittir Bediüzzaman Said Nursi.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Aile Hayatına dair tüm düşünceleri için “Müslüman’ın Dünya Cenneti Aile Hayatı” isimli Risale-i Nur Külliyatı’ndan hazırlamış olduğumuz derlememize bakabilir.

Bediüzzaman nefsini düşünen birisi olsaydı şayet, zamanında teklif edilen makamlar, maaşlar, rütbeleri kabul eder dört köşesi mamur bir ev kurar ve lüks içinde, rahat döşeğinde hanımı ve çocuklarıyla rahat bir hayat sürebilirdi. Ama öyle olsa Nurculuk Hareketinden bugün söz etmek pek mümkün olmayabilirdi. Çünkü köşesinin zâhiti olur ve şahsi faziletinin peşinde gider nefsini kurtarmaya çalışırdı.

Ama o bunları elinin tersiyle itmiş ve dava adamlığı yolunda yürümüştür. Yukarıdaki teklifler birer varsayım değil hepsi ve daha fazlası kendine teklif edilmiş olan şeylerdir.

Bediüzzaman’ın hayatını anlamak yaşadığı dönemleri ve şartları iyi bilmekle mümkündür. Yoksa şimdiki tatlı su Müslümanlığı olarak tabir edilen seküler düzen içinde kulaç atarken Bediüzzaman Said Nursi hakkında fikir beyan etmek, eleştirmek en kibar ifadeyle hadsizliktir. Bediüzzaman’a teklif edilenler bir çok tatlı su Müslümanına teklif edilseydi sanırım içtimaî hayatın cambazı olurdu insanlar.

Bediüzzaman’ı anlamak için onun davasını anlamak gerekiyor.

Allah bize bu hizmet yolunu tesis eden Bediüzzaman Said Nursi’den razı olsun. Âmin

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Nisa, (24)

[2] Bu âyet-i kerîme, Abdullah bin Revâha (ra)’ın âzâd ettiği câriyesi ile evlenmesini, bazı kimselerin kınaması üzerine nâzil olmuştur. Mâide Sûresinin 5. âyetiyle ehl-i kitab kadınları müşrik kadınlardan istisnâ edilerek Müslüman erkeklerin ehl-i kitab kadınlarıyla evlenebilmelerine kerâhetle ruhsat verilmesine rağmen, Müslüman kadınların, îmân etmeyen erkeklerle evlenmeleri dînen haramdır. (İbn-i Kesîr, c. 1, 193)
“Şer‘an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın en mühimi diyânet(din) noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder, refîkasını (eşini)hayât-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin (dindar) olur! Bahtiyârdır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp: ‘Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim!’ diyerek takvâya girer! Veyl (yazıklar olsun) o erkeğe ki, sâliha kadınını kaybettirecek olan sefâhete (günâhlara) girer! Ne bedbahttır o kadın ki, müttakī (takvâ sâhibi) kocasını taklîd etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder! Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar! Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar!” (Lem‘alar, 24. Lem‘a, 207)

[3] Nur, (32)

[4] Rum, (21)

[5] Nisa, (3)

[6] İbn Mace, Nikah, (1845)

[7] Buhari/Müslim, Nikah (3)

[8] Tirmizi, Birr, (11)

[9] Buhari, İman, (7) & Müslim, İman, (72)

[10] Hanbel, (2/326)

[11] Lemalar (203)

[12] Tarihçe-i Hayat (13)

[13] Tarihçe-i Hayat (12)

[14] Buhari, Nikâh (1)

[15] Bediüzzaman Cevab Veriyor (164)

[16] Tarihçe-i Hayat (12)

[17] Tarihçe-i Hayat (630)

[18] Tarihçe-i Hayat (629)

[19] Tarihçe-i Hayat (137)

[20] Kastamonu Lahikası (231)

[21] Badıllı İşarat-ül İ’caz (387)

[22] İşarat-ül İ’caz (145)

[23] Nakleden: Hüseyin Filiz Ağabey, Ağabeyler Anlatıyor-3 (200)

[24] Şahide Yüksel, Son Şahitler-3 ( 234)

[25] Mufassal Tarihçe-i Hayat-1 (154)

Kaynak: Bediüzzaman Neden Evlenmeyi Tercih Etmedi? –