Etiket arşivi: deprem

Deprem ve Depremi Tetikleyen Sebepler!

Her deprem sonrası deprem uzmanı ve yer bilimci hocalara mikrofonlar uzatılır, bilgiler alınır, geleceğe yönelik tahminleri sorulur. Onlar da bilgi verir, tahminlerde bulunurlar, ama depremin ne zaman olacağına dair kesin bir şeyler söyleyemezler. Çünkü depremin olacağı saat gaybdır. Gaybı da Allah’tan başka kimse bilemez.[1] İnsanın ne zaman öleceğini ve kıyametin ne zaman kopacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği gibi.

Öyleyse birilerinin çıkıp “yakında 7’nin üzerinde deprem olacak”, demeleri, benim bir adama belli aralıklarla “yakında öleceksin” dememe benzer. Bu tür söylemlerin moral bozmaktan, umut tüketmekten başka bir işe yaramayacağı kesindir. Milletimizin bu tür açıklamalara değil, daha sağlıklı, tedbir, tevekkül ve teslimiyet yüklü bilgilere ihtiyacı var.

Din ilimleriyle uğraşan bir kardeşiniz olarak ben de diyorum ki: Depremden değil, depremin dizginleri elinde olan Allah’tan korkalım. Allah’tan hakkıyla korkulmadığı içindir ki deprem, insanların ödünü koparıyor. Allah’a imanımız artması oranında korkularımız da azalacaktır.

Depremden daha büyük felaket ve gaflet, mülkün ve bütün evrenin sahibi olan Allah’ı tanımamak, Ona teslim olmamak, Ona ihtiyaç hissetmemek ve Onun korumasına sığınmamaktır.

Depremlerin ve benzeri afetlerin oluş sebeplerinden biri de insanoğlunun bu kibrini paramparça etmek ve son derece aciz olduğunu, mülkün sahibinin Allah olduğunu insana hissettirmek, Ona yönelmesini ve yalvarmasını sağlamak ve neticede cenneti kazandırmaktır.

Öyleyse bize düşen, depremde ölecek miyim, kalacak mıyım endişesine kapılmak, hayatı yaşanmaz hale getirmek değil; bize düşen, imanlı, ibadetli, dürüst ve namuslu yaşamak, doğabilecek tehlikelere ve depreme karşı ciddi tedbir almak, deprem çantamızı hazır bulundurmak, toplanma alanları oluşturmak, bunlardan da önce işimizi sağlam yapmak, planlı-programlı yerleşim alanları seçmek, sağlam zemine, sağlam malzeme ile sağlam bina inşa etmek, bu tedbirlerden sonra da mülkün hakiki sahibi olan Allah’a tevekkül etmek, teslim olmak ve Ona bizi ve ülkemizi bütün şerlerden ve afetlerden koruması için dua etmektir.

Depremin maddî sebebi olarak bilim adamlarının söylediği gibi enerji birikimi ve fayların kırılması olabilir. Bilim adamlarının bu manada söylediklerinin hepsine inanıyoruz. Ama manevî sebepleri olarak da din otoritelerinin söylediklerini kulak ardı etmemek gerekir. Ki onları ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

1-İnsanların Allah’a ibadet ve hürmeti terk etmeleri,

2-Fuhuş ve ahlaksızlıkların yaygınlaşması ve aleniyet kazanması. Derler ki: İki Z bir araya gelirse üçüncü Z meydana gelir. İki ZZina ve Zulümdür, üçüncü z de Zelzeledir. Zelzele, deprem demektir. Bunun formülü de şudur: Zina+Zulüm=Zelzele.[2]

3-Cinsiyet eşitliği gibi rezaletlerin normal görülür hale gelmesi,

4-Bir kısım erkeklerin ve kadınların Yaratıcının kurallarını tanımadan hareket etmeleri, özellikle de kadınların yatak kıyafetiyle dolaşmaları ve onların bu halinin normal kabul edilir olması,

5-Adaletin hakkıyla tecelli etmemesi, mazlumların ah u eninlerinin arşa çıkması.

6-Kendini savunmaktan aciz olanların cinsel istismarlara ve şiddete maruz kalmaları,

7-İyilikleri emir, kötülüklerden sakındırma görevinin hakkıyla yapılmaması veya yapılamaması…

Bu sebeplerden dolayı gelen depremler, imtihan sırrının deşifre olmaması için dualı-duasız, inanan-inanmayan, günahsız-günahkâr, küçük-büyük her insanı alıp götürebilir. Bu gidişte dualı ve günahsız insanların kârı şu olacak: Kendilerine şehitlik rütbesi, telef olan mallarına da zekât ve sadaka sevabı verilerek cennete gönderilecekler. Diğerlerine ise hem bu dünyanın kapıları kapanmış olacak, hem de cehennemin kapıları açılmış olacaktır. Onun için Allah, bizi duaya[3] ve namaza davet[4] ediyor. “Beni hiç aklınızdan ve gündeminizden çıkarmayın ki ben de sizi anayım, göreyim, gözeteyim, koruyayım, kollayayım.”[5] buyuruyor.

Allah yine şu ayetleriyle haber veriyor, moral veriyor ve buyuruyor ki: “Dikkat edin, hazır olun size önemli bir haberim var: Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Allah’ın dostları, iman edip de takva dairesinde kalan kimselerdir. (Yani onlar, Allah’ın emirlerine uyan, yasaklarından uzak duran, helallerle yetinip haramlara tenezzül etmeyenlerdir.) Dünya hayatında ve ahirette onlara müjdeler olsun. Allah’ın sözlerine değişme yoktur. İşte büyük kurtuluş da budur.”[6]

Bu ayetlerden çıkaracağımız sonuç da şudur: Öyleyse ey insanlar! Ne yapın yapın Allah’ın dostlarından olun. Olun ki Allah size sahip çıksın. Allah’ın haram saydıklarını siz de haram görün, uzak durun. Helal kıldıklarına siz de helal deyin. Onlardan ayrılmayın. Ah almaktan, beddualara hedef olmaktan korkun. İftiradan, hasetten, söz taşıyıcısı olmaktan, ara bozuculuktan uzak durun. Bunları yapan bir toplumu Allah’ın rahat bırakmayacağını, dünyada deprem gibi sopalarla döveceğini, ahirette de cehennem hapsine atacağını unutmayın.

Allah hepimizi ve ülkemizi azabını ve gazabını harekete geçirecek hayat tarzından korusun, hepimize razı olduğu hayat tarzını yaşamayı nasip eylesin. Deprem şehitlerimize Rabbimden rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil, yaralılara da acil şifalar niyaz ediyorum.

Vehbi KARATAŞ

Dipnotlar

[1] Bkz. Neml, 27/65

[2] Bkz. http://dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2689

[3] Bkz. Bakara, 2/186; Furkan, 25/77

[4] Bkz. Ankebût, 29/45

[5] Bkz. Bakara, 2/152

[6] Tevbe, 9/62-64

 

Kaynak: Cevaplar.org

www.NurNet.org

Haydi Milyonlar Duaya!

Bismillahirrahmanirrahim

7 Ağustos’taki muhteşem mitingden sonra fetö’nün yayınladığı kısa videosunu “Biz ettik sen etme” başlığı ile yayınlayanlar  “Yalvarmaya başladı” diye yorumlamış. Oysa fetö’nün beden dilinde asla yalvaran bir ifade yok, tam aksi sakin sakin, kendinden emin tehdit ediyor. Zaten  firavun gibi onun da Azrail’i görmeden pişman olacağını zannetmiyorum. Açıkça pişmanım dese bile bu bir oyun olabilir ancak.

Fetö videoları ile militanlarına mesaj veriyormuş. Mesaj ne olabilir diye birkaç kez dinledim. Mesajın içinde kullandığı iki kelimeyi araştırdım. Mesaib ve devahi diyordu. Mesaib: Felaket, uğursuzluk, güçlük, demekmiş.  Devahi: Büyük bela, afet, kaza demekmiş.

Fetö’ nün bugün yayınlanan mesajı şöyle:

“Keşke haddimizi bilsek, Mesaib (Felaket, uğursuzluk, güçlük)  ve devahi  (Büyük bela, afet, kaza) tohumlarını kendimize attığımızı bilsek, o yüzümüzü ona döndürmeye vesile olur. Halk ifadesi ile içimizde şu duyguyu tetikler. Biz ettik sen etme. Nolur Yarab nolur Yarab. Neyin noksan olur Ya Rab. Biz ettik sen etme.”

Büyük bir bela geleceğini haber veriyor ve bu belanın ona manevi olarak haber verildiğini (Peygamberimizle konuştuğunu iddia ediyor ya) ima ediyor ve bunun üzerine güya “Biz ettik sen etme. Nolur Yarab nolur Yarab.” dese de bela geleceğini ima ediyor ya da halkın bu bela üzerine “Biz Fetöye dil uzattık, biz ettik sen etme” diye yalvaracağını ima ediyor.

Yazıyı yazarken başka bir videosunu gördüm. Fetö aynen şunları söylüyor:

“İhsan ederek onları da zulümden vazgeçirsinler. Zira bu zulmün sonu onlar için de başkaları için de hezimettir. Yüreğim ağzıma geliyor her zaman Marmara kırılmaya muheyyeb faylar üzerinde duruyor. O faylar sizin üzerinde atom bombaları patlatmanızla değil de zulüm bombaları patlatmalarınızla hafizanallah kırılabilir.”

Yani açık açık atom bombaları ile fay hatlarını patlatmakla tehdit etmiş daha önceden zaten. Amerika’lı dostlarıyla fay hatlarını tetikleyip büyük bir depreme sebep olmayı planlıyor. Konu ile ilgili Yeni Akit gazetesinde yayınlanan bir yazıyı da okuyunca iyice emin oldum ve sizlerle paylaşmak istedim.

Depreme sebep olabilirse de millete “benim gibi birine dil uzatıp belaya uğradınız” diyecek. Mesajı da yayınlıyor ki bana manevi olarak haber verilmişti demek için. Kendini mehdi zannediyor ya. Körü körüne onu destekleyenler de, işte hocamız demişti, diyecekler. Kendi militanları da zarar görecek onu da söylüyor zaten. Fakat onun umurunda mı zerre değil. Kendini aklayabilmek için mucize gibi bir şey yaratmaya çalışıyor.

Bu hain plan için yapabileceğimiz tek şey dua etmek. Milyonlar nasıl miting için toplandıysa milyonlar hep birlikte dua okumalıyız. Gayretle içten ve samimiyetle. Özellikle şu bir hafta 7 gün 15 Ağustosa kadar dua ile manevi bir set oluşturmalıyız gelebilecek belaların önüne.

“Dua müminin silahı, dinin direği, yerlerin ve göklerin nurudur.” buyuruyor Allah’ın Rasulü. Şimdi daha çok silahlanma zamanı. Okuyalım da yerler ve gökler nurlansın inşallah.

Kaza, bela, afet ve her türlü tehlike için Yusuf suresi 64. Âyet-i kerîmesinden bir bölümün okunması tavsiye ediliyor.

Âyet-i kerîme:

“Fallâhu hayrun hâfizan ve huve erhamurrâhimin.”

Anlamı:“En iyi koruyan Allah’tır, O merhametlilerin en merhametlisidir.”

Bu âyet-i kerimeyi dilimizden düşürmeyelim. Günde en az 1001 kez okumaya çalışalım. Hatta gündüz 1001 gece 1001 okusak daha iyi olur inşallah. 1001 kez okumak yarım saati bulmuyor. Bolca âyetel kürsi ve salavatlar okuyalım.

İçimiz rahat, Allah izin vermedikçe hiçbir zarar dokunamaz, dünya bir araya gelse hiç bir şey yapamazlar. Bunun için ise bizim Rabbimize sığınmamız lazım.

Niyet edip besmele çekip hemen başlayalım inşallah. Allah vatanımızı, milletimizi, devlet büyüklerimizi, bizleri her türlü âfetlerden, kaza, belalardan ve hainlerden iç ve dış düşmanlardan korusun. Haydi milyonlar duaya!

Sema Maraşlı – cocukaile.net

 

İŞTE O YAZI;

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün 15 Temmuzdaki başarısız darbe girişiminden sonra yaşananlar herkesin malumu. Bu nedenle, o konulara girip yazı kalabalığı yapmak istemiyorum.  Zaten yazının aşırı uzun olacağını şimdiden kestirmek mümkün. Çünkü yaptığım araştırmalar sonucu karşılaştığım komplo teorileri dudak uçuklatacak cinsten.  Her neyse inşallah sadece “komplo” olarak kalmasını ümit ettiğim yazıya başlayalım!..

Bildiğiniz gibi darbe sonrası başlayan operasyonlarda Fuat Avni hesabı ile ilgili olarak Başbakanlık’ta çalışan Mustafa Koçyiğit’in gözaltına alınmasının ardından, onun ismiyle abisine ait olduğu iddia edilen bir hesap açıldı ve   “14.08.2016’da tekrar görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.” Şeklinde bir tweet atıldı.

İnsanlar, 14 Ağustos nedir – ne değildir? diye tartışırken bu sefer de FETÖ lideri Fetullah Gülen’in bir sözü tekrar gündeme geldi.

Gülen, üstü kapalı bir tehdit barındıran ‘kuluçka’ örneğinde; “Ne kadar ağır gelirse gelsin dişini sık ve sabret. Beklentilerin karşısında kuluçkada yumurtaların 20 gün çevrildiği gibi sabret” diyordu.

Sonrasında ise Amerikan CNN kanalına verdiği röportajda kameranın kadrajına giren iki çerçeveden birinde, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin vurularak öldürüldüğü tarihi Diyarbakır 4 Ayaklı Minaresi bulunuyordu. Tabi bir minare ve dört ayak tablosuyla, 1 ve 4 rakamlarına göndermede bulunarak subliminal olarak 14 Ağustos’a göndermede bulunduğu iddia edildi.

Ayrıca, 3 Ağustos’ta kapatılan Mevlana Üniversitesi’nin twitter hesabından; “14 Ağustos’ta görüşmek üzere..” diye atılan tehdit tweeti, tedirginliği artıran başka bir unsur oldu.

14 Ağustos’un neden tercih edilmiş olabileceği sorusunun en net cevabı, Ak Parti’nin kuruluş yıl dönümüne denk geliyor olması.

Zaten, Twitter’da FETÖ yandaşı bir hesaptan:

“14Ağustos AKP’nin kurulduğu gündür. Bu tarihte mağlup olacaklar..” diye bir tehdit tweeti atıldı bile..

14 Ağustos ile ilgili olabileceklere dair ortaya atılan onlarca iddia var. Bana göre, bu seferki tehdit çok farklı. Darbe kalkışması, suikat gibi bir atraksiyon beklemiyorum. En azından o kadar gözaltı sonrası, yaklaşık bir ay gibi kısa sürede yeni bir kalkışma mümkün görünmüyor.

O halde FETÖ’cülerin sır gibi sakladığı tehdit planı daha az insan gücü isteyen bir girişim olmalıydı. İşte tam bunları düşünürken, Twitter’da tesadüfen karşılaştığım ve Gülen’in depremden bahsettiği video’yu görünce,  14 Ağustos’ta tehdit edildiğimiz saldırı planının “deprem” olduğundan şüphelenmeye başladım.

Hele bir de Fransız Le Figaro Gazetesi’nin “İstanbul’da deprem basıncı en yüksek seviyede” başlığıyla yayınladığı ve 7 ila 8 büyüklüğünde bir depremin olacağını iddia ettiği haberini görünce tamamen ikna oldum.  Her ne kadar Kandilli Rasathanesi, Le Figaro’nun “yüsek basınç” iddiasını reddetse de, FETÖ’cülerin 14 Ağustos’ta gerçekleşeceğini iddia ettikleri tehdit kesinlikle depremdi.

Nereden mi çıkardım?..

Buyurun benim daha önce yayınlanan haber ve makalelerden derlediğim komplo teorilerini birlikte okuyalım;

Öncelikle, Yazar Mehmet Ali Bulut’un Haber7’de   25 Ocak 2010’da yazdıklarına göz atalım;

(..)

“İki yüz bin kişinin hayatını yitirdiği tahmin edilen Haiti depremi, sanırım tarihe, 200 bin kişinin hayatını kaybettiği deprem olarak değil, Çin ile ABD’nin, küresel güç gösterisi yaptıkları bir afet olarak geçecektir.

Çin; güya, deprem sonrasında yaşanan yağmalama olaylarını önlemek için Haiti’ye 3 bin asker gönderince, Amerika arka bahçesini Çin’e kaptırmamak için hemen bölgeye Çin’in üç katı asker çıkardı. Conilerin Haiti caddelerinde sergilediği tavır, Irak işgal manzaralarından farksızdı. Artık o askerlerin Haiti’yi ne zaman terk edeceklerini Allah bilir.

Bu da gösteriyor ki deprem, artık bir ülkenin işgal sebebi olabiliyor!

Esasında deprem, Rusya, Fransa ve özellikle Amerika/İsrail gibi –bilmiyorum Çin de onlara katıldı mı?- ülkeler için, artık kurgulanıp yönlendirilebilir bir silah halini almış olmalı.

(..)

Şimdi tarihini net hatırlayamadığım – 1997- 98 gibi bir tarih kalmış aklımda- bir haberde, Fransa ile bilmem kimin, Avustralya’nın bilmem kaç mil güney batı açıklarında yapay ve yönlendirilmiş bir deprem denemesi yaptıkları ve ana karada amaçlanan bölgede ‘deprem yaratma’ denemelerinin başarıldığı bildiriliyordu. Tıpkı uzaktan atılan bir füze gibi, denizin içinde bir yerlerde yapılan bir patlama ile bir fay hattı tetiklenip hedeflenen yerde deprem meydana getirilebilmişti.

Bu hala mümkün mü ve bu tür çalışmalar yapılıyor mu yapılmıyor mu bilmem ama büyük tahribatlara sebep olan fay hatlarında birikmiş enerjinin yavaş yavaş boşaltılması çalışmalarının var olduğunu biliyorum.

Şimdi bu konuya nokta koyarak, artık hep İstanbul ile birlikte anılan Marmara depremine bir satır başı açalım.

Bilindiği gibi Marmara’nın altından biri güney, diğeri kuzey iki fay hattı geçiyor… 1999’daki deprem, güney hattında gerçekleşti. Bir de Kadıköy ve Eminönü’nden geçen ve tarihte ‘İstanbul depremleri’ diye şöhret bulan depremlere kaynaklık etmiş kuzey fay hattı var.

(…)

Esasında Marmara’nın altında kilometrelerce devam eden ve lav çıkışlarının açık açık görüldüğü  öyle bir hat var ki, o hattı bile bile İstanbul’da müsterih yaşayabilmek mümkün değil. Fransızların deprem araştırma gemisinin çektiği o görüntüleri ben de gördüm. Halen daha o görüntülerin, AKOM’un elinde mevcut olması lazım. İstanbul gerçekten açık bir magma yarığının yanı başında kurulmuş gibidir. Ne zaman harekete geçeceği belli olmasa da adeta ağzını açıp emir bekleyen bir ejderha gibi orada o hat, hep açık duruyor.

İstanbullular için tek teselli bu hattın güney fay hattı olmasıdır. Ama kuzey fay hattı da en az onun kadar tehlikelidir. -Boğaz’ın bir tektonik yırtılma sonucu oluştuğunu unutmamak gerekir.-  Tarihte İstanbul’u, en az iki kere yerle bir etmiştir. Bunlardan biri 1509 depremi ki ‘küçük kıyamet’ diye de bilinir… 109 cami ve 1070 ev yıkılmıştır. -Üstelik o zaman İstanbul’un bina stokunun yüzde doksanı ahşaptır- Diğeri de 1894’te gerçekleşmiş ve gerçek anlamda İstanbul’u adeta harap etmiş depremdir ki o depremde Kapalıçarşı tamamen yıkılmıştır.

Keza İstanbul’u yerle bir eden 1766 depremi var ki, aynı zamanda büyük bir tusunami yaşanmış, sular surları aşıp İstanbul’un birçok yerlerini basmıştır. Öyle şiddetli gerçekleşmiş ki mezar taşları bile kırılmıştır.

İstanbul’un, Toledu, Gırnata, İşbiliye, Budapeşte, Belgrat, Budin, Sofya, Selanik gibi yeniden Hıristiyan toplumların eline geçmesi için birilerinin can attığını çok iyi biliyorum. Ve birilerinin, Byzantium 1200 konseptiyle, İstanbul’u yeniden yapılandırma –minarelerden arındırma- hayalleri kurduklarını da biliyorum. Ve deprem gibi bir afeti böyle bir iş için kullanmaktan sakınmayacaklarını da…

(..)

Mehmet Ali Bulut’un yazısından da anlaşılacağı üzere; küresel güçler İstanbul’u elimizden almak için suni bir deprem yapabilirler..

Peki bu mümkün mü?

Milliyet Gazetesinden Tunca Bengin, 19 Eylül 2000’de “Yapay sarsıntı” yapılabileceğine dair yazısında, 2002 yılında vefat eden Prof. Dr. Aykut Barka’nın;

“Fay hattının kırılması patlayıcı ile değil sıvı enjekte edilerek olur.

1970’li yıllarda Amerika’da böyle bir araştırma yapıldı. Ama belli bir noktada bırakmak zorunda kaldılar. İstanbul için son derece riskli bir olay. Durduk yerde 7.2’lik bir sarsıntının sorumluluğunu kim alabilir?” sözlerine yer veriyordu.

Tabi araştırmama devam ederken;

Şu sıralar FETÖ/PDY ile olan iltisakı yüzünden yurtdışına kaçan Nuh Gönültaş, 13 Haziran 2003’te Nazlı Ilıcak’a ait Tercüman gazetesinde;

“Genelkurmay’ın, deprem silahlarının varlığını kabul ettiğini, yapay depremlerin kitle imha silahı olarak kullanımı konusunda personelini bilgilendirdiğini ve depremi tetikleyici silahların bilinenden daha ileri düzeyde olduğunu” iddia ediyordu.

Gönültaş’ın elinde bulunan Harp Akademileri Bülteni’nde, bir Yarbay’ın yazdığı deprem tetikleyici silahların çetelesi şöyle: “Deprem Tetikleme Silahı (Earthquake Triggerin Weapon) EWT, Elipton silahı, Yüksek Frekans Aktif Kutupsal Işık Geliştirme Projesi, elektromanyetik Deprem Tetikleyici Silah Teknolojisi, Elektromanyetik ateş Topu, Nükleer Silahlar.”

Gönültaş ayrıca, “deprem silahlarının varlığı bilimsel olarak ispatlanamayacağını ancak Rus Siyasetçi Vilademir Jirinovski tarafından Elipton Silahı olarak açıklanan silah sisteminin yerçekimi girişimi ile ilgili bir silah sistemi olduğu ve bu silah sisteminin kullanılmasıyla deprem meydana gelmesi arasında bir irtibat bulunduğu belirtilmektedir. Çekiç olarak adlandırılan bu silah ile Ermenistan depreminin başlatıldığı ve yerkabuğunda birikmiş gerilimin bulunduğu bölgelerdeki yer çekimi ivmesinin değiştirilerek depremlerin başlatıldığı”nı ileri sürülmektedir.”

Gönültaş, Harp Akademileri Bülteni’ndeki makaleyi yazan Yarbay’ın “yapay deprem yaratılarak kitle imha silahı olarak kullanılması konusunda henüz bilimsel anlamda bir delil bulunmadığını ancak bilimsel anlamda delilin olmamasının bu tür silahların olmayacağı anlamına gelmeyeceğini” iddia ettiğini yazıyordu.

Yazının bu kısmında size küçük bir sürprizim var!..

Bilin bakalım Nuh Gönültaş’a konu ile ilgili detaylı bilgileri kim vermiş?

Kim mi?

Aydoğan Vatandaş!..

Yani nam-ı diğer cemaatin twitter fenomeni Fuat Avni..

Hani şu Ergenekon Terör Örgütü adını ilk kez kullanan ve Fethullah Gülen’in “Süper çocuğu” olarak bilinen FETÖ’cü terörist.

Meğer Aydoğan Vatandaş’ın “HAARP-KIYAMET TEKNOLOJİSİ” adlı bir kitabı varmış. Bu kitapta 17 Ağustos 1999 Gölcükte meydana gelen depremin gizlenen gerçeklerinden bahsediyormuş.

Tabi gizlenen gerçek tahmin ettiğiniz gibi “Yapay Deprem”!..

Aydoğan Vatandaş’ın kitabından özet olarak alınan ve “17 AĞUSTOS 1999 DEPREMİ BİLİNMEYEN VE GİZLENEN GERÇEKLER” başlığıyla internette yayımlanan uzunca bir makale var. Özetin özetini yayımlayacağım yazının tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz.

https://bilinmeyenler.wordpress.com/2007/07/07/17-agustos-1999-depremi-bilinmeyen-ve-gizlenen-gercekler/

(NOT: Vakti olanların önce linki verilen yazıyı okumaları, ardından benim yazıma devam etmelerini tavsiye ederim!..)

Aydoğan Vatandaş yani namı-ı diğer Fuat Avni kitabında; Sırp asıllı Amerikalı bilim adamı ve mucit Nicola TESLA tarafından “düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli” tekniğinden yararlanılarak ABD ve İsrail’in “TESLA Deprem Makinesini” geliştirdiği ve bu makineyi Kaliforniya San Andreas fay hattında meydana gelebilecek ve Amerikan ekonomisine çok büyük zarar vermesi beklenen olası bir depremin etkilerini test etmek için kullanmaya karar verdiklerinden” bahsediyor. Tabi bu test için en uygun fay hattı; Kaliforniya San Andreas fay hattıyla benzerlik gösteren Kuzey Anadolu Fay hattı.

ABD ve İsrail zaman kaybetmeden planı uygulamaya koyulur ve İsrailli subaylar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, 17 Ağustos 1999 tarihindeki Donanma Komutanlığı’nda düzenlene rütbe devir teslim törenine katılılar.

Çünkü, yüksek askeri gizlilik gerektiren Tesla Deprem Makinesi ve donanımlarının    taşınması ve kurulum vazifesi İsrailli uzmanlara verilmişti. Denizaltılarla Gölcük Üssüne getirilen sistem yeraltı-denizaltı korunaklarına kurulur. Haliyle Türk makamları detaylardan haberdar değildir. Bunu İsraillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünürler.

Aydoğan Vatandaş’a göre, böyle bir makinenin test edileceğini, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakanı Bülent Ecevit ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun bildiğini, fakat olası İstanbul merkezli bir deprem ihtimaline karşı gece şartlarında “elektro-sismik haberleşme tatbikatı” yapılacağını sanmaktadırlar.

İsmi “Gece Şahini Tatbikatı” (Operation Night Hawk) olan operasyon için gece saat tam 03:00’te düğmeye basılır, uzay filmlerini andıran devasa cihazlar çalışmaya başlar. Tesla Deprem Makinesi’nin tetiklediği deprem 45 saniye sürer ve beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle her şeyi yerle bir eder. On binlerce insan enkaz altında can çekişirken, İsrailliler “Q planı” devreye sokup geride koca bir enkaz ve binlerce ceset bırakıp kaçar.

İsraillilerin “Q planı” ise; bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi sistemlerini felç etmek.

Bu size 31 Mart 2015’te tüm yurtta yaşanan elektrik kesintisini hatırlatmış olmalı..

Olay yetkililerce “aşırı yüklenme” diye izah edilse de dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız bunun bir “siper saldırı” olabileceğini söylemişti.

Tekrar Fuat Avni’nin kitabına dönersek; Patlamadan 4 dakika sonra İsrail Ben Gurion’un Lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanır. 2 dakika sonra da İsrail Deniz Kuvvetleri ve NATO Güney Deniz Saha Komutanlığı’na bağlı tüm birlikler DEFCON-4 acil durumuna geçirilir, Amerikan 6’ncı filosuna bağlı gemiler de Pentagon’un emriyle rotalarını İstanbul’a çevirmiştir.

Bu sırada, Deprem Makinesinin denediğini anladıktan sonra yardım için gelen Rus gemisi de boğazdan içeri alınmaz. Çünkü patlamadan sonra etrafa dağılan Tesla Deprem Makinesinin parçaları henüz toplanmamıştır.

Furkan Dergisi, Temmuz 1999 sayısında, “Gölcük askeri tesislerinde garip olayların meydana geldiğini ve mühimmat depoları içinde siyahi ziyaretçilerin görüldüğünü” iddia etmiş..

Tabi diğer bir iddia da, önceki depremlerde bir benzerine rastlanmayan ve Gölcük’ten İstanbul Avcılar’a kadar geniş bir alanda insanlar tarafından görülen “Ateş Topu”. Ne olduğu hala açıklanamayan parlaklık, Aydoğan Vatandaş’a göre makinenin patlamasıyla ortaya çıkan enerjiydi. Türkiye’de 7.4 olarak ölçülen deprem, 8.’lik bir sarsıntıya karşı dayanıklı olarak imal edilen askeri tesisleri yerle bir etmişti. O patlamada kaç İsrailli askerin öldüğü, hiçbir açıklama yapılmadığı için hala muamma.

Vatandaş’ın kitabında bahsettiğine göre, ilginç bir şey daha olmuş. 20 Ağustos akşamı bir İsrail uçağının Ataköy açıklarında denize düştüğü duyurulmuş. Olaydan bir gün sonra Aydoğan Vatandaş’ı Deniz Kuvvetleri’nden bir dostu aramış, kanatları hasar gören uçak, düştükten kısa süre sonra teknesiyle o sırada Ataköy açıklarında olan balıkçı Abdullah KAPLAN tarafından kurtarılmış. Abdullah Kaplan olayı anlatırken: “Uçağın düştüğünü görünce derhal yardıma gittik. Uçağın kanatları yara almıştı. Hemen uçağı bağladık ve Zeytinburnu limanına çektik. Teşekkür beklerken küfür yedik. Ne olduğunu bile anlamadık.” demiş.

Kaza o gece o bölgede görev yapan Sahil Güvenlik 4. Botunun sorumluluk alanındaymış fakat onlar bu konuyla ilgilenmemiş. Olay yerine gelen televizyon ekipleri ise çekim yapmaktan vazgeçmişler. Abdullah Kaplan, olayı Kumkapı’daki Gümrük Muhafaza’ya iletmiş fakat onlarda tutanak tuttuğuna pişman olmuş. O gece ne olduğuna kimsenin anlam veremediği kazaya karışan uçağın sahibi İsrail asıllı biriymiş.

Fuat Avni mahlaslı Aydoğan Vatandaş’ın yazdıklarının ne derece gerçeklik payı var bilmiyorum. Belki de sıradan bir komplo teorisidir bu yazılanlar.

Fakat başarısız darbe girişiminin ardından 14 Ağustos ile tehdit ettiklerine göre bildikleri bir şey var.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, bir siber saldırıdan bahsetti ve gerekli tedbirleri aldıklarını söyledi. Peki, bu saldırı ihtimalleri ve tedbirleri arasında “deprem” ile ilgili bir çalışma var mı?

Öyle ya,

Gülen “deprem” diyor, Le Figaro “deprem” diyor, Gülen’in süper çocuğu Aydoğan Vatandaş “yapay deprem” ile ilgili kitap yazıyor.

Hatırlanacağı üzere yazının başında Mehmet Ali Bulut’un makalesinden yaptığım alıntıda, depremin bir kitle imha silahı olduğundan bahsediliyordu. Haiti’de olduğu gibi deprem bahane edilerek NATO ve Amerika’nın, Türkiye’ye asker gönderip bir nevi istila girişiminde bulunma ihtimali yok mu?

Avrupalı dostlarımız(!)’ın darbede kalkışmasından sonra yaptıkları açıklamaların küstahlık derecesine vardığına bakılırsa, müdahale ihtimal dahilinde. İşte bu ihtimal tam da Fethullah Gülen’in “Türkiye’ye müdahale edin” çağrısıyla bağdaşıyor.

Bence;

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan 9 Ağustos’ta Putin ile görüşmek üzere Rusya’nın St. Petersburg şehrine yapacağı ziyarette, uçak krizi sonrası “Türkiye’ye atom bombası atalım” dese de, daha sonra dostane ve yapıcı mesajlar gönderen ve yazının başında ismi geçen Rus siyasetçi Vladimir Jirinovski ile bir görüşme tertip etmeli. Ve, bu komplo teorisinin aslının olup olmadığını ilk ağızdan öğrenmeli. Tabi 14 Ağustos’tan önce kamuoyuna yapay depremler ile alakalı geniş bir izahat yapılmalı.

Zira Fethullahçı teröristlerin ne kadar alçalabileceğine, ne tür ihanetler içerisinde yer alabileceklerine, sivilleri uçaklarla, helikopterlerle bombaladıklarında şahit olduk.

***

Rabbim, zalimlere ve ülkemiz üzerinde kötü emelleri olan şer odaklarına fırsat vermesin!..

yeniakit.com.tr

Nurettin Yaşar Abi’nin anlatımıyla Risale-i Nur Gözlüğünden Deprem (Video)

Bir yaprak bile kainatın sahibinin izni dışında hareket etmezken, koskoca zeminin harekete geçtiği deprem hadisesinin hikmeti nedir?

Hangi günahlar umumi musibetlerin gelmesine sebep olabiliyor?

Ahir zamanda işlenen günahlar ve insanların başına gelen hadiseler nelerdir?

Dünyada işlenen ameller, misal aleminde nasıl şekil alıyor?

Hepsini bu sohbette bulacaksınız.

Uzun yıllar vakıfane iman ve kuran hizmetinde bulunmuş  Nurettin Yaşar abinin İstanbul Şirinevler Dershanesinde bol açıklamalı ve samimi uslubuyle anlattığı bu dersi kaçırmayın.

www.NurNet.org

Güneşin Batıdan Doğması, Depremler ve Kıyamet

Basında sık sık gündeme gelen konulardan birisi de kıyametin kopması ve tarihi ile ilgili konular. Son günlerde basında Maya takvimi ne göre 21 Aralık’ta kıyamet in kopacağı söylentileri var. Peki kıyamet tarihinin bilinmesi mümkün mü? Biz o konuyu sonraki yazımıza bırakarak, öncelikle kıyamet nasıl kopacak sorusuna cevap arayalım. Yüce Kuran’da kıyametin yakın olduğu haberi verilir ve kıyamet esnasında vuku bulacak olaylara dikkat çekilir. Şimdi gelişen bilimler, Kuran’ın haberlerini daha ayrıntılı yorumlama imkanı veriyor. Özellikle Karadeliklerin yol açacağı kıyamet ihtimalleri dikkat çekiyor.

DEPREMLER VE KIYAMET

Depremler, Güneş ve Ayın çekim etkisiyle birleştirilmeye çalışılır. Bu konuda bilimsel araştırmalar da vardır; ama henüz bir kaideye bağlandığı söylenemez. Ay ve Güneş tutulmasıyla denizde 7-8 metreye kadar yükselme olabiliyor. Karalarda vuku bulan yükselme ise 35-40 cm kadardır. Bunun depremi tetikleyici bir unsur olduğu düşünülüyor. Karadelik çekim etkisi çok daha şiddetli bir depreme yol açabilir. Örneğin 12 veya 15 şiddetinde meydana gelebilecek depremleri düşünün.

Bugüne kadar dünyada tespit edilmiş en büyük deprem 9.2 şiddetindedir. Ve bu şiddette bir depremin gerçekleştiği bölgede, çok kısa bir süre içerisinde büyük bir felaket ortaya çıkar. 12 ya da 15 şiddetindeki depremlerle ise neler yaşanacağını anlatmak kolay olmayacaktır.

Kur’an, kıyamet günü yaşanacak olaylara dikkat çeker. Dünyada o güne kadar eşi benzeri asla gerçekleşmemiş şiddetteki sarsıntılar, dehşetli olaylar silsilesi halinde anlatılır. Birer kazık gibi yerleşerek yeryüzünü şiddetli depremlere karşı koruyan dağların elbette bu sarsıntıya karşı dayanamayacağı; yerlerinden oynayarak altındaki toprakla birlikte kaymaya başlayacağı açıktır. Kur’an’da o gün dağların hareketlenişini ayetler şöyle anlatır:

Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.” [1]

Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir.”[2]

Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün; onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiçbirini dışarıda bırakmamışızdır.”[3]

Kur’an’da dağların kıyamet gününde alacağı şekil şöyle anlatılır:

“(Öyle) Bir gün ki, yeryüzü ve dağlar titremeye tutulur ve dağlar, göçüveren bir kum yığını olur.”[4]

Dağlar parçalanıp da toz duman haline geldiği zaman.” [5]

Yine Kur’an’ın haberine göre, dağların parçalanarak çökmesinden sonra yeryüzü hiçbir tümseği olmayan bir düzlüğe dönüşecektir:

Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: ‘Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırılçıplak bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” [6]

Yeryüzünün büyük bir bölümü dağlarla kaplıdır ve bunların yerlerinden sökülüp devam eden şiddetli ve sert çarpışmaları, kaya ve sert kütleleri un ufak toz haline getirebilir. Yerin altının üstüne gelmesi ile organik kısmı tamamen yanan ve kül olan yeryüzünde, sarsıla sarsıla ince elenmiş hale gelen toprak yeryüzüne yayılır.

DENİZLER BİRLEŞECEK

Bir ateş küre üzerine oturduğumuzu hatırlayalım. Atmosferi meydana getiren gazlar yer çekimiyle arza tutunmaktadır. Suları kaynatacak, dünyaya tutunmuş olan atmosfer gazlarını çekip götürecek etkilerden birisi de karadelik çekim kuvveti olabilir. Kıyamet sürecinde denizlerin birleşeceği ve buharlaşacağı da haber verilmektedir. Ayetlerde “O, sizi çalkalamasın diye yeryüzüne büyük dağlar koydu” [7] “Yer, bütünüyle sallanıp paramparça edildiği zaman,” [8] “Denizler birleştiği (birbiri içine girdiği, kaynaştığı) zaman”[9] buyrulur.

Yeryüzü tabakasını bir arada tutmak için direk ve çivi görevi gören dağların giderek artan sayı ve şiddetli depremlerle, zelzelelerle yerinden oynaması, hareket etmesi, çökmesi, parçalanması sonucunda dağlar bu koruyuculuk görevini yapamayınca dörtte üçü sularla kaplı dünya yüzeyindeki sular yer değiştirecek, denizler birbirine karışacaktır.

Hz. Peygamber (a.s.m.), “Denizin altında ateş, ateşin altında ise deniz vardır”[10] buyurmuştur. Hadiste, “ateş” ifadesiyle yerin altındaki sıcak tabakaya, “(ikinci) deniz” ifadesiyle de kıpkırmızı ateş sıvısı halinde akmakta olan magma tabakasında işaret edilmiş olabilir. Öteden beri sıvı (mayi) maddeler su ile temsil edilmiştir.

Böylece “Yer, şiddetli sarsıntı ile sallandığı, içindekileri dışarı attığı zaman”[11] ayetinin de işaret ettiği üzere, kıyamet sürecinde değişen kuvvet dengelerinin sonucunda olabilecekleri şu şekilde açıklayabiliriz:

Yerin her tarafının çatlama, çökme ve kırılmasının sonucunda denizleri aşmaktan koruyan dağlar yer değiştirecek ve dağılması sonucu tüm denizler birleşecektir. Yer altındaki sıcak magma tabakasının denizlerle birleşmesi sonucu denizler kaynamaya, fışkırmaya başlayacaktır. Denizlerin Yanması Karadeliğin çekim etkisi dağları uçurabilir ve dağların uçmasıyla yerin altındaki ateş ve lavlar ortaya çıkabilir. Büyük depremler meydana gelebilir. Kıyamet esnasında Kur’an’ın bildirdiği gibi yer, ağırlıklarını dışa atacak. Belgesel programlarında yerin altındaki yaklaşık 4.500 derece sıcaklığındaki lavların denizin içindeki çıkışını seyretmiş olanlar, bu kızgın maddenin deniz suyunda oluşturduğu dehşetli manzaralara şahit olmuşlardır. Oysa kıyamet günü gerçekleşecek olan görüntünün, bu manzaradan çok daha farklı, tüm yeryüzünü içine alan dehşet verici bir manzara olacağını Kur’an’ın mesajından anlayabiliriz.

Yer altıyla deniz altında bulunan petrol ve doğalgazların da açığa çıkması ve magma ateşiyle birleşmesi sonucu her tarafta kendini gösteren alev alev yangınlar içinde ısınan su, fokur fokur kaynamaya vesile olabilir. Hawaii kıyalarında sığ deniz tabanında açığa çıkan lavların suyu nasıl ısıtıp kaynattığını belgesellerden izlemekteyiz. Ayetlerde haber verildiği gibi, “yerin altının üstüne çıkması,” kıyamet sürecinin belli bir zaman diliminde, deniz tabanlarındaki çok büyük alanlardan açığa çıkacak olan o müthiş sıcaklıktaki lavların, göllerin, denizlerin, okyanusların kaynamasını ve buharlaşmasını sağlayabilir:

Denizler kaynayıp buharlaştığı zaman.” [12] Kıyametin gerçekte nasıl vuku bulacağı, elbette o fiillerin sahibi ve bu alemi dizgini elinde olan Rabbimizin ilmindedir. Biz sadece mevcut bilgilerimiz ışığında bazı yaklaşım ve tahminlerde bulunmaktayız.

GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI VE KIYAMET

Başka bir gezegen veya bir kuyrukluyıldız, dünyaya çarparak kendi ekseni etrafındaki dönme yönünü değiştirebilir mi? Batıdan doğuya doğru olan Dünya’nın dönme yönü, bu defa doğudan batıya yön değiştirebilir mi?

Böyle bir çarpışma olayı, Dünya’da büyük bir yıkıma yol açabileceği gibi ayrıca dünyanın dönme yönünü de değiştirebilir. Nitekim geçtiğimiz yıllarda Jüpiter gezegenine böyle bir kuyrukluyıldızın çarpmasıyla gezegenin dönme hızında azalma meydana geldiği tespit edildi.

Venüs gezegeni ise diğerlerinin aksine, ters yönde dönmektedir. Venüs’te Güneş, batıdan doğmaktadır. Venüs’ün atmosferindeki yoğun kaya ve tozdan oluşan tabakanın muhtemel bir çarpışma sonucu oluştuğu tahmin edilmekte ve aynı sebepten tersine dönmeye başladığı ileri sürülmektedir. Venüs gezegeninin 1 günü, 1 yılından daha fazladır. Yani Venüs, Güneş çevresinde, kendi çevresinde dönüşüne göre daha hızlı döner. Venüs her açıdan sırrını koruyan bir gezegen olmaya devam ediyor.

Risale-i Nur eserlerinin müellifi Bediüzzaman Said Nursî, kıyamet esnasında Dünya’nın ters dönmeye başlamasını ve dolayısıyla Güneş’in batıdan doğuşunu böyle bir ihtimale bağlar: “Küre-i Arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’an, onun başından çıkmasıyla zemin divane olup izn-i İlahî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp garbdan şarka olan seyahatini, irade-i Rabbanî ile şarktan garba tebdil etmekle Güneş garbdan tulûa başlar. Evet, arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan hablullah-il metin olan Kur’an’ın kuvve-i cazibesi kopsa; küre-i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden Güneş garbdan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlahî ile kıyamet kopar diye bir te’vili vardır.”

“Kıyametin gerçekleşme şekli ne şekilde ve nasıl olursa olsun; Kur’an’ın sürekli vurgu yaptığı gibi; ‘Eğer Dünya’nın ecel-i fıtrîsinden evvel, ezelî iradenin izni ile haricî bir maraz veya muharrib bir hadise başına gelmezse ve onun Sâni’-i Hakîm’i dahi fıtrî ecelden evvel onu bozmazsa, herhalde hatta fennî bir hesap ile bir gün gelecek ki: ‘Güneş dürülüp toplandığında, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde’ (13) manaları ve sırları, Kadîr-i Ezelî’nin izni ile tezahür edip o Dünya olan büyük insan sekerata (ölüm dakikaları) başlayıp acib bir hırıltı ile ve müthiş bir ses ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra emr-i İlahî ile dirilecektir.”[14].

Prof. Dr. Osman ÇAKMAK

cakmak.osman@gmail.com

Kaynaklar:

1. Tur Suresi, 10.

2. Nebe Suresi, 20.

3. Kehf Suresi, 47.

4. Müzzemmil Suresi, 14.

5. Vâkıa Suresi, 3-4.

6. Ta Ha Suresi, 105-107.

7. Nahl Suresi, 15.

8. Fecr Suresi, 21.

9. İnfitar Suresi, 3.

10. Ebu Davud, c. 11, s. 3883.

11. Zilzal Suresi, 1-2.

12. Tekvir Suresi, 6.

13. Tekvir Suresi, 1-3.

14. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Söz Basım Yayın, İstanbul 2008, s. 717.

Depremin Hatırlattıkları

Deprem bir harekettir. Her hareket bir kuvvetten doğar. Kâinatta hiç bir hareket tesadüfen olmamakta ve başıboş değildir. Rüzgârın hareketini, bulutların hareketini ve yağmurun hareketini rastgele ve başıboş zannedebilir misiniz? Yağmur damlaları başıboş olsaydı bu kadar düzenli bir şekilde yere iner miydi? Zaten evrende tesadüf ve başıboş bir olay yoktur. Her hareket ve kuvvetin arkasında bir kast, bir şuur ve bir fail vardır.

Öyleyse deprem hareketinin arkasındaki güç nedir, fail kimdir? Bu sorulara herkes bir cevap verir. Kimisi tesadüfen oluyor, der. Kimisi kendi kendine oluyor, der. Kimisi tabiat (doğa) yapıyor, der. Din de, Allah yapıyor, der.

Dördüncü şıkkın dışındakileri çürütmek için ne zaman, ne de kelime israf etmeye niyetim var. Çünkü onların çürük olduğunu akıl ve vicdan görmekte ve anlamaktadır.

Biz dördüncü şıkkın üzerinde durmak istiyoruz. Ve diyoruz ki deprem failsiz ve hikmetsiz bir hareket değildir. Farz edelim, yerde bir maktül var. Bunu kim öldürdü, dediklerinde her halde biri kalkıp:

Şu tabancadan çıkan kurşun öldürdü, demez ve kurşundan davacı olmaz. Evet o adamı tabancadan çıkan kurşun öldürmüştür, bu doğrudur. Ama o tabancanın tetiğini çeken bir el, bir kuvvet, bir şuur, bir irade vardır. Evet deprem şu kadar insanı öldürdü, şu kadar binayı yıktı. Bu doğru. Öyleyse neden depremi mahkemeye veren çıkmadı? Çünkü deprem de yukarda ki kurşun gibidir. Tabancanın tetiğini nasıl çeken varsa, depremin de tetiğini bir çeken var. Kur’an’ın ifadesine göre o, Allah’tır. (1)

Depremi ister bir uyarı olarak kabul edin, ister etmeyin; ama bu hareketin arkasında Allah’ın ilmi, hikmeti, iradesi, kudreti, ibreti ve dersi vardır. Böyle inanmak tevhidin gereğidir. Bu olayı, tesadüflere, kendi kendine oluşlara, başıboşluğa havale etmek şirktir.

Kitab-ı Kerimimiz olan Kur’an, ağacın başından düşen bir yaprağın dahi Allah’ın izniyle düştüğünü haber vermektedir.(2) Allah’ın izni, iradesi olmadan bir yaprak dahi düşemediğine göre, deprem gibi büyük bir hareketin Allah’ın izni, haberi ve iradesi olmadan gerçekleşmesi nasıl mümkün olacaktır?

Allah (c.c) deprem ve benzeri afetlerle, olumlu ve olumsuz, tatlı-acı bütün icraatıyla kendisini hatırlatıyor. “Ben varım” diyor. Adeta “her şeyinizin sahibi benken beni hesaba katmıyorsunuz. Hayatı eğlenceden ibaret sananlar, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar eğleniyorlar; benim, bu yaptıklarından razı olup olmadığımı sormuyorlar. Hayatı kavgadan ibaret sananlar ve birbirlerini acımasızca öldürenler benim bu işten ve terörden razı olmadığımı hesaba katmıyorlar. Bir hiç uğruna hem dünyalarını ve hem de ahiretlerini cehennemleştiriyorlar.” diyor.

Bu icraatıyla haklı değil mi Allah sevgili okurlarım? Bu olaylar da olmazsa Allah, ahiret, hesap, dine hizmet ciddi anlamda kimin aklına geliyor? Çok az kimsenin. Nerden belli? Allah yokmuş gibi yaşanan hayatlardan, gayr-i meşru eğlencelere dalmalardan, terk edilen namazlardan, verilmeyen zekâtlardan, “neme lazım”, “hep bana” anlayışlarından belli.

Depremler bunların hepsini terk ettiriyor. Samimiyetle Allah dedirtiyor. Dua ettiriyor, namaza başlatıyor, günahlardan uzaklaştırıyor, yardımlaşmaya sevk ediyor. “Neme lazım”, “hep bana” gibi acımasız anlayışları parçalıyor. Ölümü, ahireti ve hesabı düşündürüyor.

Bizi çepeçevre kuşatmış olan gafletimiz o kadar kalın ki, rahmet, nimet ve nasihat onu parçalamaya yetmiyor. Allah, musibet ve deprem balyozunu devreye sokuyor. Maddî ve manevî hayatımızı tehdit eden gafletimizi parçalayıp bizi kurtarıyor. Kurtarırken içimizden günahkâr olanları dua ve ibadete, tevbe ve istiğfara yönlendiriyor, şükürlüleri ve masumları şehitlik rütbesiyle cennete atıyor, şükürsüz ve şirk içinde olanları da cehenneme döküyor.

İçinde yaşadığımız kürenin İki türlü hareketi vardır:

1-Saniyede 30 km hızla gittiği halde hızıyla ve gürültüsüyle kimseyi rahatsız etmeyen normal ve intizamlı hareketi.

2-Sesi ve gürültüsüyle ödleri koparan, yürekleri hoplatan anormal ve intizamsız görünen depremdeki hareketi.

Bu hareketlerin hiç biri başıboş değil. Allah’ın emriyle olan hareketlerdir. İntizamsız ve düzensiz görünen ikinci hareketin en büyük hikmeti birinci hareketteki intizamı, düzeni, nimeti, rahmeti ve hikmeti anlamayanlara anlatmak, görmeyenlere göstermek ve Allah’ın evrendeki muhteşem ve kusursuz düzenine dikkat çekmektir. Yani Yüce Allah intizamsız görünen depremle, kâinattaki mükemmel icraatına dikkat çekmiştir. Hastalığı vermekle sağlığın önemine, geceyi yaratmakla gündüzün önemine, karanlığı yaratmakla ışığın önemine dikkat çekmesi gibi.

Her nedense milyarlarca insanın organlarının tam ve mükemmel yaratılmasındaki intizam ve ihtişam kimsenin dikkat ve takdirini çekmez de bir insanın tek elinde altı parmağının olması hayret ve dikkat uyandırır.

Yerin depremle sarsılması değil, Allah’ın yere ve aleme yerleştirdiği mükemmel düzeni bizi hayrete düşürmeli ve hayran bırakmalı, bu hayret ve hayranlık şükür ve şükrana dönüşmelidir. Çok kere bu olmayınca şiddetli depremlerle sadece hayrete değil, aynı zamanda hendeklere düşüyoruz ve her şeyimizi kaybediyoruz. Allah bu akıbetten, maddî ve manevî depremlerden hepimizi korusun.

Seminerlerimin birinde dinleyicilerden biri sordu:

Pekiyi deprem Allah’ın işi ise Allah neden bu tahribata ve bu zulme izin veriyor?

Depremin zulüm olduğunu kim söyledi ve kim öğretti size? Bilimsel makalelerin birinde bir cümle okumuştum. Cümle aynen şöyleydi: “Depremler olmasaydı, dünyada hiç bir canlı yaşayamazdı.” Depremin zulüm görünen bir yönü varsa o insanlara aittir. Hâşâ! Allah zulümden münezzehtir. O merhametlilerin en merhametlisidir. Her kimde merhamet varsa o merhameti o kimseye veren de O’dur.

Dinleyici yine sordu:

İyi ama depremin yüzünde görünen bir merhametsizlik var. Pekiyi bunun anlamı ne, sebebi kim?

Tekrar ediyorum, Allah’a bakan yönünde merhametsizlik yok. Tam tersi Allah’ın icraat ve inkılaplarında hayat var. Bir buğday, toprağa düşmeden, patlamadan, çatlamadan erimeden, çürümeden, kısaca varlığını kaybetmeden başak olamaz. Varlığını ve canlılığını sürdüremez.

Biz insanlar da böyleyiz. Toprağa girmeden, dünyadaki varlığımızı kaybetmeden ebedî hayata ve ölümsüzlüğe kavuşamayız. Bir buğday toprağa girdikten sonra, yüz buğday oluyorsa, toprağa giren bir insanın ne kadar mükemmel bir hayata kavuşacağını anlamakta zorlanmıyoruz.

Depremin ve benzeri olayların bıraktığı merhametsiz görünen tabloya gelince onun nedeni ve suçlusu biziz. Yani insan oğlunun küfrü ve küfranı, israf ve ifsadıdır. Siyasî, ticarî, sosyal ve ekonomik gibi bir çok depremlerin temelinde de yine bunlar vardır. Küfür, küfran, israf ve ifsat.

Küfür, Allah’ı tanımamak, Allah yokmuş gibi yaşamak, küfran ise O’nun nimetlerine karşı nankörlüktür. İsraf, muhtaçlara vermen gereken fazlayı kendine, günahlara ve boşa harcamak. İfsat, bozmak, bozgunculuk yapmaktır. Onun içindir ki Allah, Kur’an’da kâfirleri, (3) müsrifleri (4) ve müfsitleri (5) sevmediğini çok net bir şekilde ortaya koymuştur.

Allah’ın türlü türlü orduları (6) ve türlü türlü silahları vardır. Onlardan biri de depremdir. Bu gerçeği biz Kur’an’ın şu ayetlerinden anlıyoruz: “De ki: Çıkın yeryüzünde dolaşın. Anarşist ve ahlaksızların akıbetinin ne olduğunu görün.” (7) “Onların her birini biz, günahından ve suçundan dolayı yakaladık. Kiminin üzerine taş yağdıran (kasırga) gönderdik. Kimini dayanılmaz bir ses, bir deprem yakaladı. Kimini yere batırdık. Bazılarını da boğduk. Aslında Allah onlara zulmetmedi, etmeyecekti. Lakin onlar (rahat durmadılar, hadlerini aştılar,) kendilerine zulmettiler.” (8)

KÖTÜLÜĞÜ YARATMAK, KÖTÜLÜK DEĞİLDİR, KÖTÜLÜĞÜ YAPMAK KÖTÜLÜKTÜR

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki, mülkün sahibi olan Allah, tarih boyu yaramazlık yapanları cezalandırmıştır. Ama bu cezada suç ceza verende değil, ceza alandadır.

Denilir ki: “Halk-ı şer, şer değildir, kesb-i şer şerdir.” Bunu bir cümle ile izah edelim: Ateşi Allah yaratmıştır. Ateşi yaratmasının da sayısız hikmeti vardır. Bir insan kalkar da parmağını ateşe sokarsa, ateşi yaratan mı suçlu olur, ateşe parmağını sokan mı? Bu misalden yola çıkarak diyoruz ki: Depremi yaratmak, şer değildir; çünkü onun bizim bilemediğimiz belki çok faydaları vardır. Asıl şer depreme davetiye çıkarmaktır.

Depremin ne zaman, nerde, nasıl olacağını bilim henüz tesbit etmiş değildir.(9) Denemeler sahibi Montaigne’in güzel bir tesbiti var. Der ki: “Ölümün bizi nerde yakalayacağı belli değil. En iyisi biz onu her yerde bekleyelim.” Ben de deprem için aynı şeyi söylüyorum: Depremin bizi nerde, nasıl, ne zaman yakalayacağı belli değil. En iyisi biz ona her yerde hazır olalım ve biz ona sü-i istimallerimizle, israflarımızla, ifsatlarımızla, zulümlerimizle, varlığın Yaratıcısına isyan ve tuğyan dolu yaşayışımızla, gayr-i meşru eğlencelerimizle davetiye çıkarmayalım.

DEPREME HAZIRLIKLI OLMALIYIZ

Deprem olması ve yaşanması gereken bir olaydır. Zaman zaman nasıl gökyüzünü bulutlar kaplar, yağmur yağar, şimşek çakar. Bunlar nasıl Allah’ın evrene koyduğu nizamın bir parçası ise, deprem de o nizamın ve düzenlemelerin bir parçasıdır. Yeri harekete geçiren Allah, insana da tedbirli olmasını emretmiş.

Biz nasıl gece gelince gecenin, kış gelince kışın kanunlarına uyuyor, kendimizi ona göre ayarlıyoruz. Depreme göre de kendimizi hazırlamamız gerekiyor. Sağlam zeminde, sağlam malzemeler kullanarak, sağlam binalar inşa edeceğiz. Haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk yapmayacağız. Taciz, tecavüz, kapkaç, gasb, anarşi ve terör olaylarına katılmayacağız. Cinayetlere tenezzül etmeyeceğiz. Haklı ve adil devlete, ana-babamıza, hocalarımıza isyan etmeyeceğiz. Evrenin sahip ve yaratıcısına itaat ve ibadet edeceğiz. Eşimizi ve çocuklarımızı Allah’ın birer emaneti göreceğiz, seveceğiz, okşayacağız, öpeceğiz. Tek kelime ile zalim olmayacağız. Çünkü Allah, küfrün cezasını çok kere ahrete bırakır ama, zulmün ve zalimin cezasını çok kere burada verir. Bir anda nimeti nıkmete, yağmuru sele, rüzgarı hortuma dönüştürür. Her şey dostumuzken düşman olur. Görünmez askerleri (mikropları) devreye sokar, vurulması gerekenleri vurur.

DEPREMLERDE SUÇSUZ VE GÜNAHSIZLARIN DURUMU

Bu operasyonlarda bazen suçsuz ve günahsızlar da musibet ve felaketlerden payını alır. Öyle olmasaydı imtihan sırrı bozulur, Allah herkesi kendine inanmaya zorlamış olurdu. Vurulanlar içinde suçlular da vardır, suçsuzlar da. “Bir bela ve musibetten çekininiz ki, o geldi mi, yalnız zalimleri yakmaz; masumları da yakar.” (10)

Pekiyi suçsuz ve günahsız insanlar suçsuzken depreme yakalanır ve musibete düşerlerse, bunların Allah’ın merhamet ve adaletinden payları nedir?

İki önemli pay var onlara:

1-Yüce Allah, onların telef olan mal ve servetlerini kendileri adına verilmiş bir sadaka olarak kabul ediyor. Böylece fani mal ve servetleri, ebedi bir mal ve servete dönüşüyor.

2-Onlar hükmen şehid oluyorlar. Cennete gidiyorlar. Böylece fani ve ölümlü hayatları baki ve ölümsüz hayatla değiştirilmiş oluyor. İşte deprem içinde saadet ve kahr içinde lütuf buna derler. Tabii ki bu önemli sonuç, İslam’ı yaşayan Müslümanlar, bir de bülûğ çağına ermemiş tüm masumlar için geçerlidir.

Biz depremden değil, depreme hazırlıksız yakalanmaktan, bir de depremin dizginleri elinde olan Allah’dan korkmalıyız. Ne Allah’ın ve ne de kulların hakkına tecavüz etmemeliyiz.

Depremin son derece hiddetli ve şiddetli olması da bir yazarımızın densizce ve ukalaca dediği gibi Yaratıcı’nın hâşâ merhametsizliğinden ve adaletsizliğinden değil, bizim gafletimizin, zulmümüzün ve yanlışlarımızın şiddetindendir. Bunu böyle söylemez ve böyle inanmazsak depremden ders ve ibret almış olmayız.

Tekrar ediyorum, Yüce Yaratıcı, dürüst (11) ve çalışkan olmamızı, (12) sağlam iş yapmamızı, sağlam zemine sağlam binalar kurmamızı ve sağlam malzeme kullanmamızı, (13) sonra da kendisine güvenmemizi istiyor. (14)

Deprem insanı öldürmez. İnsanı, sahtekârlık, tembellik, çürük iş yapmak, çürük malzeme kullanmak, çürük yere bina dikmek ve gayr-i ahlakî bir hayat sürmek öldürür.

Depremin görevi, sadece terbiyeye yönelik değildir. Onun daha pek çok hikmetleri vardır. Allah’ın sonsuz kudret ve azametini hissettirmenin yanında arz kabuğundaki enerjiyi boşaltır, böylece dünyamızın, fezaya fırlayıp bütün bütün yok olmaktan kurtulmasına, madenlerin ve sıcak su kaynaklarının ortaya çıkmasına ve kaplıcaların keşfine sebep olur. Deprem sayesinde yanar dağların kontrolü sağlanır, daha büyük patlamaların önüne geçilmiş olur.

Acılarla ve sancılarla karşılaştığımız zaman, önce olayların dizgini elinde olan Zât’ı değil, kendimizi suçlamalıyız. Hikmetini anlayamadığımız yerlerde susmasını bilmeliyiz. Ne güzel söylemiş İbrahim Hakkı:

Hak şerleri hayreyler/ Zannetmeki gayreyler/ Arif anı seyreyler/ Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler.

Öbür taraftan bir başka dost:

Gelse celalinden cefa / Yahut cemalinden vefa

İkisi de cana safa / Kahrında hoş, lutfun da hoş

İşte bu inanç, depremle sarsılmış insanları depresyondan ve her türlü bunalımdan kurtarır, ayakta kalmalarını ve hayata tutunmalarını sağlar.

Allah milletimize ve devletimize bir daha böyle acılar yaşatmasın. Bizi rahmetinin ve nimetinin farkına varıp, şükür yapan sevgili dostlarından eylesin.

Deprem şehitlerimizi ve tüm şehitlerimizi Allah hepimiz hakkında şefaatçi eylesin. Hepsine Yüce Rabbimizden rahmet, yaralılara acil şifalar ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

Vehbi Karakaş / Risale Haber

DİPNOTLAR:

1-Bkz. Mülk, 67 / 2

2-En’am, 6 / 59

3-Bkz.Rûm sûresi, 30 / 45;

4-Enam, 5 / 141; A’raf, 7 / 31

5-Maide, 5 / 64

6-Bkz. Fetih, 48 / 7

7-A’raf, 7 / 86

8-Ankebût, 29 / 40

9-Bilim ve Teknik Dergisi, Eylül 1999, s.7; Karakaş, Vehbi, Depremin Hatırlattıklar Hasretin Söylettikleri, s.28 Mega Basım, İstanbul-1999

10-Enfal, 8 / 25

11-Bkz, Ahzab, 59 / 70

12-Bkz. Necm, 53 / 39

13-Bkz, Neml, 27 / 88

14-Bkz. Al-I İmran, 3 / 159