Etiket arşivi: eymen akça

Allah niçin bizim acılar karşısında sabırlı olmamızı istiyor?

Bu sorunun yüzlerce cevabından biri şudur: Acı çekilen şeylerin bir kısmı hastalıklardır. Hastalıkların çoğunluğu ise insanın dikkatsizliği, dengesizliği, kendisine emanet edilen bu hassas ve nazik bedeni hoyratça kullanmasından ileri geliyor. Hastalığın acısı da, bu hataların faturası oluyor. Hem vazgeçilsin diye caydırıcı bir ceza vazifesi de görüyor.

Hak etmeden gelen kısım içinse, bunların çoğunluğu da günah, haksızlık, yalan vesaire gibi Allah nazarında ve hakikatte suç olan işlere dayanır. Böyle durumlarda da, bu yöne bakılır. Eğer bu yön tam bir dikkatle incelenirse görülür ki, peygamberler gibi mükemmel bir otokontrol taşıyarak maddi-manevi zulümlere düşmeyenler hariç herkesin başına gelen acılar, sıkıntılar, hastalıklar, belalar, musibetler, meşakkatler ve kayıplar o kişilerin maddi-manevi yanlışlarının neticeleridir. O yüzden de şikâyete ve itiraza hakları yoktur. Bilakis bunlar adalet ve rahmet tecellisidirler. Tâ ki, kişi yanlışına son versin, cezasını çeksin; maddi-manevi kir ve pisliklerden arınsın. Ayrıca Allah’ın sonsuz rahmet ve sınırsız şefkati var. Bunların tükenmez hazinelerinde çekilen acı ve zorlukları unutturacak öyle manevi lezzetler, Âhiret hediyeleri var ki yaşanan her şeyi unutturacağı konusunda bütün peygamberler, evliyalar, âlimler istisnasız ittifak etmişler.

Ayrıca Allah “Hiç kimseye kaldıramayacağı bir yük yüklemeyiz” (Bakara suresi, 286) teminatı veriyor. Karıncaya filin yükü yüklenmez ve yüklenmiyor. Fakat insanların birçoğu, idareciliği zayıf bir kumandanın askerlerini sağa sola dağıtıp merkezi zayıflatması gibi sabır güçlerini geçmiş ve geleceğe dağıtıyorlar. Merkez birliğin bulunduğu yaşadıkları ânı zayıf bırakıyorlar. Sonra da mevcud acı ve sıkıntılar ağır gelip onları yeniyor. “Çok acı çekiyorum, dayanamıyorum” diyorlar. Oysa onlardan bin kat daha çok sıkıntı çeken insanlar hallerinden şikâyet etmemişlerken…

Hem Üstad Bediüzzaman’ın tesbit ettiği üzere “Günahlar, hayat-ı ebediyede (sonsuz âhiret hayatında) daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede (dünya hayatında) dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır” (Lem’alar, 25. Lem’a, 8. Deva) Kişi bu tarz acılarla kalb, ruh, vicdanın ve ebedî hayatının sonsuz hastalıklarından kurtuluyor. İnsan, hastalık ve acılarla temizlenip doğduğu andaki sağlıklı fıtratına kavuşuyor. Böyle bakılınca, değil onlardan şikâyet etmek bilakis şükretmek; “Bana özüme dönmem için böyle bir lütufta bulundu” diye Allah’a hamd etmek lazımdır. Oksitlenerek çürüyen bir kılıç için ateşe sokulması ve dövülerek eski haline getirilmesi, bir rahmet ve şefkat tecellisidir; özel bir hediyedir.

Hem insan için dünya hayatı hedef değildir. Öyle veya böyle ömür nehri akıp gidiyor. Her dengeli bir aklın, sağlam her kalp ve vicdanın, sağlıklı her bir ruhun gördüğü üzere “ebedî hayat ”, kabirden sonraki yolculukta gerçekleşiyor. Her bir gerçek insanın istediği “ sonsuz saadet ”, tam manasıyla kabir sonrasında elde ediliyor… Oranın gidişatını ise buradaki hayat belirliyor. Buradaki yanlışlar oradaki yolculuğun engelleri oluyor. Allah, Kur’anıyla o âlemi bildiriyor ve diyor ki: “Burada hakka karşı kör olan orada gerçekten kör olacak.” (Taha suresi,125) Burada hakkı gören kalp gözü orada, başımızdaki göz yapılacak. Burada kalbi kör olanın orada baş gözü kör olacaktır. “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki onların akledecek kalbleri, hakkı işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” (Hacc suresi, 46) Aynı şeyi kulak, dil vesaire organlar için de söyleyebiliriz…

Doğuştan kör olma, kekeme ve dilsiz olma, sağır ve topal olma, yetim ve öksüz doğma gibi gelince burada yol ikiye ayrılıyor:

  1. a) Şikâyet edenler… Ebu’l-A’lâ-i Maarrî gibi a’ma doğduğu için Allah’a küsenler ve derecesine göre Ona düşman olanlar…
  2. b) Allah’a teslim olup Hz. Peygamber, Hz. Musa ve Hz. İsa (Aleyhimüsselam) gibi sabır içinde şükredenler

Hz. İsa (AS), babasız doğduğu için yetimlik yaşadı. O yüzden annesine hep iyilik yaptı, onu hiç üzmedi, incitmedi. (Meryem suresi, 32)

Hz. Musa’nın (AS) dilinde kekemelik tarzı bir tutukluk vardı. Onun gibi dışa dönük bir karakter için en büyük ızdırab konuşma problemi yaşamaktır. Öyle ki, Hz. Musa’nın (AS) “Dilimdeki düğümü çöz. Ki, sözümü anlasınlar” duası ebedîleşerek Kur’anda yer aldı. (Taha suresi, 27)

Hz. Peygamber (ASM) ise doğuştan yetimdi, 6 yaşında ise annesinin şefkatinden de mahrum kaldı. Onun yaşadığı bu acıları ise, Duha suresi anlattı.

Babasızlık ve annesizlik, görmemekten geri kalmayacak derecede yakıcı ve yıkıcıdır. Yıllarca evlat acısı yaşayan Hz. Yakub (AS), eşinden ve çocuğundan ayrılık sancısı yaşayan Hz. İbrahim (AS) var. Özellikle eşini imansızlıkta ebedî kaybeden Hz. Lut (AS), babasını ebedî yitiren Hz. İbrahim (AS), hem evladını hem eşini ebedî kaybetme acılarını yaşayan Hz. Nuh (AS) var. Onların, bir kısmı çaresiz bu yakıcı acıları yanında bedensel özürlülerin acı ve kederleri görünmez hale gelir. Çünkü kör, sağır, topal, sakat, yetim vesairenin acıları ölümle biter. Bu dünyevi yokluklar ebedî Cenneti kazandırırlar. Her biri sonsuz varlık ve lezzetlere dönüşürler. Fakat Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un (Aleyhimüsselam) acılarını ne dindirebilir?! Bütün bunlara rağmen peygamberlerin ve diğer Allah dostlarının sabırları, tahammülleri, hatta Hz. Eyyub (AS) gibi yaşadığı zorluklara şükürleri gösterir ki, insanoğlu her türlü maddi-manevi zorluğa, acıya, ızdıraba dayanabilir. Hem bütün bu zorlukları sindirip “Her şey, acı dahi olsa yine de güzeldir” diyebilir.

Peygamberler haricine bakarsak Hz. Abdullah bin Ümmü Mektum (RA), Hz. Muhammed’in ilk arkadaşlarından birisi ve a’ma idi. Abese suresi, onun hakkı öğrenme arzusu dolayısıyla geldi. Evet, evet! Her bir insan, ona ruhundan ruh üfleyen Allah’ın İlahî hayatının sırlarını kendi benliğinde hissedebilecek ve Onun sonsuz güzellik ve mükemmelliğine ayna olabilecek yapısıyla Allah için eşsiz değerdedir. Yeter ki, insan kulluğunu, Allah’a sonsuz muhtaç oluşunu bilsin, görsün ve buna iman etsin. Hem halifelik özelliğini cihad ve sabır ile açmaya çalışsın…

Peygamberler ve evliyaların acıları ise, yaptıkları bencillikten uzak hizmetlerinin kudsiyet derecesi artsın, menfaat için yapılmadığı iyice belli olsun, hakka hizmet eden kişi daha bir ciddi ve kaliteli olsun diyedir. Zaten hiçbir peygamber “Neden bunlar geliyor, beni buluyor?!” dememiştir. Çünkü bu, Allah’ı haksız yere eleştirmektir; hem Allah’ı âciz kullara şikayet etmektir.

Eymen AKÇA

Niçin Hz. Muhammed seçildi? Allah, Onu niçin herkesin ve her şeyin üstünde yarattı?

Bu önemli ve ciddi sorunun binlerce yönünden bir yönü şudur ki: Evet O (ASM), en üstündür. Çünkü tarih bilimine ve sosyolojiye göre peygamberler hariç en büyük dâhiler, en büyük dava adamları, en büyük yetenek sahibi şahsiyetler insanlık dünyasında hürriyet, adâlet, eşitlik, kadın hakları, kölelikten kurtuluş gibi bir veya birkaç hakikat duygusunun uyandırılması ve yaşanması için çabalamışlar ve gerekirse öldürülmüşler. Mesela Sokrates, tevhid denilen Tek İlah inancı ve realitesinin bilinmesi için ömür boyu uğraştı ve sonunda “Gençlerimizi zehirliyorsun” diye Yunanlılarca zehirle öldürüldü.

Bu yönden bakılınca Hz. Muhammed (ASM), en başta ilim ve hikmet realiteleri olmak üzere adâlet, hakkaniyet, kadın hakları, hukuk, şefkat, merhamet, sanat, barış, hoşgörü, kardeşlik, samimiyet, ahlak, arkadaşlık, doğruluk, sadakat, düzen, denge, çevre bilinci, hayvanlara acıma, kızları diri diri toprağa gömülmekten kurtarma, kürtajı engelleme, kölelikten kurtuluş, devletleşme, birlik, beraberlik, dayanışma gibi binlerce hakikatin öğretilmesi, binlerce hissin uyandırılması, hem bunların süreklilik arz edecek şekilde yaşanmasının aynı anda savaşını veren; cinâyet, zina, içki, kumar, yalan şâhitlik, faiz, rüşvet, kan davası, adam kayırma, zulüm, zorbalık, ırkçılık gibi binlerce bozuk ve yerleşik âdetleri ve kötü karakterleri kökleriyle kaldırma uğraşı veren ve bunlarda muvaffak olan tek kişidir.

Tarihte bir kişi olarak yola çıkıp binlerce konuda hakikati bilip onu delillerle dillendirerek, hem hakikatlere göre yaşayarak, hile ve sahtekârlık yapmadan, kimseyi aldatıp kandırmadan, zorlayıp baskı yapmadan ve en az kan dökerek devletleşen, bunu 23 yıl gibi kısa bir zamanda yapan; toplumun kökleşmiş, kokuşmuş, bozuk yüzlerce yıllık âdetlerini kutsallık, sevgi ve ikna ile kaldıran, hem onların her birinin yerine her türlü güzel ahlakı en yüksek seviyesiyle yerleştiren başka biri tarihte görünmüyor.

Hz. Peygamber (ASM) üstünlüğünü emeği, gayreti, getirdiği dini en ince noktasına kadar yaşaması, dürüstlüğü, büyük ve erişilmez ahlakı, derin ve geniş ilmi, Allah’a eşsiz imanı ve Âhiret için yaşaması ile ispat etmiştir. Ona denk biri ne filozoflar, ne beşerî kahramanlar, ne din adamları ve ne de peygamberler içinde görünmüyor.

Hz. Peygamber’in (ASM) veyahut diğer peygamberlerin seçilmişliğinin birçok şifresi Kur’anda var. Onlardan bir tanesi şudur: Allah, Taha suresi 41. âyetinde diyor ki: “Ey Musa, Seni Kendim için seçtim!” Kasas suresi 15. âyetinde diyor ki: “Musa bir Kıptî ile bir İsrailoğlu’nun kavgasını gördü. İsrailoğluna taraftar çıktı.” Eğer Kur’anın tamamına bakılırsa Hz. Musa o an, Firavun’un evlatlığı olan, Mısır’ın kibir ve gurur dolu saray kültürü ile büyüyen, Kıptîleri üstün gören bir eğitim alan bir prens veyahut asilzâdedir. Böyle birinin Mısırlı bir yerliye değil de İsrailli bir köleye taraf çıkması onun hakperestliğini gösterir.

Hakperestlik, peygamberliğin en büyük şartlarından biridir. Hakperest kişi için şahıslar ve bulundukları taraflar önemli değildir; hak önemlidir. O yüzden hak ne yönde ise hakperest kişi de o taraftadır. Bu hakperestliği biz Hz. Peygamber’in (ASM) gönderildiği toplumun asırlardır yerleşmiş bozuk gelenekleri ile savaşmasında da görebiliriz.

Bu savaş, fiziksel olarak küçük görünse de hakikatte çok muazzamdır. Çünkü gelenekler, bir toplumun ruhu ve diriliğidir. Cahiliye Arapları da geleneklerine son derece bağlı ve mutaassıp idiler.

Hz. Peygamber’in o toplumdan kaldırdığı yüzlerce bozuk gelenekten biri şudur: “Evlat edindiği kişinin boşadığı kadınla evlenememe…” İslam açısından ve biyoloji yönünden evlat edinme ile genetik bağ kurulmaz. Genetik bağ kurulmazsa, akrabalık teşekkül etmez. Bu yüzden de İslam’da evlatlık müessesesi kabul edilemez ve yoktur. Dolayısıyla evlatlığın boşadığı kadınla evlenememe gibi bir durum İslam’da ve doğal yaşamda söz konusu olamaz. Fakat Cahiliye Arapları evlatlık sistemini en mukaddes bir âdet olarak kabul ettikleri için evlatlığının boşadığı hanımla evlenmeyi en büyük bir günah ve ahlaksızlık kabul ediyorlardı.

Hz. Aişe bu geleneğin kaldırılması esnasında Hz. Peygamber’in yaşadığı sıkıntıyı anlatmak için der ki: “Eğer Kur’an, Hz. Muhammed’in kendi sözü olsaydı, evlatlığının boşadığı hanımla evlenmeyi emreden âyetleri Kur’ana koymazdı.”[1] Ahzab suresi Hz. Peygamber’in (ASM) bu gelenekle savaş anındaki iç fırtınalarını şöyle anlatır: “Hani sen, Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: ‘Eşini yanında tut ve Allah’tan sakın’ diyordun; insanlardan çekinerek Allah’ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, Kendisinden korkmana çok daha layıktı.[2] Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik. Ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. Allah’ın kendisine farz kıldığı bir şeyde peygamber üzerine hiçbir güçlük yoktur. (Bu,) Daha önce gelip geçen (ümmet)lerde Allah’ın bir sünnetidir. Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risâletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” (Ahzab suresi, 36-40)

Eymen AKÇA

[1] Buhari, Tevhid, 22; Müslim, İman, 77.

[2] Bu ifade gösterir ki, Hz. Peygamber, daha önceden ferasetiyle bu işi sezdi. Fakat toplumun gelenekleri ile savaşmaktan çekiniyordu. Fakat Allah, Onun savaşmasını istiyordu. Tâ ki diğer insanlara örnek olsun.

Niçin yaratıldık?

Bu güzel ve merak uyandıran sorunun binlerce cevabından bir cevabı şudur: Kur’an dikkatle okunursa şu âyetler göze görünür: “Ben cinler ve insanları, ibadet için yarattım” (Zariyat suresi, 56) ve “Allah dedi ki: Ben yeryüzünde bir halife yapacağım.’” (Bakara, 30) 

İbadet, şahsın mükemmelleşme yolculuğudur; hilafet ise, mükemmelliği yansıtarak başkalarını mükemmelleştirme seyahatidir. Bu 2 adımla, insan “Mutlak Mükemmel” i bildiren ve sergileyen hal kazanır. Yaradılışın temeli bu sırdır.

Bu 2 yolculuk ilim ve dua ile başlar, cihad ve sabır ile sonsuz şekilde sürer… İbadetlerde cinlerle ortağız; halifelikte ise, eşsiziz ve yalnızız. Halifelik, kurulmuş bir düzeni adım adım takip etmek, o düzenin çizildiği doğrultuda hareket etmek; fakat bunu, şuurluca ve isteyerek yapmak demektir.

Hud suresi 56. âyetinde Hz. Hud (AS) “Hak ve görünen bu ki Rabbim daima sırat-ı müstakim üzeredir; Onun her işinde, denge vardır” diyerek âlemin yapısını bize açar. Fatiha suresi 5-6. Âyetler de şöyle der: “ Deyin ki: ‘Ey Rabbimiz, yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz. Sen bizi sırat-ı müstakime eriştir, bizi o yolda yaşattır.’”

Hz. Peygamber (ASM) ise der: “Fatihasız, yani bu sırat-ı müstakim ve denge duası yapılmadan kılınan namaz, namaz değildir.[1]

Çok ilginçtir ki, bu sureye içinde “ fetih ” kelimesi geçmemesine rağmen “ Fâtiha ” (Açan, Anahtar) denilmiş. Çünkü dengeye gelmeyen bir akıl ve duygu, denge üzerine kurulmuş bu kâinata baktığında bu âlemin manası, işleme sistemi, güzellikleri ve gayesi ona açılmayacak ve görünmeyecektir.

Evet, günde 40 defa bu duayı yapmak İslam’ın şartlarından biri olduğu gibi hakiki insanlığın da bir ihtiyacıdır. Çünkü her insan önce kendi iç dünyasında, sonra ailesinde, sonra akrabası ve sosyal çevresinde, sonra ülkesinde, sonra dünyada çap ve tesirine göre Allah’ın iffetli, cesur ve hikmet ehli bir halifesidir. En azından potansiyel halifesidir. Fâtiha sûresinin içerdiği dua bu manada, insanın potansiyel yeteneklerini hayır, hak ve itidal üzere açılmasını sağlayan ve hızlandıran bir katalizördür. Çekirdeğin sıkıntılı ve küçücük dünyasından ağacın ferahlı ve büyük dünyasına insanı çıkartıp yükseltiyor. İncir ve zeytin ağaçları gibi…

Halife, Allah’ın kurduğu bu düzeni bilir, ona göre hareket eder. Bu sayede bütün kâinat sistemi ona hizmetkâr olur. Bunu yapmayan ise, kâinat fabrikasının içinde ters yönde dönmeye çalışan bir çark gibi olur. Ezilir, gider.

Semavi kitaplardaki kavimlerin helâkına, peygamberler ve onlara tâbi olanların kurtuluşlarına dikkatle bakılsa görülür ki, peygamberler kâinatı çözmüşler, ondaki sistemle bütünleşmişler ve böyle bir hayat yaşıyorlar.

Eymen AKÇA

 

[1] Buhari 765, Müslim 394, Ebu Avane 2/124, Ebu Davud  822, Nesei 909, Tirmizi 247, İbni Mace 837.

Niçin çocuklar günahsız oldukları halde acı çekiyorlar?

Bu şefkat dolu, son derece güzel ve çok önemli sorunun yüzlerce yönünden birkaç yönlü cevabı şudur:

Öncelikle çocukların karşılaşacağı en ciddi olay ölümdür. Hem çocuk hem ailesi açısından ölüm, dehşet verici bir olay görünümündedir. Bu tarz durumlarda nasıl davranılması gerektiğini bildiren en sağlıklı fikir ve duygu sahibi kişiler peygamberlerdir.

Peygamberler insanlığın yanılmaz ve yanıltmaz kılavuzlarıdırlar. Çocuk ölümleri konusunda da modellerimiz yine onlardır. Onlar içinden de özellikle peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. Çünkü Onun Kasım ve Abdullah isimli 2 çocuğu Mekke’de vefat ediyor.

Hem Medine’de vefatına yakın son bir oğlu oluyor. İsmini İbrahim koyuyor. Fakat o da 3 torunu gibi hastalanıp vefat ediyor. Hz. Peygamber (ASM) bir an üzülüyor, ağlıyor. Sonra şöyle diyor:

Ey İbrahim, eğer tekrar buluşma vaadi olmasa, bu (ölüm) herkesin geçmek zorunda olduğu bir yol olmasa ve son gelenimizin ilk gidene yetişeceğini bilmesek, senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok üzülüyoruz ey İbrahim! Göz ağlar, kalp hüzünlenir fakat ağzımızdan Allah’ın razı olmayacağı bir şey çıkmaz.”[1]

Eğer Âhiret ve sonsuzluk olmasaydı, çocuk ölümlerine ve acılarına kesintisizce üzülmek belki makul görünürdü. Amma ebedî ve sonsuz bir Âhiret hayatı var. Ve her bir insan bu ebedî âleme doğru akan bir hayatı yaşıyor. Bir gün ömür ırmağı ebedî Âhiret denizine kavuşacak…

Hem Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi çocukların hastalık, bela ve musibetleri onları gelecekte karşılaşacakları hayatın zorluklarına karşı alıştırıyor, hazırlıyor; bu manada bir aşılama hükmüne geçiyor; hem onların canlılık sistemlerine güç ve direnç kazandırıyor. (Lem’alar, 25. Lem’a, 24. Deva)

Nietzche’nin dediği gibi “Beni öldürmeyen bela ve darbe bana kuvvet kazandırır.”

Ayrıca hastalık ve belalar anne-babaların uyanmalarına, çocuklarına hakkıyla göstermedikleri ve vermedikleri şefkat ve merhameti sunmalarına vesile oluyor.

Bu hastalığın verdiği ve gösterdiği özel ilgi, şefkat ve merhamet o çocuğun kalp, ruh, vicdanını hatta zihnini öyle besliyor ve büyütüyor ki yüz hastalık acısı o tatlı ve güzel ilginin yanında az kalır. Bunu herkes hissedip anlayabilir.

Hem Üstad Bediüzzaman’ın tesbit ettiği üzere bazen hastalıklar, bela ve musibetler çocukların haylazlıklarının neticesidir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre Risalesi, Hâtime) O vakit işledikleri suçun bir çeşit cezasını çekiyorlar. Mesela bir çocuk kendi bacağına dokunulduğunda feryad ettiği halde gitse, bir civcivin bacağını acımasızca koparsa, zavallı hayvanı ömür boyu ızdırap içine atsa, elbette tokada müstehak olur.

Eymen AKÇA

[1] Buhârî, Kitâbu’l-Cenâiz, bab: 152, 162; el-Âmire tab’ı,

  1. II, s. 80, 95 ve diğer kaynaklar.

Bir Yaratıcı var. Ama niçin acı çekiyoruz?

Bu güzel ve önemli sorunun yüzlerce cevabından bir cevabı şudur: Hayat, öğrenme ve öğrendiğine göre hareket etmeden ibarettir. İlk aşamaya, “tâlim”; ikincisine ise “terbiye” denilir. Tâlim kısmı, tatlıdır. Fakat terbiye kısmı, zor ve sancılıdır. Kur’an bu ruh terbiyesini temelde 2 şekil olarak sunuyor: a) Cihad… b) Sabır… [1]

Cihad, öncelikle fikir ve beyin gayreti gösterme; kendi iç dünyasında tembellik, zihin dağınıklığı, yorgunluk, bencillik, gurur, kibir, hastalıklar, bahaneler gibi yüzlerce engeli aşıp herhangi bir konuda % 100 kesinlikte bilgi sahibi olma çabasıdır.1 Bu kesin bilgiye “hakikat”; hakikatin verdiği aydınlık ve güven dolu hale “yakîn” denilir. Sonrasında ise cihad, hakikati başkalarına yaşayarak anlatma ve bildirme çabasıdır.[2] Cihadın bu aşamasında diğer insanların iç engelleriyle savaşılır. Bu savaş kişiye öğrendiklerini devamlı güncelleme, zihninde işleme, o mevzunun detaylarına inme, bütün duygularıyla hakikate odaklanmayı netice verir.

Cihad kişinin olgunlaşmasının en acısız yoludur. Bu fikir savaşı esnasında dar anlayışlılar onu öldürebilirler (birçok peygamberde olduğu gibi) veya ona işkence edebilirler (her peygamberde olduğu gibi)… Bu cihadı yapmayan kişi sabır fırınında pişirilir, olgunlaştırılır. O da “Sizi biraz korkuyla, biraz açlıkla, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltme ile belalara uğratacağız. Bunlara sabredenleri müjdele!” (Bakara, 155) âyeti ile anlatılır. Belâ, kelime kökü itibariyle, bir nesneyi çürüten olay, madde ve yapı demektir. Çürüme realitesiyle bu âyet, bir benzetmeye kapı aralıyor. Çekirdeğin çürüyerek ağaç olma yolculuğu… Kur’an Tin suresi ile bildiriyor ki, insanlar karakterleri ve yapıları itibarıyla ya incir çekirdeğine veyahut zeytin çekirdeğine benzerler. İçe dönük karakterler, incir; dışa dönük karakterler ise, zeytin gibidirler…

Cihad, bu ruh çekirdeklerinin kendilerinin kendi iradeleriyle filizlenme çabası; kabuğundan sıyrılıp evrensel bir ruh ve kişilik kazanma gayretidir. Sabır ise, filizlenmek istemeyen, tembel ve gayretsiz çekirdekleri Allah’ın filizlenmeye zorlaması, onların kabuklarını kırması veya inceltmesidir. Cihad ve sabır neticesinde o ruh çekirdeklerinden manevi bir incir ağacı ve zeytin fidanı açığa çıkar. Böyle ağaç ve fidan olanlara Tin suresi, Hz. Musa’yı ve Hz. İbrahim’i (Aleyhimesselam) misal verir.

Nasıl ki her bir çekirdek, bir projedir, bir teoridir; gerçek bir ağaç değildir. Aynen öyle de bu terbiyeye girmemiş her bir insan dahi gerçek insan değildir. O, henüz rüşdünü ispat edememiştir. Bu yüzden de gerçekler üzerine kurulmuş bu dünyada böyle insanlar tutunamazlar, yapamazlar. Gerçeği görmenin verdiği sonsuz mutluluğu elde edemezler. Hakka tabi bir hayatın, ebedî saltanatına erişemezler.

Eymen AKÇA

[1] Muhammed sûresi, 31; Âl-i İmran, 142.

[2] Ölümle neticelenen savaş ve mücadeleye, Kur’anda cihad değil, “kıtâl” denilir.