Etiket arşivi: gaflet

Umursamazlık Hastalığı

“İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri; ülfeti ilim telâkki etmeleridir.”  Mesnevî-i Nuriye

 Ülfet: Şu muhteşem kâinatta sergilenen ve her biri bir kudret mûcizesi olan mükemmel eserleri üstünkörü bir nazarla geçiştirme, onları bildiğini zannetme ve derinlemesine düşünmekten hassasiyetle kaçınma hastalığı. İnsan fikrini yanlış yollara sevkeden, vehimlere ve zanlara sürükleyen bir maraz.

Asrımızda, madde üzerinde yoğunluk kazanan aşırı yorgunlukların, akılları gereksiz meşgul eden siyasî polemiklerin ve dünyanın dörtbir yanından ekranlara hücum edip seyircilerin ruh dünyalarını altüst eden üzücü haberlerin ve hayâsız sahnelerin bu hastalıkta çok önemli payları var.

Uhrevî hayatımız için fevkalâde önem kazanmış olan bu yaramız üzerinde ne kadar durulsa yeridir.

Süleymaniye’ye ne zaman gitseniz, o muhteşem mâbedi hayran hayran seyreden bir grup insana rastlarsınız. Bu insanlar, o sanat âbidesini niçin uzun süre temaşa ederler? Bu soruya çeşitli cevaplar verilebilir. Ben meseleyi bir başka yönüyle ele alacak ve diyeceğim ki, “diğer yapılarda san’at olmadığı için.”

Başka menzillerde ayrı mevzuları konuşan bu insanlar, Süleymaniye’ye geldiler mi artık Sinan’dan bahsetmeye başlarlar. Daima onu yâd eder, onu takdir ederler. Şimdi, hayâlimizde herşeyiyle Sinan’ın eseri olan bir şehir canlandıralım. Câmilerini de o yapmış olsun, dükkânlarını da, evlerini de, yollarını da. Böyle bir şehirde doğan, büyüyen bir insan için iki şık sözkonusu: Ya, her adımda Sinan’ı hatırlayacak; yahut, ülfet dediğimiz alışkanlık belâsıyla, bu harika eserleri görmeden yaşayacak, onun yapıp çattığı bu beldede ondan gâfil olarak ömür tüketecektir.

Bu şehre bir başka diyardan gelen insanlar ise şehre adım atar atmaz hayretler içinde kalacaklar. Her evin, her dükkânın, her mâbedin önünde dakikalarca duracaklar. O şehrin çoğu yerlilerinin müptelâ oldukları alışkanlık hastalığı bunlara bulaşmayacak. Ve onlarda iki hayret birbirine karışacak; hem şehrin  güzelliğini, mükemmelliğini şaşkın şaşkın seyredecekler, hem de ahâlinin gafletine bir mânâ veremeyecekler.

Büyüklüğüne sınır biçilemeyen ve sanat inceliklerine hakkıyla vâkıf olunamayan bu kâinat şehri de Allah’ın mülkü. Sinan’ın varlık programını bir katre su içinde O çizmiş. O katreyi câmiler, köprüler, hanlar, hamamlar yapan büyük bir mimar hâline o getirmiş. Sinan O’nun olduğu gibi, Süleyman da O’nun. Sen de ben de hep O’nunuz. Bir gramında milyarlarca bakterinin oynaştığı şu toprak tabakası da O’nun, her damlasında trilyonlarca mikrobun kaynaştığı şu su damlası da… O, arz ve semânın yegâne Hâlıkı ve Mâliki. Arzdakiler de O’nun, semâdakiler de. Kimde ne güzellik varsa O’nun ihsanı, kimde ne kuvvet varsa O’nun ikramı…

Hiçbir insanın bu diyarda Allah’dan gâfil olmaması beklenir, ama bu çoğu kez gerçekleşmez.Dünyaya imtihan için gönderilen bu insanlar, hakikata erebilmek için nice perdeleri yırtmak ve nice engeli aşmakla karşı karşıya kalırlar. Nefis, şeytan, ihtiyaç, hırs, çevre, mevki, makam, servet ve daha niceleri… Ancak bu mânileri gerilerde bırakanlar, bu âlemi Allah’ın eseri olarak seyretmenin zevkine erebilirler.

Çoğu insanın şu mûcizeler diyarında gaflete düşebilmesi, biraz da onların bu âleme geliş biçimleriyle alâkalı… İnsanlar, bu beldeye Yıldız Sarayı’na girer gibi girmiyorlar. Kapıda saray muhafızlarınca karşılanmıyor, içerileri teşrifat memurları nezdinde gezmiyorlar. Onlar bu sarayın içinde yaratılıyorlar. Sarayda doğuyor, sarayda büyüyor, sarayda ölüyor, saraya defnediliyorlar. İşte bu saray hayatının verdiği umursamazlık ve vurdumduymazlık hastalığına “ülfet” diyoruz. Bu hastalıkla fikirler uyuşur, ruhlar donuklaşır. Ne bakışlarda hayat, ne kalplerde seziş kalır. Bu derde müptelâ olanlar, her zerresi sonsuz hikmetler taşıyan bu âlemde ömürlerini ‘O mahiler ki derya içredür deryayı bilmezler’ mısraında ifadesini bulan bir garip ruh hâleti içinde geçirir dururlar.

Yokluğunu hiç çekmedikleri nimetler onların nazarlarından saklanır.

Dünyanın güneş etrafındaki harika seyahatını hiç hatırlamazlar. Zira, bir an inmeksizin hep onun sırtında gezmişlerdir.

Baharın geldiğine yeterince hamdetmezler. Çünkü baharsız yıl geçirmemişlerdir.

Hava nimetine şükretmek hatırlarına gelmez. Çünkü, hiç havasız kalmamışlardır. Misaller çoğaltılabilir. Ve bütün bu nankörlükler çoğu kez ülfetten kaynaklanır.

Mademki ülfet bizi çoğu zaman gaflete sürüklüyor. İsterseniz onu bir derece yenebilmek için, şu arz küremize bir yabancının gözüyle bakalım. Başka bir âlemde yaratılmış olup dünyamıza ilk defa gelen farazî bir şahısla sohbet edelim: Mevsim kış olsun. Misafirimizle bir bahçede buluşalım ve ona ağaçları göstererek, “dikkatle bakmasını, ikinci görüşmemizde kendisine bir sorumuz olacağını” söyleyelim. O farazî şahıs dünyamızı terk etsin ve her tarafın yemyeşil olduğu, ağaçların meyvelerle dolduğu bir sırada aynı bahçeye tekrar gelsin. Zannederim, dostumuz ilk önce gözlerine inanamayacak, neye uğradığını şaşıracak ve hayretler içinde kalacaktır. Ağaçların birinden kopardığımız bir meyveyi kendisine uzatarak, ‘Bu cismin meydana gelişini nasıl izah edersiniz?’ diye sorduğumuzda, önce meyveyi dikkatle süzecek, sonra çeşitli ihtimaller sıralayacaktır. Herhalde en fazla üzerinde duracağı şık, ‘meyvelerin bir başka yerden getirilip bu dallara yapıştırıldığı’ olacaktır. Kimbilir, belki de konuşmasını bir nükteyle noktalamak isteyecek ve ‘elbette bu yollardan birisiyle oldular, ağacın içinden çıkmadılar ya!’ diyecektir. Biz bu nükteye acı bir tebessümle karşılık verecek ve kendisini yolcu edeceğiz.

Bir de aksini düşünelim. Bir başka misafirimiz de yaz ortasında dünyamıza gelmiş olsun. Bir müddet kaldıktan sonra ayrılsın ve her tarafın karla kaplı olduğu bir kış günü geri dönsün. Kendisine karları göstererek, ‘bunların meydana gelişlerini nasıl izah edersiniz?’ diye sorduğumuzda, herhalde önce yerden bir avuç kar alacak, bir süre ovduktan sonra, büyük bir ihtimalle, bize şu cevabı verecektir: “Bunları başka bir memleketten getirip yerlere sermişsiniz!…” Belki de sözlerini, ‘herhalde bunlar gökten inmediler’, diye bağlayacaktır.

Şimdi biz misafirlerimizi bırakıp kendimize dönelim ve iyice bir düşünelim.

Gerçekten de, en uzak ihtimal, meyvelerin dallarda bitmesi, yağmur ve karın gökten inmesi değil mi? Ama gel gör ki, bu mûcizeler diyarında bizi kuşatan diğer hâdiseler gibi bunları da ülfetle geçiştiriyoruz.

Nice kışlar geçirmiş, nice baharlara  erişmiş kimseler olarak, ne meyveyi, ne yağmuru, ne de karı hakkıyla tefekkür edebiliyoruz.

Meyve ve kar… Bu kâinat tablosunda ülfetle geçiştirdiğimiz nice varlıktan iki misal…

Kur’an-ı Kerim, semâvat ve arzın yaratılışından insanın ana rahminde geçirdiği devrelere; arının ilhama mazhariyetinden devenin yaratılış keyfiyetine; Güneş’in lâmbalık vazifesinden arzın beşiklik yapmasına, gece ve gündüzün düzenlenmesinden insanın uyutulup uyandırılmasına kadar her hâdise ve her mesele üzerinden ülfet perdesini kaldırmış ve bu kudret mûcizelerini ehemmiyetle gözler önüne sermiştir.

“Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havarik-ül âdat mûcizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.” Mesnevî-i Nuriye

Kâinat kitabını okumadan yaşayan, ihtiyaçlarının peşinde durmadan koşan, hırs ile kazanıp gafletle tüketen, yorgunca yatıp sersemce uyanan, aceleyle yiyip süratle işine koşan ve yeni bir günü daha tüketmeye başlayan insanoğlu, ülfet perdesini yırtabilmek için Kur’an’ın irşadına ne kadar muhtaç, öyle değil mi?

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Akşam Dilencisi Gibi

Risale-i Nur sohbetlerinde, zaman zaman verilen şu “akşam dilencisi” örneğini duydukça, ben her seferinde sanki ‘yeni duyuyormuşum’ gibi çok duygulanırım ve kendimi akşam dilencisi gibi hissetmeye başlarım.
Peki, nedir bu akşam dilencisi misali? Arzedeyim:

Büyük kentlerde oturanlar bilirler ki, kalabalık caddelerde özürlü veya muhtaç birçok dilenciler vardır. Akşamüzeri olunca dilenciler, o günkü sermayelerine bir göz atarlarmış. Eğer o akşamki nafakalarını henüz çıkıştıramamış ise yolun her iki tarafında da dilenmeye başlarlarmış.

Yani, yolun kendi tarafı tenha, karşı tarafı kalabalık ise telaşla yolun karşısına geçerek, orada da yalvarmaya başlarlarmış. “Peki,bunun bizimle ne alakası var” diyeceksiniz. Onu da arz edeyim.

Gerçek şu ki, yaşı 40’ı geçmiş olanlar da yani Hz. Ömer’in buyurduğu gibi “şakaklarında tek tük beyaz kıllar çıkmaya başlamış olanlar” da akşam dilencileri gibidirler. Hatırlayınız; hani Hz. Ömer kendisini her zaman “ÖLÜM VAR YA ÖMER” diye ikaz etmek üzere bir köle görevlendirmişti. Şakaklarında beyaz kılları görünce o köleye “senin görevin bitti, bak bana haberciler geldi” demişti. İşte bizlere de o haberciler geldiğinden, akşam dilencisi gibiyiz. Mutlaka uhrevi sermayelerimizi merak edip, acilen bir envanter yapmalıyız.

Eğer Yüce Rabbimizin bizlerden talep ettiklerini hazırlayabildiysek ne ala. Şayet uhrevi (Ahirete ait) sermayemiz noksan ise en az o akşam dilencileri gibi telaşlanılmalıyız ve nerede bir ahiret azığını arttırma ümidimiz var ise oralara koşmalıyız. İşte ben de bu akşam dilencisi örneğini ilk duyduğumdan beri çok duygulanıyorum ve kendi adıma çok telaşlanıyorum. Pek tabiidir ki, bu konuda ne kadar çok telaşlansak yine de azdır. Çünkü her sınavın defalarca tekrarı var, fakat bu sınavın tekrarı tek bir kez dahi ASLA yok! Bu sınavın neticesi de öyle basit zararlar veya basit avantajlar değil ki. Ebedi akıbetimizde,ya ebedi Cehennem, ya da ebedi Cennetler bizim olacak. Nasıl ihmal edilebilir ki?…

Öyle ya; Azrail AS bize “haydi sınavın bitti, gidiyoruz” dedikten sonra, kabirden başlamak üzere 50 000 senelik bir BERZAH yolculuğu başlayacak. (Bu rakamı hazmedebilmemiz için, Hz. Adem’den AS bu yana geçen sürenin Hadis-i şeriflere göre 8400 sene olduğu, modern ilme göre ise 10 000-15 000 sene civarında hesaplandığı düşünülerek, mukayese edilmelidir.)Bu upuzuuun kabir, haşir, kıyamet, sırat, mahkeme-i Kübra yolculukları için hazırlıklarımız, acaba ne alemde?…

Yabancısı olduğumuz modern şehirlere bile seyahat etmeden önce, bir ay için bile olsa ne kadar hazırlıklar yaptığımızı bir düşününüz. Tek başımıza, KABİR denilen bir alemde başlayacak olan bu kaçınılmaz uzun yolculukta acaba neler geçerli olacak?

Bunları çok iyi öğrenip, akşam dilencisi gibi telaşlanmamız ve eksiklerimizi mutlaka tamamlama yarışına girmemiz gerekmiyor mu? Gerçek HAL böyle iken, hepimizdeki bu GAFLET niye?

Benim oğlum üniversite sınavlarına hazırlanabilmek için, bir ay önceden Çavuşbaşı’ndaki evimize kapanmıştı. Üstelik de kazanamasa bile dilediği kadar tekrarı vardı ve avantajı ise sadece üniversiteye girebilmek idi. Oysa bizim bir aydan fazla ömrümüz olduğu garantili mi?…

İhsan Kasım Salihi hocamıza bir genç tarafından “satranç, futbol veya Basket gibi oyunlar oynamak günah mı?” diye sorulmuştu. O zat da benim yanımda unutamadığım şu cevabı verdi: “Birkaç gün sonra tekrarı olmayan ve çok önemli bir sınavınız olsa, bugün bu oyunları oynar mısınız?”..deyince genç: “Tamam hocam, mesajı aldım” diyebildi…

Şu kısacık ömrümüzdeki sınavımızın ise asla tekrarı yok!

Sınav süresinin sona erdirilme zamanı ise MEÇHUL. Yani bir ay garantisi bile yok. Daha geçen aylarda liseli bir kızımız, okulda arkadaşlarının basket oyununu seyrederken, kalp krizi geçirerek bu sınavı sona erdirilmedi mi? Benim mağaza çalışanımın 19 yaşındaki arkadaşı, “başım ağrıyor” şikayetiyle hastaneye gidiyor.  Beyninde tümör tespit ediliyor ve birkaç ay içinde dünya sınavı sona erdiriliyor. Doktorlar heyetinden sağlık raporları olduğu halde, sahada maç ederken ahiret sınavı biten gençlerin sayısı, hiçte az değil. Sizin de çevrenizde de böyle genç ölümler elbette vardır…

Kısacası, istatistiklere göre her gün ortalama 350 000 kişinin vefat ettiği, yani fdünya sınavının bittiği biliniyor ve bu vefatların %46’sı yaşlı ölümler. Diğerleri ise 0-45 yaş arası ölümlerdir. Demek ki akşam dilenciliği için, illa da yaşlı olmak gerekmiyormuş…
Mademki gerçekler böyle! Her ileri görüşlü, zeki, ferasetli ve akıllı insanın en önemli derdi ve telaşı, ‘Azrail’e AS gafil yakalanmamak için, akşam dilencisi gibi çabalamak’ olmalıdır.
KONUMUZA TAÇ: En‘am Süresi, 32. Ayet.“Dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir! Ahiret yurdu ise, (günahlardan) sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Hiç akıl erdirmez misiniz?”…
Risale-i Nur’dan: Halbuki ömür sermayemiz pek az, lüzumlu işlerimiz ise pek çoktur. Nasılki sarhoşluk, hakiki vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle, menhus(uğursuz) ve kısa bir zevk verir. Aynen öyle de, böyle fani boğuşmaları ve hadiseleri merakla takip etmek, bir nevi sarhoşluktur ki, hakiki vazifelerden gelen ihtiyacat ve yapmamaktan gelen teellümatı(elem ve üzüntüleri)muvakkaten (geçici olarak)unutturduğu için, menhus bir zevk verir.Vesselam…
A.Raif Öztürk – risaleajans.com

Bu Sırrı Kim Çözebilir?

Bazen öyle anlar olur ki, o ânı yıllara değişmez insan. Küçücük bir şey, bir ses belki de hayatımızı yeniler, tazeler. Martı sesinden denize yaklaştığınızı anlarsınız ya, işte öyle bir şey. Olağanüstü bir ânın içine doğru çekildiğinizi hissedersiniz o zaman. Hayal değil gerçektir hepsi. Ama susarsınız, çünkü yaşadıklarınızı anlatmaya kelimeler yetmez. Gerçekten yaşamak için, gafletten uyanmak gerekir. Bu imkânı bulan ve yakalayan; değişir, olgunlaşır. Yeniden doğuşun sırrına ulaşır. Sararmış otların baharı beklediği gibi, Rahman’ın rahmetini bekleyenlere cevap gelmekte gecikmez. Ve insan; “zamanı gelince” diye bir şey yoktur, bunu bir daha yakînen anlar. Ne yapacaksa şimdi, şu an yapmalıdır. Gecikmek, elleri kirli devanasıdır. Dünyamızı ve diyarımızı terk etmelidir.
Balığın suya, kuşun maviye, gözün ışığa acıktığı gibi kalbimiz de sevgiye acıkır. Kalpler, sahibini özler. Kalpler ki, ancak Onu (cc) anmakla tatmin olurlar. Hayatın gerçek tadını, Onu anmakta bulurlar. Sonra bir soru takılır aklına, saniyeler su gibi akıp gider o sorunun cevabının peşinden. Bir fecir vakti, odanızın penceresinden kâinatın uyanışını seyredersiniz, neşeyle ve coşkuyla. Birazdan koca bir şehir uyanacak, insanlar gerine gerine yataklarından kalkacak. Siz ise, günü erkenden karşılamanın sevinç ve huzurunu tâ içinizde duyacaksınız. Bir sabah vakti… Çocukça sorular soracaksınız belki; “Güneş şimdi acaba nerede? Hangi şevkle, hangi ümitle doğacak bugün? Ne bekliyor acaba, hizmetine karşılık bizden? Altın ışıklarını birazdan üzerimize doğru serperken, duayla mı karşılanmak ister?”
Yıldızlar ise, şahit olan göklerin şehadet kelimeleri olan yıldızlar. Uzak, çok uzaktaki yıldızlar; “Ne yer, ne içerler, ışıkları nereden gelir, nasıl gezerler. Sema denizinin bu nuranî balıkları, hiç acıkmazlar mı?” Hayaliniz birden denizlere de dalıp gidebilir o an. Belki de, “balıklar rüya görürler mi acaba?” diye düşünürsünüz. Bir ses; “Balıklar rüya görmezler, denizler o kadar güzeldir ki…” der. Ve siz binlerce sorunun arasında dalıp gitmişken, güzel sesli bir müezzinin okuduğu Sâbâ makamındaki ezan-ı Muhammedî (asm) sizi sarsar, daldığınız tefekkürden uyandırır.
Hayret, ellerinizi dayadığınız mermerin soğukluğunu bile hissetmemişsiniz onca zaman.. Serin seher rüzgârının yüzünüzü okşayışını da fark etmemişsiniz.. Ve daveti alır almaz seccadenize doğru yürürken; dudaklarınız bir ezan duası ve ardından Necip Fazıl Kısakürek’in şu mısraları dökülür: “Beni kimsecikler okşamaz madem; Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!”
Ve işte insan bu sırrın peşine düştü mü o sabahlarda, içinin yıkandığını görür o masmavi sularda. Haydi der bir ses, haydi, kaldır ellerini; hasretle, muhabbetle ve bin iştiyakla “Allahu Ekber.” Selâm verip namazı bitirdiğinizde yine tefekküre dalıp, başınızı secdeden kaldırmadan duaya sarılırsınız;
“Sen ki, nimetlerini ücretle vermeyen, parayla satmayansın. Lütuf ve ihsanını başa kakmayan, akılları bulandırmayan, kalpleri usandırmayansın. Bu kadar muhtacın, bu kadar çok isteği, Senin sonsuz hazinenden hiçbir şey eksiltmez. Sen öyle Gani, öyle cömertsin. Ey dua edenlerin duası kendisini asla usandırmayan Allahım, Senin lütuf ve kerem elin, herkesin elinin üzerindedir. Allahım duamı cevapsız bırakma. Hz Muhammed (asm) ve mübarek nesline salât eyle. Dualarımı kabul ederek elimden tut. Şüphesiz Sen, rahmeti geniş, keremi bol olansın. Rahman’sın. Subhane Rabbiyel A’lâsın.”
Secdede sarsıldığını hissedeceksin derinden, belki de bunu dualarının kabulüne bir işaret bileceksin. Düşünmek, fikretmek, eskilerin tabiriyle ‘tefekkür’ etmenin değerini bir kez daha anlayacaksın bu sabah. İnsanın düşünmek için, ibretle seyretmek için yaratıldığına o kadar çok delil var ki… Saymakla bitmez. O güzel düşüncenin sonu nice bin hayır ile çoğala çoğala büyüyecek. Ellerin nur dolacak, yüzün gözün ışıl ışıl pür nur olacak. Güneşi içinde hissedeceksin o sabah. Şeytan, Rabbinle arana girip parazit yapadursun yılma, yoluna devam et. Senin, Allah (cc) ile olan bağlantını hiçbir şey kesemez ve kesemeyecektir. “Düşündün de ne değişti, daha kaç yıl düşüneceksin ve ne değişecek bu dünyada?” deyip, seni o kudsî görevinden ayartmaya çalışacak. “Şunu yap, buna böyle bak” diye elinizdeki o büyük iman nimetini kıskanıp, kapmaya uğraşacak. Sakın ola ki, o kıymetli sermayeni eritmeyesin, yedirmeyesin, kaptırıp çaldırmayasın o kıskanç hırsıza.
Şu cümleyi yüzsüz yüzüne çarpıp, ne kazandığınızı gösterin ve kendisinin de neleri kaybettiğini: “Tefekkür teşekkürdür” deyin. Hamdinizi, şükrünüzü tazeleyin Rabbinize. Sizi bu ulvi ibadetten alıkoyup, uzaklaştırmaya çalışan o sinsi ve hilebaz düşmanın hevesini kursağında bırakın. “Euzu billahi mineş-şeytanir-racim” söyleyin. Öyle yağma yok… Allah için uyanan bir kalp. Onun eserini hayran hayran seyreden bir ruh. Kolay pes etmez.
Ve sonra imdadınıza Bediüzzaman Hazretlerinin 23. Söz’ünden bir bahis yetişsin, yoldaşınız olsun. Kulağınız o ifâdelerin manalarına hayran kalıp doyamayacak, tekrar tekrar okumak isteyecektir: “Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahim, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da O’na hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini O’na sevdirir. Sonra görüyor ki: Bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü sena eder. Sonra görüyor ki: Bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudatın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: “Allahü Ekber, Sübhânallah” deyip, mahviyyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.”
Evet ne varsa sabahlarda var. Bu sırrı sabahlar çözebilir ancak… Merak etme, ne kadar karanlıkla doluysan o kadar da ışığın, yıldızın var demektir. O ışıkla tanırsın kâinatı ve onun Rabbini… Ne kadar renkle doluysan ve de ışıkla; işte gerçek dünyan o kadardır. Pırıl pırıldır, apaydınlıktır. İman hem nurdur ve hem de yüce bir kuvvettir anlarsın. Bir bakışta, bir nakışta fikrinin mekiği çalışır durur, gider gelir. O an, o saniye kendi hayat halının en önemli nakşını dokuyup durursun. Hayat halının üzerinde en anlamlı izleri ve işaretleri bırakırsın. Hem de düğüm düğüm süzülen gözyaşlarının eşliğinde. Bir sabah vakti…
Hayatı yaşamayan ölümü de bilmez. Rabbim, beni sabahları güneşleri içmeğe, içime çekmeye çağır, sadece görmeye değil. Beni gözleri olup da göremeyenlerden, kulakları olup da duyamayanlardan, ve kalpleri, akılları olduğu halde Sana inanmayıp, Seni bulamayıp savrulup gidenlerden eyleme. Değirmeni su döndürür, insanı da dili döndürür. Dilimi hayra yönelt, adımımı Sana yönelt. Yanlışa, gıybete, boş sözlere değil Rabbim. Gönül, cenneti ve cemalini görmeyi çok ister ama günah komaz, şeytan peşimi bırakmaz. Ne olur beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsime ve şeytana bırakma Rabbim.
Sevgili Allahım, ben küçüküm ama Senin rahmetin büyük. Kapında dileniyorum, istiyorum ama istemeyi de bilemiyorum bağışla, tüm günahlarımızı affeyle. Duamın içine bir küçük kıssayı da katmak istiyorum:
Annesiyle beraber bir bakkaldan alışveriş yapan küçük çocuğa dükkân sahibi şeker kutusunu açıp, “istediğin kadar al yavrum” der. Çocuk el uzatıp almaz, çekingen davranır. Bakkal, bir avuç şekeri kendi uzatır, verir. Dışarı çıktıklarında annesi; “Yavrum, bakkal amca al dediğinde niye almadın?” der. Çocuk: “Anneciğim, benim ellerim ufak, bakkal amcanınkiler daha büyüktü. Onun vermesini bekledim,” der.
İşte biz de bu çocuk gibiyiz Allahım. Sen bizim küçücük ellerimizle istemelerimize, o sonsuz büyük kerem elinle ve o sonsuz büyük rahmet elinle ver. Senin hazinen hiç bitmez… Küçük büyük verdiğin her nimete hamd olsun. Gönderdiğin o Sevgili Peygamberimize de salât ve selâm olsun.
Hz. Peygamberin (asm) en seçkin öğrencilerinden Enes bin Malik’e yaptığı bazı tavsiyeleri hatırlamanın tam sırası. Bize de rehberlik edeceğine inanıyorum. O mübarek sahabeyi de şefaatçi edip rahmetle anıyoruz. Allah Resulü buyuruyor ki:
1. Ey oğlum! Yapabilirsen sürekli abdestli ol! Böyle yaparsan, abdestli iken ölürsen şehit olursun.
2. Ey oğlum! Yapabilirsen sürekli salâvat oku! Okuduğun sürece melekler sana salâvat etmeye devam eder.
3. Ey oğlum! Evinden çıktığında, gördüğün bütün kitap ehline selâm ver. Böyle yaparsan, affolunursun.
4. Ey oğlum! Ailenin yanına gittiğinde selâm ver! Böyle yapmak, senin için de ailen içinde bereket olur.
5. Ey oğlum! Abdest uzuvlarını tam yıka! Böyle yaparsan Allah seni sever, korur, ömrün uzar.
6. Ey oğlum! Yapabilirsen sabaha ya da akşama ulaştığında kalbinde kimseye karşı kızgınlık ya da hile olmasın. Bu ahiretteki hesabını kolaylaştırır.
7. Ey oğlum! Evinde iki rekât namaz kılabilirsen kıl! Bu benim sünnetimdir. Sünnetimi seven beni sevmiştir. Beni seven benimle birlikte cennette olacaktır. Büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi göster ki, cennette benimle olasın.
(Tirmizi, İlim, 16; İbn Manzur, Muhtasar, 5/67)
Evet; herkesin uyuduğu bir zamanda uyanan insanlar için önemlidir sabahlar. Bu sırrı sabahlar çözebilir. Şair Muzaffer Tayip Uslu (1922-1946) “Arzu” isimli şiirinde bunu çok güzel dile getirir:
“Bir sabah uyandığım vakit 
Seyredebilsem penceremden 
Kocaman gemilerle dolu 
Kocaman bir limanı 
Bir sabah uyandığım vakit 
Rabbim diyebilsem içimden 
Bir şeyler var bu sabahta 
İnsana ‘yaşıyorum!’ dedirten.”
Sabah erkenden kalkmak ve düşünmek “ben ne kadar küçüğüm, kâinat ne kadar büyük!” Bu kadar küçük insana, bu kadar büyük kâinat niçin hizmetkâr edilmiş? İnsana niçin bu kadar önem ve değer verilmiş? Dünyaya gelmemizdeki gaye ne ve yolculuk nereye? Acaba nereye gideceğiz? Bu sırrı sabahlar çözebilir…
Selim Gündüzalp
Zafer Dergisi

Bu Nasıl Gaflet?

Kurban edilmek üzere bekletilen hayvanlar, biri kurban edilirken diğerleri hiç tepki vermezler, birazdan sıra kendilerine gelmeyecekmiş gibi yemeye içmeye devam ederler.

Onkoloji servisinde yatan bir yakınımı dört gün boyunca hastanede bekledim, bu süre zarfında onlarca vefat eden insan gördüm, âdeta saat başı bir kişi vefat ediyordu.

Koridorda bir ağlayış bir figan Anneciğim…, …gittiii babacığım…. gittiiii. Odadan sedye ile çıkarılan bir cenaze, ardından odadaki eşyalarını toplamış giden bir grup insana başınız sağ olsun diyen hasta yakınları (bir saat sonra aynı akıbet onlarında başına gelmesi çok muhtemel).

Aradan bir yada iki saat sonra yine aynı sahne, yine aynı sahne….

Biraz önce vefat eden kişiyi morga götüren hasta bakıcı, elinde televizyon kumandasıyla bir o kanala bir bu kanala zapt yapıp duruyor, salona giren hemşire

-Karıştırma şunu diziyi kaçırtacaksın bana..

Oysa az önce hemşire hanımda morga götürülen adamın damar yolunu açmaya çalışmıştı.

Hele nöbeti bitip işten çıkışı; Pileli eteği, röfleli saçları, aşırıya kaçmış makyajı, geçtiği yerlerde bir parfüm kokusu, tak! tak! tak! yanınızdan geçerken artan koridorun sonuna doğru azalan topuklu ayakkabıların sesi.

1200 lü yıllarda Moğollar geçtiği yerleri yakıp yıkarken tehlikenin bir gün kendilerine de geleceğini anlayan halk birlik olalım, beraber olalım, karşı koyalım dediklerinde, kendilerini ayrı bir sınıf addeden zenginler;

-Biz evlerimizi, barklarımızı daha uzak ve yüksek yerlere yaparız, onlar oralara gelemez diyorlardı, oysa Moğol istilasından onlarda nasibini almışlar, çoluk çocuk telef olmuşlardır.

Günümüze dönelim.

Afganistan, ABD ve işbirlikçilerinin işgali altında.

Irak, ABD ve işbirlikçilerinin işgali altında.

Çeçenisten, Rusya’nin işgali altında.

Azarbeycan, Ermeniler’in işgali altında.

Doğu Türkistan, Çin’in işgali altında.

Keşmir, Hindistan’ın işgali altında.

Filistin, İsrail’in işgali altında.

Sancak, Sırbistan’ın işgali altında.

Makedonya, Sırbistan’ın işgali altında.

Patani, Tayland’ın işgali altında.

Somali, ABD ve işbirlikçilerinin işgali altında.

Bunlar sadece aklımıza takılanlar… Dahası da var… Suriye’nin Golan Tepeleri gibi kısmen işgal altında olan ülkeleri de saymadık burada. Ambargo ablukasına alınmış ülkelerimizden de hiç mi hiç söz etmedik.

NBC News 2013 te yayınladığı bir yazıda 1980’lerden beri Afganistan, Irak, Bosna, Çeçenya ve diğer yerlerde çatışmalarda 4 milyondan fazla Müslüman’ın öldüğünü yazdı.

Avrupa ve özellikle Kuzey Amerika kıtaları kısmen sakin ve müreffeh bir hayat sürerken. Afrika, Ortadoğu ve Asya’nın neresinde bir Müslüman ülke veya topluluk varsa oradan kesif dumanlar yükseliyor. Nerede bir çatışma, savaş, katliam, göç, açlık, sefalet ve çeşit çeşit zulüm varsa orası Müslüman coğrafyası. Akan kan Müslüman, yanan can Müslüman. Kara toprağın bağrına gencecik Müslüman delikanlılar düşüyor hep.

Başta komşu Suriye, Gazze, Irak, Arakan, Doğu Türkistan, Dağlık Karabağ, Çeçenistan, Keşmir, Bangladeş, Mali Etiyopya, Sudan, Somali, Libya, Yemen’de açlık, sefalet, çatışma, kan, ölüm ve gözyaşı.

Bangladeş-Burma (Yeni adıyla Myanmar)’da Müslümanlara yönelik zulüm, 2012’de yeri göğü inletti. Arakan’a yayılan olaylarda bugüne kadar on binin üzerinde Müslüman şehit oldu, 110 bini yurtlarını terk ederek komşu Bangladeş’in kamplarına sığındı.

Afganistan’da, her ailede bir ölü, bir yaralı ve sakat sıcak savaşın izlerini taşıyor.

Batı Afrika ülkesi Mali’ de 250 bin kişi komşu ülkelere kaçtı. Açlık, kıtlık ve yokluğun kararttığı kara bahtlı insanlar, Senegal, Nijer ve Burkina Faso’da mülteci kamplarında yaşamaya başladı.

Irak’ta Kürt, Türkmen, Arap ayrımına ilaveten Şii-Sünni ayrımından da “ekmek” çıkaran Batı, öldürülen 2 milyon insanın damla damla kanlarının, bir damla petrolden daha ucuz olduğunu ispatladı.

İkiye bölünen Sudanda 2 bine yakın Müslüman hayatını kaybetti

Suriye’de olayların başladığı Mart 2011’den bu yana 41 bin 129’u sivil ve 5 bin 47’si resmi görevli olmak üzere 46 bin 176 kişi hayatını kaybetti.

ALLAHIM İslam’a ve Müslümanlara yardım eyle.

ALLAHIM Suriye’deki kardeşlerimize yardım eyle.

ALLAHIM Filistin’e yardım eyle.

ALLAHIM Arakan’daki kardeşlerimize yardım eyle.

ALLAHIM Mısır’daki kardeşlerimize yardım eyle.

ALLAHIM senin dinini hakım kılmak için gece gündüz çalışana yardım eyle.

ALLAHIM senin davan için hapishanelere girenlere yardım eyle.

ALLAHIM hakkı söyledikleri için onlara işkence ediyorlar yardım eyle onlara.

ALLAHIM senin dinini yeryüzüne hakim kılmak için bizlere güç ve kuvvet ver.

YA RABBİM kafirlere fırsat verme.,planlarını başlarına çevir

RABBİM bizi hak yoldan ayırma bizi kendine kul peygamberine layık ümmet eyle. Bizi senin yolundan şehadete ulaşanlardan eyle.

Bedirde, Uhud’da ve Hendek’te Müslümanlara yardım ettiğin gibi bugünde Müslümanlara yardım eyle.

ALLAHIM, İslam’ın kalesi olan Türkiye’yi ve tüm ehlisünnet olan İslam beldelerini koru.

ALLAHIM Dünyanın dört-bir tarafında maddi ve manevi olarak zulüm ve baskı altında kalan, mağdur ve mazlum duruma düşen bütün kardeşlerimize yardım et. Onların bu mazlumiyetlerini, ümmetin gafletten uyanmasına vesile kıl. Onları bu duruma düşürenleri de ıslah eyle. Eğer ıslahları mümkün değilse, Kahhar isminle onları kahrı perişan eyle.

ALLAHIM. Çeçenistan, Orta Afrika, Doğu Türkistan, Sincan, Somali ve diğer beldelerde, zalimin ve işbirlikçi uşakların zulmüne maruz kalan tüm Müslümanlara yardım eyle.

ALLAHIM. Bütün Müslümanları Tevhit bayrağı altında toplayacak; aralarındaki ihtilafları ittifaka çevirecek sebepler halk eyle.

ALLAHIM. Senin habibin, Resulullah (sav): “Mazlumun duasıyla Allah arasında perde yoktur” buyuruyor. Mazlumun feryadı arşı alayı titretirken, küçücük çocuklar, ak saçlı ihtiyarlar, hala katledilmeye devam ediliyor. Rahmetin olan yağmur yerine, ismini dahi bilmediğimiz bombalar yağıyor başlarına. Ne evleri ve ne de yurtları kalmamış. Ölümün onlar için kurtuluş sayıldığı bir zaman dilimindeyiz.

ALLAHIM. Sen, zalimin zulmünden habersiz değilsin ve bu zulüm onların yanına kar kalacak da değil. Ama bizim için en kısa sayılacak bir zamanda, bu zulmü yapanların ittifaklarını bozacak, iktidarlarını devirecek sebepler halk eyle.

Ey mazlumların Rabbi. Ey kimsesizlerin sahibi. Ey kendisine hüzünle açılan elleri boş çevirmeyen

ALLAHIM. Şehitlerin şehadetini kabul et. Yaralılara acil şifalar ver. Ailelerine sabır ver.

ALLAHIM. Belki de bizim gafletimiz o kadar büyüktü ki, uyanmak için bu denli musibetler gerekti. Artık ümmeti uyandır gaflet uykusundan. Bize birlik ve dirlik ver. Dünyadaki imtihanda kaybedenlerden eyleme.

ALLAHIM. Sen Rabbimizsin. Sahibimizsin. Her şeyi kuşatan rahmetinle bize muamele et.
Bize yardım et. Bize yardım et… Amin.

Umarız barış ve adalete dayalı Yeni Adil Bir Dünya’nın kuruluşu yakındır. Mazlumların gözlerindeki, sevinç gözyaşları olur.

Çetin KILIÇ

www.NurNet.Org

Kaynaklar:

  • milli gazete
  • islamüstündür
  • NBC News
  • Ruhadar
  • Muhammed Mucahid-muslumangenc

Nurlarla Beraberliğin Kıymetini Bilmeliyiz

Hizmet-i Kur’âniye ve imaniye adına, özellikle de Risale-i Nur hizmetleri adına; bundan elli sene önce, kırk sene önce, otuz sene önce, yirmi sene önce, hatta on sene önce yapılmasını istediğimiz, olmasını arzu ettiğimiz, büyük ümitlerle beklediğimiz şartlar, olgular, fikirler, düşünceler ve fiilî ameller, faaliyetler yüzde yetmişlere varan bir oranda gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam ediyor elhamdülillah…
Nurların parlaması, elbette ki sadece Nurlarla alâkası olanların himmet ve gayretlerine çalışmalarına bağlanamaz. Nasip, ihsan-ı İlâhî, ikram-ı İlâhiyeyle tezahür eden, genişleyen, gelişen ve parlayan Nur hizmetlerinde alâkalı kişilerin katkısı da, bir şart-ı adi ve vesile olarak zikredilebilir. Ama irademizin sarfıyla sahiplenilen hizmetlerin içerisinde de mühim rolleri, inşaallah hademe olarak, hizmetkâr olarak yüklenebiliriz…
Gevşeme, rahatlık ve gaflet olan; yapılan, ortaya konan işlere hizmet adına kanaatkârlık bizlere ancak tembelliği ve gafleti getirebilir.
Ümidin çalışmanın şevkin kaynağı olan öğrenmek bilmek istediği ve okumak bizim vazgeçilmez üçlümüz olarak bizleri daima muharrik bir vaziyette tutabilmeli, emellerimiz, Ümitlerimiz, arzularımız, isteklerimiz ve hedeflerimiz daima hali hazır hizmetlerimizin kat kat fazlasına ziyadesiyle açık olmalıdır. Büyük hedeflere ulaşmak için çok büyük düşünmek ve bu düşünce dairesini okuyarak, öğrenerek alabildiğine genişletmek gerekir.
Hayatı veren, idare eden; hizmeti veren ve istihdam eden Hâlık-ı Zülcelalimizin kapısını edeble ve tevazu ile boynumuzu bükerek çalıp,  hizmet-i Kur’ânîye ve imanîye için çalışmalıyız. En küçük bir dünyevî isteğimizin, arzumuzun gerçekleşmesi için hiç çekinmeden ve durmadan istekde bulunduğumuz  Rabbimizden, uhrevî, ahirete dair, imanî, Kur’ânî hizmetler içinde daima isteklerde bulunabilmeliyiz…
Bizler eğer tembellik eder tenperverlikle hizmetin peşinde değil de, hizmetin gayrinin peşinde koşmaya ağırlık verirsek hizmet de bize sırtını döner…. Herkes unutmamalıdır ki herkesin hizmete ihtiyacı var, fakat hizmetin kimseye ihtiyacı yoktur. Cenâb-ı Hak istediği kulunu hizmet-i Kur’ânîye ve imanîyede koşturur, çalıştırır istihdam eder. İhsanda ve ikramda bulunur.
Şu haberdarlığımızı, Risale-i Nurlarla olan beraberliğimizi çok iyi değerlendirmeliyiz ve kıymetini  çok iyi bilmeliyiz. O’na, O’nun yolunda olabilmek için çok bol duâ etmeliyiz… İnşaallah Rabbim bizleri nurlarla hizmette ebediyen daim kılsın… Amin amin amin demeliyiz ve yine O’na yalvarmalıyız…
Rıfat Okyay / Nur Postası