Etiket arşivi: ihlas

İngilizce İhlas ve Uhuvvet Risalesi . .

1953 tarihinde Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi hazretleri tarafından 1200 lira para verilerek bir yayın evi kurulmasına teşvik ettiği ve Bunun neticesinde M. Said ÖZDEMİR, Mustafa Cahit TÜRKMENOĞLU gibi ağabeylerin kuruluşunda isimleri bulunan ve üstadımız hayatta iken kurulan tek yayınevi olması gibi hususiyetler arz eden İhlasNur Neşriyat, Kurucusu olan M. Said ÖZDEMİR Ağabeyden sonra neşriyata kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.

Lahika ve Şualar kitapları hariç, diğer kitapları Eski Tanzim Envar Neşriyat ile sayfa ve paragraf uyumlu şekilde baskısını yapmaktadır.

Risale-i Nur Külliyatının yabancı dil sesi, tercüme eserlerle artmaktadır.

İhlasNur Neşriyat tarafından İngilizce İhlas ve Uhuvvet Risalesi baskısı yenilenerek, Risale-i Nur Tercüme eserler ailesine kazandırıldı.

www.ihlasNurNesriyat.com  www.Nur.Gen.Tr

 

www.NurNet.org

İhlas ve Uhuvvet Ezanı Okunuyor !

    “Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.” [1]

Bu müfritane irtibat meselesi çok zaman insanın karşısında çıkıyor. Külliyatta üstadımız ifrat ve terfritten bizleri uzak tutmak için telkinleri varken sadece bu irtibat meselesinde tavsiyede ve teşvikte bulunuyor. Demek ki bunda farklı bir sır var. Sanki o sır cemaatin  vahdetini, ittihadını, tesanüdünü ve hareket tarzını bir tutmak olarak düşünüyorum. Her meşrebimiz kendi arasında irtibat kurmuş haldedir zaten. Hatta ders grupları vs. de bu irtibatı sağlamak için bu irtibat meselesini devam ettiriyorlar. İstişare, birkaç kişi arasında, meşveret daha geniş katılımla, şûra ise, meşveret heyetlerinin bir araya gelmesiyle teşkil ediyor zaten.

Bir ev dersinde düşünün ki on on beş kişi olsun. Düzenli olarak devam eden derse birisi gelmediği zaman bu grup müdavimlerince falan derse gelmedi denilip aranılıp sorulması belki sonradan tamiri mümkün olmayan meseleleri önleyecektir. İnsanın olduğu her yerde potansiyel olarak sıkıntı olması muhtemeldir ki, realitede de öyledir. Nerede insan varsa mizaç ve anlayış farkı gibi sebepler tahtında ister istemez aynı ders halkasında da sıkıntılar çıkıyor. Belki biri birisini yanlış anlaması veya istemediği beğenmediği bir durum karşısında uzaklaşmayı tercih edebiliyor. Böyle olunca takip edilen dersler yavaştan aksamaya başlayıp sonra da tamamen kesilebiliyor. Neticede tesanüd bozuluyor ve  hizmette aksamalar oluyor. Bunun altını eşelediğimizde ise karşımıza çok sebepler çıkıyor.

Az önce yazdığım gibi mizaç ve anlayış farkı temel sebebi oluştururken, üstadımızın tesis ettiği hizmette hizmetin metodunu üstaddan almamak da başka bir sebeptir. Belki de ilk sebep budur. Üstadımızın sarih emirlerine  muhalif kararlar alarak hizmet edilmesi halinde bu daire dışına çıkmaya sebep olmaktadır. Buna bir misal vereyim, anlamadığım ilgi alanıma girmeyen bir şeydir futbol. Ama misal vermek için kullanacağım.

Düşünün ki, futbolun belli kuralları vardır. Gol, korner, tac . . . gibi. Belirli bir sınırı var yani. Şimdi bir oyuncu sahada istediği gibi hareket edemez. Çizilmiş olan kurallar dairesinde oynamasına izin verilir, Aksi taktirde saha dışına alınarak oyuna devam etmesine izin verilmez. Dünyada olan her şeyin kuralı kaidesi olduğu nettir. Bunun aksini kimse iddia edemez.

Küçük geçici bir mesele de bile belirli kaideler olduğunu görüpte islamiyette veya özel nurculukta kaide olmadığını kendi indi anlayışına göre hareket edilebileceğini ileri sürmek maskaralıktan maada bir şey değildir. Sadece bir eğlence bir zaman geçirme, oyalanmak gibidir. Ahirette pişmanlık verecek olan.

Buradan çıkarılabilecek çok şey olduğu bedihidir. Bu kadar sarih bir şeyi kimse inkar etmiyor zaten. Sadece yeni tarzlar yeni anlayışlar ve dünyaya uyarlanmış versiyonlar karşımıza çıkıyor. Malumdur ki yeni bir şeyler ihdas etmek yolunda yürüyen birisi bu yolunu esasatı tahkim etmek gayesinde yaparsa ve ruh-u aliyi rencide etmeden kimse buna itiraz etmez. Taktir ve tebrik de edebilir. Ama yeni ihdas edilen şeyler esasattan uzak düşerse o insan ve yaptıkları da esasattan uzak düşecek ve kırmızı kartla daire haricine çıkacaktır. Futbolda kırmızı kart cezalısı birisi birkaç maç ceza alıp sahadan uzak kalırken, manevi meselelerde kırmızı kart alan birisi/meşrebin de manevi olarak yaptığı tahribi bu dünyada ölçecek bir bir sistem bulunmuyor. Manevi bir ihtar olmazsa tabiki.

Üstadımızın ahirzaman ümmetine çok kısa bir formülle bizzat kendisi de iş üzerinde bizlere eğitim veriyor.  Peki nedir bu formül dersek bakın ne diyor: “Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyükbir kuvvet, en makbul bir şefaatçı, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet: İhlastır.”[2] Demek ki ahirzamanda en kısa yol, ihlasmış. Yani yapılan işte Allah’ın rızasını gözetmek. Bu olmayınca, yani ihlassızlık olunca karşımıza Allaha aşık(!) peygambere ve ashabına düşman abur cubur insanlar çıkıyor. Veya meslek başka meşreb başka insanlar. .

Bütün bunlara mani olmak için müfritane irtibat levhasını üstadımız karşımıza dikiyor. Müfritane irtibat olunca vahdet, tesanüd, muhabbet, uhuvvet hasıl oluyor ki bunların temelinde de ihlas vardır. Şayet müfritane irtibat yoksa tam bir ihlas olmadığından alarm çalıyor ama kimseler işitmiyor demektir. Cemaatte vahdeti sağlamak için çalan alarmları duyanlardan üstadımızın, hayatta kalan son varisi/vekili olan Hüsnü BAYRAMOĞLU Ağabeyimiz de bir müddettir istanbul’da medresesinin kapılarını herkese açarak “Ey Nurcular! Gelin bir olalım, vahdeti bulalım.” Nevinden ilanatla dersler yapıyor.

Ve bu derslerde ihlas ve uhuvvet risaleleri okunuyor. Dikkat edersek tam temel mevzular. Birisi hislerimizi birisi de aramızdaki muamelelerin dersi. Katılımcısı sürekli artan bu dersler nur talebeleri arasında da vahdeti sağlamaya ortak bir program nevinden hoş manalara vesile oluyor. Bence bu dersler nurculukta ifrat ve tefritten de muhafaza ediyor. Müstakim nur meşrebini tesis ve teşkil ediyor.

Evvelce hemen her meşreb kendi arasında bir nam ile okuma yaparken son varis/vekil bu okumaları ihlas ve uhuvvet dersleriyle taçlandırıyor. Bu sebeple vakti saati müsaid olan abilerimi, kardeşlerimi bu okumalara mümkün olduğu kadar katılmasını tavsiye ediyorum. Tabiki oraya gidip, hiç kimseyle tanışmadan, kaynaşmadan gelmek büyük bir kabahat olarak addediyorum. Çünkü müfritane irtibat kendi meşrebimizle sınırlı değil.

Mazide yaşanan hadiseleri devam ettirmek ise manevi bir kan davasıdır ve bunları devam ettirmek nurlardan istifadeye set çekmektedir. Her ay düzenli olarak yapılan ihlas ve uhuvvet derslerine katılan kimseleri tebrik edip ediyorum. Gidemeyen ama gönlü o derste olanlar da taktire şayandır. Ortak bir his ve duygu atmosferi teşkil edilmesi de belki semanın sakinlerince de tebrik ediliyordur.

Bu yazım ile son varis/vekil ağabeyimizin okuduğu tesanüd ezanında saflarda yer alabilmek ümidiyle herkesi davet ediyorum.

Bahtiyardır ki, sırat-ı müstakimde kalır,

Bedbahttır ki, sırat-ı müstakimde kalmayıp ifrat ve tefrite sapar.

Bahtiyarlardan olabilmek duasıyla

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak Linki : NurdanHaber

Kadere inanmazsak ne olur? (3)

Yaratan bilmez mi hiç? Şüphesiz O, Latîf’dir, Habîr’dir.
(Mülk sûresi, 14)

Serinin diğer yazılarında da altını çizmeye çalıştım: Kadere iman, sadece irademizle Allah’ın iradesi arasındaki ilişkiyi açıklamak için değil, topyekûn (ve her an olan) yaratılışı anlayabilmek için de zarurî birşeydir. Onu, sadece ‘seçimlerimiz’ ve ‘Allah’ın yaratışı’ arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanmamız, hem meseleye kapsamlı bakmamızı engelliyor, hem de kadere imanın neden ‘akaidin bir parçası olacak kadar kıymetli olduğunu’ anlamamızı zorlaştırıyor.

Şunu farketmeliyiz: Eğer kadere iman etmezsek Allah’ın yaratışının ‘ilim’ ve ‘irade’ boyutlarını anlayamayız. Sadece kudretle irtibatlı birşey sanırız. Halbuki kainatın, mürşidimin ifadesiyle, ‘tecezzi kabul etmez bir küll’  (yani hiçbir noktası tasarımın dışında bırakılamayacak bir bütünlük) olduğunu idrak edersek, o zaman ‘ilim’ ve ‘irade’ ile sürekli bir ‘takdir’ kalıbının çalıştığını kabul etmemiz kaçınılmaz olur. Yani, en öz ifadesiyle, denilebilir ki: Eğer tevhide iman ediyorsanız kadere iman etmeniz kaçınılmazdır. Zira herşeyi yaratanın ‘herşeyi bilmesi’ lazımdır. Zamanı yaratanın zamandan aşkın bir şekilde o zamanda olacakları bilmesi lazımdır. Tıpkı 29. Lem’a’da denildiği gibi:

Herşeye gücü yeten Yaratıcı herşeyi her şe’niyle (haliyle) bilir. Onun iradesi herşeyi kaplar; dilediği olur, dilemediği olmaz. Herşeyi kaplayan zâtî ve mutlak kudretiyle herşeye gücü yeter. Nasıl şu günkü günde güneşin ışıksız ve ısısız olması mümkün ve mutasavver değilse, öyle de, Göklerin Yaratıcısı olan bir İlâhın kapsayıcı illim ve mutlak kudret sahibi olmaması mümkün değildir ve tasavvur olunamaz. Demek, zorunlu olarak, zâtına lâzım olan kaplayıcı ilmiyle O herşeyi her şe’niyle (haliyle) bilir. Öyle bir ilmin herşeye taallûku (bağı) lâzımdır ve hiçbir şeyin ondan gizlenmesi mümkün değildir; çünkü huzur ve şuhud ve nüfuz ve nuranî ihata vardır (yani herşey Onun huzurunda ve gözetimi altındadır. Güneşin ısısı gibi herşeye nüfuz eder ve herşeyi kapsamı içine alır).

Bu noktada, kaderi inkâr edenlerin (büyük bir hata olarak), Allah’ın bilişini insanın bilişine kıyasladıklarını görüyoruz. En çok sürçtükleri yerlerden birisi burası. Allah’ı da ‘öğrenir bir biliş sahibi’ olarak tasavvur ediyorlar. Bir ölçüde ‘insan gibi’ bir Allah’a inanıyorlar. Halbuki herşeyi yaratan için sonradan öğrenme nasıl mümkün olur? Birşeyi yaratanın, o şeyin yaratılmasında gerekli olan ilmi, sonradan hasıl olmuş gibi yarattıktan sonra öğrenmesi Allah tasavvurumuz adına büyük bir nakise/çelişki değil midir? Öyledir. Zira bu zeminde Allah artık aynı fiille hem ‘etkileyen’ hem ‘etkilenen’ konumuna gelir. Ne eylediğini bilmeden yaratır. Adı Allah’tır ama hakikatte (yüzbin kere hâşâ) bilinçsiz bir kudrettir.

Meselenin bu kısmını biraz daha açarsam: Bir fiili yaratırken (yaratmak bir tür etkilemedir) içeriği olarak okuduğumuz ilmi Allah yarattıktan sonradan öğreniyorsa (öğrenmek bir etkilenmedir), yani kaderin bize öğrettiği gibi zamanlar üstü kuşatıcı bir bilişi yoksa Allah’ın, bu, ne yarattığını kendisi de sonradan öğreniyor demektir. Hem ‘etkiliyor’ hem de ‘etkileniyor’ demektir. Hatta yarattıklarının sonuçlarını da bilmeden (kestiremeden) yaratıyor demektir. Hâşâ, yüzbin defa hâşâ, Allah yarattığının cahili demektir.

Etkilemek için yarattığı şeyden kendisi de daha sonra etkileniyor, yani etkilemek için yarattığının nasıl etkileyeceğini önceden bilmiyor, bu iş bir nevi tesadüflere kalıyorsa, sormak gerekir: Kader inkârcılarının iman ettiği ilah nasıl bir ilahtır? Bu şekilde kurgulanmış öncelik-sonralık ilişkisi Allah’ı zamanla mukayyet hale getirmez midir? Ne olacağını bilmeden yaratan bir ilahın sonuçlarını kestiremediği fiillerle örülü bir âlemi tevhid ile idare ettiği nasıl açıklanır? Deistler gibi: ‘Allah makinayı kurdu bıraktı. Artık karışmıyor!’ mu deriz? Ne halt ederiz?

Düzeni, ölçülülüğü, estetiği, sanatı, hikmeti vs, bütün bunları, kaderin bize öğrettiği ‘kuşatıcı biliş’i kabul etmeden kabul edemeyiz. Zira düzen de, ölçülü yapış da, sanat da, hikmet de bir ‘kuşatıcı biliş’in eseri olabilir ancak. Yani denilebilir ki: Kör tesadüfler böyle sanat eserlerinin yaratıcısı olamayacağı gibi, kader inkârcılarının itikat ettiği türden ‘olacaklara kör bir ilah’ da bu âlemi yaratamaz. Kur’an’ın buyurduğu gibi: Yaratan elbette bilir. Bilmek yaratmanın öncesidir. İlim kudretin evvelidir.

Yaratan elbette o fiili her cihetiyle yaratandır. Her detayıyla yaratandır. Kudret kısmını karşılayıp lazım olan ilmi sonradan farkedecek değildir. Yarattığını sonradan öğrenecek değildir. Allah işini tesadüflere bırakmaz. İnsanın en küçük teknolojisi bile bir biliş, takdir ediş, planlayış olmadan ortaya çıkmaz. Önceden bir telefon üreteceğini bilmeden kim telefon üretebilir? Bu kader inkârcıları, itikatlarının, her fiile bir ‘yarım ilahlık’ vermek anlamına geldiğini farketmiyorlar mı? Yalnız kudreti Allah’a bırakıp ‘iradeyi’ ve ‘ilmi’ gasbettiklerini görmüyorlar mı?

İhlas sûresinin faziletine dair anlatılanlar bu noktada bize ayrıca bir ışık tutuyor. Bediüzzaman’ın İşaratü’l-İ’caz’da kaderle temas eden izahlarda bulunduğu kısımda altını çizdiği birşeydir: “Evet, vâcibi mümkine kıyas etmekten, pek garip ve gülünç şeyler çıkar.” Kader inkârcılarının da düştüğü en büyük varta bence bu. Allah’ın bilişinin kendi bilişlerinin ötesinde bir biliş olabileceğini kabul edemiyorlar. Onlara göre kendi bilişlerinin yukarısında/ötesinde, onlardaki sınırlardan münezzeh (subhan) bir başka biliş olamaz. Kendileri birşeyi olduktan sonra öğreniyorlarsa o halde olmadan önce bilen bir ilah mümkün değil. Kafaları böyle çalışıyor. Geri kalan bütün demagojileri bu temel hatalarının üstünü örtmeye çalışmaktan ibaret.

İhlas sûresini itikadın selameti anlamında büyük bir rehber kılan, tam da Bediüzzaman’ın yukarıda dikkat çektiği şekilde, Allah tasavvurumuzda oluşabilecek hatalardan bizi kurtarıyor oluşudur. Nasıl? Belki biraz şöyle: Vacibin mümküne kıyasının ‘mümkün olmadığını’ biz en çok İhlas sûresinden ders alıyoruz.

Mesela; sûrede vurgulanan Allah’ın Samediyeti, yani ‘hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç oluşu’ hakikati bize kader açısından şunu öğretiyor: Allah yarattığından birşey öğrenmeye de muhtaç değildir. Eğer Alîm-i Külli Şey (herşeyi bilen) olmazsa, o zaman birşeyleri de öğreniyor olacaktır ki, bu, Onun Samediyetine nakise getirir. Subhanlığına leke kondurur. Çünkü öğrenmek bir aczin ifadesidir. Bilmekten aciz olan ancak öğrenir. Bu bir muhtaçlıktır. Bir cehalettir. Bir doğurulmadır.

‘Onun doğurmamış ve doğmamış’ olduğunu vurgulayan ayet ise bize kader konusunda der ki: Allah doğmadığı ve doğurmadığı gibi, yaratışı da Onun ilmine bir ‘doğma’ ve ‘doğurma’ sayılabilecek ‘öğrenme’ katkısı yapamaz. Yani Allah’ın fiillerinden Onun haberdar olmadığı bir sonuç/ilim doğmaz  ki, Allah kendi ilminden hariç bir bilgi doğurmakla, onu sonradan öğreniyor olsun. Son ayet ise sanki Bediüzzaman’ın dikkat çektiği temel sorunu da ona öğreten ayettir:Onun hiçbir dengi yoktur… Yani, Onu kendinizle veya mümkünden başka birşeyle bu şekilde kıyaslamayınız ve benzetmeyiniz. “Evet, vâcibi mümkine kıyas etmekten, pek garip ve gülünç şeyler çıkar.” Hem Mesnevî-i Nuriye’de de diyor ki mürşidim:

Vâcibü’l-Vücud, zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’âlinde de benzemiyor. Çünkü, Vâcibü’l-Vücudun kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, fert-nev’, cüz-küll aralarında fark yoktur. Ve keza, Onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur. Fakat, mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-Vücudun ef’âlini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.

Demek, arkadaşım, fiili failsiz zannedenle, yaratılışı kadersiz sanan arasında çok bir fark yok. İkisinin de takıldıkları yer, aşağı yukarı, aynı. Aynı taşa çarpıyorlar fakat yorumları başka oluyor. Ne diyelim? Allah bizim ayaklarımızı istikametten ayırmasın. Âmin.

Ahmet AY – risalehaber.com

Parçalaştığın Kadar İhlaslısın

Kim kırk sabah Allah’a ihlaslı olursa kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.” (Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 5753)

İhlas sadece insanın yapmakla yükümlü olduğu birşey değil. Böyle algılarsak yanlış olur. Aslında kainatın çalışma şeklidir ihlas. Muvaffakiyetinin sırrıdır. Başarı formülüdür. Hizmet ettiği bütünlük adına parçalığının hakkını vermeye çalışan herşey bir çeşit ihlasla amel eder. Bu açıdan ihlası ‘salt bir samimiyet’ olarak tarif etmek de yanlış. Samimiyetten aşkın birşeyler var onda. Peki ne? Bencileyin kanaatim odur ki: İhlas gayretin bencillikten arındırılmasıdır. (Ben merkezli bakmayanın gayretinden ancak ihlas ümit edilir.) Amellerin ‘ben’den daha yüce birşey adına yapılmasıdır.

24. Söz’de tasvir edildiği şekliyle, çabuk aradan çekilir bir vücuttur, Makam-ı Reşha’dır. Eğer bir samimiyetten bahsedeceksek böylesi ‘bütündeki yerini kabullenen’ bir samimiyetten bahsedebiliriz. Yoksa, bencilin samimiyetinden ihlas çıkmaz, hırs çıkar.

Daha farklı bir renkte söylersem: Ait olduğu herhangi bir bütünlük adına kendini, çıkarını veya topyekün varlığını ikincil konuma indirebilmiş insanın sergileyebileceği şeydir ihlas. (Allah’ta fena olmak derken de bunu kastederiz. Yok olmak değil. Asıl olmadığını anlamak. Tebeî olmak.) Gerçeği, ‘Rabbü’l-Âlemin’ olan (yani bütünün tek sahibi olan) Allah’ın rızasına uygun hareket etmekle mümkün olur. (Asıllar asılı O’dur çünkü. Vacibü’l-Vücud’dur. Gerisi, mümkini ve masivasıdır. Olmazsa olmaz yalnız O’dur.) Sahtesi ise, insanların ait oldukları daha farklı gruplara ‘örtülü çıkarları’ için verdikleri hizmetlerde kendini gösterir. Kendi parçasını arkada bırakmayı göze alıp bütünü önemseyen her fert bir tür ‘ihlas’ sahibidir. Karşılığını mutlaka görür. Bütünü, eğer dünyevî ise, dünyada görür. Uhrevî ise, inşaallah, ahirette görmesi ümit edilir.

(…) ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ, meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir.

Mezkûr metinde geçen ‘dalalette bir ihlas’ı da ancak bu şekilde, onu bütünlüğe bağlayarak ve bencillikten kurtararak (veya örtülü bir bencillikle) anlayabiliriz. Yine Şualar’da geçen ve Re’fet ağabeyin sualine cevap sadedinde yazılan Filistin tahlili de bu noktada incelenmeye değerdir:

Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.

Başta ‘ihlasın kainatın çalışma şekli olduğunu’ söylemiştim. Bunun üzerinde biraz daha duralım. Ve bu izahta Bediüzzaman‘ın ihlasa dair dersler verirken kullandığı örneklere yaslanalım. Bunlardan birisi ‘kuru üzüm çubuğu.’ Risale metinleri az-çok bilen herkesin aşinası olduğu bu örnekleme aslında bize neyi anlatıyor? Çubuğun aczini mi? Evet, bir açıdan bunu anlatıyor. Üzüm tanesinin meziyetlerini kuru çubuğunda aramamamızı öğütlüyor bize mürşidim. Fakat bunun yanında, üzümü sulu hale getirirken kendisi kuru kalan çöp, yukarıdaki bakış açısıyla nazar edersek, üzüm bütünlüğü için varlığından vazgeçen, ikincil konumda kalmayı seçen bir ihlası temsil etmiyor mu? Öyle ki, bütün takdiri üzümün tanesi görüyor. Çöpü kimse övmüyor/önemsemiyor. Kuru dal, bir nevi, varlığını üzümün varlığına armağan etmiş oluyor.

Yine Bediüzzaman’ın kullandığı örneklerden birisi:Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref, o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur ve mu’cize-i mâneviye-i Kur’âniyeye geçmiş biliyorum.” Çekirdeğin davranış şekli de tıpkı kuru üzüm çubuğu gibi. Kendisi çürüyor fakat bağrından bir ağaç yetişiyor. Varlığından daha büyük bir maksadın vücuda gelebilmesi için vücudundan vazgeçiyor. Kendisini ikincil bir konuma düşürebiliyor bütünün hatırına.

Vereceğim üçüncü örnekse şu: “Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir, kendi bir çamur yer. Hem nar ağacı sâfi bir şarabı hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir, kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.” Burada da bize anlatılan hâl yine bir ihlas tarifi değil mi? Hem hindistan cevizi hem de nar, meyvelerin varlığının devamı için kendi varlıklarından, daha doğrusu, bencilliklerinden vazgeçmiş olmuyorlar mı? Kendileri çamurlu suya kanaat ederken meyveleri (ve sonrasında da o meyveyi yiyen diğer canlıları) saf bir şarapla sevindirmiyorlar mı?

Bediüzzaman’ın, yavruları için canlarını feda eden anneleri anlattığı bölümde; “Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor…” derken kastettiği, yine böyle bir bütüne hizmet için kendi parçandan vazgeçebilme hali değil mi? ‘İhlasa sevkeder’ diye andığı tokatların ismini de ‘şefkat tokadı’ koyması manidar değil mi? Ve yine bu tokatların genelde bir şekilde ‘bencilce hareket etmiş talebelere’ gelmesi anlamlı değil mi?

Arkadaşlar daha böyle alıntılayabileceğim birçok metin var. Hepsinde de aynı sonuca varıyorum: İhlas dediğimiz şey, ancak kendimizden ötede bir bütüne hizmet etmekle ulaşabileceğimiz birşey. Kendimizi arkada bıraktıkça yüzümüze gülümseyen birşey. Bu, Allah’ın rızası olursa, zaten O bütünler bütünüdür, bütünün tek maksadıdır, ihlasın kemali bu oluyor. Hakikati de zaten bu oluyor. Onun dışında güttüğümüz bütüncül gayeler ise bu ihlasın sahtesi. Hatta ehl-i dalaletin bile, eğer bütünlük için kendinden geçiyorsa, dalaleti içinde bir ihlası var. Bu ihlasın bir tesiri var. Risale metinlerinin bana öğrettiği ihlas böyle birşey oldu. Buradan da şehitliğin yüceliğine bir kapı açıldı ki en öz ifadesi şöyle: Şehit zaten hakikatin vücudunun devamı için (i’la-i kelimetullah için) kendi varlığından vazgeçen değil midir?

Ahmet AY

Para İle İmtihan…

“Ne sây ile, ne mal iledir beyim,
büyüklük kemâl iledir.”
 
Mevlanâ’ya Selçuklu sultanlarından biri, kabul etmesini arzu ederek birkaç kese altın göndermişti. 
Mevlanâ’nın talebelerinden biri altınları alıp Mevlanâ’ya arz edince, Mevlanâ talebesine döndü ve
 
“-Beni gerçekten seviyorsanız, bu altınları dışarıdaki çamurun içine atınız!” 
dedi.Talebesi, Mevlanâ’nın bu isteğini emir telakki edip, hiçbir sual dahi sormadan yerine getirdi.
Bu olaya şahit olan bazı kimseler, çamura atılan altınları toplamak için, hiç vakit kaybetmeden çamurun içine dalmışlardı. 
Fakat, kısa süre sonra üstleri, başları, yüzleri çamurdan görünmez hale geldi. 
Mevlanâ talebelerine onların bu hallerini göstererek ; 
“-Bu altınlar, şu gördüğünüz dünya ehlinin üstünü, başını batırdığı gibi, âhiret ehli olanların da kalbini kirletir. Çeşitli günahlara sevk edip ibadetlerden alıkoyar. Bunun için dikkat edilmesi gereken husus; hırs ve tama yapmadan kanaaat üzere bulunmaktır. Dünyada, âhiret için çalışılmalı, kazanılmalıdır. Çünkü İslâm, insanlara faydalı olmayı emreder. Dünyadaki saadetlerden biri de helal kazanmak ve bu kazancını hayır ve hasenat yaparak âhirete göndermektir. Asıl sermaye ise, ilim, amel, ihlâs ve güzel amele sahip olmaktır” 
buyurdu.   
 
 
SANMA EY HACE Kİ SENDEN ZER-Ü SİM İSTERLER
 
Sanma ey hace ki senden zer ü sim isterler
“Yevme la yenfau” da kalb-i selim isterler.
 
Berzah-ı havf ü recadan geçe gör nakam ol
Dem-i âhirde ne ummid ü ne bim isterler.
 
Unutup bildiğini arif isen nadan ol
Bezm-i vahdette ne ilm-ü ne âlim isterler.
 
Âlem-i bi meh ü hurşid ü felekde her giz
Ne mühendis ne müneccim ne hakim isterler
 
Harem-i ma’niye biganeye yol vermezler
Âşina yi ezeli yar-i kadim isterler
 
Sakin-i dergeh-i teslim-i riza ol daim
Bermurad itmeğe hizmette mukim isterler.
 
Dergeh-i fakra varıp dirliğini arz etme
Anda her giz ne sipahi ne zaim isterler.
 
Aşık ol serbet-i vasl ister isen kim aşık
Çaresiz derd arayıp renc-i elim isterler .
 
Ni’met-i zahire dilbeste olan gürsineler
Muzd nan pareye cennat-i naim isterler.
 
Kible-i ma’niyi fehm eylemeyen kec revler
Sehv ile secde edip ecr-i azim isterler.
 
Ezber et kissa-i esrar-i dili ey Ruhi
Hazır ol bezm-i İlahi’de nedim isterler
——————————————————————————————————————
(BU ŞİİRİN YENİ TÜRKÇE’DEKİ ŞEKLİ)
 
Efendi, sanma ki senden altın ve gümüş isteyecekler
Hayır ,”Yevme la yenfau” da ancak kalb-i selim isterler
(Bu beyitte Şuârâ Sûresinin 88-89 âyetlerini telmih mevcut olup; o âyetlerde “Yevme la yenfau malun vela benun / Illa men eta’llahe bi kalbin selim” buyrulmaktadır. Meali şöyledir: “O gün (kıyamette) mal da fayda vermez evlatlar da / Ancak sağlam bir kalb ile Allah’ın huzuruna gelenler müstesna.”  
Şair bu beyitte âhirete temiz kalb ile gitmek gerektiğini vurgulamaktadır). 
 
Korku ve ümit merhalesinden geçip nakam olmaya bak
Yoksa son nefeste ne korku ne de umid işe yaramaz.
Eğer arif isen bildiklerini (vesveselerini) unutup bilmezlik makaminda kal.
 Çünki vahdet bezminde ne ilim ne de âlim isterler
(Gerçek) ay ile güneşlerin kaybolup gittiği şu dünyada ve gökkubbenin altında
Ne muhendis ne muneccim ne de filozof olmak kar etmiyor
(Bu beyti, “şu güneş imiş şu ay imiş gibi ayrımların yapılmadığı gerçek âlemde mühendis de olsan, müneccim yahut filozof da, faydası yok” şeklinde manâlandırmak da mümkündür).
 
Bigane olanları manâların harem dairesine girmeye bırakmazlar
Oraya girebilmek için ta ezelden âşinalar ve kadim dostluklar (Allah’i bilmek ve O’nun dostu olarak yaşamak) istenir.
 
Daima Hakk’ın rızasına teslimiyet dergâhında ikamet et
Çünki bir kişiyi muradına erdirmek için hizmette devamlılık isterler.
 
Fakr dergahına varıp maaşının yüksekliğinden dem vurma
Çünki orada asla ne üst düzey paşalar ne de prensler (yuksek bürokratlar) isterler.
 
Günü geldiğinde vuslat şerbetinden içmek istersen gerçek aşık ol
Ancak bil ki aşıklar gerçek aşka ulaşabilmek için çaresiz dertler arayıp elim sıkıntılar isterler.
 
Gösteriş nimetine gönül bağlayan gerçek fakirler bir parça ekmek parasına karşılık Naim cennetlerini istiyorlar (Garip doğrusu. Dilenciye çeyrek ekmek parası sadaka vermekle cennet kazanılacak sanıyorlar)
 
Gerçek manalar kıblesini idrak edemeyen aykırı gidişatlılar
Kazara bir secde ederler de hemen ardından (ömürleri taatle geçmiş gibi) en büyük ecirleri isterler.
(Demek bayram namazına gitmekle yıllık ibadetini tamamladığını sanıp sofuluk taslayanlar XVI. asırda da varmış )
 
Ey Ruhi, gönül sırlarına ait kıssayı ezberleyip kendini hazırlıklı tut ki
Yarın Allah’ın huzuruna varıldığında, tatlı dilli sohbet adamı (kulluğunda eksiği olmayan dost) isterler.
Prof. Dr. Mustafa Nutku