Etiket arşivi: İhsan Atasoy

Merhum Ahmet Feyzi Kul Ağabeyin Kahramanlıkları

İhsan Atasoy’un kitabından çok az derlenen:

Merhum Ahmet Feyzi Kul Ağabeyin Kahramanlıkları

Evet Nurcuların baş tacı, Pek muhterem Alim, Fazıl, ve kahraman Merhum Ahmet Feyzi Kul Ağabeyimiz,  (1898-1972) İspartanın Uluborlu Halınca mahallesinde doğup daha sonraki senelerde Aydının ortaklar bucağında hayatını devam etmiştir. İlk tahsilini Uluborluda tamamladıktan sonra İstanbula gelen Merhum Ahmed Feyzi Kul Ağabey Osmanlının mektep ve medreselarinde eğitim görür. Genç yaşta İslami bilgilere büyük merak salan Merhum Ahmed Ağabey kısa zamanda pek çok kitap okuyarak bu konuda bilgi ve birikimini artırır. Senelerce yaşadığı hayat herkese nasip olmayan mahsulatla dolu neticelenmiştir.

“Hayatını davasına adayan Avukat Bekir Berk”i unutmak mümkün değildir ama. Öte yandan avukatların bile davayı almaktan çekindikleri günlerde “Risale-i Nurun manevi Avukatı” olarak bilinen Merhum Ahmet Feyzi Ağabey meydana atılır ve çok Cesur bir Alim ki, çok Avukatları geride bırakabilen biri.

 

AĞABEYİN SAVAŞ YILLARI

 

Merhum ve Mağfur Ahmed Feyzi Ağabey İstanbulun Darulmuallimȋn’in son sınıf öğrencisiyken emsalleri gibi tahsilini yarıda bırakarak cepheye koşar. Önce ihtiyat subayı olarak kıtaya sevk edilir. Talimgah eğitimini tamamladıktan sonra, kıtada öğretmenlik yapmaya başlar. Daha sonra  4 dördüncü ordu emrine verilir ve takım komuta olarak Sina Cephesi’nde görev yapar. 1918 Mart ayına kadar aynı kıtaya bağlı olarak hizmet yürütür.

 

Murhum Ahmet Feyzi Ağabey, Süriye-Filistin Cephesinde Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Diri Bellut savaşlarında yaralanır ve İngilizlere esir düşer. Mısır’ın başkenti Kahire’de yaralı Türk subaylarının tedavi edildiği  Abbasiye Hastanesi’nde üç kez ameliyat edilir. Daha sonra Kahire’deki Heliopolis esir kampı’na gönderilir. 1917-1918 yılları arasında yirmi bir ay İngilizlerin elinde esir kalır. Bir süre Malta Esir Kampı’nda da kalan Merhum Ağabey burada İngilizceyi de öğrenir.

 

Sonra Filistin Cephesi’nde Ric’at Hareketi sırasında yaralanır ve kısmi felç geçirir. 1919’da esir mübadelesi kapsamında memleketine iade edilir.

 

Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra, bu defa İstiklal Savaşı’na katılmak üzere cepheye sevk edilir. Bu esnada sağ elinden giren kurşun elini deler geçer. Eli sakat kalır. Bu yüzden emekliye sevk edilir.

 

Merhum Ahmed Feyzi Ağabey’in savaş ve askerlik hayatı bu kadarla bitmez. O, “Helaket ve felaket Asrı”nın biri İkinci Cihan Savaşı’nı da yaşayanlardan. 1941’ de’ kırk küsür yaşlarındayken bu defa ihtiyat subayı olarak Milas’a gönderilir. Fakat burada beş ay kaldıktan sonra rahatsızlıkları yükselir. Beş ay süre ile askerlikten muaf tutulur. Fakat sağ kolda beliren felç sebebiyle bu süre bir seneye çıkarılır.

 

Görüldüğü gibi Merhum Ahmed Ağabeyin en verimli çağları cephelerde maddi savaşlarda geçer. Fakat o, yirminci asırdaki imansızlık cereyanıyla mücahedesinde de yerini alır. Asrın İmamı’nın yanında adeta cephelerden cephelere gider gibi hapishanelerde keskin hitap ve beyenlarıyla boy gösterir. Fakat ilginçtir, gazilik maaşı için devlete müracaat ettiği halde yetkili makam kendisini emekli maaşa bağladıktan sonra, maaşı almadan ahirete intikal eder. Adeta Nebiler ve Veliler gibi,”İn erciye illa”  alallah” diyerek ücretini Allah’tan almak üzere huzuruna çıkar. Onun birikmiş olduğu maaşlarıyla kardeşi Mehmed Emin kul onun adına hacca gider.

 

SON MÜDAFAA

 

1948’de Melhame-i Kübra denilen Afyon Mahkemesi’nde Üstad ve Nur talebelerinin huzurunda yaptığı son müdafaası, ahırzaman hadisatı hakkında, naslara (Kaynaklara) dayanarak ispatı esas alan bir şaeserdir. Hayalimizi altmış küsür sene önce Afyon mahkeme salonunda yapılmış ilimle cesaretin kol kola yürüdüğü son müdafaaya götürelim:

 

Bismihi Subhanehȗ

Sayın hakimler,

Sayın savcının baştan başa garaz ve mugalatadan ibaret olan son mütalaasını dinledik. Kendisine yüksek huzurunuzda şu suali sormak istiyoruz: Bize yaptığı isnadat, Denizli beratından evvel zamanımıza mı aittir? Yoksa o beraattan sonra ki zamana mı aittir? Eğer o beraattan  evvelki zamana ait ise, o beraat ve kaziye-i mahkeme, onları tamamen silmiş tasfiye etmiş ve hesabını görmüştür. Yok, ondan sonraki zamana ait .ise, bu cihetin üzerine biraz duralım:

Sayın savcının en belirli ithamı olan bu gizli cemiyet, Denizli beraatından sonra kurulmuş ise nerede, ne zaman ve kaç kişi tarafından kurulmuştur? Müessi,sleri kimlerdir? Bunlara dair edna bir emare ve delil elde etmişler midir? Bizi mevkuf tutabilmek için bir nakarat halinde bütün mahkemenin devamı müddetince tekrarladığı bu uydurma cemiyet isnadı, ilk iddianamesinde sarihan mevcut değildi. Zira ondaki itham aynen” idlal ve iğfalin derece-i şümulü de göz ününe alınmak suretiyle hareketi Ceza Kanunu’nun 163. maddesinin 1. fıkrasıyla 173 maddenin son fıkrasına uygundur” şeklindedir

Halbuki cemiyetçilik fıkrasıyla itham 163. maddenin 2. fıkrasına göredir. Mahkemenin devamı müddetince cemiyetçilik hakkında edna bir delil zahir olmadığı halde, mümaileyhin bu isnadını daha kuvvetle tekrarlaması, iddiasını kanun ve delaile değil, sırf hissiyata dayandırdığını göstermektedir. Sayın savcı bu son talebinde cemiyet isnadına dair hiç delil ve emare elde etmediğini itirafla beraber,heyet-i celileden delilsiz olsa da cemiyetin vücudunu kabul etmelerini ister bir tarzda gizli, cemiyete delil aramaya lüzum olmadığını adeta bir vaz-ı kanun gibi tasrih etmiş ve o yolda talebini yapmıştır.

 

Sayın Hakimler,

Heyet-i celileniz bu takdirde hükmünü niye isnad ettirecektir?  Delile dayanmayan bir hükmün kanunla ve adaletle alakası kalır mı? Halbuki kanunda, “ Devletin emniyetini ihlal edebilecek harekete haklı teşvik veya bu babda cemiyeti teşkil edenler ve teşkilatın bir güna fiilî eseri çıkmamış olsa bile…” şeklindedir. Buna nazaran cemiyetin vücudu için sayın savcının formalite dediği kanunȋ teşkilatın vücudu şarttır.

 

HANGİ CEMİYET?

 

“Teşkilatın bir güna fiilî çıkmamış olsa bile…” fıkrası bu teşkilata dair bir güna delil  elde edilmemiş olsa manasına mıdır? Yoksa bu teşkilatın hariçte bir hadise-i filiyesi zuhur etmemiş olsa manasınamıdır.? Fıkranın evvelindeki “teşkilat” kelimesi maksut manayı tamamen izah etmektedir. Fıkrayı yalınız teşvikat kelimesiyle olursa, “Teşvikatın güna fiilȋ eseri çıkmamış olsa…” şekline girer. Buna nazaran teşvikat olacak, fakat bunun neticesinde hiçbir hadisei filiye zuhur etmeyecek. Aynen teşkilat olacak fakat bu teşkilat sebebiyle hariçte bir hadise, bir eseri fiilî tekevvün etmeyecek demektir.

“Fiilȋ eser” kelimesi de bu manayı ifade eder.

Sayın savcı bizim tesanüdümüze ve bağlılığımıza ve ima siyanetimize ve yekdiğerimize muhabbetimize ve  birbirimiz için feragat ve fedakârlığımıza bakarak cemiyet hükmünü veriyor. Halbuki bunlar evsaf-ı mü’minindir. İmanı kavi, bid’at ve dalaletlere boyun eğmemiş, hakiki ve halis ehli iman elbette Müslümanlığın bu kabil cevheri maneviyesiyle, yani hakiki mezaya-yı insaniye ile müzeyyen olacaktır. Şüphesiz dindeki alakası daha mebna’yı diyanet olan Kitabullahın kaç sure olduğunu fark etmeyecek kadar zayıf olan bir İnsandan gayret-i diniye ve cemiyet-i imaniye ve şevk-i iman ve Allah ve sevgisi gibi hasıl-i âliyenin manasını bilmesini ve onların şumȗl ve tesirlerini anlamasını beklemek abes olur,

Sayin Hakimler,

Müslümanın ve Müslümanlığın haiz olduğu necaib-i ahlakiyeyi ve fezail-i kudsiyeyi ve rabita-i islamiye ve uhuvvet-i diniyenin mertebesini sizin yüksek huzurunuzda tekrar., zait olur. Yalınır burada teberrüken birkaç misal vereceğım. Taki diyanet bağından ve uhuvvet-i imaniyeden haberi olmayanlar anlasınlar. Hazret-i Kur’an Müminlerin birbirine karşı sevgi ve merhamet muamelelerini ve yekdiğerine karşı sevgi ve merhamet muamelelerini ve yekdiğerine karşı azamî ferağat ve tevazu ile bağlanmalarını ve bilhassa esna-yı mücadelede ve bilhassa esnayı  mücahedede şiddeti tesanütlerini ve aralarında rabıta-yı müşterek olan Allah sevgisinin azamet-i derecesini şu vasıflarla bildiriyor ve emrediyor.

“Mü’minlere karşı alçak günülü (şefkati) kafirlere karşı onurlu ve zorlu (olun)…”Maide  Suresi,5/54. (Bu ayat İle biz nasıl  davranmamız icab ettiğini öğretiyor)

 

Çok az bir kısmını derleyip kardeşlerle paylaşan:       Abdülkadir Haktanır

Dünyada Yer Edinmedi, Fakat Her Yer Onun Oldu..

Dokuz yaşında köyünden ayrılıp neredeyse doksan yaşına kadar sürgün, hapis ve gözaltı üçgeni altında ömrü geçen Üstad Bediüzzaman, hiç gün yüzü görmeden şu fani âleme gözünü kapadı. Hatta son nefesini misafirlik sembolü olan bir otel odasında vermesi bile, tek başına dünya ile olan alakasını göstermesi bakımından manidardır.

O, vücudunu Mucid’ine feda etti. Dünya cihetiyle fani oldu, ukba boyutunda beka buldu. Her şeyini Kur’an’a hizmet yolunda feda etti, dünyaya ve dünyevilere metelik vermedi. Bütün yükünü bir elinde taşıyacak kadar hafif bir dünyalıkla ahirete gitti.

Maksadıma giderken iki hayatımı elime almışım. Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın” diyen bir cesaret sahibi olarak yaşadı ve sonunda başı dik, alnı ak, aziz bir misafir olarak bu dünyadan gitti. Hatta dünyevî bir nam ve nişan anlamına gelir diye kabrinin bile meçhul kalmasını istedi.

Aradan çok geçmedi, bir de baktık ki, namı ülke sınırlarını aştı, yeryüzünün en ücra köşelerine ulaştı. Bütün dünya onu tanıdı. Hak yolunda terk ettiği dünya, süratle ardından koşmaya başladı. Her geçen gün eserleriyle hidayet bulanların sayısı katlanarak arttı. Eserleri 47 dünya diline çevrilmekle kalmadı, ilim adamlarının, akademisyenlerin araştırma konusu oldu. Ve bu süreç artan bir hızla devam etmektedir.

Bunun sırrı, “Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-ı Kur’aniyedir” ifadesindeki hakikat-ı ihlasta yatmaktadır. Tüm benliğinden sıyrılıp kuvvetini yalnız hakta ve ihlasta bildiğindendir ki, kısa zamanda davası dünyaya yayıldı.

“Allah dilerse dünyanın her yerinde ev nasip eder!”

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra esir düştüğü Rusya’dan döndüğünde, İstanbul’da Ordu Komutanı Enver Paşa’nın takdirleri altında Darü’l-Hikmet-i İslamiye’de ilme ve dine hizmet etmeye başladı.

O devirde kaleme aldığı bazı kitaplarını bastırıp bedelsiz olarak halka dağıttırdı. Matbaa masrafını, Darü’l-Hikmet’ten aldığı maaştan biriktirdiği paradan karşılayınca, büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Abdurrahman ağlamaklı bir eda ile, “Amca ne yaptın? Kitapları niçin bedava dağıttın? Ben bu parayı biriktiriyordum ki, onunla bu dünyada başımızı sokacak bir ev alalım. Bütün hayalimi yıktın!” dediğinde verdiği cevap manidardı:

Oğlum Abdurrahman, Allah dilerse bize dünyanın her yerinde ev nasip eder!

Evet, Üstad dar-ı dünyada sabit bir mekân edinmez. Küçük yaştan itibaren Doğu’nun Nurşin, Siirt, Bitlis, Van, Doğubeyazıt gibi muhitlerinde kısa aralıklarla kalıp tahsil hayatını tamamlar. Sonra Van’a geçerek Horhor Medresesi’nde ders vermeye başlar. Van’da Tahir Paşa Konağı’nda ilmî münazaralara katılır. Müspet ilimler ve dünya siyasetine dair bilgiler edinir.

1907’de, İkinci Meşrutiyet’in ilanından önce İstanbul’a gelip ilmî ve siyasî temaslarda bulunur. Tekrar Van’a döner ve ardından ikinci kez İstanbul’a gelir. Şark ulemasını temsilen Sultan Reşad’la Rumeli seyahatine katılır. Döndüğünde Van’da Medresetü’z-Zehra’nın temellerini atar. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine cepheye gider ve esir düşer. İki yıl Rusya’da esarette kaldıktan sonra İstanbul’a döner.

İstiklal Savaşı sırasında padişah nezdinde bulunan cephanelikleri gizli yoldan Anadolu’ya sevk hizmetinde bulunur. İşgal altındaki İstanbul halkına moral vermek üzere Hutuvat-ı Sitte isimli eserini yayınlar. İstiklal Savaşı’ndan sonra Ankara’ya davet edilir. Yedi ay orada kaldıktan sonra tekrar Van’a giderek Erek Dağı’nda inzivaya çekilir.

Şeyh Said Hadisesi üzerine Batı Anadolu’ya sürgün edilir. Burdur’da yedi ay kaldıktan sonra Barla gibi ıssız bir yerde adeta unutulmaya terk edilir. Fakat Barla, hayatının gayesine doğru emin adımlarla yürüdüğü bir mekân olur. Ardından Eskişehir hapsi ve Kastamonu sürgünü yılları gelir.

Gittiği her yerde garip bir misafirdir

Üstad, dünyada bir garip misafir olduğundan uzun süre bir yerde kal(a)maz. Gittiği yerde en fazla sekiz yıl kalır. Kastamonu’da sekiz yıl dolunca, “Kardeşlerim ben hiçbir yerde sekiz yıldan fazla kalmadım. Burada sekiz yılım doluyor. Ya buradan başka bir yere ya da kabre gideceğim” der. Nitekim o yıl, karakol karşısındaki sürgün mekânından alınıp “İkinci Medrese-i Yusufiye” dediği Denizli Hapishanesi’ne sevk edilir.

Denizli’den Sonra Emirdağ sürgünü başlar. Afyon Hapsi’ni de içine alan bu hayat devresinden sonra Eskişehir ve ardından son fasl-ı hayatını geçirmek üzere yeniden Isparta’ya döner.

 Son zamanlarında Üstad’ı çok sevindiren ve mutlu eden iki şey vardır: Biri, Risale-i Nurların matbaalarda basılıp yayılması, diğeri açılan yeni dershanelerin anahtarlarının kendisine verilmesi…

Evet, eserler matbaadan basılıp geldikçe Üstad’ın sevincine diyecek olmaz. Hatta Sözler basılıp geldiğinde Zübeyir Ağabey’e, “Eğer şu anda haber alsam ki, İngiliz ve Fransız tayyareleri beni imha etmek için havalanmışlar. Hilaf-ı âdet olarak bacak bacak üstüne atıp Zübeyir yap bir kahve diyeceğim!” diye bu sevincini dile getirir.

Şimdi onun dünyanın her yerinde bir evi var!

Risale-i Nurların tedris edileceği, okunup anlaşılacağı Medrese-i Nuriyelerin açılması da Üstad’ı ziyadesiyle memnun eder. Yeni bir medrese açanlar anahtarlarını getirip Üstad’a teslim ederek ziyarete davet ederler. Üstad onlara dua eder ve ilk fırsatta medreselerini ziyarete geleceğini söyler.

Bugün faraza Üstad hayatta olsa ve gerek Türkiye’nin, gerekse dünyanın dört bir yanında açılan yüz binlerce Medrese-i Nuriye’nin anahtarları getirilip Üstad’a verilse, herhalde onları koyacak bir yer ve taşıyacak bir araç bulmak mümkün olmazdı.

İşte yaklaşık yüz yıl önce, “Abdurrahman, Allah dilerse bize dünyanın her yerinde ev nasip eder” sözü bugün nasıl da kabul edilmiş bir dua oldu. Bugün gerek Türkiye’nin, gerekse dünyanın hangi ülkesine ve hangi şehrine giderseniz gidin, orada kendinizi garip ve gurbette hissetmeyecek, Nur talebelerinin açtığı Nur medreseleri ve müesseseleriyle karşılaşacak, o evler sizi kendi evinizdeymiş gibi sımsıcak havasıyla bağrına basacaktır.

Evet, terk-i dünya edip dünyada bir karış yer edinmeyen Üstad’ın, şimdi dünyanın her yerinde bir evi var! Bu, “Benim için dünyayı terk eden kuluma, ben de dünyayı ram ettim” sırrından başka ne ile izah edilebilir?

İhsan Atasoy

MoralDunyasi.com

Bediüzzaman’ın Lokman Hekim ruhlu talebesi: “Ali İhsan Tola”

Bediüzzaman Said Nursî’nin etrafında halkalanan Nur kahramanlarının her biri ayrı bir esmaya mazhar ve Üstad’ın farklı bir yönüne ayna olan şahsiyetlerdir. Bunlardan biri de 1927- 2009 yılları arasında yaşamış olan Orman Mühendisi, Tıbb-ı Nebevî’nin asrımızdaki temsilcisi ve zamanın Lokman Hekimi Senirkentli Ali İhsan Tola’dır.

Üstad, muhataplarının ilgi alanlarına ve kabiliyetlerine göre konuşur, onlara ders verir. Ali İhsan Tola ilk ziyarete gittiğinde Üstad, kendisine uzmanlık alanı olan orman ve bitkilerin sırlarından bahseder. Fakat bu konuda öylesine derinlere dalar ki, Ali İhsan Tola üniversitede öğrendiği bilgilerinin Bediüzzaman’ın bilgilerinin yanında çok sığ kaldığını hisseder. Üstad kendisine ihtisasıyla ilgili konuda muhatap olmakla kalmaz, bu konuda daha ileri gitmesi için manevî himmetini de devreye koyar. Derken Sav’da risalelerin basımı esnasında bitkilerin sırları kendisine açılır ve tıpkı Lokman Hekim gibi bitkiler hal dilleriyle ne işe yaradıklarını anlatarak adeta onunla konuşmaya başlarlar.

Okan Yılmaz’ın bu konuyla ilgili hatırası manidardır: “Kendisinden bitkilerin sırlarını iki defa dinledim. Birisinde Sungur Ağabey gelmişti. ‘Ali İhsan, bu bitkilerin esrarı nasıl oldu?’ diye sordu. ‘Üstad’ın himmetiyle açıldı. Sizi nasıl görüyor, tanıyorsam, o bitkileri de öyle görüyor, tanıyorum. Neye yaradıkları bana o surette görünüyor. Mesela bir bitki böbreğe yarıyorsa, onu böbrek suretinde görüyorum’ demişti.”

Bu konuda kendisinin yaptığı açıklama ilginçtir: “O zamandan beri otlardan, çiçeklerden bal karışımlarından ve çeşitli yağ karışımlarından insanlık âlemine faydalı olmaya çalışıyordum. Risale-i Nur’da izah edildiği gibi, kâinat, bir eczane-i kübradır. Allah Teâla her şeyi yerli yerinde yaratmıştır. İnsan vücudunda bulunan hücreler ve cihazlar bitki ve otlardan küçük birer numune taşır. Mesela ceviz meyvesi, diğer meyvelerden farklı olarak dışında sert bir kabuk, içinde meyvenin yiyecek kısmıyla insanın başına ve beynine benzer. Elbette ki onun yenmesi, insana ve beynine faydalı olacaktır. Keza, fındığın kalbe benzemesi, fasulyenin böbreklere benzemesi ve limondan narenciyeye kadar her şeyde insan bünyesine faydalar sunulmuş, rızık olarak tayin edilmiştir.”

Bitkilerin sırrı

Bir zamanlar Çam Dağı’nda iken Üstad’ın kendisine bir çiçek verip “Ali İhsan, bunun üzerinde çalış” demesi de manidardır. Bunu unutup yıllar sonra bir vesileyle hatırlar. Böylece karabaş otu üzerinde başlayan araştırmaları, diğer çiçek ve bitkilerle devam eder. Bütün bunlar, Ali İhsan Tola’nın Tıbb-ı Nebevî konusunda derinleşmesine sebep olur.

Torunu ve manevî mirasçısı sayılan Eczacı Ömer Tola’nın anlattıkları da ilginçtir: “Evveliyatında Sav’da teksir yaparken sırrın açıldığını anlatırdı. ‘Bitkinin şekli, kokusu, rengi, bir şifre-i ilahîdir. Bu şifrenin anahtarı da Efendimizdedir (a.s.m.)’ diye anlatırdı. Fakat Üstad Hazretleri ‘maksat insan yetiştirmek’ deyince bitkilere karşı olan şevki ve alakası kırıldı. Bunun üzerine bitkilerin sırları tekrar kapandı. Daha doğrusu bir hasta gelse şu bitkinin iyi geldiğini bilse bile verecek hal kalmadı. Ta ki halk arasında ‘kafa süpürgesi’ diğer adıyla karabaş otunu Üstad kendisine tavsiye edene kadar… Ondan sonra bitkisel tedaviye tekrar başladı. Gelenlere ikram etti. Hatta bu kafa süpürgesinden dolayı mahkemeye verildi. Hem orman mühendisi, hem ehl-i vukuf, hem bilirkişi ve hem de davalı olarak böyle bir davanın olmayacağını savundu. Daha sonra özellikle ardıç tohumu ve yağı üzerinde yoğunlaştı ve bu yoldaki araştırmalarına ve hizmetlerine devam etti.”

Ali İhsan Tola, çeşitli bitkilerden elde ettiği yağlar ve karışımlarla tıbbın ve kimyevî ilaçların çare olmadığı pek çok hastalığa deva olur. Bu yüzden son zamanlarda her gün onlarca, hafta sonları yüzlerce insan, gerek yurdun çeşitli yerlerinden, gerekse yurt dışından akın akın kendisine gelerek deva bulmak için kapısını aşındırırlar.

Manevî yönü

Ali İhsan Tola’nın şahsiyeti şüphesiz sadece bununla sınırlı değildir. Onun asıl şahsiyeti Üstad’ın yakın bir talebesi olarak Risale-i Nur hizmeti üzerinde yoğunlaşmasıdır. Yanına gelenlere bir yandan maddî ilaçlarla deva sunarken, diğer yandan Nurlarla manevî deva sunmaya son nefesine kadar devam eder. Risale-i Nur’un satır aralarından adeta istihraçla çıkardığı engin manaları yanına gelen ve bu konulara alaka duyanlarla paylaşır. Özellikle yakın takipçilerinden olan Mehmed Başat Bey’in ifadesiyle “eşyanın ledünnüne vakıf olması, eşyanın ve olayların zahirine bakarak iç yüzü ve geleceği ile ilgili çıkarımlarda bulunması” pek manidardır. Mesela bunlardan biri 12 Eylül Darbesi öncesinde üst odada ders yapılırken el büyüklüğünde bir örümceğin duvarda herkesi ürkütecek şekilde yavaş yavaş ilerlemesi karşısında birisi gitmesi için kalkıp pencereyi açması üzerine, ”Oturun yerinize ve ona ilişmeyin” der. Ders bittikten sonra, ”O ne diyor biliyor musunuz?“ diye sorar. Ardından şu açıklamada bulunur: ”Örümcek hicrette Allah’ın inayetiyle Peygamberimizi müşriklerden korumadı mı? Şimdi de başınıza bir musibet gelecek, ama korkmayın siz, hıfz-ı ilahî altındasınız diyor” şeklinde yorumlar. Gerçekten hemen ardından 12 Eylül Darbesi olur ve Nur talebeleri haber verdiği gibi bu musibetten en az zarar görerek kurtulurlar.

Ali İhsan Tola’nın araştırmaları sadece bitkilerle sınırlı kalmaz. Son zamanlarda çeşitli taşlar ve madenler ve sularla ilgili araştırma ve denemelerde de bulunur.

“Bediüzzaman’ın Lokman Hekim Ruhlu Talebesi: Ali İhsan Tola” isimli Nur Kahramanları serimizin 12. kitabı bu ve bunun gibi son derece ilginç ve insanların alaka ve ihtiyaçlarına cevap verdiği için olsa gerek kısa zamanda iki baskı yapmıştır. Dilerseniz sözü daha fazla uzatmadan tedavi uygulamalarında kitapta yer alan örneklerden bazılarına yer verelim. Böylece hangi tarz ilaçların ne gibi hastalıklara şifalı olduğunu görelim.

Hastalıklara maddî ve manevî şifalar

Dışarıdan gelen vesveselere 11 Felak okunmalı, nefisten gelen vesveselere 11 Nas Suresi okunmalı.

Cimriliğe karşı 11 defa Mâûn Suresi okunmalı

Şirke karşı 11 defa Kafirûn Suresi okunmalı.

Migrene karabaş balı kullanılmalı. Karabaş balı, beyin hastalıklarında damar açıcıdır.

Kuyruk yağı romatizma, bel ve boyun ağrılarına iyi gelir.

Kemik erimesine karşı kuyruk haşlanıp aç karnına yenmeli, belden alt kısmına tırnaklara kadar sürülmeli.

Kalp damar tıkanıklıklarına karşı karabaş balı yenmeli.

Kudret narı yağı, güzelleştirir, yüzde leke koymaz. İçilir ve hastalıklı yere sürülürse sedef hastalığını ve kaşıntıları yok eder.

Ardıç yağı, antibiyotik yerine geçer. Ardıç yağına demiri koysan eritir, ama vücuda zarar vermez. Vücuttaki cerahati, iltihabı çıkarır, temizler. Vücut dengesini temin eder.

Saf zeytinyağı ve kantaron, iç ve dış kanamaları önler, hücreleri yeniler, sinir uçlarını tamir eder. Kantaron yağı kanser ağrısını yok eder.

Ağrı için ardıç yağı ve kantaron karışımı sürülür.

Elmayı kabuğuyla yemek yüz güzelliği yapar.

Çayı limonla içmek, çayın kan yapıcı özelliği yok etme keyfiyetini giderir.

Saç için, kekik suyu ile saçlar yıkanır, dibine lavanta yağı sürülür. Kantaron yağı sürülür, saç diplerindeki cerahat boşalır, dibinden saç çıkar.

Günlük 21 tane kuru üzüm hafızayı açar. Her birini besmele çekerek yemeli.

Çörek otu baş ağrısını keser.

İhsan Atasoy

Kâfirler istemese de…

Evet, kâfirler istemese de hakkın, hakikatin, İslam’ın inkişafı her geçen gün devam edecektir. Hak ve hakikatin çekirdeği çoktan toprağı çatlatıp çıkmış, her geçen gün gürbüzleşmekte, göz alıcı bir ihtişama kavuşmaktadır. Müslümanlar, ellerini gevşettikleri İslamiyet’in özüne döndükçe bu gelişme kaçınılmaz olacaktır. 

Zira, Muhakemat’ın Mukaddeme’sinde Üstad Bediüzzaman, Müslümanların mağlubiyetinin sebeplerini izah ederken şöyle diyor: “İslamiyet’in mağz ve lübbünü (özünü) terk ederek kışrına ve zahirine (kabuğuna) vakf-ı nazar ettik ve aldandık ve su-i fehim ve su-i edeple İslamiyet’in hakkını ve müstahak olduğu hürmeti ifa edemedik. Ta o da bizden nefret ederek evham ve hayalatın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. Hem de hakkı var. Zira İsrailiyatı esaslarına, hikâyeleri akidelerine, mecazları hakikatlerine karıştırıp kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dip için zillet ve sefalet içinde bıraktı!

Bediüzzaman, Müslümanların zillet ve mağlubiyetlerinin sebeplerini böylece ortaya koyduktan sonra çareyi şu cümlelerle gösteriyor: “Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir. Öyleyse ey ihvan-ı müslimin! Geliniz, ona tarziye vereceğiz (ondan özür dileyeceğiz). El birliğiyle dest-i sadakati (sadakat elini) uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü’l-metinine (kopmaz ipine) sarılacağız.’’

Bir asır önce yapılan bu teşhis ve ikazlardan sonra giderek Müslümanlar özüne dönmekte ve hakikat-ı İslamiyet’ten özür dileyerek onun hablü’l-metinine daha sıkı sarılmaya çalışmaktadırlar.

Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar İslam’dan ellerini gevşettikçe gerilemiş, İslam’a sımsıkı sarıldıkça terakki etmişlerdir. Diğer din mensuplarının durumu bunun tam tersidir. Onların tahrif edilmiş batıl dinlerine sarıldıkça gerilemiş, ondan uzaklaştıkça da ilerlemişlerdir. Fransız İhtilali öncesi ve sonrası buna delildir.

Kur’an hükmedecek

Evet, hak ve batıl mücadelesi Hz. Âdem’den başlayıp, kıyamete kadar devam edecektir. Tarihin akışı içinde hak ve batılın en yoğun mücadelesine sahne olan asır, hiç şüphesiz ki, geçirdiğimiz yirminci asırdır. Bu felaket ve helaket asrının adamı Bediüzzaman, “İtikadım ve yakinimdir ki, hak, toprakta gizlenmiş olsa bile neşv ü nema bulacaktır. Taraftar ve mültezimleri az ve zayıf olsalar bile muzaffer olacaklardır” diyor.

Bunu Allah’a olan imanı kadar kesin bir dille ifade ettikten sonra, “İstikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hâkim-i mutlak olacak yalnız, hakikat-ı İslamiyet’tir. Evet, istikbalin saadet sarayında taht kurup oturacak olan hakikat ve marifet yalnız İslamiyet olacaktır” diyor. Çünkü akıl ve fennin hükmedeceği istikbalde, bütün hükümlerini akla ve ilme tespit ettiren Kur’an hükmedecek. Bu, iki kere iki dört eder kat’iyetinde bir gerçeğin ifadesidir.    

Tarih boyunca Müslümanların başına gelen felaketler, dalgalanmalar ve karışıklıklar, dinlerine sarılmalarına ve kendilerine dönmelerine ve hakkın kuvvet bulmasına sebep olmuştur. Zira “Hak yumruklandıkça kuvvet bulur!” Yer altında kalan çekirdek, önce karanlık toprağın darbesine maruz kalır, sonra yağmurun darbesine uğrar. Gün yüzüne çıktığında bir de güneşin darbesini yer. Tıpkı bunun gibi zalimlerin darbelerine maruz kalan hakikat kuvvet bulur. Mazlumlardan yükselen ah vah’lar ise rahmet-i bulut teşkil eder. Böylece hakkın neşv ü neması için bütün şartlar yerine gelir ve artık inkişafı engellenemez olur.

İşte bugün İslam dünyasındaki inkılabat ve ızdırabatın sebep ve sonuçlarına bu açıdan baktığımda bu işlerin sonu âdetullah kanunları kadar kesindir. Her geçen gün dünyada İslamî yükseliş, düşmanların kin ve gayzını artırmaya devam edecektir.

İhsan Atsoy

MoralDunyasi.com

Youtube’da Sesli ve Görüntülü Risale-i Nur

Risale-i Nur’un çeşitli teknoloji ortamlarında yayınlanan versiyonlarına bir yenisi daha eklendi. Popüler video paylaşım sitesi Youtube’da Risale-i Nur Külliyatı sesli ve metinli video olarak yayınlanmaya başladı.

İhsan Atasoy’un okuyuşu ile Risale-i Nur Külliyatından metinlerin takip edilebildiği videolar, geleneksel takipli derslerin internet ortamındaki bir yansımasını oluşturuyor. Külliyat’ın tamamının aktarılması için çalışmalar devam ederken, 40 saati aşkın ders halihazırda Youtube’da yayınlanıyor.

Risale Haber