Etiket arşivi: iletişim

Müfritane İrtibat

İrtibat konusunda muhatabımızı iyi tanımak iletişimin hedefini bulmasına yardımcı olur. Onu fizikî yönden tanımanın yanında psikolojik yönden tanımak, sevgileri, korkuları, ilgileri, meyilleri  nelerdir? Zevk ve haz duyduğu noktalar nelerdir? Seviyesi hangi mertebededir? Kültürel  ve sosyal faaliyetleri var mıdır? Nelerdir? İşin teorisinde mi kalıyor? Ve uygulayıcı mıdır? Çevreci midir? Çevreyi emanet olarak algılıyor mu? Kendisini ne görüyor? Çevresindekilere alakası ne konumda? Hürmet gördüğü kimselere hürmet gösterebiliyor mu? Yoksa bu konularda tek taraflı mı hareket ediyor? Arkadaşları kimlerdir? Onların sıraladığımız özellikleri nelerdir? Yaşının insanı mıdır?

Yukarıdaki sorular uzar gider. Uzar gider ama bir sonuca varır. Sonuç ise muhatabımız ile sağlıklı bir diyaloğ kurmanın neticesini, meyvesini verir.

Muhabere kurulduktan sonra maksat hasıl olur mu? Ama henüz iş bitmedi. Acele etmeyiniz. Çünkü önemli olan bundan sonrasıdır. Bunca gayretlere rağmen ihya edip, tesis ettiğiniz haberleşmenin devamlı olmasını arzu etmemizden daha tabii ne var ki?

Bunda ölçü ise; tesbit ve tesis edilen bir irtibatın devamı için karşılıklı vazife ve vecibelerin yapılmasıdır. Her iki taraf bu neticenin kolay elde edilmediğini yeniden hatırlayarak bu köprüyü değil yıkmak, mümkün ise devamlı bakımını yapmak cehdi ve heyecanı içerisinde olmalıdır.

Sonrası ne olacak diyeceksiniz? Siz “Hayvanların koklaşa koklaşa, insanların ise konuşa konuşa anlaştıklarını hatırlıyorsunuz. Azamî derecede irtibatın bu noktadan fevkalade ehemmiyeti vardır. Zira insan çevreye tesir ettiği gibi çevrenin de tesirinde kalabiliyor. Şevk ve heyecan, irtibat ile doğrudan alakalıdır. Şevk hayatın bineği ise, irtibat da şevkin muharrikidir, harekete getiricisidir.

Hayat ile doğrudan alâkalı olan irtibat günümüzde eskisi gibi fıtrî ve yüzyüze, canlı olmakdan ziyade haberleşme vasıtaları ile yapılmaktadır. Esasında bizzat görüşmek, kucaklaşmak, hasreti, sıcaklığı ile hissetmek gibi tabii bir şekil yerine makinaların soğukluğunun içerisinde kurulmasına ve yaşanmasına çalışmak ne kadar verimlidir acaba? Sohbetin orta yerinde içilen çaylı muhabbet, internet sohbetlerine her zaman fark atmaya devam ediyor. Bu sohbetler kablolu değil kalbî ve kavlîdir.

Birbirini sevenlerin arasındaki irtibat, taraflara sayılamayacak kadar faydalar sağlar. Ama arada hasıl olan uhuvvet ve muhabbet elbette bu faydalardan yüksek ve muallâdır. Lütfen kendi elimizle yaptığımız binayı yine kendi elimizle yıkmak hatasından vazgeçelim. Kendimize saygımız olsun.Toplumu meydana getiren ailenin ve onun da ferdleri arasındaki, insanların arasındaki diyaloğun sağlıklı olması ile sağlıklı ve huzurlu bir toplum ortaya çıkar           

İrtibat; muhabbeti, muhabbet ise uhuvvet ve huzuru netice verir.

Mehmet Çetin

mehmetcetin.de

25.04.1995- İzmir

Yetişkinler ergenleri niçin anlayamıyor?

Ergenlik çağının en önemli çabası kimlik arayışıdır. Ergenin, kişilik özelliklerinin farkına varması, bu özelliklerin gerçekleşmesini engelleyen her türlü olumsuz şartlarla mücadeleye girişmesi kimlik arayışı olarak isimlendirilmektedir. Başarılı olduğu sürece özgüveni artar, kendisini değerli hisseder. Başarısızlığa uğradığı veya engellendiği zaman hırçınlaşır, saldırgan davranışlarda bulunur. Ergenin yeteneklerini keşfetmesi, başkalarından farklı olduğunu görmesi için ailenin dışına çıkması gerekmektedir. Anne-babanın verdikleri ona yetmez. Bu dışarıya yönelişe bağımsızlık isteği diyoruz. Anne-baba çoğu zaman gencin bağımsızlık isteğini aileden kopma ve başkaldırma olarak değerlendirir.

Kendisini ergenin anne ve babası olmaya hazırlamayan ailelerde iletişim sorunları ve çatışmalar ortaya çıkmaya başlar. Ülkemizde çocukları ders notlarıyla, çözdükleri test sayısıyla ve deneme sınavlarından aldıkları puanlarla değerlendirme gibi hatalı ve haksız bir yaklaşım vardır. Ders notları ve okul başarısı ergeni değerlendirmede tek ölçü olmamalıdır.

Okul başarısı konusunda elinden geleni yapan ve kendisine de zaman ayıran ergenlerin, bütün günü okul, dershane ve ev üçgeni arasında geçen, ders çalışmanın dışında sosyal bir aktivitesi olmayan ergenlere kıyasla ileri yaşlarda iş ve aile hayatında daha başarılı oldukları görülmektedir. Kendisiyle barışık, arkadaşlarıyla ve ailesiyle geçimli, öğretmenlerine ve büyüklere karşı saygılı, müzik, spor, resim ve edebiyat gibi faydalı ve geliştirici hobileri olan ergenler daha uyumlu ve daha mutludur.

Ergenin korkusu

Ergen, anne-baba ile birlikteyken “yine nasihat etmeye ve akıl vermeye başlayacaklar” diye endişe ve korku duymaya başlar. Ancak korkmuş ve tedirgin bir görüntü vermez, çünkü o hislerini sadece anne ve babasından gizlemez, kendisinden bile gizler. Korkusunu belli etmemek için soğukkanlı ve kayıtsız görünmeye çalışır. Soğukkanlılık ve ilgisizlik korku ve şüpheleri gizleyen birer maskedir.

Anne-baba, ergenin içindeki korkuyu ve şüpheyi kendi içinde hissettiği ve bunların kendi korku ve şüphesi olduğunu zannettiği vakit kendini korumaya alır ve kendini savunma gereği duyar. Ergen de anne ve babanın korkusunu ve endişesini hisseder ve kendini korumaya alır. Böylece anne-baba ile ergen arasında kısır bir güç savaşı döngüsü başlar.

Mutlu aileler hep birbirlerine benzer. Mutsuz ailelerin ise mutsuzlukları farklı ve kendilerine özgüdür. Aile yaşayan, kimliği ve kuralları olan, üyelerinin huzurunu ve mutluluğunu sağlayan bir kurumdur. Aile küçüldükçe yerine getirmesi gereken görevlerde aksamalar meydana gelir. Sanayileşmeyle birlikte insan işgücünün yerini makine gücünün alması sonucu geniş ailenin yerini anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aileler almaya başladı. Dahası son yıllarda boşanmaların artması sonucu anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile de parçalanmakta, çocuklar tek ebeveynle yaşamak zorunda kalmaktadır. Ergenin sorunlarını anlayabilmek için onu ailesiyle birlikte değerlendirmemiz gerekir. Ergeni ailesinden soyutlayarak incelemek bizi yanlış değerlendirmelere götürebilir.

Ergenle iletişim hataları

Ergenin kendisini dinlemediğinden yakınan anne-babalar dinleme konusunda ona iyi örnek olmamışlar demektir. Çocuklar dinlemesini de ailede öğrenirler. Anne-babalara “Eğer siz çocuklarınızı dinlerseniz onlar da sizi dinleyeceklerdir” dediğimde; “Ama hocam, biz tabii ki onu dinlemek istiyoruz; ama o anlatmıyor” diye kendilerini savunurlar. O zaman birlikte şu sorunun cevabını ararız: “Çocuklar neden anlatmazlar?”

Anne-baba ergenle iletişim halinde iken birdenbire ergenin sustuğunu, diyalogun sona erdiğini, ergenin daha fazla konuşmak istemediğini fark eder. Eğer anne-baba ısrar etmesine rağmen ergen konuşmak istemiyorsa, anne-baba iletişimin sürmesine engel olan hatalı bir dil kullanmış demektir. Bu hatalı dile psikolojide “iletişim engeli” diyoruz.

Ergenin dünyasında ailesiyle olan iletişimi büyük önem taşır. Büyüklerin konuştuğu, küçüklerin dinlemek zorunda kaldığı, küçüklerin söze karışmasının (fikrini beyan etmesinin) saygısızlık ve ayıp sayıldığı ailelerde sağlıklı bir diyalog yoktur. Eleştirilen ergenin cevap vermesi halinde “Utanmadan bir de cevap veriyor!” diye azarlanan ailelerde diyalog yoktur, monolog vardır. Ergen eleştiri almamak için duygularını saklamayı tercih eder.

Ergenin davranışlarında çoğu zaman mantığa meydan okuyan bir yaklaşım vardır. Onun için ergenin davranışlarında mantık aranmaz. Efendimizin (a.s.m.) “Gençlik delilikten bir şubedir” hadisi bu gerçeği çok güzel anlatmaktadır. Yetişkin mantığı ile düşünerek ergeni anlayamayız. Mantık dışı davranışlar mantık kullanılarak anlaşılmaz. Anne-baba, ergenin saçma gibi gelen bir davranışını anlayabilmesi için, mantığını bir yana bırakıp kendisini ergenin yerine koyması (empati yapması) gerekir. Ancak o zaman kızmadan, bağırmadan ve eleştirmeden ergeni dinlemek mümkün olabilir.

Ergenin temel davranış biçimleri

Eğer anne-baba, ergenlik psikolojisi hakkında bilgi sahibi olursa, aşağıda sıralayacağımız değişimlerin normal olduğunu kabul edecek, anlayış ve sabır gösterecek, ergenle çatışmaya girmeden sorunların üstesinden gelmeye çalışacaktır. Hazırlıksız yakalanan anne-babaların şikâyet konusu ettiği ergenin temel davranış biçimlerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

· Tedirgin ve güvensizdir. Kendisinden bekleneni yapamayacağına inanır.

· Çabuk sevinir, çabuk üzülür, olmayacak şeylere sinirlenir, bağırır çağırır. Ne zaman nasıl tepki göstereceği kestirilemez.

· Kuruntuludur, incir çekirdeğini doldurmayacak konuları problem yapar.

· Yalnız kalmayı tercih eder. Ev etkinliklerine katılmak istemez.

· Süse ve giyime meraklıdır. Saatlerce aynanın karşısından ayrılmaz.

· Erkeklerin ayakkabıları ilk alındığı zamanki boyasıyla durduğu halde saçlar en son modaya göre kesilir.

· Bir sivilce ile saatlerce uğraşır, sinirlenir, ağlar.

· Boyu, kilosu, görünüşü aşırı önem kazanır.

· Ailelere tuhaf gelen müzikler en yüksek sesle dinlenir.

· Odasının duvarları tuhaf posterlerle kaplıdır.

· Gizli servis bürosuymuş gibi odasına kimsenin girmesini istemez.

· Uzun düşler kurar, şiirler yazar, günlük tutar, ama aileden kimsenin okumasına izin vermez.

· Her fırsatta ailesini eleştirir. Yaşam biçimlerini, giyimlerini, konuşmalarını ve davranışlarını beğenmez. Onları geri kafalı bulur.

· Uyarılara kulak asmaz. İnadına anne-babaya ters gelen şeyler yapmaktan zevk alır gibidir.

· Ergenlik dergilerinden veya kitaplarından ödünç aldığı görüş ve fikirleri kendi görüşüymüş gibi savunur, anne-baba ile tartışmaya girer.

· Kendine model olarak aldığı ses ve sinema sanatçıları gibi giyinir, onlar gibi konuşur ve davranır. Ancak beğendiği sanatçılar kısa sürede değişir.

Anne-babaların ergen hakkında şikâyetleri

Ergenin temel davranış biçimlerinin normal olduğunu bilmeyen, bir başka ifade ile kendilerini ergen çocuğun anne ve babası olarak hazırlamayan anne-babalar ergenle çatışma yaşamaktan kurtulamazlar. Çatışmanın kendi tutumlarından kaynaklandığını kabul etmeyen anne-babalar zamanı, kötü arkadaşı, medyayı, okulu ve nihayet ergeni suçlayarak kendilerini savunurlar. Ergen çocuklarıyla sorun yaşayan ve bize danışmaya gelen anne-babaları dinlediğimizde şu şikâyetlerde bulundukları görülmektedir:

· Eskiden söz dinleyen bir çocuktu. Şimdi en küçük bir söze alınıp sinirleniyor.

· Şen-şakrak bir çocuktu, bu sıralar çok durgunlaştı. Derdini bize açmıyor.

· Her istediğinin alınmasını istiyor, yoktan anlamıyor. Markaya ve modaya önem veriyor.

· Eskiden hiç yalan söylemezdi. Şimdi sıkıştıkça yalan söylüyor.

· Sorumluluk duygusu azaldı, okul başarısı düştü.

· Çok hırçınlaştı, isteklerini yapmak zorundaymışız gibi sert bir dille söylüyor.

· Kardeşleriyle arası iyi değil, onları dövüyor, araya girmemize kızıyor.

· Çok asileşti, her sözümüze ters cevap veriyor. Başına buyruk olmak istiyor.

· Bizi beğenmiyor, bizimle bir yere çıkmak istemiyor.

· Durgunlaştı, dalgınlaştı, unutkan ve sakar bir çocuk oldu.

· Pasaklı bir çocuk oldu. Odası ve eşyaları çok dağınık.

· Yüksek sesle müzik dinliyor.

· Çok harçlık istiyor, cebinde para tutmuyor, verdiğimizi bir günde harcıyor.

· Bizi dinlemiyor. Arkadaşlarının çok etkisinde kalıyor, onlara laf söylettirmiyor.

· Üzerine gittiğimiz zaman evden kaçacağını söyleyip bizi tehdit ediyor.

Ergenlerin anne-babaları hakkında şikâyetleri

Ergenliğe geçişte yaşayacağı fizyolojik ve psikolojik değişiklikler konusunda bilgisi olmayan, duygularını yönetmeyi bilmeyen, okul başarısı konusunda sık eleştiri alan çocuklar ergenliğe geçişte anne-babasıyla iletişim kurmada sıkıntı yaşamaktadır. Danışma sırasında kendilerini dinlediğimiz ergenlerin yaşadıkları sıkıntıları şöyle dile getirdikleri görülmektedir:

· Bana neler oluyor bilmiyorum. Bedenimde, duygularımda ve ruhumda çok şeyler değişiyor.

· Kendi kendime çalışacağıma söz veriyorum, ama çalışamıyorum.

· Kendimi çok kötü hissediyorum. Havada yürüyor gibiyim. Korkuyorum. Ne istediğimi bilmiyorum.

· Annem babam beni hiç sevmiyor. Her sözüm ve davranışım onlara batıyor.

· Annem babam hiçbir şeyimi beğenmezler. Yaptığım her işte mutlaka bir yanlış bulurlar.

· Evde çocuk muamelesi görmekten bıktım. Ne zaman bir yanlış yapsam, “Kocaman adam oldun” diyorlar. Ama ne zaman bir istekte bulunsam, “Sen daha çocuksun” diyorlar.

· Her şeyime karışıyorlar. Telefonlarımı dinliyorlar, odama izinsiz giriyorlar, ceplerimi karıştırıyorlar, günlüğümü bile okuyorlar.

· Anneme babama kişisel sorunlarımı açamıyorum. Beni suçlayacaklarından korkuyorum. Bu yüzden zayıf not aldığım zaman söylemiyorum.

· Beni en çok kızdıran şey annemin veya babamın, “Biz senin yaşında iken…” diye başlayan uzun nutukları.

· Bizim evde büyükler eleştirilemez. Onlar her zaman haklıdır. Büyüdüğümü bir türlü kabul etmiyorlar. Ben bu evde yaşadıkça hep çocuk kalacağım.

· Şimdiye kadar annemden babamdan habersiz bir şey yapmadım, ama bir erkek/kız (karşı cins) arkadaşım olduğunu söylemeye cesaret edemiyorum. Bu da beni çok üzüyor, suçluluk duyuyorum.

· Öğretmenlerime, anneme ve babama duygularımı açamıyorum, çünkü onlara güvenmiyorum.

· Annem babam benim için yaptıkları fedakârlıkları sayıp döküyorlar. Bu da beni çok üzüyor. Onlara layık bir çocuk olamıyorum. Yaşamak bana çok sıkıcı geliyor.

Ali Çankırılı

Moral Dünyası Dergisi

Gizli Dürtüler Ve İletişim Engelleri!

İçinde yaşadığımız sorunların “iletişim” sorunlarından kaynaklandığını yazıp durdum. Şimdi de gelin biraz iyi iletişim ve engellerinden söz edeyim.

İyi iletişim kuramamanın, yalnızlaşmanın, sürekli insanları kırarak yaşamanın nedenleri kişinin bile farkında olmadığı gizli dürtülerdir.

Bazı insanların ne hakkında ne kadar konuşurlarsa konuşsunlar aslında hep gizli bir gündemleri vardır, hep aynı şeyi hedef alırlar, hep aynı şeyden söz ederler. Asıl gündemleri akıllı, iyi, suçsuz ve incinmez olduklarını tekrar tekrar ortaya koymaktır.

Eric Berne 1970’lerde geliştirdiği 1985 yılında mükemmelleştirdiği İnsan Oyunları kitabında, gizli dürtülerin kendilerini iyi hissetmeyen insanların psikolojik savunma mekanizmaları olduğunu söyler ve 8 gizli gündemi şöyle sıralar:

1. Ben iyiyim: Bütün öykülerin kahramanı o kişidir. Öyküleri hep “Ben iyiyim, ben dürüstüm, ben çalışkanım, ben başarılıyım, ben güçlüyüm, ben sadığım, ben cömertim, ben, ben, ben” diye biter.

Sakıncası: Yalnızlaşma ve insanlara bıkkınlık verme.

2. Ben iyiyim, sen değilsin: Bu gündemde kişi, kendinin iyi olduğunu, diğer herkesin ne kadar kötü olduğunu göstererek kanıtlar. Kişi sürekli “Herkes aptal, yeteneksiz, bencil, mantıksız, tembel, korkak, duyarsız ama ben değilim” demeye çalışır.

Sakıncası: Benlik saygısı şişer ancak çevresi kendisini küçümsenmiş hisseder bu nedenle de kendilerini savunacak manevralar içine girer.

3. Sen İyisin, ben değilim: Bunun en basit biçimi yağcılıktır. Akıllı, güçlü, güzel insanlara duyulan hayranlık daha karmaşık biçimlerinde kendini bulur. Öfkeden ve yüksek beklentilerden kaçınmak için de kişi kendini aşağılayıp, karşıdakini yüceltebilir.

Sakıncası: Sürekli kendini küçük görmek sonunda depresyona yol açar.

4. Çaresizim, acı çekiyorum: Yeni çözümleri saf dışı bırakmak ya da aksi halde önemli bir karar vermeyi gerektirecek bir durumu kabullenmemek için idealdir. “Sinirliyim, hastayım, kendimle boğuşuyorum” ifadeleri değişime direnmekten kaynaklanır.

Sakıncası: Kişilerle belki kısa dönemde bir sempati bağı kurar ama bir süre sonra kişi değişimden yana olmadığına kendi de inanır ve kendini statükoya kaptırır. Ayrıca uzun sürede diğerlerinin güvenini kaybeder.

5. Ben suçsuzum:
 Başkalarını suçlayarak kişi kendini güvence altına alır.

Sakıncası: Hatayı kendisinde bulmadığı için aynı hataları yapıp sürekli insanları kırmak ve huzursuzluk içinde yaşamak.

6. Kırılganım: “Beni incitme, zamanında çok yara aldım” diyerek sürekli konuların üstünü kapatma.

Sakıncası: Bir türlü çözülemeyen ve halının altına süpürülen sorunlar ve ikiyüzlü bir yaşam.

7. Ben güçlüyüm: Duruş ve konuşmayla “Üzerime gelme saldırma, seni doğrarım” mesajı vermek. Aslında amaç çok kırılgan olan benlik saygısını korumaktır.

Sakıncası: Kişi hiçbir zaman özgüveniyle yüzleşemediği için içi boş bir külhanbeylik içinde tartışmaların odağı olmaya devam eder.

8. Ben her şeyi bilirim: Amaç sohbet değil sürekli en çok bildiğini kanıtlamaktır. Sürekli “öğretmen” şeklinde dolaşıp karşıya “parmak sallar.” Asıl işlevi bir şey bilmediği ya da başarılı olmadığı için duyacağı utancı önceden engellemektir.

Sakıncası: Korkutulabilecek genç insanları korkutarak itaate zorlarsınız. Ancak onlar bile zamanla yaşıtlarınız gibi dinlenilmediklerini ve takdir edilmediklerini görünce dinlemeyi bırakırlar. Kimse böyle bir kişiyle, bir insanla uzun süre iyi iletişimde olamaz.

Yukarıdaki güdülerin tamamının “uyum sağlayıcı” olduğuna şüphe yoktur. Ancak oynadığınız oyunlar sizi diğerlerinden yalıtır. Bir süre sonra kendinizi tanıyamaz hale gelir, kendinizi olduğu gibi kabullenemediğiniz için de oyunlarla yaşamaya devam edersiniz. Güdülerinizin farkına vardığınızda karar sizindir: Dürüst yaşamak ya da yalanla yaşamak!

Ali Atıf BİR

Bugün

Evlilikten Boşanmaya Giden Sürecin Anatomisi..

DÜNYAYA GELME VE GELİŞME

Her biri bir yerde dünyaya gelen insanlar zamanla büyür. Büyüyünce bilgileri artar, birçok konuda beklentileri oluşur, pek çok şeyleri gibi hormonları da hızla gelişir. Bu değişim tipik olarak romantik ve cinsel duygularda uyanma, sonra da karşı cinse yönelme şeklinde görülür.

DEĞİŞME VE HAREKETE GEÇME SAFHASI

Derken, karşı cinse yönelen bu cinsel ve sevgi türü duygular kişileri içten içe sıkıştırır, durur. Ayrıca, dünyaya geldiğinde ham olduğu halde genç ve yetişkin olmakla pişmiş, bundan sonra da “yanmaları” istenen bu kişiler dışarıdan “yaşın geldi, ev bark kurmanın zamanı geçiyor, şu kız nasıl” türü sosyal telkinlerle de beslenir, yuva kurmaya karşı istekli ve motive bir hale getirilmeye çalışılır. Tüm bu sayiklerin tesiriyle kişiler birçok gereksinimin en meşru, en kabul edilir biçimde karşılanacağına inandıkları evlilik gibi mühim bir kurumun çatısını örme yönünde hızla harekete geçmeye başlarlar.

TATLI TELAŞ EVRESİ

Bir zamanlar tıpkı kendileri gibi olan nice çiftin şimdilerde mahkeme koridorlarında, yıllarca üstünde karşılıklı çay içtikleri sandalyenin bacaklarını bile “üçü bana biri sana” diyerek paylaşmaya çalıştıkları bir ortamda hızla koltuk, kanepe seçme, nişan davetiyeleri belirleme gibi işlerin tatlı telaşı içine girerler. En güzel sözler bu dönemde söylenir, en kibar tavırlar bu evrede yaşama geçirilir. Zaman zaman ileriye dönük nedeni belirsiz endişeler duyulsa bile her iki taraf da genelde çok şanslı olduklarını, adeta hayatlarının prens ve prenseslerini bulduklarını düşünürler.

EVLİLİĞİN İLK ZAMANLARI

…Ve beklenen an gelir, eşler dünya evine girerler, evlenirler. Erkek yüzünde tatlı bir ifadeyle dışarıda “biraz daha oyna” diyen arkadaşlarına “baba geç oldu, hanım evde” diyerek sorumlu bir eş portresi çizer. Bayan da arkadaşlarına sürekli çok mutlu olduğunu, eşinin iyi biri çıktığını anlatır, adeta kıskandırırcasına çevresine sağanaklar halinde gülücükler yağdırır.

Kadın mutfakta yemek hazırlarken ağzı mutluluktan bir karış açık vaziyette “aşkım salataya marul da koyayım mı” diye sorar; eşi ise anında “fark etmez canım, kafana göre takıl” diye cevap verir. (Görüyorsunuz, eşler ilk başlarda salatanın içine neyin konulacağını bile soracak, bu konudaki tercihi eşine bırakacak kadar duyarlı ve kibar davranabiliyorlar birbirlerine. Demek ki sorun yapı ve yapama meselesi değil. Ne oluyorsa sonradan oluyor eşlere!)

Hatta erkek salonda duramaz, kalkar ve mutfağa koşar. Eşine arkasından sımsıkı sarılır. Zaten içindeki mesudane duygularla erimek üzere olan kadın bu sımsıcak yaklaşımla iyice tükenir. Gözleri enginlere dalar, yüzündeki gülümseme daha duygusal bir hal alır. Hemen içinde, adeta pişmiş aşa su katmak üzere pusuda hazır bekleyen “keşke bu yıllarca böyle sürse” endişesi filizlenmeye başlar. Sanki birden harekete geçen bu endişeler gelecekte olacak şeylerin haberini, ipucunu veriyor gibidir.

DEDİYDİN – DEMEDİYDİN DÖNEMİ

El oğlu ve el kızı olmanın getirdiği o resmiyet ve mesafe adım adım aşılmaya başlamış, aileler evlenilen gün çıktıkları yolda çaktırmadan sona yaklaşmışlar, işin içine değilse bile kenarına – kıyısına kadar gelip çadır kurmaya başlamışlardır artık. “Kızım senin herif…, oğlum hanımına demiyon mu sen hiç…” türü telkinler ufaktan ufaktan eşlere annelik ve babalık süslü ambalajı içinde hissettirmeden servis yapılmaya başlanmıştır çoktan.

Bu sadece aile cenahındaki işleyiştir. Bir de zamanın ve yeteri kadar paylaşımın getirdiği bir başka sinsi gelişme daha yüzünü göstermeye başlamıştır, kutsal aile çatısı altında. Belki de en özel şeylerini bile defalarca paylaştıklarından olsa gerek, eşler birbirlerine ziyadesiyle alışmışlar, hatta yüz göz olmaya bile başlamışlardır. (Alıştık mı şeyini, suyunu çıkarırız nedense. O yüzden bir çok patron işçisine günboyu despot görünmek zorunda kalır. Yüzüne gülsem gelir şapkamın içine eder mazallah diye).

O nedenle aile ortamında, birbirlerine karşı o eski ilgi ve alakadan, o baş döndürücü özenden eser kalmamıştır neredeyse. Kadının, “Ahmeeeeeet, kaç defa dedim ya duymuyon mu” demesi, adamın da “Sen ye Cemile, canım istemiyor benim” şeklinde konuşması (hatta daha da ilerisi) çoktan benimsenmiştir benliklerde, farkına bile varılmadan. Tüm gelişmeler sanki haykırırcasına, “Aman Allahım, yoksa kral çıplak mıymış” ve “örten takke düşmekte, altında saklanan kel ise görünmek üzere” demektedir adeta.

KRAL ÇIPLAK VE KEL GÖRÜNDÜ EVRESİ

Başa taç edilen ve önünde bir secdeye varılmadığı kalınan kralın aslında çıplak olduğunun anlaşıldığı, o rengarenk takkenin altında saklananın ise sırma saçlar değil maalesef ki kellik olduğu gerçeğinin iyice açığa çıktığı evredir bu evre. Sevgi kılığı giydirilmiş duyguların aslında bencilce bir heves olduğu, her hevesin bir gün doyum rüzgarıyla savrulup dağılacağı gerçeği evde her şeyi tozu dumana katmış, bir bakıma köprüyü geçene kadar bin bir zorlukla bastırılan, ertelenen tutumların aylardır kıstırıldığı yatağından tam bir basınçla, adeta fışkırırcasına ayaklandığı evredir bu evre. Bu öyle tazyikli bir basınçtır ki önüne kattığı cümlelerin tonu ve rengi değişmiş; “yetti ya, olmaz ki ya, valla bitti ya, yok yürümez ya…” türü cümleler havada beşi beş kuruşa uçuşuyordur artık.

NİHAYET “AAAAHHH, AHH…” AŞAMASI

Yok ya, sevgi – mevgi yokmuş, yazıklar olsun yıllarıma” aşamasıdır bu. Bu aşamada yollar ikiye ayrılır genelde. Kimi böyle diye diye yaşamaya devam eder, gider. Kimi de kendi yolunu bir kez daha çizmek üzere harekete geçer.

SORMAK LAZIM

Niçin herkes bir zamanlar ufacık, şirin, masum bir bebekken yıllar sonra en azılı katil olabiliyor?

Bunu hangi koşullar, nasıl sağlayabiliyor?

Niçin bir ilişki başlarda salataya katılacak marulu bile soracak kadar özenli ve ilgi doluyken sonradan sandalyenin bacaklarını dahi paylaşamayacak derecede bozulabiliyor? Başta mutluluk için gerekli olan her şeyi yapabilen, yaptıkları için mutlu da olabilen çiftler bunu yıllar içinde nasıl oluyor da unutuyor, artık sürdüremeyecek bir hale gelebiliyorlar?

Bir şeyleri oradan alıp da ta buralara kadar getiren nedir, nelerdir sahi?

Aslında nedeni çok basit… Bu neden, “Hayla gelen huyla gider” sözündeki manada saklı.

Mevlana, “Ben esen bir rüzgarla gelmedim ki savrulan bir yelle bu eşikten geri döneyim” der. Birçok eş bu sözdeki manaya uygun olarak evliliğe heves yeliyle adım atıyor, bu duygunun geçip gitmesi neticesinde de (geçmeyen heves olmaz… Heves zaten gelip geçici olan duygu demektir) sudan çıkmış, susuz kalmış balığa dönüyor.

Neden?

O güne değin eşine karşı sergilediği (dikkat edin, sergilediği sürece her şey yolundandır) davranışları özüne kattığı, doğru bulduğu için yaptığı, yani içselleştirdiği kurallarının üzerine değil; çürük, yıkılmaya hazır bir zemin olan hevesinin üzerine kuruyor çünkü.

Alttan heves duygusu çekilince üstündeki doğrular duvarı da yıkılıyor. Bu duvar yıkılınca üzerine kurulu olan mutluluk ve aile saadeti evi de yerle bir oluyor haliyle.

Düşünün hadi: Trafikteki kuralara uyup uymamanızı değişmeyen gerçekler değil de gelip geçici olan hevesleriniz belirlerse ne olur?

Evlilik binasını ayakta tutan kuraları da aynı şekilde yıllar içinde içselleştirerek özünüze kattığınız kurallar (doğrular) değil de hevesiniz, yani duygularınız belirlediğinde ne olacaksa aynı şey.

Yani ikisinde de, kaza…

Birindeki öldürücü, öbüründeki yaralayıcı…

(Not: Bu kuralsızlığın bir çok nedeni olmakla beraber en önemlisi taaa çocukluk yıllarından gelenlerdir… Toplum olarak bizler çocukları kuralların öneminin idrak ettirildiği, bu kurallara uymanın özümsetildiği – alışkanlık haline getirildiği kural odaklı bir ortamda değil, daha çok duygu (doğru – yanlış bazlı değil, kızma – sevme odaklı çocuk büyütme alışkanlığımız) tonlu uygulamalarla yetiştiriyoruz.

Kuralsızlığa alışan – alıştırılan çocuklar haliyle büyüyünce evliliğinde kurallı davranmakta zorlanıyorlar. O nedenle evliliğini ancak dürtüleri elverdiği, hevesleri yettiği sürece götürebiliyorlar. Bu yüzden benzini biten arabanın yolda kalması misali hevesi bittiğinde evlilikleri de bitiyor, yarı yolda kalıyor. Bunun masum bahaneleri ise anlaşamamak, geçinememek, iletişimsizlik, kültür çatışması vs. oluyor.)

(Kendisinden bir fakülte kadar şey öğrendiğim kıymetli bir dostum, “Eşimle aramızda kültür çatışması” var diyenler için, “Kültür çatışmasıymış! Kültür mü kaldı ki çatışması kalsın. Bencilce isteklerini eşine keyfice dayat, sonra da o bunu kabul etmeyince kalk ve kültür çatışması var de.” derdi. Yeri gelmişken hoşuma giden bu mühim anekdotu da paylaşmak istedim.)

Psikolog İzzet Güllü

Kaynak: cocukaile.net

Evde kriz yönetimi: “Çocuğunuzu konuşarak ikna edin!”

Çocuklarla ve çocuklarımla hiçbir zaman kavga etmem, sert tartışmalara girmem. Hayatı onlardan daha uzun süre yaşadım, daha fazla tecrübeye sahibim. Onlardan daha çok okudum, daha çok bilgi sahibiyim. Haklı olduğum konularda onları ikna edebileceğimi biliyorum. Genellikle çocuklardan kendimizi için bir şey istemiyoruz, onların geleceği için yeteneklerini geliştirmelerini ve iyi şeyler yapmalarını diliyoruz.

Onların yapmasını istediğimiz şeyler, onlar için iyi olduğunu düşündüğümüz şeyler.

Öyle olunca haklı olduğumuz bir konuda neden çocuklarımızı ikna etme yolunu seçmeyelim?

Çocuklara değer vermek, onların mantığını ve duygularını önemsemek eğitimde çok önemli.

Prof. Jurgen Habermas, çocuklarınızın mantığına hitap edin ve konuşarak onları ikna edin, der.

Sevgili Peygamberimiz (sav), eğitim hayatı boyunca ikna metodunu kullanmış. Hem onun öğrencilerinin büyük bir kısmı, eğitim çağını geçmiş kişilerdi. Onları ikna etti ve İslam davasını onlara kabul ettirdi.

Ebû Rafi (ra) başkasına ait hurma ağacını taşlıyordu. Peygamberimiz (sav), yanına yaklaştı. Neden hurma ağacını taşladığını sordu.

Karnım aç.

Peygamberimiz(sav) çocuğu azarlama, cezalandırma, tehdit yolunu seçmedi. Onun durumunu anladıktan sonra yol gösterici şu sözleri söyledi:

Evladım yere düşen hurmaları ye.

Sonra da onu dua etti:

Allah’ım bu çocuğu karnını doyur.”

Ebû Rafi, bir daha hiç açlık hissetmediğini anlatır.

Çocuklar yanlış bir şey yapabilir. Neticede çocuk. Büyüklere düşen onlara yol göstermek ve onları tatlı bir dille uyarmak, yaptıklarının niçin yanlış olduğunu açıklamak ve en önemlisi ne yapmaları gerektiğini anlatmak. Çocukları azarlama, dövme ve cezalandırma yoluna gitmemeliyiz.

Çocuk, duygularını yönetemediği için veya bilmediği için yanlış yapabilir. Böyle durumlarda sabırla hareket etmeli, çocuğa bilmediğini öğretmeli, tatlı bir dille nasıl davranması gerektiğini anlatmalıyız.

Çocukların makul isteklerini yerine getirmeliyiz. Haram olmayan ve yapabileceğimiz isteklerini yerine getirmek bize mutluluk vermeli.

Peygamber Efendimiz (sav), bir gün Osman bin Mazun’a(ra) gitmişti. Osman’ın yanında bir çocuk vardı ve onu öpüyordu. Peygamberimiz ona, çocuk senin mi, diye sordu. O da evet, dedi.

-Onu seviyor musun ey Osman?

-Vallahi evet, ya Resulellah, onu seviyorum.

-Ona olan sevgini artırayım mı?

-Evet, anam-babam sana feda olsun!

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu:

Kim kendi neslinden küçük bir çocuğu razı ve memnun ederse Allah da kıyamet günü onu memnun ve razı eder. (Peygamber Efendimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, s.371)

Geçen hafta hikâyesini anlattığım Ali Bey kahvaltı sırasında kızı Şeyma ile ilgili bir problemi dile getirdi ve şöyle dedi:

-Araba derdi var. Onun için hafta sonu çalışıyor. İlla da araba almak istiyor. İkide bir benim arabayı istiyor. İstekleri hiç bitmiyor.

Gülümsedim. Elimi dizine koydum.

-İyi, dedim. Çocuklarımızın bizden istekleri olması iyi. Bize işleri düşüyor demektir. Ağalık vermekle efelik vurmakla olur. Bu yaştan sonra efelik yapamayız. Ağalığı kimseye kaptırmamalıyız.

Gülüştük.

Kararlı bir sesle devam ettim:

-Çocuğumuzun bizden bir şey istemesi iyidir. O bizden bir şey ister. Yapabileceğimiz bir şeyse memnuniyetle yaparız. Onların mutlu olmalarını isteriz. Onların isteğini yerine getirirken biz de onlardan neleri istediğimizi söyleriz. Böylece karşılıklı taleplerimiz olur. Çocuğumuzun bize ihtiyacı olmazsa bize bağımlılığı kalmaz.

-Farklı bir bakış açısı, dedi Ali Bey.

Çocuğumuzu ve eşimizi eleştirmemeliyiz. Onları değiştirmek istiyorsak meziyetlerini bulmalı ve takdir etmeliyiz. Biz onların gözünde değerli isek bizim takdirlerimiz onları çok mutlu eder. Bizden takdir duymak için çaba sarf ederler. Böylece biz onları beğendikçe onlar bizim beğeneceğimiz şeyleri artırır. Eleştiri sevginin zehiridir. Aile fertleri arasındaki muhabbeti yok eder.

-Araba konusunda ne diyorsunuz? Bir arabası olsun mu?

-Önemli olan dersler ve 10 yıl sonra ulaşmak istediği hedef. Hedefe varmak için takip edeceği yol haritası çok mühim.

Şeyma’ya döndüm:

-Araban olsa derslerdeki başarın artar mı?

Kızcağız, hiç düşünmeden:

-Artar, deyiverdi.

-Nasıl artar?

İzah etmekte zorluk çekti ama mutlaka bir araba almak istediği belliydi. Arkadaşlarının arabası olmalıydı. O da arkadaşları arasındaki statüsünü korumak için bir araba almak istiyordu. Cumartesi-pazar günleri bir markette iş bulmuş, çalışıyordu.

-Bu konuda karar senin. Babanla anlaşmalısın. Senin yerinde olsam derslerime öncelik verir, sınıfın en iyisi olmak için çaba harcarım. Araba almayı okul bitimine ertelerdim. Arabanın birçok masrafı olur. Benzin parası, muayene ücretleri, trafik sigortası, kasko… Ayrıca araba bakım ister. Bunlar derslerindeki başarını olumsuz yönde etkileyebilir.

-Etkilemez.

-Tahmin ederim, modeli eski bir araba alacaksın.

Başıyla onayladı:

-Ben olsam parayı biriktirir okul bitiminde daha yeni bir araba alırdım. Hem masrafı az olur hem de az problem çıkarır ama bu konu benim için öncelikli bir konu değil. Siz karar verin.

Ali Bey’e döndüm. Elimi dizine vurdum:

-Aziz dostum, çocukların istekleri yapabileceğimiz şeylerse bundan mutluluk duyarak yapmalıyız. Haram ve günah olmayan isteklerine karşı çıkmamalıyız. Arabaya binmek günah değil. Günah olmayan konularda yasakçı olmayı tavsiye etmem. Çocuk çok ısrar ediyorsa alsın, senin için önemli olan şey ne ise onu iste. Arabayı alsın ama dini sohbetleri kaçırmasın ve sınıf birincisi olmak için yarışsın.

Netice:

1. Geleceğimiz olan çocuklarımıza doğru bir yol haritası çizmeliyiz.

2. Onların duygusal kararlar alabileceğini hesaba katmalı ve duygularını önemsemeliyiz.

3. Haram ve günah olmayan isteklerine karşı çıkmamalıyız.

4. Onlar bizden kendileri için bir şey isterken biz de onlardan yeteneklerini geliştirmeleri için daha düzenli çalışmalarını istemeliyiz. 5. Asıl gelecek olan ahrete hazırlanmalarını, namaz, oruç, doğruluk, dürüstlük, ilim öğrenmek, çalışkan olmak gibi erdemleri kazanmalarını tavsiye etmeliyiz.

Beyin Vitamini: Çocuklarımızın duygularını önemsemeli, tartışmalı konularda onları ikna yolunu seçmeliyiz. Olgunluk zaman ister, eğitim zaman alır, sabırlı olmayı gerektirir. Dr. Halit Ertuğrul’un Herkesin Öğretmeni Hz. Muhammed (sav), bendenizin En Sevilen Öğretmen Hz. Muhammed(sav) isimli Nesil yayınları arasında çıkan kitapları tavsiye ederim. İletişim: 444 24 14; www.kitapyurdu.com

Ali Erkan Kavaklı / moralhaber.net