Etiket arşivi: israil

Haksızlık Karşısında Susan Dilsiz Şeytan Gibidir

İslamiyet bütün insanlığa karşı şöyle seslenmektedir: ‘Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan gibidir.’ Ve Kur’an insanlığa şu hakikatı tavsiye eylemektedir: ‘164. İçlerinden bir topluluk: “Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?” dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz). 165. Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.’ (Kur’an, 7:164-165) İşte bu sebeple Müslüman bilim adamları olarak Gazze’de devam eden Müslüman Filistinlilerin katliamına seyirci kalamazdık.

1.    İnsanlık Ailesinin Fertleri Olarak Zulme Karşı Sesimizi Yükseltmeliyiz

Ben de İslamiyet gibi inanıyorum ki, bütün insanlık bir aile gibidir. Allah’ın kulları ve Adem’in torunları olma noktasında ortak bir zemine sahibiz. Bu sebepledir ki. Hz. Peygamber 140.000 sahabenin huzurunda şu hakikatı berrak bir şekilde açıklamıştır: Ey insanlar! Allah’ınız birdir ve ilk babanız Adem de tektir. Hepiniz Adem’den gelmektesiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Birinizin diğeri üzerinde ayrıcalığı yoktur; sadece takva yani güzel ameller yapma üstünlüğü mevzubahistir.’ Bu sebepler biz Müslümanlar, ırk, din veya renk zemininde ayrımcılık yapamayız. Kimse Müslümanların anti-semitism yaptığını da iddia edemez. Biz Siyonizm’e karşıyız ve zulme karşıyız. Gazze’deki bu trajediye olan bizim ilk tepkimiz şudur: Barış ve hoşgörü dini olan İslam, insan hayatını en kıymetli varlık olarak kabul eder; ma’sum insanlara karşı yapılan tecavüz ve hücumları büyük günahlar arasında sayar. Nitekim bahsini ettiğimiz Kur’an ayeti bunu haykırmaktadır: ‘Kim bir başka canı öldürmek veya yeryüzünde anarşi çıkarmak gibi bir suçu bulunmadan haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Kim bir canının kurtuluşuna vesile olursa, bütün insanlığı ihya etmiş gibi olur. Bizim peygamberlerimiz, onlara çok açık deliller getirdiler. Ancak bütün bunlardan sonra insanlardan çoğu yine yeryüzünde aşırıya gitmiş ve zulm etmişlerdir.’ (Kur’an, 5: 32). Gerçek şu ki, Müslüman ölüme değil sadece hayata hizmet eder.

Gelin Hz. peygamber’in şu hadisi üzerinde iyice düşünelim: “Hz. Resûl (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah’ın sınırlarında duran ile bu sınırları aşan insanın durumları şuna benziyor: Bir grup insan aralarında kur’a çekerek gemiye bindiler. Kur’a sonunda bir kısmı üst kata, bir kısmı da alt kata düştü. Geminin alt katında bulunanlar su almak istediklerinde üsttekilerin yanından geçerlerdi. Dediler ki: Biz payımıza düşen yerden bir delik açsak, üstümüzdekileri de rahatsız etmemiş oluruz.

Eğer üst kattakiler, alttakileri yapmak istedikleri ile başbaşa bıraksalar hep birlikte mahvolurlar. Eğer ellerinden tutup onları engelleseler hem kendileri, hem de onlar hep birden kurtulmuş olurlar.”

Ey Dünya Ailesinin Üyeleri! Siz ve biz böyle kamil insan manasına hak kazanan bir şahs-ı maneviyi temsil ediyoruz. Bizler, bir fabrikanın çarkları gibiyiz. İnsanları bir araya getirmek mecburiyetindeyiz; yoksa dünya fabrikası tamamen kapanır ve insanlık alt üst olur.

2.    Müslümanlar olarak Tarih Boyunca Yahudilere asla fena muamelede bulunmadık

Ecdadımızın “şer’-i şerif“ dediği İslâm hukukuna göre, Müslümanlarla sulh yapan ve İslâm Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden gayr-i müslimlere “zimmî“ adı verilir. Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde ve “şer’-i şerif” ne diyorsa öyle muamele yapılır.  Yahudiler de bu hükümlere tabi idi.

Bilindiği gibi, XV. asırda Avrupa’da kölelik, insanlar arasında ayırım ve nihâyet bunların neticesi olarak engizisyon mahkemelerinin zâlim kararları kırıla gidiyordu. Avrupalılar, kendi aralarında kanlı çatışmalara girdikleri gibi, Hıristiyan olmayan milletlere karşı da tam bir savaş ilan etmişlerdi. Katoliklerin Protestanlara ve Protestanların Katoliklere hayat hakkı tanımadığı Hıristiyan Avrupa’da elbette ki Yahudilere de hayat hakkı tanımayacaklar idi. Nitekim tanımadılar da.

İslâm tarihçilerinin Endülüs ve Avrupalıların da İspanya dedikleri yarım adada Endülüs Emevilerinin kurdukları İslâm Medeniyeti sayesinde tam bir hürriyet içinde ve emân altında yaşayan diğer din mensupları arasında Yahudiler de vardı. Yahudiler de zimmî sayılıyor ve İslâm Ülkesi olan Endülüs’te huzur içinde yaşıyorlardı. Ne zaman ki, Endülüs’te bulunan Müslüman devlet 1492 tarihinde yıkıldı ve yerine tamamen Roma zihniyetine hâkim Hıristiyan kuvvetler hâkim oldu; o zaman Hıristiyanlık dışındaki din mensupları büyük bir zulme maruz kalmaya başladılar. Yahudiler de bu zulümden paylarını aldılar ve hatta vatanları olan İspanya’dan sürülmeye başlandılar. Yahudi olsalar da aslında o dönemde mazlum durumuna düşen Yahudilere bir Müslüman devlet olan Osmanlı Devleti kucak açtı. Bunu yapan da II. Bâyezid idi.

Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması, katliama maruz kalan Yahudi ve Müslümanları, gemilerle taşıyarak daha emin bölgelere ve özellikle de Yahudileri Osmanlı ülkesine getiriyorlardı. Çünkü Gırnata 1492 yılında düşünce, hem Müslümanlar ve hem de Yahudiler, büyük zulümlere maruz kalmışlardı.

İşte bu şer`î hükme dayanan Osmanlı Padişahlarından II. Bâyezid, 1492 senesi ilkbaharında İspanya’dan tardedilen Yahudileri, zimmet akdinin hükümlerine uymak şartıyla Osmanlı Ülkesinin belirli yerlerine ve özellikle de şu anda Yunanistan’da bulunan Selanik, Edirne, Ağriboz’a bağlı Livâdiye ve Tırhala çevresine yerleştirmişti (Akgündüz, Ottoman Legal Codes, v. III, pp. 393; v. VI, p. 637 et seq.; Taboos Collapse, I-II, Istanbul 1996-97, v. II, pp. 118- 133; Zeydan, Abdulkerim, Ahkam al-Dhimmiyyin wa’l-Musta’manin, Baghdad 1963, p. 22 et seq.)

Kim Osmanlı Devleti veya başka bir Müslüman tarafından bir Yahudi ferdinin öldürüldüğünü veya malının gasp edildiğini isbat edebilir? Tarihçiler şahittir ki, Avrupalılar 15ci asırda Yahudileri katledip sürgün ederken Osmanlı devleti onlara kucak açtığı gibi, Hitler ve ordusu Yahudilere katliam uygularken de Türkiye Cumhuriyeti Prof. Hırsch dahil nice Yahudi bilim adamlarına kucak açmıştı.

3.    Zulüm devam etmez, fakat küfür devam edebilir

Şu gerçeği unutmamalıyız ki, ‘Zulüm devam etmez, fakat küfür devam edebilir’. Hz. Peygamber şöyle talimat vermektedir: Zulüm işlemekten şiddetle sakınınız; zira zulüm haşir gününde büyük bir karanlıktır.’ (İmam Müslim). Bir hadis-i kudside ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Bu dünyada ve ahrette zalimden zulmünün intikamını ben alacağım. Ayrıca bir mazluma zulm edildiğini gördüğü ve o zulmü engellemeye muktedire olduğu halde yardım etmeyenden de intikamımı alacağım.’ (Tabarani). Fakat ‘11. Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. 12. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar. ‘ (Al-Baqarah 2:11-12).  ‘Nasıl ki küçük kabahatleri işleyenlerin, nahiyelerde cezaları verilir. Büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de: Ehl-i îmanın ve has dostların hükmen küçük hataları, çabuk onları temizlemek için kısmen dünyada ve sür’aten verilir. Ehl-i dalâletin cinâyetleri, o kadar büyüktür ki: Kısacık hayat-ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ-yı adalet olarak Âlem-i bekadaki Mahkeme-i Kübrâya havale edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.’ (Bedıuzzaman, Lem’alar, 10. Lem’a).

Yukarıdaki hakikatlerden açıkça görülmektedir ki, İslamiyet’in ve gerçek Müslümanların zulümle asla alakası olmamalıdır. Dünya medyası tarafından meselenin tersine gösterilmesi esef vericidir. Din namına zulüm işleyenler ile hakiki Müslümanlar ayrılmalıdırlar.

Biz Müslüman bilim adamları olarak Birleşmiş Milletler, bazı Amerikan ve Avrupalı kurumların diyalog, uyum ve demokrasi gibi güzel kelimelerine güvenmiyoruz; zira bunları söylemeye devam ettikleri halde açıkça zulümler karşısındaki suskunluklarını sürdürüyorlar.

4.    Radikalizmin ve Terörizmin Gerçek Kaynakları

1. Sırplar binlerce Müslüman kadına Bosna’da tecavüz eyledi ve binlerce masumu katl etti; Kuzey İrlanda terör faaliyetleri hala Avrupa’nın hatıralarında yaşıyor; Afrika ve Güney Amerika’da terör kol geziyor; ama hala Avrupalı ve Amerikalıların dilinde ve elinde sadece İslami terör yaftası var. Filistin’de binlerce masum çocuklar ve kadınlar tanklarla ve savaş uçaklarıyla katl ediliyorlar. Amerika Irak’ta iki milyon Müslüman katletti. Bütün bunlardan sonra soruyoruz, kimdir terörün kaynakları? Kararı siz verin.

2. Maalesef şer bir öteki şerri doğuruyor. Bazan iki taraf da mevcut uluslar arası kuralları ve mukaddes değerlerin sınırlarını aşıyorlar. Bir taraf masum halkı tanklarla ve savaş uçaklarıyla öldürüyor ve diğer taraf da İslama aykırı da olsa intihar saldırıları yapıyor. Eğer bir taraf Camileri, Birleşmiş Milletler binalarını ve yardım konvoylarını bombalıyorsa, radikalizmin kaynağı kimdir? Kararı siz verin.

3. Batı ve Amerika kendine destek olması halinde diktatörleri bile destekliyor ve bunun adı demokrasi oluyor. Ama dinine bağlı Müslümanlar demokrasi yoluyla ve meşru seçim ile iktidara gelirlerse onlar terörist oluyorlar. Allah için nedir şu demokrasi? Kararı siz verin.

Biz prensip olarak Müslümanların bu tür anarşik olaylara girmesine de şiddetle karşıyız İslamiyet masum ve korumasız insanların öldürülmesine asla müsaade etmez Şayet, bu tür katliamlar, taraflı basının ve haber kaynaklarının iddia ettikleri gibi, bazı Müslüman fertlerden sadır olursa, İslam namına ve din namına bu zalim insanları suçlu ve günahkâr ilan ederiz Zulm edenlerin, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin mutlaka caydırıcı bir ceza ile cezalandırılması gerektiğini de önemle belirtmek isteriz

Bu hadiseler karşısında, devletler ve fertler olarak şu hakikati unutmamalıyız: Siz bir gemide veya bir evde bulunsanız, sizinle beraber dokuz masum ile beraber bir cani olsa, bu gemiyi batırmaya veya o haneyi yakmaya çalışan bir adamın ne derece zulm ettiğini tahmin edersiniz Onun zalimliğini bütün aleme işittirecek derecede bağıracaksınız Hatta, bir tek masum ve onun yanında dokuz cani de olsa, yine o gemi ve ev, hiç bir adalet kanunuyla batırılamaz ve yakılamaz Aynı şey bu hadiseler için de geçerlidir

Biz bu kanlı ve vicdansız eylemleri kınarken, benzerlerini yapmanın da daha tehlikeli olduğunu hatırlatmak istiyoruz Bütün insanları bir araya getirmeye ve Allah’dan huzur ve saadet istemeye gayret edelim.

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

www.NurNet.orf

Hak ve adalet kantarında: “FİLİSTİN DRAMI”

Kur’ân-ı Kerim’de var olan dört ana esastan birinin de “adalet ve ibadet” olduğu bilinmektedir. Mutlak adalet ancak Cenab-ı Hakka mahsustur. Kulların adaleti izafîdir, görecelidir. Adaletsizlik de yine kulların işidir. Yani bu insanoğlundan her şer ve kötülük beklenebildiği ve görülebildiği gibi, adaletsizlik de insanlar tarafından işlenebilir ve işlenmektedir. Hz. Ebu Bekir (r.a) hilâfete seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada, güç ile hukuk ilişkisinin doğru ve âdil çerçevesini çizmiştir. Şöyle ki:

Güçsüz olanınız (haklı ise) hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. Güçlü olanınız (haksız ise) kendisinden hak sahibinin hakkını alıncaya kadar benim katımda güçsüzdür.“Gücün sözünü geçirdiği yerde hukuk işlemez, adalet de tesis edilmez. Gücün hukuka göre düzenlendiği yerde tek ölçü adalettir. Fatih Sultan Mehmet’in sıradan bir insan ile aynı safta muhakeme olmayı kabul etmesi, ülkede hukuk ve adaletin sözünün geçtiğini göstermeye yetmişti.Cenab-ı Hakkın adaleti iki türlü tecellî ediyor. Birisi: Hakkın hak sahiplerine tevzîidir. Herşeyi bir ölçü ve mizan içinde yerli yerine koymak şeklindedir. Yaratılan herşeye dikkatle bakıldığı zaman, her yönü ile ölçülü, dengeli ve yerli yerinde yaratıldığını görüyoruz.Allah’ın ikinci tarz adaleti ise, haksız ve zalimleri cezalandırmak sureti ile tecellî ediyor. Bunun en açık misali, geçmiş kavimlerin inkâr ve azgınlıklarına karşılık, topluca helâk edilmeleri ve birtakım günah ve kusurlara karşı dünyada musibet ve belâlara maruz kalmamız örnek olarak verilebilir. Ama yine de dünyadaki bu cezalar, suçun tam karşılığı olmadığı için, ahirette cehennem ile tamamlanacak. Yani, ikinci tarz adalet, bu dünyada tam tecellî etmiyor. Sebebi ise, ahirete havale edilmesidir. Bu da ahiretin varlığının delillerinden biri oluyor. Bugünkü İsrail devletinin, elinde bulundurduğu maddî ve siyasî gücü, teknolojiyi kendisine hasım gördüğü güçsüz ve masumları imha yolunda kullanması, yanına kâr kalmayacak, hem dünyada ve hem de ahirette akibeti vahim olacaktır.

Sırası gelmişken, 18 Kasım 2007’de İstanbul’da yapılan Bediüzzaman ve Adalet Sempozyumundan, bugünkü Filistin dramına da ışık tutacak bazı pasajlar aktarayım, müsaadenizle:

Kuvvetli, zayıfın hürriyetini ve vatanını elinden almış, geçerli söz kuvvetlinin sözü haline gelmiştir. Önderlik ve yönetim kuvvetlilerdedir; dahası uluslararası örgütler ve Güvenlik Konseyi de kuvvetlilerin elinde bulunmaktadır. Kuvvetli olan dilediği şekilde tasarruf hakkına sahip iken, zayıf bunlardan mahrum, hatta haritadan silinmekle karşı karşıya kalmaktadır.

İslâm düşünürü Bediüzzaman’ın, din ile dünyayı, siyasetle tasavvufu, ruh ile bedeni, madde ile mânâyı kardeş yaptığını görüyoruz. Dinin gerçeği de bu değil mi? Said Nursî’nin ifade ettiği gibi, adalet ancak dengeyi korumakla gerçekleşebilir. Tüm yönleriyle denge unsurunun muhafaza edilmesiyle ancak tam adalet yerini bulabilir.“(Dr. Muhammed İyaz Niyazi, Kabul Üniversitesi, Afganistan)

Kişi hak ve hürriyetlerine son derece önem veren Said Nursî’nin adalet anlayışı modern hukuk anlayışının çok fevkindedir. Ona göre bir suçsuz insanın canı tüm insanlık uğruna bile olsa heder edilemez. Bir kişinin hakkıyla tüm insanlığın hakkı arasında hiçbir fark yoktur. Nursî, ‘Masum bir kişiyi öldüren tüm insanları öldürmüş gibidir’ hükmünü kendisine şiar edinmiş ve adalet-i mahzanın yeryüzünde hakim olması için bütün bir ömrünü bu yolda harcamıştır. (Doç. Dr. Mehmet Faik Yılmaz, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Van)

Millete efendilik yapmak zulüm, hizmet etmek, hak ve adalettir. Gerçekten ‘Milletin efendisi, onlara hizmet edendir’ hadisinin sırrıyla, Kur’ân âleme gelmiş ki, istibdat, zulüm ve tahakkümü mahvetsin. (Yrd. Doç.Dr. Abdulkadir Etöz, Selçuk Üniversitesi)

Said Nursî’nin, Van dönemi sırasında yazdığı eserlerde, yöre halkının manevî mirasını ilmî ölçülere göre değerlendirdiği ve doğu bölgelerinin tarihî ve medenî geleneklerini dikkate alarak, İslâm esasları temelinde insanın manevî iyileşmesini, fikir ve düşüncelerin temizliğini ve çeşitli dinlere inanan insanların ortak bir hedef etrafında manevî olarak birleşmelerini amaçlayan yeni bir yol önermek isteği görülmektedir. Dinsizlik, insanlar arası ilişkileri yok eder.” ( Prof. Dmitri D. VASİLYEV, Rus Bilimler Akademisi Tarih Bölümü Başkanı, MOSKOVA)

İnsanlık âlemini bugün içine düştüğü adaletsizlik, nezafetsizlik ve şükürsüzlükten kurtarmak için, semavî din mensupları; insanları yaratılış ve fıtratları gereği olan ibadet ve şükre sevk etmek suretiyle; hem insanın kendisini, hem de toplumu huzur ve sükûna kavuşturmuş olacaklardır. Böylece âlem-i İslâm ve bütün dünyada, insanlığın irşadı için asrımızın Kur’ân tefsiri Risale-i Nur eserlerini kendilerine rehber edip, onları gelecek nesillere okullarda okutmaları lâzımdır. Risale-i Nur, Allah’ı isim, fiil ve sıfatlarıyla bize tanıtarak, marifetullah ve muhabbetullah dersleriyle büyük bir ruhanî lezzet veriyor; insanı kendisine ve topluma verebileceği zararlardan kurtarıyor. Rabbimiz, nasıl bugünkü insanlık âlemine rahmetiyle bahşettiği medeniyet harikalarıyla, madde âleminde yolları kısaltmış; mâneviyat âleminde de, kaynağı sadece Kur’ân-ı Azimüşşan ve hadis-i şerifler olan Risale-i Nur’u bahşederek en kısa yolu göstermiştir.”(Prof. Dr. Şahin Akkaya, Sütçü İmam Üniversitesi)

Risale-i Nur’dan şu neticeye varabiliriz: Allah’ın yoktan var ettiği fıtri kanunlar, evrensel bir özellik taşır, tek bir millete ve tek bir ülkeye münhasır kalmaz. Aksine fıtrî olduğu için bütün dünyayı ilgilendirir. Aynı zamanda o kanun bütün milletler için zaruridir. Çünkü fıtrat ve adaletin kaynağıdır. Adalet ise Allah’ın kainatta cereyan eden ilâhî sünnetlerinden ve kâinatın değirmeni etrafında dönen kapsamlı, Rabbanî, temel yasalarından birisidir. Bu adaletin ibda’ edicisi ve yaratıcısı olan Allah’tan herhangi bir şekilde gaflet; nefsi fir’avuniyete götürür.” (Mevlay Prof. Dr. Ibrahim al-Kadiri Boutchich, İsmail Ünivertesi, FAS)

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, adalet-i ilâhiyenin Rabbanî özelliklerine işaret etmeye çok özen göstermiştir. Yaratılış âleminde var olan tecellîlerini de ortaya koyarak dünyada bu esas üzerine bina edilen davranışlarla ilgili mânâları ve ahirete terettüp eden neticeleri izah etmiştir. O bunları meşiet-i ilâhiye konusunda vurgulamaktadır. Çünkü adaletiyle gökleri ve yeri var eden bir Zatın mükâfat ve cezası olması lâzım gelir. Bu mükâfat ve ceza cennet ve cehennemi iktiza eder. Bu da adalet-i ilâhiyenin mükemmel ve tam olmasından ileri gelir. Cezâ ve mükâfât ise, Allah’ın hikmet ve ölçüyle kurduğu eksiksiz, noksansız kâinatın kanunlarıyla da uyum sağlar. İşte buna Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri‚ ‘Adalet-i Mutlaka‘ adını vermektedir. “( Dr. Abdulhadi Dehhani, Cedide Üniversitesi, FAS)

İmam Nursî, ‘Cemaat için ferdin feda edilmesi’nin, tek bir insanın mizacından doğan ve onunla kaim olan bir düstur değil, adalet-i izafiyeyi takip edenler arasında sabit bir kanun ve uygulama olduğunu tesbit etmiştir. Nursî burada bu zulmün tehlikesine dikkat çekmiş ve asıl vacip olanın hastalığın aslını ortadan kaldırmak olduğuna işaret etmiştir. Bu zalim tavırda, fertler yönetim organı veya hakim güç odakları tarafından ihtiyaç halinde kullanılan birer araç seviyesine indirilmektedir; ne zaman ki bir araç seviyesine indirilen söz konusu ‘fert’ ile hedeflenen gayeye ulaşılmışsa, artık bir başkası ile değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Dolayısıyla fert feda edilecektir, ama o zalim kanun her halükârda bakidir.

“Nursî’ye göre, bu adaletsiz kanunda, suçun bilfiil ispatı değil, töhmet ve suçlama esas alınır. Ferdin, sözde cemiyetin maslahatı hesabına feda edilmesi, bir delil, ya da haricî bir işarete değil, sadece zarar verme vehmi (kuruntusu) üzerine bina edilmektedir.” ( Prof. Dr. Muhammed Abdunnebi, Cezayir Üniversitesi)

Bu tesbitleri yapan Prof. Abdunnebi, Üstadın gurbette, insanlardan ve büyük şehirlerden uzak bir şekilde yaşarken, radyo dinlemediği ve gazete okumadığı halde, hayatı ve hadiseleri çok iyi okuduğunu ve değerlendirdiğini de sözlerine eklemektedir.

Mikail Yaprak
Kaynak: Euro Nur

Üstad, Filistin ve İsrail Hakkında Ne Derdi Acaba?

Üstad’ın Şualar adlı eserinde geçen aşağıdaki mektupta ifade ettiği şu cümlelere bakalım:

“Aziz Nur kumandanı ve Kur’ân’ın hâdimi kardeşim Refet Bey,”

“Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti.”(1)

Üstad, İsrail devletinin devamının gerekçesini dini ve milli hislerden beslenmesi olarak  gösteriyor. İslam aleminin çaresizliği ise, iman zaafından ve İslam’a kafi derece sarılamamanın bir neticesidir. İslam alemi samimi bir şekilde ittifak kurabilse, İsrail’in o bölgede barınması mümkün olamazdı.

Bizim ferdi olarak yapabileceklerimiz, maalesef sınırlıdır. Müslüman Filistinli kardeşlerimize dua ve mali yardımdan başka elimizden bir şey gelmiyor.

Ama şurası muhakkak ki, her şey inceldiği yerden, zulüm ise kalınlaştığı yerden kopar. İsrail haddini aşıp zulümde çok kalınlaşıyor.

(1) bk. Şualar, On Dördüncü Şua, Muhtelif Mektuplar

Kaynak: Sorularla Risale-i Nur

İsrail’in (Yahudilerin) Filistin’e yaptığı zülümler daha ne kadar sürecek !?

Bugün İsrail’in (yahudilerin) Filistin’e yaptığı zülümler yer göğe sığmıyor. Bu nereye kadar sürecek. Allah neden yardım etmiyor?

Değerli Kardeşimiz;

Musibet kelimesi, daha çok, insana isabet eden hastalık, bela, sıkıntı gibi elem ve keder verici hâdiseler için kullanılır. Ve bunlarla insanoğlu, sabır imtihanına tabi tutulur. Bir hadis-i şeriften aldığımız müjdeye göre, lambanın sönmesiyle yeniden yanması arasında çekilen cüz’i bir sıkıntı bile günahlara kefaret oluyor. Hastalıklar, musibetler, özellikle umumî afetler, bunları sabır ve rıza ile karşılayan bir kulun manevî makamını yükseltiyorlar; kalbini safileştiriyor, ruhunu olgunlaştırıyorlar.

Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar.” Lem’alar

Her hastalık, her musibet ayrı bir sabır imtihanıdır. Bu imtihanı kaybeden insanlar, kadere itiraz etme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Kaderin ince sırlarını bilmenin insan idrakinin çok ötelerinde olduğu, Kur’an-ı Kerimde, Hz. Musa’nın(a.s.) bir kıssasıyla müminlere ders verilir. Bu kıssada Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır’ın(a.s.) seyahatlerine yer verilir. Kısaca özetleyelim:

Hz. Hızır, ilm-i ledün denilen, “hâdiselerin hikmet yönünü bilme,” hususunda İlâhî lütfa mazhar olmuş bir büyük veli, yahut bir peygamber. Hazret-i Musa (a.s.) bu zattan hikmet dersi almak ister. Hz. Hızır onun arkadaşlık teklifini, “sen benimle beraberliğe sabredemezsin” şeklinde ilginç bir gerekçe ile reddeder ve sözünü şöyle tamamlar: “(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?

Hz. Musa’nın(a.s.) “İnşallah sen beni sabreden bir kul olarak bulacaksın, senin emrine de karşı gelmem” demesi üzerine arkadaş olurlar. Hz. Hızır bu arada bir de şart koşar: “Ben bir konuda sana bilgi verinceye kadar benden hiçbir şey sorma!” Bir gemiye binerler. Hz. Hızır, gemiyi yaralamaya başlar. Hz. Musa(a.s.) dayanamayıp itiraz eder. Hz. Hızır’ın ikazı üzerine, “unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme…” diyerek özür beyan eder. Yolculuğa devam ederler. Hz. Hızır, küçük bir çocuğu öldürür. Hz. Musa, buna da itiraz eder. Hz. Hızır kendisini tekrar ikaz edince, Musa aleyhisselâm: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme” der.

Daha sonra bir köye uğrarlar, kimse onları misafir etmez. Hz. Hızır, o köyde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir eder, doğrultur. Hz. Musa, biraz da sitem karışımı bir üslupla, böyle yapmasının hikmetini sorunca, Hz. Hızır, “arkadaşlığımız burada sona eriyor; şimdi sana sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim” der.

Gemiyi yaralamasından başlar: “Zâlim bir hükümdarın sağlam gemilere el koyduğunu, gemiyi bu yüzden ayıplı kılmak istediğini söyler. Öldürdüğü çocuğun babasının salih bir zat olduğunu, çocuğun onları azgınlığa ve nankörlüğe boğmasından koktuğunu ifade eder. Duvar tamirine gelince, o duvarın altında bir hazine bulunduğunu, evdeki iki yetim çocuk büyüyünceye kadar duvarın yıkılmaması gerektiğini, onun için tamir yoluna gittiğini anlatır. Ve bütün bu işleri, kendi hevesiyle değil, İlâhî ilhamla yaptığını özellikle vurgular.

Allah kelâmında yer almış bu kıssadan almamız gereken en büyük ders şu olsa gerek: “Hz. Musa gibi büyük bir peygamber bile, hâdiselerin altında yatan İlâhî hikmetleri tam olarak bilemediğine göre, biz boşuna kendimizi yormayalım.

Beşerin iradesi dışında cereyan eden olaylara kendilerince yorumlar getirenler, bir bakıma Hz. Hızır’ı taklide kalkışmış oluyorlar. Ancak, o, bütün bunları İlâhî ilhamla söylüyordu; bunlar ise ya nefislerinin isteklerini aktarıyorlar, yahut kendi his ve heveslerine tercüman oluyorlar. Nur Külliyatında, “Ehl-i hakikat gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler” buyurulur. Hakikat ehli denilince en başta peygamberler hatıra gelir. Onlar bile gaybî şeylerden, ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bildirdiği kadarına vâkıf olabilirler. Peygamberlik görevlerini yürütürken, olayların zahirine bakar, İlâhî emirlere uygun olup olmadıklarına nazar eder, ona göre hükmederler. Hâdiselerin altında yatan bütün hikmetleri bilmeleri, bazen, bu kutsî görevlerinde aksamaya yol açabilir. Bu hikmet içindir ki, kendilerine her şeyin iç yüzü ve hikmet yönü tam olarak bildirilmemiştir.

İşte bu kıssa bunun en güzel bir örneğidir. Kıssanın ayrı bir yönü üzerinde de durmak isteriz: Seçilen üç olay âdeta birer semboldür. Birincisi “mala gelen zararları” ikincisi “cana, çoluk çocuğa, akrabalara gelen musibetleri” üçüncüsü de, “İslâm düşmanlarının dünyada nâil oldukları nimet ve ihsanları” temsil ediyor.

Muhyiddin Arabî Hazretleri, kıssada geçen üç olayla Hz. Musa’nın(a.s.) başından geçen üç olay arasında ilgi kurar. Bunlardan birisini nakledelim: Hz. Musa’yı da annesi bir sandığa koyup Nil nehrine atmıştı. Ama bu atışın “Zahiri helâk, batını necat idi”. Yani görünüşte annesi onu boğulmaya terk ediyordu. Halbuki, o böylece ölümden kurtulmuş, bununla da kalmayıp Firavunun sarayına yerleşmişti. Hz. Hızır’ın gemiyi yaralaması da böyle idi.

Hz. Hızır, Hz. Musa’ya(a.s.) “kendisiyle arkadaşlık etmeye güç yetiremeyeceğini” söylemekle ona ilk gaybî haberi de vermiş oluyordu. Bu haberini bir teselli cümlesiyle tamamlamıştı: “(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?” Bu teselli cümlesinde aynı zamanda büyük bir müjde de saklı: “Kadere itiraz etmemek şartıyla, insanoğlunun musibetler karşısında gösterdiği sabırsızlıktan dolayı ceza görmeyeceği müjdesi…

Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette aciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı…

Musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi, ‘Eyvah! Of!’ deyip, ‘Ben ne ettim ki, bu başıma geldi’ diyerek, aciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.” Mektûbat

Başta da belirttiğimiz gibi, bu kıssadan alınacak en büyük hisse, “insanın İlâhî hikmetleri ve kaderin derin sırlarını anlamadaki aczini hissetmesidir.

Ahmet Avni Konuk şöyle buyurur:

Bir abd bir belâya giriftar olunca, onun eleminden Hakk’a şikayet ederse sabrına zarar vermez. Ancak Hakk’ın gayrına şikayet etmeyip, nefsini zapt etmeli. Şikayet eden kimse, … kazaya değil makzi olan şeye razı olmamış bulunur. Halbuki bize, ‘makzi olan şeye razı olun’ diye hitab olunmadı.

Filistindeki müslümanların çektikleri sıkıntılar onların ahiretleri noktasında düşünüldüğü zaman büyük mükafatlara mazhar olacaklardır. Allahu Tealanın direk azab etmemesinin hikmetine gelince;

Bunun bir cevabı, bu dünyanın tecrübe ve imtihan yeri olması sırrında yatmaktadır. Yani eğer musibet geldiği vakit sadece zalimler ve günahkarlara isabet etse, masumlar ve günahsızlar bu musibetlerden korunsalar o zaman imtihan sırrına zıt bir durum ortaya çıkardı.

İşte imtihan gereği olarak bir musibet geldiği zaman hem iyileri hem de kötüleri beraber içine alıyor. Böylece imtihan sırrı kaybolmuyor. Eğer musibetlerde ve zulümlerde iyiler kurtulup sadece kötüler zarar görseydi, imtihan sırrı kaybolurdu. Kötüler de iyi olmak zorunda kalırlardı. Böylece Ebubekir r.a. ruhlu insanlar ile Ebucehil ruhlu insanlar aynı seviyede kalırdı. Bu açıdan bazen hiç suçu olmayan günahsız kimseler de zulme maruz kalabiliyorlar.

2- Zulmedenler yaptıklarının cezasını bu dünyada olmasa bile ebedi alemde hakkıyla çekeceklerdir. Bu bakımdan adalet yerini bulacaktır. Zulme uğrayanlar ise hem zalimlerden haklarını alacaklar, hem de suçsuz ve günahsız olduğu halde bu zulme uğramasından dolayı da Allahın lütfuna ve rahmetine mazhar olarak ebedi alemde sonsuz nimetlere gark olacaklardır. Hatta günahsız olarak böyle zulümlere maruz kalanlara ahirette durumları ve nasıl oldukları sorulacak olsa, “çok az zahmetle çok büyük mükafat aldık ve zulmedenlerin cezalarını hakkıyla aldıklarını da gördük, çok memnunuz” diyeceklerdir.

Bunların bedenlerine yapılan çirkinlikler ise sadece dünya yönüyledir. Ahirette onların hiç bir eseri olmayacaktır. Siyaha boyanmış bir çekirdek ağaç olunca, onun çekirdeğindeki siyahlık ağacın, yaprak, çiçek ve meyvelerinde olmayacağı gibi, bu dünyada değişik zulümlere uğrayan masum insanların ahiret alemlerinde hiç bir eseri ve izi kalmayacaktır.

3- Ayrıca böyle zulümlere maruz kalanların istikballeri noktasından da bir rahmet olacağı düşünülebilir. Gerek kendileri gerekse de aile, eş ve dostları açısından bir rahmet eseri olarak Allahın değişik rahmet tecellilerine mazhar olabilirler.

İşte hiç günahı olmadığı halde başına böyle zulümler gelen çocuklar ve kadınlar da kendilerine yapılan bu zulümlerden dolayı, gerek dünyada gerekse ahiret alemlerinde öyle büyük sıkıntılardan kurtulacaklar ve öyle büyük rahmetlere gark olacaklardır ki bunu anladıklarında şikayet bir tarafa çok şükredecekler ve Allahın sonsuz rahmeti karşısında memnun ve mesrur olacaklardır. Allah hiç bir kuluna zulmetmez. Kullarına zulmedenlerin cezasını ise onlara zaman tanısa bile asla ihmal etmez.

Selam ve dua ile…
Kaynak: Sorularla İslamiyet

 

PKK, İsrail ve Ergenekon Himayesinde

Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Abdulkadir Badıllı, terör olaylarında yaşanan zafiyete dikkat çekti

Güneydoğu’nun önemli kanaat önderlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Abdulkadir Badıllı, terör olaylarında yaşanan zafiyete dikkat çekti. Terörü canavar olarak değerlendiren Kürt kökenli Badıllı, yeni anayasanın baltalanmak istendiğine vurgu yaptı.

KÜRTLERİN HAKKI PKK TARAFAINDAN ENGELLENİYOR

PKK terör örgütünün kadın, çocuk demeden hunharca saldırdığını ifade eden Badıllı, terör saldırısını İsrail’in Filistin’e düzenlediği saldırılara benzetti. PKK’nın İsrail ve Ergenekon himayesinde olduğunu ileri süren Badıllı, örgüte destek veren iç ve dış güçlere karşı kapsamlı mücadele yapılması gerektiğini kaydetti.

Badıllı, PKK’nın Kürtlere bazı haklar verilmesini istemediğini dile getirdi. Saldırıların sebebini yeni anayasa hazırlıklarına bağlayan Badıllı,

“Bunların yapmak istediği şey yeni anayasayı baltalamak. Onlar Türkiye’yi zorlayacağını düşünüyorlar. Güya bir Kürdistan kuracaklar ama bunu diyemiyorlar. KCK da BDP de bunu diyemiyor. Ancak gerçek hesapları o. Anayasa hazırlıklarının ilk gününde bu hadisenin olması manidardır. Yeni anayasada Kürtlere bazı hakların verilmesini ümit ederken Kürtlere bazı hakların verilmesi PKK tarafından engelleniyor”

diye konuştu.

ASKERİYENİN İÇİNDE HAİNLER Mİ VAR?

Ordunun zafiyetlerine de değinen Badıllı, konuşmasını şu şekilde sürdürdü: “Ordunun bu kadar zafiyeti neden? Kontrolde bekleyen askerler vuruluyor, ölüyor ama saldırganlar kaçıyor, bulunamıyor. Hani insansız hava uçaklarımız vardı. Elimizde büyük bir ordu, hükümet var. Bu kadar güce rağmen neden bunlar oluyor? Ben de şüpheleniyorum. Askeriyenin içinde hain mi var? Ümit ediyorum ki öyle değildir. Eğer öyleyse Allah muhafaza buyursun, tehlikeli bir durum.”

Örgüt yandaşlarına verilen cezaların azlığını eleştiren Abdulkadir Badıllı, caydırıcı olmayan cezaların hukuk boşluğundan kaynaklandığını iddia etti. Badıllı, konuşmasını şu şekilde tamamladı: “Demokratik hukuk var ama eğer karşınızda bir canavar varsa onu temizlemek de bizim hakkımız. Onun için ben diyorum ki evvela örgüte destek veren iş ve dış kaynaklara taviz verilmemeli. 100 bin 200 bin askerle dağlar didik didik aranmalı. Mağaralara bir bir girilmeli yerle bir edilmelidir.”

Cihan