Etiket arşivi: kenan taştan

Stresi Yönetemiyoruz Çünkü

İnsan ne zaman altından kalkamayacağı bir yükün altına girmişse, altından kalkabileceği kendi yüklerini de ihmal etmiştir. Bu ihmalle başlayan süreçte ise varılan duraklardan biri her daim sıkıntı ve stres olmuştur. Çünkü insan yapması gereken yükümlülüklere sahiptir ve her yükümlülük sorumluluk bilincini beraberinde getirir. İnsan yaptıklarına mecbur olarak değil, yaptıklarından mesul olarak yaratılmıştır. Belki de imtihanın arka planında yatan en büyük sır mecbur olmakla mesul olmak arasında ki farktır. Tabi bu fark, huzurlu mu stresli mi olacağımızı da belirleyen en önemli farklardan biridir.

Stres yönetiminde en önemli unsurlardan biri insanın olaylara bakış açısıdır. Başına gelen her türlü olayı pozitif olarak yorumlayabilen ve “Bu da geçer ya Hu!” diyebilen insanlar ruh hastalıklarına daha az yakalanan insanlardır. Birçoğumuzun ihmal ettiği en önemli unsurlardan biri huzuru hep mal, mülk, şöhret gibi dış faktörlerde aramamızdır. Zira birçoğumuz mutluluğu, huzuru, başarıyı burnumuzun üstünde unuttuğumuz gözlük gibi dışarıda arıyoruz. Oysa aradığımız şey kendimizdedir. Sıkıntı ve hüzne bakış açısı pozitif olan insanlar daha kısa sürede sıkıntılarını yenebiliyorlar. Hüznün, mutluluğun arifesi olduğu gerçeği sıkıntılı zamanlarda hatırlanmalıdır. İnsan yeter ki pes etmesin çünkü her başarının öncesinde muhakkak bir sıkıntı vardır.

Huzurlu ve mutlu olmada en önemli etkenlerden biri diğeri ise niyetin saflığı ve karakterin kalitesidir. Niyetiniz düzgün değilse ve karakteriniz tam olgunlaşmamışsa başınıza olmadık işler gelir hadiste buyurulduğu gibi “Ameller niyetlere göredir.”

Stres yönetiminde kullandığımız dil kalıpları en az bakış açımız kadar önemlidir. İnsanın kullandığı olumlu ya da olumsuz dil düşünce sistemini doğrudan etkileyebilmektedir. Bunu ispatlayan sayısız deneylerden biride New York’ta yapılmıştır.  New York Eyalet Üniversitesinde yapılan bir çalışmada deneklerden “ ……………. olduğuma memnunum.” Cümlesini tamamlamalarını istemişler. Bu çalışmanın beş kez tekrarlamasından sonra, deneklerin hayattan tatmin olma duygusunda belirgin bir artış olduğunun farkına varmışlar. Bir başka denek grubuna ise “…………… olmayı isterdim.” Cümlesini tamamlamasını istemişler. Bu sefer deneklerin hayatlarından tatmin olma duygusunun azaldığını tespit etmişler.

Stres yönetiminde ümitvar olmak ve geçmişe takılmamak da önemli etkendir. Çünkü değiştiremeyeceğiniz bir geçmiş geride dururken, biçimlendirip sahip olabileceğiniz bir gelecek sizi bekliyor hangisine odaklanacağınız ise sizin elinizde.

Bütün bu yöntemleri uygulamanıza rağmen hala sıkıntıdan kurtulamıyorsanız kulaklara küpe mahiyetinde şu Hadisi Şerifi hatırlayın: “Her musibet affedilecek bir günah için gelir.”

Bu gerçeği bilen biri Mevlana gibi kaderi ile anlaşabilir. Mevlana diyor ki “Ben kaderimle konuştum. Bana dedi ki: Ben seni üzeceğim ama sen üzülme.”

Ve stres yönetimi demişken şu düsturu insanoğlu satırlardan çok sadırlara nakşetmeli: “Allah’ın kuluna vereceği en büyük bela, ne hastalık, ne fakirlik ne de makam kaybıdır. En büyük bela ondan desteğini çekmesidir. Zira Allah desteğini çekerse, kul şu dünya okyanusunda hayat gemisini yürütemez.” Bu düstur sadece dünya için değil ahiret içinde geçerlidir.

Yrd.Doç.Dr. Kenan Tastan

www.NurNet.org

Günü Değil Anı Yaşamak

“Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr Suresi)

Bir zamanlar yaşadığınız günün hesabını yapın derlerdi. Şimdilerde ise bu yaşanılan an’a indirgendi ve yaşadığınız anın hakkını vererek yaşayın, hayatınızı dolu dolu geçirin denir oldu. Öyle ya, kim garanti eder ki günün sonuna çıkacağımızı. İnsanlar günümüzde yaşadıkları anın farkına varmadan yaşar oldular. Mutlu olmayı hep bir takım şartlara ve zamanlara hasretmeye başladılar. “Hele bir şu sınavı kazanayım, bir askere gidip geleyim, şu işe bir gireyim, önce bir evleneyim…” gibi sonu gelmez beklentiler maalesef mutlu olamadan ve hayatı dolu dolu yaşayamadan bizim sonumuzu getirdi. Mutlu olmak bir takım şartlara bağlanınca da hayatımızı farkında olmadan ipotek altına almış olduk. İpotekli yaşam da bizlere mutluluk getirmedi.

Birçoğumuz, küçük yaşlardan itibaren, içinde bulunduğumuz anı yaşamamayı, bir anlamda yaşamı ertelemeyi öğrendik.

Hiç unutmuyorum bir televizyon programında Vehbi Koç, gözleri yaşararak, “Hayatım boyunca sürekli çalıştım; hiç hayatımı yaşamadım” demişti. Şimdi siz belki, “Vehbi Koç gibi zengin ve başarılı olayım, hayatımı yaşamasam da olur” diyebilirsiniz. Peki, hem Vehbi Koç gibi çalışkan ve başarılı olmaya hem da içinde bulunduğunuz anın hakkını vermeye ne dersiniz?

İnsanın içinde bulunduğu anın farkında olması ve o anın hakkını vererek yaşaması bir ayrıcalıktır. Bir düşünün yaptığınız işlerin tadını çıkararak yaşamak mı yoksa “Eyvah ben nasıl da ömrümü tüketmişim?” diyerek yaşamak mı istersiniz? Bir okuldan mezun olduktan, askerliği bitirdikten veya gençlik günlerinizin sonuna geldikten sonra “Ah ne güzel günlerdi” diye kaçırılmış güzellikleri hasretle ve esefle hatırlamak yerine, o güzel günleri yaşarken fark etmeniz mümkündür.

Simyacıda anlatılan hikâyelerden birinde, genç bir adam yaşlı kralın sarayına gider. Kral gencin eline, içinde sıvı yağ bulunan bir kaşık verir ve bu yağı dökmeden sarayını dolaşmasını ister. Genç, yağı dökmeden sarayı dolaşıp gelir. Kral gence;     “Salondaki acem halılarımı gördün mü?” diye sorar. Genç görmediğini söyler. Kral, bahçesini görüp görmediğini sorar. Genç görmediğini söyler. Kral, değerli kütüphanesini görüp görmediğini sorar. Genç yine görmediğini söyler. Bunun üzerine kral, gencin sarayı ikinci kez dolaşmasını, ancak bütün bunlara bakmasını söyler.

Genç, sarayı dolaşıp gelir. Her şeyi görmüştür ancak kaşıktaki yağı da dökülmüştür. Kral gence “Yaşamın gizi, kaşıktaki birkaç damla yağı dökmeden dünyaya bakabilmektir” şeklinde öğüt verir.

Kaşıklarımızdaki birkaç damla yağ; görevlerimizi, çevremize karşı sorumluluklarımızı sembolize ediyor. Bu örnekten yola çıkarak insanları üç gruba ayırabiliriz: Birinci grubu, kaşıktaki yağı dökmeyen, ancak dünyadan da nasibini almayan insanlar oluşturuyor. İkinci grup, anlık hazlar peşinde koşup, yağı ve kaşığı kaybedenlerden oluşuyor. Üçüncü grubu ise, Simyacıda önerilen türde yaşayanlar oluşturuyor. İsteyen herkes üçüncü gruba girebilir. Kendimizi eğitirsek, kaşıktaki yağı dökmeden dünyaya ve bu arada kendimize bakmayı öğrenebiliriz.

Unutmayın yaşamda her şeyi biriktirebilirsiniz ama zamanı biriktiremezsiniz, yaşanmadan ertelenmiş günleri ileride yaşama ihtimaliniz hiç olmayacaktır. Çünkü yaşamda geçen saniyeleriniz asla tekrarlanmayacaktır. O halde esas maharet yaşamımızı oluşturan, o tekrarı mümkün olmayan, eşsiz saniyelerin hakkını vererek yaşamaya çalışmakta…

Kenan Taştan

www.NurNet.org

Gezi Parkı’nın düşündürdükleri

Sosyolojik olaylar incelenirken genelde bireyden ve aileden yola çıkarak değerlendirme yapılır ve toplumsal ilişkiler ve örgüler buna göre değerlendirilir. “Gezi Parkı” olaylarını değerlendirirken toplumdan aileye ve bireye indirgeyerek olayları farklı bir açıdan tahlil etmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Uzun süredir belirli sebeplerle gerilen ve kendisini dışlanmış, ötekileştirilmiş hisseden toplumun bir kesimi, artık bu gerilimi kaldıramaz olunca, toplumsal patlamanın farklı bir boyutunu yaşadı Türkiye. Olaylara hangi cepheden bakarsanız farklı sebepler ve sonuçlar bulmanız mümkün, bunun farkındayım. Olayların taraflarının (hükümet ve eylemciler) yorumunu dinlediğinizde, belki her iki tarafa da hak verebilirsiniz (şiddete başvuranlar hariç.) Aynı aile içinde çıkan anlaşmazlıklarda iki tarafı da dinlediğinizde her iki tarafa da hak verebileceğiniz gibi.

Aile içi çatışmalarda problemleri çözmenin ortak paydasının adı; hoşgörüdür. Aynı toplumsal olayları çözmenin ortak paydasında adının hoşgörü olduğu gibi. Gezi parkı olayında yaşanan sürecin tamamına baktığımızda ihmal edilen temel faktörün de bu olduğunu görüyoruz. Zedelenen ve örselenen bu kavram beraberinde “ötekileşme” ve “aidiyet” duygusunun yitirilmesine kadar gidiyor. Bu tahlili yaparken işin provokasyon boyutunu göz ardı ettiğim düşünülmesin.

Bir toplum ayrışmaya başladığında ve o toplumdaki bireyler kendilerini dışlanmış hissettiklerinde ‘sosyolojik patolojiler’ oluşmaya başlar ve tedbir alınmazsa mevcut problemler kangren haline gelir. İş, meseleleri kangren haline gelmeden çözebilme, bertaraf edebilme maharetinde gizlidir. Aile içinde kangren olan ilişkileri boşanma gibi travmatik bir işlemle nihayetlendirebilirsiniz. Ama toplumsal problemlerde boşanmanın adı ve şekli tahmin edilemeyecek kadar tahripkâr olabilir. Biz ülke olarak bunu defalarca yaşadık. Yaklaşık yüz yıldır aile içi problemlerden dolayı neredeyse tatmadığımız olumsuz duygu kalmadı. Tam işi tatlıya bağlayacağız derken küçük bir kıvılcım aile fertlerini çok anlamsız ve gereksiz yere yeniden çatışma boyutuna kadar getirdi.

Yaşanılan son olaylar her insan gibi toplumlarında bir sınır, bir sabır eşiği olduğunu bizlere gösterdi. İşte o sabır eşiği aşıldığında en uysal insanın bile yapmayacağı, yapmayı aklından bile geçirmeyeceği şeyleri yapabilecek konuma geldiğini ispatladı.

Aile içinde otoriter bir babanın tavrına sevgi, saygı veya korkusundan ses çıkarmayan diğer aile bireyleri, eğer o tahammül eşiğini aşarlarsa o aile içinde çatışma ve ayrışma kaçınılmaz olacaktır. Velev ki babanın o otoriter tavrı ailenin menfaati için olsa bile.

Burada babanın (otoritenin) hatası sergilediği tavrı, koyduğu kuralların muhtevasını ve gerekçesini aile bireylerine yeterince anlatamamış ve o uyulması gereken kurallarla ilgili aile bireyleri ile yeterince istişare etmemiş olmasıdır…

Gezi Parkı olayları birden fazla bilinmeyeni olan bir denklem olarak sosyolojik olaylar hanesinde, tarihin tozlu raflarında yerini alacaktır. Çıkarılması gereken çok dersler olduğunu düşünüyorum. Derslerin sadece toplumsal olarak değil, bireysel ve ailesel olarak da çıkarılması gerektiği kanaatindeyim.

Ben kendi adıma birçok ders çıkardım işte bunlardan bazıları:

“Haklı olmanız yetmez, hakkı ifade ediş tarzınızda en az haklı olmanız kadar önemlidir.”

“Üslûbu beyan aynıyla insandır.”

“Mahkeme kadıya mülk değildir.”

Kenan Taştan / Yeni Asya

Kızı Ölen Bir Annenin Feryadı; “İntihar Etmeyi Düşünüyorduk!”

Bazı musibetler(!) vardır hayır mı şer mi olduğu sonradan anlaşılan. Önceleri büyük bir şermiş gibi algılanıp, arzın tüm genişliğine rağmen bu musibeti(!) yaşayanlara yeryüzünün dar geldiği anlar. Şahit olduğum vaka işte bu türden.

Edirne’de asistanlık yaptığım dönemlerdi. Uzmanlığımın bitmesine az kalmış, psikiyatri rotasyonunun sonlarına gelmiştim.

Kızımın sınıf öğretmeninin tek çocuğu okula giderken trafik kazası geçirmiş ve üzeri gazetelerle örtülü bir vaziyette yerde yatarken annesine haber verilmiş ve anne bunca yıl üzerine titrediği evladını o halde görünce büyük bir bunalıma girmişti. Bu olay Edirne’nin yerel gazetelerinde boy boy verilmişti. Bu olaydan sonra anne ve baba bozulan ruh sağlıklarını düzeltmek için birçok psikolog-psikiyatristte gitmelerine rağmen iyileşmenin yanı sıra daha da kötüleşmişlerdi. Durumlarının daha kötüye gitmesi üzerine bir gün kızımın öğretmeni bana kızımla haber gönderdi. Benim müsait olmam durumumda benimle acilen görüşmek istediğini kızıma söylemişti.

Kızımın öğretmeniyle çok sık olmasa da kızımın durumunu sormak için ara ara görüşürdük. Farklı dünyevi görüşlerde olmamıza ve bu konuda zaman zaman tartışmamıza rağmen, kendisinin dürüstlüğünü ve açık sözlülüğünü severdim. Bildiğim kadarıyla da, okulda tüm öğrenciler ve öğretmenler tarafından sevilen, cana yakın ve idealist bir öğretmendi. Bu özellikleri kendisine saygı ve sevgi beslememe neden olmuştu. Yaptığı işi iyi yapan, öğrencileri ve öğrencilerinin sorunlarıyla birebir ilgilenen çok müşvik bir insandı. Bu nedenle çok yoğun olmama rağmen istediği zaman mesai dışı olmak kaydıyla kendisiyle görüşebileceğimizi kızım vasıtasıyla ilettim. İki gün sonra öyle yemeği arası Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesinde beni ziyarete geldi. Onu görünce bir an çok şaşırmıştım. O hayat dolu, güler yüzlü, cana yakın kadın gitmiş, yerine avurtları çökmüş, beli bükülmüş, gözlerinin feri sönmüş, bakışları donuk biri vardı karşımda.

Kısa bir klasik hal hatır faslından sonra, lafı uzatmadan direkt olarak konuya girdi:

Doktor bey zamanınızın kısıtlı olduğunu biliyorum. Sizi öğle yemeğinizden de alıkoyduğum için özür dilerim. Fakat çok kötüyüm doktor bey, çok kötü. Kızımın trafik kazası sonucu öldüğünü biliyorsunuz. Bu nedenle uzun bir süredir psikologlara, psikiyatristlere gidiyorum ama nafile her gittiğim psikolog ‘bu doğanın kanunu bir gün elbet bizde öleceğiz…’ gibi laflar ediyor ve benim bu duruma alışmam gerektiğini söylüyor. “Her gittiğim psikiyatrist ise bana farklı farklı antidepresan ilaçlar veriyor. Ne psikologlardan ne de psikiyatristlerden fayda göremedim. Size yalvarıyorum, bana bir çıkış yolu gösterin. Çok kötüyüm doktor bey, böyle devam ederse çıldıracağım, ne olur yardım edin. Son çare olarak size geldim. Yoksa neler yapabileceğimden korkuyorum...”

Bir an karşımdaki insana kendi referanslarımı kullanarak bir şeyler anlatmayı istedim ama bu ona saygısızlık olabilirdi. Onun bu zor anından istifade edip sanki ona kendi fikirlerimi empoze etmek anlamı taşıyabilirdi. Onun için yapmayı düşündüğüm şeyden vaz geçtim.

Estağfurullah Devrim Hanım. Elimden geleni yapmaya çalışırım. İsterseniz Psikiyatri Ana Bilim Dalında görevli hocalardan biriyle konuşup sizi onunla görüştürebilirim. Ne dersiniz?”

“Prof. …… ……..’ı mı diyorsunuz?”

“Evet, o veya her hangi biri. İsterseniz tabi?”

“Ona da gittim doktor bey, ona da gittim. Bana Xanax 1 mg ve Lustral 50 mg haplarını verdi. Bu ilaçlar beni uyuşturmaktan başka bir işe yaramadı. Bu ilaçları aldıktan sonra sersem sersem gezmeye başladım o kadar. Doktor Bey siz mütedeyyin bir insansınız kızınızdan biliyorum bunu. Kendi kendime elimde olmadan sık sık şu soruyu soruyorum eğer Allah varsa, neden benim kızımı aldı, neden doktor bey neden? Dünyada bunca hırsız, uğursuz, ahlaksız varken, neden onlardan biri değil de neden benim kızımı aldı? Bu adalet mi doktor bey? Bizim kime ne zararımız var? Kızımın kime ne zararı vardı doktor bey? Neden benim kızım? Şimdi o toprak altında ne yapıyordur? Soğuk havalarda üşüyor mudur? Biliyor musunuz doktor bey soğuk havalarda “buçuk tepedeki mezarlığa” gidip onun mezarının üstünü battaniye ile örtüyorum, üşümesin diye? Geceleri şimşek çaktığı, gök gürlediği zaman uyuyamaz eşimle benim yanıma gelirdi. Şimdi şimşek çaktığında ne yapıyordur acaba? Ben kızımı ebedi olarak kaybettim doktor bey, kınalı kuzumu, selvi boylumu bir daha göremeyeceğim. Ben bu acıyla nasıl yaşarım? Hem niye yaşayayım ki? Ne için yaşayayım ki doktor bey? Ne olur bana bir çare. Beni en iyi anlaya bileceklerden biri sizsiniz. Sizin de kız evladınız var, sizde çocuk sahibisiniz…”

Acılı anne anlattıkça yüreğim parçalanıyordu. Duygularını bu kadar net bu kadar samimi olsa olsa bir anne anlatabilirdi ve benim karşımda da acılı bir anne vardı. İnancı ne olursa olsun annelerin evlatlarına besledikleri duyguların evrensel olduğuna inanırım. Dünyanın tüm annelerinin bu yüzden en saf, en karşılıksız ve en samimi duygularını, evlatlarına karşı beslediklerine inanırım. Bu yüzden anne şefkatini ölçebilen ne bir alet, ne de bir istatistiki yöntem bulunamamıştır şu dünyada. Gösterilebilir, ölçülebilir bir sevgi değildir onların sevgisi. Anne sevgisi karşılıksızdır, beklenti içermez, fıtridir, sonradan elde edilmez, samimidir, riya barındırmaz. Kısacası pazarlıksız sevgidir onların evlatlarına besledikleri sevgi. Bu yüzden de ana gibi yar olmaz. Bunu bilirim…

Devrim Hanım, sizin bakış açınızla bu kadar üzülmeniz ve kendinizi kötü hissetmeniz çok doğal. İnsan hayatta en sevdiği varlığını kaybeder ve bir daha da onu göremeyeceğine inanırsa elbette yaşamak için haklı bir neden bulamaz. Ama olaya farklı bir acıdan bakabilirseniz eğer, o zaman yaşadığınız bu sıkıntılarınız bitmese de azalır ve siz bu sıkıntılarınızın üstesinden gelebilirsiniz. Aslında…”

Bir dakika doktor bey, siz şimdi kızıma yeniden kavuşabileceğimi ama bunun benim bakış açımla mümkün olamayacağını mı ima ediyorsunuz?”

Karşımdaki insanın çok zeki olduğu belliydi. Ancak bu benim için avantajda olabilir, dezavantajda olabilirdi.

Bu büyük oranda benim yaklaşımıma bağlıydı. Avantaj olabilirdi çünkü ne demek istediğimi zorlanmadan anlayan çok zeki biri vardı karşımda. Dezavantaj da olabilirdi çünkü söyleyeceklerime çok yabancı olan ve benim inandığım referanslara inanmayan biri vardı karşımda. En ufak bir yanlış kelime veya cümlemde anlatmaya çalıştığım, vermeye çalıştığım mesajı veremeyebilirdim. Ona modern(!) psikiyatrinin yaklaşım tarzıyla çözüm aramaya çalışmamın havanda su dökmek kabilinden olacağının farkındaydım. Zaten o da bu durumdan fayda görmediğini kendisi söylüyordu. Kısa zaman içinde Edirne’de ki neredeyse tüm psikolog ve psikiyatristlere gitmişti. Hatta Edirne de gidebileceği en üst merci olan Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı hocalarından olan …… ……..’a bile muayene olmuştu.

Biraz sıkılarak, biraz da çekinerek, ona farklı bir kanaldan yaklaşmayı düşündüm. Aslında yapmaya çalıştığım şey çok riskliydi, o zaman diliminde vermeye çalışacağım örneği anlarsa ne ala idi. Çünkü bu konuda benim o an için bilgi dağarcığım bundan ibaretti. İçimden “Bismillah” diyerek başladım konuşmaya;

Devrim Hanım müsaade ederseniz bu yaşadığınız olayı ve çıkış yolunu size bir metaforla anlatmak istiyorum. Daha doğrusu size bir yer okumak istiyorum sonra bu okuduğum hikâyenin yorumunu birlikte yapabiliriz, isterseniz?”

“Tabii doktor bey.”

Devrim Hanımın bana hangi sebeple geleceğini bildiğim için kırmızı kaplı kitaplardan olan “Çocuk taziyenamesi”ni anlatan küçük kitapçığı yanıma almıştım. Onu çıkardım ve dilimin döndüğünce başladım yarı okuyup yarı anlatmaya.

“Zamanın birinde bir adam, bir zindana düşmüş. Sevimli bir çocuğu varmış ve onu da zindanda adamın yanına göndermişler. O çaresiz adam, hem kendi sıkıntısını çekiyormuş, hem de çocuğunun rahatını sağlayamadığı için, onun zahmetiyle üzülüyormuş.. Sonra merhametli bir Padişah ona bir elçi göndermiş ve adama hitaben: “Şu çocuk gerçi senin evlâdındır, fakat benim de idarem altındadır. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim” demiş. O adam çocuğunun zindandan alınıp saraya götürülmesi karşısında ağlamış, üzülmüş ve; “Benim teselli kaynağım olan evlâdımı vermeyeceğim” diye diretmiş. Ona arkadaşları: “Senin üzüntün manasızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu kirli, pis, karanlık zindan yerine; buradan daha rahat bir saraya gidecek. Eğer sen kendin için üzülüyorsan; çocuk burada kalsa, geçici şüpheli bir menfaatinle beraber, çocuğun çekeceği sıkıntılardan daha çok sıkıntı ve elem çekeceksin. Eğer padişahın sarayına gitse, sana bin menfaati var. Çünkü padişahın merhametine sebep olur, çocuğun sana şefaat eder. Padişah, onu seninle görüştürür. Elbette sizi görüşmek için çocuğunu tekrar zindana göndermeyecek, seni zindandan çıkarıp çocuğunun olduğu saraya gönderecek, çocukla görüştürecek. Ancak bunu bir şartla yapacak, padişaha emniyetin ve itaatinin olması şartıyla… Ara ara göz ucuyla Devrim Hanımın okuduğum bölümden etkilenip etkilenmediğini kontrol ediyordum. Fakat yüzünün nötr hali bunu anlamama imkan tanımıyordu. Çektiği sıkıntılardan olsa gerek, yüzünde her hangi bir duygu emaresine işaret eden mimiklere rastlamak pek mümkün değildi. Ben bu duygular içerisindeyken, okuduğum yerin izahına gelmişti sıra:

İşte bu hikâyede anlatıldığı gibi Devrim Hanım, senin gibi çocuğu ölen insanlar şöyle düşünmeli: Benim ölen çocuğum masumdur. Onu Yaratan ise çok Bağışlayıcı ve Koruyucudur. Benim sevgimden ve merhametimden, çok daha fazla çocuğumu seven ve ona merhamet eden Zat, çocuğumu yanına aldı. Dünyanın sıkıntılı, zahmetli zindanından çıkarıp Cennetin en yüksek makamına gönderdi. Çocuğuma ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne sıkıntılar çekmeye devam ederdi? …”

“Bir dakika, bir dakika, doktor bey bir dakika! Siz şimdi benim çocuğum toprak olmadı, hiçliğe, yokluğa gitmedi, onu benden daha çok seven ve koruyan birinin yanına mı gitti demek istiyorsunuz? Yani onunla tekrar görüşebileceğimi mi söylüyorsunuz?”

İçimden, “fesubhanallah” dedim. Bu örneği ben onun anladığı şekilde anlamak için defalarca okumuş, sözlük karıştırmış ve bir bilene sormuştum. Oysa daha ilk okuyuşta ne denmek istendiğini hemen anlamıştı.

Evet, aynen söylediğiniz gibi ama…”

“Yani ben çocuğumu bir daha görebilecek miyim? Onu koklayıp öpebilecek miyim doktor bey? Bütün bunları beni teselli etmek için söylemiyorsunuz değil mi?”

“Devrim Hanım heyecanınızı anlayabiliyorum ama bunları ben söylemiyorum. Bunları Aldanmaz ve aldatmaz olan, yarattığı kuluna karşı en merhametli olan, sizi de, kızınızı da, beni de yaratan âlemlerin rabbi olan Allah söylüyor. Bununla birlikte cümleye dikkat ederseniz, her ne olursa olsun sizi görüştüreceğim demiyor. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta bu. Bu kavuşmayı, bu buluşmayı bir şarta bağlıyor, bizi Yaratan.”

“O şart neydi doktor bey, kızımla yeniden görüşmenin şartı neydi?”

İsterseniz şu kısacık imgesel örneği açıklayarak başlayalım ve sonunda da sizin sorunuza cevap verelim. Burada ki zindan dünya hayatına tekabül ediyor. Zindanda çekilen sıkıntılarda dünya hayatının sıkıntılarına işaret ediyor. Padişah’ın gönderdiği adam, Peygamberimizdir. Yani Muhammed-ül Emin. İnsanların en doğru sözlüsü ve en emin olanı. Padişah ise tüm evrenin yaratıcısı, idare edicisi, kanun koyucusu ve koyduğu kanunlara uyulmasını isteyen Allah (cc). Padişahın, çocuğu zindandan alıp sarayına yerleştirmesi ve orada ki tüm nimetlerden yararlandırması ise ahiret hayatı ve cennet nimetlerine işaret ediyor. Padişahın zamanı gelince evlatla anne-babayı kavuşturması ise, çocuğun anne ve babasına şefaat ederek cennette anne babasıyla birlikte olmasına. Gelelim sizin sorduğunuz sorunun cevabına; tabi Cenab-ı Hak tüm bunları bir şarta bağlamış. O da evladı alınan anne ve babanın padişaha yani Cenabı Hakka kesin itimat ve itaat etmesi şartına. Çünkü Allah Adildir. Adaleti iş yapar, haksızlık yapmaz. Hakimdir, Tüm işleri hikmetlidir, abes iş yapmaz. Rahimdir. Kullarına rahmetiyle muamele eder, zulmetmez…”

Ben bunları anlatırken Devrim Hanımın uzaklara bir yerlere daldığının farkına varmıştım. O anlattıklarımdan ziyade anlattığım bir yere takılı kalmıştı. Bu onun her halinden belli oluyordu. Bir ara durdu ve belli belirsiz bir ses tonuyla, adeta mırıldanırcasına;

Kızımı bir daha görebileceğim demek. Ama bunun bir şartı var ha! Keşke bu söylenenler doğru olsa, keşke inanabilsem, keşke, ah keşke…”

Bir ara bir suskunluk oldu aramızda. O belli ki, anlatılanların doğruluğunun muhasebesini yapıyordu kendi içinde. Bense bu anlattıklarımla yetinmesi için dua ediyordum içimden. Bir atımlık barutum vardı ve onu kullanmıştım. Eğer üsteler ve soru sorarsa, bilimsel verilerden, modern psikiyatrik yöntemlerden başka elimde bir şey yoktu. Kısa bir süre sonra bana döndü ve;

Şu okuduğunuz kitabı nereden alabilirim? Adını ve yazarını şu kâğıda yazar mısınız?” diyerek çantasından bir kalem ve kâğıt çıkardı.

Bende okuduğum kitabı kendisine uzattım;

“Bu size hediyem olsun, buyurun!”

Kesinlikle kabul etmem, bana nerede bulacağımı söylemeniz yeterli. Zaten size yeterince yük oldum…”

“Devrim Hanım, bu kitabı almanız sizin için değil benim için önemli çünkü benim inancıma göre birine hediye verilmesi sünnettir yani peygamber efendimizin sıkça yaptığı ve tavsiye ettiği bir uygulama. Bu sayede ben bir sünneti yerine getirmiş olacağım ve karşılığında sevap kazanacağım, siz de bana bir sünneti uygulama fırsatı vermiş olacaksınız.”

“Yaa öylemi? Peki, alayım o halde! Size çok teşekkür ederim bana zaman ayırdınız. Hepsinden önemlisi yaşadığım bu ruh halini yargılamadan ve beni kınamadan dinlediniz. Çok teşekkür ederim.”

O gün Devrim Hanımdan ayrıldıktan sonra uzunca bir süre onunla görüşme fırsatımız olmadı. Benim yoğun nöbetlerim ve mesaimin de bunda etkisi olmuştu ama asıl sebep onun beni aramasını istiyordum ve nitekim öyle de oldu. Aradan yaklaşık iki buçuk ay geçmişti. Bir cumartesi günü evde otururken Devrim Hanımın eşi olduğunu öğrendiğim Haydar Bey beni telefonla aradı ve akşam çay içmeye beklediklerini söyledi. O gün akşam olmasını adeta iple çektim. Devrim Hanımın son halini çok merak ediyordum. Ara ara kızıma sorduğum soruların cevapları bana tatmin edici gelmiyordu.

Akşam olup da Devrim Hanımların kapısının zilini çaldığımda, kapıyı ilk kez gördüğüm eşi açmıştı. Haydar bey oldukça mütevazı bir şekilde beni içeri davet etti. İçeri girdiğimde gözlerinin feri gitmiş, umutsuzluktan omuzları çökmüş bir bayan yerine, gözleri ışıl ışıl parlayan, kendinden emin bir bayanla karşılaşmıştım. Devrim Hanımdaki bedensel bu olumlu değişikliğin, konuştukça ruh haline de yansıdığını görebiliyordum. Muhabbetimizin koyulaştığı ve çaylarımızı yudumladığımız biranda Devrim Hanım bana;

Doktor bey size bir şey göstermek istiyorum” dedi.

Çaylarımızı sehpaya koyduk ve oturma odasından salona hep birlikte geçtik. Salonun gayet sade ama zevkli döşendiği belliydi. Salonda ki en geniş duvarda çerçeveleri son derece kaliteli ahşaptan yapılma kızının resmi ve yanında da el yazısı ile itinalı bir şekilde yazılmış “Çocuk Taziyenamesi”ni görünce birden çok duygulandım. Bu iki çerçeve o kadar büyüktü ki salona giren kişinin ilk dikkati bunlar çekiyordu.

Doktor bey Allah sizden razı olsun size geldiğim o gün bunalımın doruk noktasındaydım, pardon doruk noktasındaydık. Eşimle birlikte intihar etmeye karar vermiştik. Stefan Zweig’i bilirsiniz, Yahudi asıllı Avusturyalı yazar. 61 yaşında karısıyla beraber intihar etmişti hani. Yaşadıkları bunalımlı hayattan çıkış yolu olarak intiharı seçmişlerdi. Bizim eşimle en sevdiğimiz yazarlardandır kendisi.

Ayrıca Sigmund Freud’dan bahsetmeme gerek yok sanırım. Meşhur Nöroloji uzmanı ve psikanalizin babası, o da intihar etmişti. Hatta bunu bir doktor yardımıyla yapmıştı galiba siz ötanazi diyorsunuz. Biz de kızımızı kaybettikten sonra yaşadığımız bu hayatın ne kadar anlamsız olduğuna karar vermiştik. Çözümü de bizce malumdu tabi, bu ıstıraptan kurtulmak. Bunu da en sevdiğimiz yazarların yaptığı gibi yapmaya karar vermiştik. Umudun olmadığı yerde yaşam ıstıraptan ibarettir doktor bey bilirsiniz?

Ancak o gün bana okuduğunuz o “Çocuk Taziyenamesi”nde ebedi olarak kaybettiğimizi ve bir daha göremeyeceğimizi düşündüğümüz yavrumuza kavuşmanın bir yolunu gösterdiniz bize. O gün eve gelir gelmez eşime bu olaydan bahsettim ve bana hediye ettiğiniz kitabı eşime de okudum. Gözyaşları içinde ilk kez o gün eşimle sabaha kadar kâbus görmeden bir uyku çektik, hatta rüyamda kızımı gördüm. Gerçi rüyayı tam teferruatıyla hatırlayamıyorum ama kızım çok neşeliydi rüyada.

O günden sonra, artık her sabah işe gitmeden önce ve işten geldikten sonra ellerimle yazdığım bu “Çocuk Taziyenamesi”ni okuyoruz. Biz kızımıza ebedi olarak kavuşmak için intihar etmeyi düşünürken, siz bunun edebi ayrılık olduğunu bize gösterdiniz. Ona kavuşmak için gerekli şartı size sorduğumda ise padişaha itimat ve itaat olduğunu söylemiştiniz hatırlarsanız. Yalnız bana verdiğiniz kitabın yazarının başka kitapları olduğunu bu kitabı almaya gittiğim kitapçıda gördüm. O yazarın tüm kitaplarını aldım. Siz “külliyat” diyorsunuz her halde? Esas branşımın felsefe olması, bu kitapların dilini daha kolay anlamama neden oldu. Bir buçuk ay içerisinde tüm kitapları okudum. Ve şunu gördüm “kızıma kavuşmak için padişaha itimat etmek gerek şart ama yeter şart değil.” Bunun üzerine eşimle her akşam mesai sonrası okuduklarımızın kriterini yaptık. Biliyor musunuz eşimle ben bir haftadır namaza başladık doktor bey. Padişaha itimat, ardından bizi ister istemez itaat etmeye zorladı. Yalnız burada ki zorlamayı yanlış anlamayın. Biz eşimle eskiden beri “Her fikrin bir namusu olduğuna inanırız, o da inandığın gibi yaşamakla gerçekleşir ancak” işte bu sebepten dolayı eşimle bir hafta önce karar aldık ve namaza başladık. Eğer bizi yaratana itimat edeceksek, emirlerine de itaat etmemiz gerekirdi, bizde öyle yaptık.

Devrim Hanım tüm bunları anlatırken duygulanmış ve gözyaşlarıma hâkim olamamıştım. Ne kadar içten ve samimi anlatıyordu. Bir ara;

Tüm bu yaşadığımız olaylardan sonra burada Edirne de kalamayacağımızı anladık doktor bey. Burada her yerde kızımın anısı var bu da beni ve eşimi ister istemez çok yaralıyor. Onun için tayin istedik. Tayinimiz Burdur’a çıktı. Allah nasip ederse önümüzdeki ay taşınıyoruz. Size teşekkür etmek için ve helallik dilemek için sizi çağırdık. Bir de size çam sakızı çoban armağanı şu küçük hediyeyi vermek istiyoruz.”

Bana uzatılan paketlenmiş hediyeyi önce almak istemedim ama Devrim Hanımın bana;

Hediyeleşmek sünnettir doktor bey, unutmayın!” demesi üzerine fazla direnmeden hediyelerini kabul etmek zorunda kaldım.

Eve geldiğimde ilk işim bana verilen hediye paketini açmak olmuştu. İçinden bir adet “Lemalar” kitabı çıktı. İlk sayfasında itina ile yazılmış şu cümleler vardı.

Hayatımızı değiştiren bu eserlerle bizi tanıştırdığınız için size minnettarız. Bize hayatın gerçek sırrının “itimat ve itaat” olduğunu öğreten sevgili doktorumuza en içten duygularımızla

Dr. Kenan Taştan

www.NurNet.Org

Anne-Baba Siz Suçlusunuz!

Aile, toplumun sahip olduğu değerleri yansıtan, küçük bir aynadır.

Toplumda müspet veya menfi olarak bulunan tutum ve davranışlar, aile de yoğun bir şekilde uygulama alanı bulur.

Aile” kelimesi, sözlük anlamı itibariyle genel olarak iki anlam ifade eder, “geçim sıkıntısı” ve “sarmaşık bitki” anlamına gelir. Kelimenin bu etimolojik yapısı genel olarak ailede geçim derdi diye bir problemin varlığına işaret ettiği gibi, aile fertlerinin sarmaşık bitki türü gibi birbiriyle sarmaş dolaş olmaları, karşılıklı hak hukuk gözetmede saygı sevgi göstermede bir birlerine bağlılığı ifade eder.

Bu sebeplerden dolayı ailenin idamesi hakikaten zor ve çetrefilli bir iştir. Bu zorluğu Montaigne şu güzel cümle ile ifade eder: Bir aileyi idare etmek, bir devleti idare etmekten hiç de kolay değildir. Bu meyanda pek çok insanın “Ben bir başbakan olsam var ya…diye söze başladığına ve ekonomik krizi, sosyal çalkantıları ve her türlü problemi bir çırpıda halledecek önerilerine şahit olmuşsunuzdur. Bu tip ülke kurtarılan yerlerin başında gelir kahvehaneler. Oysa bu durumda olan bir insanın her şeyden önce aile devletini kurması ve onu idame ettirmesi gerekir. Bu kurduğu aile devletinde huzuru, sükûnu ve mutluluğu tesis etmesi gerekir. Yoksa bu konuşulanlar ve önerilerin hepsi abesle iştigaldir. Aile içinde huzuru ve sükûnu tesis etmek bize her açıdan faydalıdır. Bunu tesis ederken olmazsa olmaz şartlarımızdan biri aile fertlerine iyi davranmak ve onlara saygı göstermektir.

Hz. İbni Mesud’dan (ra) rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor. “Kıyamet günü ümmetimden bir adam hesaba çekilmek üzere huzura getirilir. Ancak kendisinin Cenneti hak edecek kadar bir sevabı bulunmaz Allah(cc) buyurur ki: Onu cennete sokun. Çünkü bu insan, aile fertlerine karşı çok merhametli idi.”

Dinimizde ve toplumumuzda bu kadar kıymet verilen aile kurumu maalesef çatırdamaktadır. Bireyselleşmenin sosyalleşmenin önüne geçtiği günümüzde “ben”leri bir çatı altında eriterek “biz” yapmayı beceremeyen eşlerin oluşturduğu aile kurumlarından çatırtı sesleri gelmektedir.

Bizi biz yapan ve batı toplumundan en bariz farkımız olan “sağlam aile kurumumuz” derin yaralar alıyor. Eğer bu gidişe bir son vermez ve yeniden “aile olmanın şuurunu” idrak edemezsek, bizi de batıvari parçalanmış aileler ve her türlü maddi refahı olmasına rağmen mutsuz bir toplum bekliyor.  Günümüz de aile kurumu sağlam olmayan ülkelerin toplumsal cinnet” yaşadıklarına şahit oluyoruz.

Yeniden güçlü ve lider ülke olmanın yolu bireyselleşerek güçlenmek değil, sosyalleşerek güçlenmekten geçiyor. Sosyalleşmenin temelini de sağlam aile oluşturuyor. Aile kurumunun sağlamlığı için aktörlerin yani karı-kocanın ilişkilerinin sağlam olması şart. Kadın ve erkeği bir birinden ayıran her zihniyet aile kurumuna zarar veriyor. Çünkü insan varlıklar içerisinde özgün ve seçkin bir kategoridir. Peki, “insan” olmakla yetinmeyip, kişinin seçiminde kendi dâhilinin bulunmadığı “kadın”lığını ya da “erkek”liğini öne çıkarması, hangi psiko-patolojik yaklaşımın ürünüdür? İnsan haklarından söz edilen bir yerde, ayrıca bir de kadın haklarından söz ediliyorsa, ortada kadına “Kandıralı”  muamelesi yapılıyor demektir. Malum fıkra; “Bölük dur! Kandıralı sen de dur!”

Bu anlamda modernite, tüm iddialarına rağmen, kadının var oluşuna “insani” anlamda hiçbir şey evet hiç bir şey eklememiştir; aksine kadını insanlığından ederek “metalaştırmış” onu kelimenin tam anlamıyla istismar etmiş, ruhunu öldürdüğü kadının bedenini de her anlamda “tepe tepe” kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir.

Evet, modernite bu anlamda genelde insana, özelde kadına zulmetmiştir. Nasıl ki, insanın insaniliğine kast ederek onu toplum makinesinin bir cıvatası (birey)  konumuna indirgemişse, kadını da kadınlığına kast ederek onu cinsel bir objeye indirgemiştir. Bu anlamda teşhircilik modern kadının çözmesi gereken en önemli problemlerden biridir.

Son yarım asırda sesleri daha çok çıkan eşitlik çığırtkanlarının seslerinin daha çok çıkmasına bakmayın siz! Onların esas amacı kadın erkek eşitliğinden çok, kadını daha çok nasıl meta olarak pazarlayacaklarıdır. Kulağa hoş gibi gelen bu söylemlerin ardında buram buram “kadın istismarı” kokmaktadır. Eşitlikte her zaman adalet olmadığı ama adalette her zaman eşitlik olduğunu savunanlardanım. Ayrıca kadın erkek eşitliğinin fonksiyonel eşitlikten çok insanlık ve erdem eşitliği olması gerekir.

Yani bu eşitliği “aynılık”, “tıpkılık” anlamına almanın başta kadın’ın kendisine zulüm olacağını düşünenlerdenim. Bunu bir örnekle izah etmek gerekirse; her iki cinsin bir birine göre konumunu bir çift ayakkabıya benzetebiliriz. Sol ayakkabıyla sağ ayakkabı mahiyet açısından birbirine eşittir; fakat sağı sola, solu sağa giyemezsiniz. Bu hem ayağa hem de ayakkabıya “zulüm” olur. Çünkü işlevsel açıdan aynı değildirler.

İnsanın seçiminde müdahil olamadığı, özelliklerine göre ayrıcalıklı kılınması doğru bir yaklaşım değildir. Ayrıca doğuştan gelen fonksiyonları göz önünde bulundurmadan aynı kefeye koymak abesle iştigaldir.

Bir futbol takımında görev yapan defans oyuncusuyla, bir hücum oyuncusunun nasıl ki hangisi o takımda daha önemli ve hangisi daha üstün diye sorgulanamayacağı gibi.

İşte bu anlamda aile olmak:

Bireyin şahsiyetini muhafaza ederek “biz” olmayı becerebilmesi,

Bir birlerinde “eksik olan parçaları” tamamlayabilmesi,

Hayat denen uzun ve zorlu yolculukta “yaren” olabilmesidir.

Bilindiği gibi insanlar evlenirken yüzük takarlar. Ve evlilik nişanesi olarak bunu parmaklarında taşırlar. Bu yüzük takma âdeti çok eskilere dayanır. Bunun ardında eski Mısırlıların halka şeklindeki cisimlerin sonsuzluğu simgelediğine dair inançlar vardır. Bu sebeple çeşitli halka şeklindeki eşyaları ve süsleri kullanırlardı. İşte bu adet gele gele evliliklerin hiç bozulmaması temennisinden olsa gerek, evlilik yüzüğü olarak takılır olmuş. Bizlerde Mısırlılardan kalan âdetin simgelediği temenninin gerçekleşmesini diliyoruz. Toplumumuzda takılan her bir alyansın zincirin en kuvvetli halkası olmasını ve bu toplumun temeline konulan en sağlam tuğla olmasını diliyoruz. Fakat bu temennilerimizin toplumda şu an için karşılığını bulduğun söylememiz zor.

Her aile zaman zaman sıkıntılar yaşar. Bu yaşanan sıkıntılar evliliğin doğası gereğidir. Atletizme meraklı olanlar özellikle de maraton koşularına ilgileri olanlar bilirler, 40 km lik bir maraton koşusunun en zorlu etabı 26. km dir. Yani maratonun kırılma anıdır 26. kilometre. Genelde maratoncular 26. km yi geçerlerse maratonu daha rahat bitirebiliyorlarmış. Her evliliğin de bir 26. km si vardır. Bu zorlu etap kiminde 3. yıl, kiminde 5. yıl kiminde de daha farklı bir zamana tekabül eder. Evliliklerin 26. km si eşlere ve kurdukları yuvalara göre değişmekle birlikte, her evlilikte illaki bir 26. km yani bir kırılma anı vardır. Kimi eşler bu etapta takılır ve evlilikleri boşanma ile neticelenir, kimileri de bu zorlu etabı birbirlerine olan muhabbetlerini güçlendirerek aşarlar. Bu etabın özelliklerini bilmek ve ona göre hazırlanmak evliliğinizi korumak için gereklidir.

Siz evliliğinizi korumak için ne gibi önlemler aldınız?

Yoksa siz de büyük çoğunluğun yaptığı gibi bize bir şey olmaz diyenlerden misiniz?

Sahi siz evliliğinizin kaçıncı kilometresindesiniz?

Uzm. Dr. Kenan Taştan / NurNet.Org / Evliliğinizin Kaçıncı Kilometresindesiniz Kitabından Alıntıdır…