Etiket arşivi: kültür

Tarih Şuuru ve Ehemmiyeti

İnsanlar geçmiş zamanın hatıratı ile zaman zaman neşeyâb olduğu gibi, milletler de mazinin irfan ve şehametini yâd ederek maddi ve manevi hayatlarını inkişaf ettirirler. Tarih, mazinin derinliklerindeki hadiseleri anlatan büyük bir hazinedir. İnsan, milletlerin sergüzeşt-i hayatlarını, beşerî kültür ve medeniyetlerin cereyan ve inkişaf tarzlarını açık bir surette tarihin sayfalarından okuyabilir. Zira zihinler nisyan ile malul olsa da, hakikatler tarihin yapraklarındadır. Buna binaen tarihin, her millet için pek büyük bir ehemmiyeti vardır. Hususen, mazisi derin, ihtişamlı ve insani meziyetlerle dolu bu millet, tarihinden ayrı düşünülemez. Ebed müddet yaşamak arzu ve gayretinde olan yüksek seviyeli, akl-ı selim sahibi ve millî şuurla alude bir milletin tarihini yaşatması onun için hayati bir vecibedir. Milletlerin intibah ve inkişafında mazilerinin pek büyük bir tesiri olduğu şüpheden varestedir. Evet, zaman-ı mazi müstakbel tohumlarının ambarı ve şuunatının aynası olduğu gibi, zaman-ı müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvalinin aynasıdır. Bu gayet ehemmiyetli bir hakikattir.

Binaenaleyh, tarihte güzide eserler meydana getiren bir millet, ebediyen yaşamaya layıktır. Hususen, dehâlârıyla ve himmetleriyle medeniyet ve insaniyet namına yüzlerce, binlerce asar-i aliyeyi vücuda getiren milletimiz, kıyamete kadar payidar olmaya ve mazhar-ı taktire layıktır. Millet olarak, daima teali ve terakki etmek için, ecdadımızın sergüzeşt-i hayatını, hususen, mukaddesata hürmet ve muhabbetini inceden inceye araştırıp, tahlil etmemiz icap eder. Zira ecdadımız, örf, âdet ve mukaddesatına itina ve itibar göstermekle terakki etmiştir. Ruhunda sarsılmaz bir iman, bünyesinde layemut bir irade-i hayat taşıyan milletler, hiçbir vakit ve hiçbir suretle ölmez ve öldürülemez. Evet, en müthiş ihanetlere, desiselere, adavetlere ve sadmelere rağmen, bu millet layemut bir azim ile örfüne, tarihine, mukaddesatına sahip çıkarak, eğilmez, yüce dağlar gibi, ayakta kalmayı başarmıştır. Bin seneden beri İslamiyet ve insaniyete kemaliyle hizmet eden şu asilzade millet, kolay kolay özünden, cevherinden uzaklaşmamış, aslına bağlılıktan vazgeçmemiş ve geçmez de…

Tanzimat’tan bu yana çeşitli hile ve desiselerle milletimizi bu ruhtan, bu cevherden, bu merkezden uzaklaştırmak için büyük gayretler gösterildi. Bu hile ve desiseler neticesinde, bu milleti kısmen de olsa merkezinden uzaklaştırdılar, fakat yörüngesinden çıkaramadılar. Zira bugünkü nesil, bu tehlike ve desiselere karşı çok daha uyanık ve dikkatlidir. Artık yabancı kültürlere peyk olmaktan kurtulup, kendi öz mihverinde hareket etme zaruretini idrak etmiştir. Zaten mesele, gençlerimizin hamiyet-i diniye ve millîye ile intibahıdır. Ancak bu sayede istikbâle endişesiz bakılabilir.

Silkinip kendine dönme, derlenip toparlanma şuuru bu milletin çekirdeğinde mevcuttur. Tarihte Selçuklu hanedanının izmihlâlinin akabinde Osmanlı hanedanının hemen ihyası onun en bariz şahididir.

Dâhilî ve haricî rüzgârların tesiriyle Selçuklu hanedanının ahengi sarsıldı, nizamı bozuldu ve neticede hanedan çözüldü. Fakat, hanelerin aile ocaklarının bünyesi sağlamdı. Ahengi, nizamı yerinde idi, fertler salabetliydi, faziletliydi… Ruhlarında cihanşümul bir İslam İmparatorluğu ideali hâkimdi. Bu yüzden Selçuklu saltanatı çözülür çözülmez, hemen yerine küçük bir beylikten koca Osmanlı saltanatını çıkardılar ve asırlarca ihtişamlarını sürdürdüler.

Burada ehemmiyetli bir sual akla gelmektedir: Acaba bunların ruhlarına bu şevki, bu enerjiyi kimler üfledi? Belli ki bu iş mahdut düşüncelerin işi değildi!Bu teşebbüs fikrini nereden aldılar? Yetmiş iki milleti bir pota içerisinde eritip, pişirip terbiye eden ve devletler arasında en yüksek seviyeye çıkaran, asırlarca üç kıtada at koşturan bir devlet-i aliyeyi nasıl ihya ettiler?

Cenab-ı Hak, rahmetinin muktezası olarak Anadolu’ya; Mevlânalar, Edebaliler, Yunuslar gibi nice nice erenler, nice necip simalar, ziyâdar mürşitler, harikulade zekâya sahip ali himmetli gayyur mütefekkirler ihsan etti. İşte bu âlicenap zatlar, milletin manevi mimarları ve rehberleri oldular. Bunlar, tarihimizin semasında üfûl etmeyen fazilet yıldızlarıdır. Tarihimiz, bunlar sayesinde Avrupa ve Amerika gibi milletlerin mazisine nasip olmayan seciyeli ve seviyeli bir şeref kazanmıştır. Amerika henüz keşfedilmemişken, Ruslar canavarlar gibi birbirine saldırırken, Avrupa cehalet sisi altında, zulüm ve vahşetin cehenneminde kavrulurken, ecdadımız hikmet ve adaletin, ilim ve irfanın, şan ve şerefin şahikasındaydı… İftiharımıza vesile olan böyle fazilet abideleri eğer Avrupa milletlerinin tarihinde olsaydı, emin olunuz ki, onları altın harflerle yazar, yıldızlar kadar levhâlâr yapar, semalara kadar yükseltirlerdi. Hamiyet-i diniye ve millîye sahibi bir edibimiz Avrupalının bu hissiyatına tercüman olma sadedinde; “… bir İngiliz vatandaşına Shakespeare’i İngiliz edebiyatından silmeye karşılık altın kaynağı Hindistan’ın tekrar geri verilmesini teklif etseler bunun kesinlikle reddedileceğini” ifade ediyor.

Maalesef bizde ise, tarihimizin semasında celâdetiyle, irfan ve imanıyla parıldayan nice fazilet güneşleri nisyan bulutlarıyla perdelenmiştir. Bu perdeleri kaldırmak, zulümatlı bulutları dağıtmak, bizim için dinî ve millî bir vazifedir. Ta ki mazinin ihtişamını, meziyetlerini bütün berraklığıyla gösterelim, yaprak yaprak okutalım, nesl-i cedide onu tarihin sadık lisanıyla anlatalım… Ancak böyle şanlı tarihimizin hakkını yeniden iade etmiş oluruz. Onun hakkını vermeden, onun zevkini tam yaşamadan yalnız bu günün zevk ve neşesini hissedip duymak milletimizi ebed müddet yaşatamaz. Allah (c.c) korusun, şu devlet; milleti millet yapan değerlerden koparsa, mevcudiyet ve bekasını, vahdet ve istikrarını muhafaza edemez. Tarih şahittir ki, ecdadımız ne zaman dinine, diline, örf ve âdetlerine temessük etmişse terakki etmiştir. Kendi ruh ve kabiliyetine münasip olmayan kültür, örf ve âdetler bu milletin bünyesini tamirden ziyâde tahrip eder, tezelzüle uğratır.

Milletimiz için diğer bir tehlike, tarihiyle arasında ruhi ve hissi bir uçurumun bulunmasıdır. İstikbal ancak bu uçurumun süratle doldurulup hatt-ı muvasalanın temin edilmesiyle garantiye alınabilir. Bu uçurumun dolması için, hayatını, dinine ve milletine vakfedecek, bütün kıymetli mefhumların ve meziyetlerin kaynağı olan tahkiki imana sahip, iradeli, iffetli, ali seciyeli, mazi ile hâlin muhasebesini yapacak, dirayetli, münevver bir neslin yetiştirilmesi lazımdır. Ta ki kaybettiğimiz cevheri, ilmin, irfanın ışığında arayıp bulalım. En sağlam, en emin ve en metin yol bu olsa gerektir. Elbette bir millet için ilimde, irfanda teceddüt etmek, medeniyeti geliştirmek zaruridir. Fakat bu teceddüt ihtiyacı o milleti ruhundan koparmamak, ona mazisini, tarihini unutturmamak şartıyla fayda verir. Selametli, emniyetli yol, ecdadın ruhunu tahlil, seciyesini tetkik ederek, bunu vicdan-ı millîye mal etmek, hâlkı bu noktada tenvir ve irşad ederek teceddüde adım atmaktır.

Bir milleti muhafaza eden ve onu diğer milletlerden ayıran, o milletin inancı, örfü ve âdetleridir. Bir Yahudi, bir İngiliz, yahut bir Japon dünyanın neresinde olursa olsun kendi milletinin inanç, örf ve âdetlerine bağlı olarak yaşar. Milleti gibi düşünür, onun gibi yer, içer, giyinir, kuşanır. Millî ahlak ve seciyelerini aynen muhafaza eder. Bir millet için en korkunç şey, mağlubiyet veya mahkûmiyet değil, kendi mukaddes değerlerinden uzaklaşarak başkasının kültürüne, örf ve an’anesine tabi olmasıdır. Çünkü mağlubiyet, mahkumiyet gibi musibetler muvakkattır. Dün, mağlup ve mahkûm olan bir millet, mukaddes değerlerini kaybetmediği takdirde, bugün galip ve hâkim olabilir. Bir zaman sukut etse de, daha sonra suûd edebilir, inhitat şevkete, zillet izzete döner. Müthiş ve korkunç felaketler içinde inkıraza, inhizama mahkum olan milletlerin iman ve mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde dirildiği, mağlup iken galip, mahkum iken hâkim olduklarını gösteren nice misaller tarihte mevcuttur.

Bugün hepimize düşen ortak vazife, cihana nûmune-i fazilet olan asil milletimizin tarihine, şahsiyet-i maneviyesine, irfanına, inancına, örfüne, âdetine hürmet etmek ve onu yaşayıp yaşatmaktır. Buna hem dinen, hem de vicdanen mecburuz. Evet, bu sadece bir vecibe-i iman ve vicdan değil belki bir vecibe-i insaniyedir. Eğer biz dört başı mamur, sağlam, şerefli ve haysiyetli bir hayatla ebediyen yaşamak istiyorsak, tarihimizden, ecdadımızdan bize miras kalan şu maddi ve manevi hazinelerden azami derecede istifade etmek mecburiyetindeyiz. Cidden şu necip milletin sergüzeşt-i hayatı haşmetli, şerefli ve zevkli menkıbelerle dolup taşmaktadır. Bunlar kıyamete kadar söylenip yazılsa bitmez denilse sezâdır. Fakat maalesef bu hazinelerin kapıları kapalıdır, gizlidir, mesturdur. Bu hazinelere müracaat etmek ve kapılarını açmak şu millet için zaruri bir ihtiyaçtır. Milletin bu zaruri ihtiyacını temin etmek, kapalı kapıları açmak, hazineleri ortaya çıkarmak da bu milletin eğitimcilerinin, idarecilerinin, rehberlerinin vazifesidir. Bu millî ve dini vazifeyi yerine getirmeyip de sadece hamiyetten, âlicenaplıktan, millîyetperverlikten dem vurmak abestir, manasızdır.

Malumdur ki, tarih bir milletin mihengidir, mizanıdır, bir mukayese unsurudur. Hangi sebepler ile yükselip zirveye çıktığımız ve yine hangi sebeplerle gerileyip sukut ettiğimizi fehmetmek için tarihe vukufiyet şarttır. Bu nokta-i nazardan tarihimiz nesl-i cedide ibretengiz ve ihatalı bir nazarla ders verilmelidir. Tarihin muhakemesi ve felsefesi derinden derine tahkik ve tahlil edilmelidir. Çünkü bir millet ancak tarihin iyi ve kötülüklerini, ibretengiz derslerini unutmamak sayesinde istikbalini kurtArabîlir. Kur’an-ı Kerim Peygamber kıssalarını (sav.) zikrederek müminleri tarihten ders almaya davet ettiği gibi, birçok ayette de

“Yeryüzünde seyahat ediniz! Sizden önce gelip geçen kavimlerin hâline ve yalancıların akıbetine ibretle bakınız.”1

emirleriyle onlara, tarihte cereyan eden hadiselere nazar-ı ibretle bakmalarını, inceden inceye tahkik ve tahlil etmelerini ferman buyurdular.

Şu da ehemmiyetli bir noktadır ki, tarih sadece harplerden, muzafferiyetlerden, mağlubiyetlerden ibaret olmayıp, milleti millet yapan unsurların bir mecmuasıdır. Bu unsurlar din, dil, kültür, örf ve ahlak gibi manevi değerlerdir. Bu sebepledir ki, tarihi, bu değerlerle beraber mütalaa etmek gerekir. Bütün muzafferiyetlerin, terakkilerin temelinde bunlar yatmaktadır. Bu değerler her milletin manevi hayatının meşaleleridir. Tecrübe edilmiş bir hakikattir ki, manevi meşaleleri sönen bir milletin hayatı gevşer, kanı kurur, bedeni felce uğrar, belki de izmihlal ve inkıraza gider.

Bu hakikat, şuur-u umumiyi alakadar eden en büyük bir hayati meseledir. İstikbali, nurlu ve saadetli bir devreye kalbetmek için, mezkûr manevi değerleri ecdadımız gibi, şuurla kaynaştırıp, lahûti bir feyz ile hayata mal etmeliyiz. Böylece, İslamiyet’le mezc olmuş ecdadımızın şahsiyet-i maneviyesindeki kabiliyet-i temeddünü enzar-ı âleme yeniden arz edilecek ve o, eski satvet ve haşmetiyle bütün milletlere rehber olacak bir mevki-i muallaya oturacaktır. İstikbâl buna hamiledir. Evet, millî şuurla alûde, imanlı, faziletli, gayretli nesli cedit bu hakikati, biiznillah tahakkuk ettirecektir.

Mehmed Kırkıncı – 2010

Dipnotlar:

1 Rum Suresi, 30/42.

Fıtri Kültür

Öncelikle bir hakikat söyleyeyim: “Hüküm hatimeye göre verilir” Evet işin neticesine bakmak lazım. Kültür sahibi olmanın ölçüsü, İslami kriterlere göre tanzim edilmediyse bazen zararlı düşüyor. Zira medeni ölçüler, nefsâni arzuları tatmin üzere bina edilmiş. İslamiyet kültürde, ahlakta, ailede daima en parlak ve nurlu meyveler verdiği halde bu kültürü geliştirmek yerine kendi cüz’î aklımızla, daha doğrusu nefsimizle benimsediğimiz başka yollar çizmek istenen neticeyi vermiyor, fıtrata muhalif düşüyor.

Mesela bir erkek pek çok kayıtlarla bağlıdır. Babası ve annesi başta olmak üzere pek çok akrabası ona yol gösterir. Bunlar evladının her halükarda iyiliğini istedikleri için onu hatalardan men eder. Ve erkek nazarında hatırları da kıymetlidir. Bu fıtridir. Yani erkek asabi olsa bile fıtraten kulağı bunları dinler. Bir de mesela Hocası, Mürşidi, Cemaati olabilir. Bunlar da erkeğe yön verir. Cazibedar hocalarına, abilerine itiraz edemez. Ve erkek fıtraten öğrendiği güzel hakikatlara kayıtsız kalamaz. Her şeyin en güzeline sahip olmak, ailesini en iyi görmek onun fıtri ihtiyacıdır. Hem sünnet bizi cemaate sevkediyor. Çünkü düzgün bir çevre çok hatalardan, ifrat ve tefritlerden insanı alıkoyar. Nitekim ‘cemaatten ayrılanı kurt kapar’ denilmiş.

Peki eğer birilerinin başı boş olacak olsaydı bu erkek mi olmalıydı, yoksa kız mı? Erkeği fıtri olarak bağlayan bu kadar kayıtlar varken, kadın hangi kayıtla bağlı olabilir? İşte İslami ölçüleri nazara alırsak kadının başı da kocasıyla bağlanmış. Onun sahipliği ile muhafaza olur. Onun rızası ile mutlu olur. Kocası onun ya cennetidir, ya cehennemi. Erkek hanımının kötü olmasını isteyecek de değil. -Tabi anlık lezzetlerin şevkiyle evlilik yapan, şuursuz insanlar bahsimizden hariç-

Bir evde koca ve baba sıfatını taşıyan erkek, aile ferdlerinin çilesini çekme vazifesini üstlenmiştir. Nitekim evladı bir hata yapsa baba hem sahip çıkar, hem bedelini rıza ile öder. Hanım bir hata yapsa, hissi tavırlar koysa erkek onu hem hazmeder, hem de sevgisini esirgemez. İşte erkeğin mahiyetinde bu manalar da var.

Demek ailedeki hataların, sıkıntıların kefaretini manen erkek ödüyor. Tabiri caizse günahına bedel o yanıyor. İlginç ki dışarıya da birşey sezilmiyor. Hakikaten erkek tam anlamıyla hadiste zikredilen; “Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim..” manasına mâsadak oluyor. Yani kocalar aslında büyük fedakarlıklara sahip oluyor. Bilsin bilmesin fıtri vazifesi bunu netice veriyor. Hariçte belli olmaması, hergün dilinden tatlı iltifatlar dökülmemesi bunu cerh etmez. Zira onu zaten fiilen yapıyor.

Ben hep merak ederdim, erkek çoğu zaman nefsini düşündüğü halde nasıl oluyor da hadislerce zikredilen babalık ve kocalık makamlarını hak ediyor diye. Demek zımni, arka planda, iç dünyada cereyan eden fedakarlıklar, feragatler, gayretler, himmetler var. Yani arzu duyduğu çok şeylerin peşine düşmeyip eline geçene razı olması, ailesinin her sıkıntısını omuzlaması, onları sahiplenmesi, ihtiyaçlarını ve isteklerini yerine getirmek için elinden geleni yapması, bütün hayal ve arzuları zamanla ailesine ve evladına hasrolup bunu varlığının neticesi bilmesi tam bir feragat örneğini teşkil ediyor.

İşte bu mahiyetteki kocaya itaat ve hürmeti Allah ve Resülü farz kılıyor. Hem de eğer olabilse idi secde derecesinde.

Hem Efendimiz (asm) üç kişi yolculuğa çıkacak olsa birinin başkan olmasını istemiş. Aile gibi en önemli ve temel müessese elbet mizansız bırakılacak değildi. İşte doğrudan Kur’an, erkeği aileye reis tayin etmiş. Demek bu noktadan kocanın kararları inayet altında ve daha isabetli düşüyor. Aynı evde ikilikler bulunursa, kendine mahsus bir dünya olan o aile terakki edemez, saadette geri kalır.

Hem hanım, manevi letafeti, şefkati gibi yumuşatıcı hisleriyle o aileye saadet vesilesi olacakken ve aile saadetine mahsus bir varlık iken, dünyanın ince hesaplarıyla kocasına itiraz etse ilk önce kendi huzuru kaçar. Yükünü gemiye bırakmak, yani kocasına tabi olmak, mutlu olmak ve mutluluğu ile kocasını da mutlu etmek daha isabetli olacaktır. Böyle olunca erkek muhakkak hanımının hatırını sayar, ona da danışır.

Şimdiki avrupai medeniyet ise kültür adı altında -belki bu da var ama- iç yüzünde nefsâni, şehevî hisleri daima tahrik ederek aslında bi türlü doymaz, azla yetinmez, her an büyük heyecanlar isteyen nefisler yetiştiriyor. Mesela daima sokaklarda, karşı cinsin günde yüz çeşidini gören bir göz yarın eşini beğenmiyor veya onunla doymuyor, doyamıyor. Mesela evlilik dışı büyük heyecanlar ve hisler yaşayan bir nefis, yarın sakin bir ortamda yapılan ciddi bir evlilik görüşmesinde istediği elektriği alamıyor. Öyle hisler, böyle ortamlarda uyanmaz. Gerek de yok zaten, çünkü nefis daima insanı aldatır. Orada akıl ve kalb çalışır. Buna göre karar vermek daha isabetli olur.

Ayrıca kızlar pek çok hayaller kurarken ve güzel beklentileri olduğu halde -ama çoğuna gerek yok- erkekler zaruri ihtiyaçlarının karşılanması ile yetinir. Kurduğu düzenin iyi kötü devamını ister. Hemen boşanmaya meyletmez.

Bu münasebetle söyleyelim. Cinsel ihtiyaç erkeğin zaruri ihtiyacıdır. Kadında ise bu arzu ancak harici bir tahrikle uyanır. Dolayısıyla kadın ailede bu ihtiyaca cevap vermeye mecburdur. Kadındaki arzu ise kısmîdir. Bir uyaran olmazsa her zaman aramaz. Şer’i hükümler de buna göredir.

Hem kızlar manevi olarak da zayıftır. Hislerine mağlubdur. Akıldan ziyade hisleriyle hareket eder. Yani hissî olarak telkin edilen şeylere aldanıp ikna olabilir. Harici teveccühlere mağlub oluyor. Şimdi nerde kaldı bildikleri, okuduğu kitaplar, kazandığı kültürler..

Elhasıl; İslam, her iki tarafa fıtrata muvafık vazifeler tayin ediyor. Kadının manevi mahiyetine bakınca aile hayatına mahsus olduğu anlaşılıyor. Öncelikli olarak bu maksadı muhafaza etmeyen, bunu kâmil noktalara taşımayan kültür ve emsali şeyler çoğu zaman mâlâyâni, bazen de zararlı düşüyor. Evveliyetle bu temel sağlam atılıp muhafaza edilmeli, bunun prensipleri öğretilmeli ki diğer kazançlar birşey ifade edebilsin. Demek kızların her şeyi okuması, her yere gitmesi ona kültür ve neşe değil, belki kendini muhafaza etmezse tehlike getirir. Bu meyanda dış hayatta nefsani gülücükler dağıtmak da kalbten gelen hakiki ve ruhi bir sevinci ifade etmez.

Ayrıca insan ne kadar okusa, kendini geliştirse, âlim de olsa en büyük makam şehitlerindir. Demek fıtri bazı vazifeler ve ihtiyaçlar var ki diğer pek çok kemâlâttan ağır basıyor. İlim her kemâlâtın başıdır tabi, fakat bu, esas vazifelerimiz noktasında ruhi bir kemâle, salih amellere inkılâb etmediyse ve bizim nefsimize bir sükunet ve itminan vermemişse matlub netice alınamamış demektir. Hem Cenab-ı Hakkın yaratılıştan bir adım üstün kıldığını, diğer kemâlâtlarla kimse geçemez. Vesselam.

Uğur Tuğrul / cocukaile.net

Camiler Hem İbadetin Hem de İlmin Merkeziydi!

Bartın’a bağlı Yıldız Köyü Camii imam hatibi tarafından ‘Cami okuyor, cemaat okuyor, insanı kitaba çağrı‘ isimli kitap okuma etkinliği düzenlendi.

Kitap Etkinlik ilgi gördü, gencinden yaşlısına kadar kitabını alan çok sayıda insan camiye koştu.

Yıldız Köyü Camii’nde düzenlenen etkinliğe Bartın Müftüsü İsmail Bayrak, Müftü Yardımcısı Rıdvan Karataş, AK Parti İl Başkanı Yaşar Arslan, İlçe Başkanı Regaip Bayraktar, Yıldız Köyü Muhtarı Reşat Günay, İl Genel Meclisi Üyesi Kenan Dursun, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, öğretmenler, Diyanet görevlileri, daire amirleri, üniversite öğrencileri, işadamları, cami cemaatiyle birlikte yaklaşık 250 kişi katıldı. İkindi namazının kılınmasından sonra başlayan etkinlik, Kuran’ı Kerim’le devam etti. Daha sonra Bartın Müftüsü İsmail Bayrak kitap okumanın önemi hakkında vaaz yaptı. Müftü İsmail Bayrak, kısa vaazında ilmin peygamberimizin mirası olduğunu vurguladı.

Kitap konulu vaazın ardından davetliler ney dinletisi eşliğinde yaklaşık bir saat kitap okudu. Kitabı olmayanlara kitap hediye edildi. Programda Türkçe Olimpiyatları için Türkiye’ye gelen Hindistanlı Jainam Gala isimli öğrencinin ‘Zamanı Geldi’ isimli şiirini okuması büyük alkış aldı. Programa katılan bazı davetliler kitapla ilgili anılarını dile getirdi. Bartın’da katıldığı en güzel etkinliklerden birisinin camide kitap okuma programı olduğunu ifade eden üniversite öğrencisi Ekrem Aktaş, 65 sayfa kitap okuduğunu, huzurlu ve faydalı geçen programı düzenleyenlere teşekkür ettiğini söyledi

Yıldız Köyü Camii İmam Hatibi Şeref Yıldırım ve cami cemaatini tebrik eden Bartın Müftüsü İsmail Bayrak, peygamberimiz zamanında camilerin ibadetin merkezi olduğu gibi ilmin de merkezi konumunda olduğunu söyledi. İlmin temelinin kitap olduğunu ifade eden Müftü İsmail Bayrak, “Dinimizin ilk emri ‘oku’dur. Camilerimizde mütevazi kütüphaneler olmalı. Camiye gelen cemaat vakit öncesi veya sonrası kitap okumalı, ilmi müzakereler yapmalı. Özellikle camilerimiz okuma salonu haline getirilmeli. Bartın’daki tüm camilerimizde mütevazi de olsa kütüphanelerimiz var. Kütüphanelerimizi bundan sonra daha çok zenginleştirerek çeşitlendirmek istiyoruz. Yıldız Köyü Camii’ndeki okuma etkinliği cami bazında ilk etkinliktir. Diğer camilerimizde de bu tür etkinlikler düzenlenecek. Katkısı olan herkese teşekkür ediyorum.” dedi.

OKUMAYLA İLGİLİ HASTALIKLARIMIZ VAR

Yıldız Köyü Camii İmam Hatibi Şeref Yıldırım, cami bahçesinde açık havada planladıkları kitap okuma etkinliğini havanın yağmurlu olmasından dolayı caminin içinde yaptıklarını ifade etti. Okuma alışkanlığına dikkat çekmek için böyle bir etkinlik düzenlediğini belirten Şeref Yıldırım, “Allah’a hamd olsun ki okumayı emreden bir dinin mensubuyuz. Nesillerimize örnek olma adına camide kitap okuma programı düzenledik. Okuma ihtiyacının dalga dalga köy, kasaba demeden yayılmasını istiyoruz. Hem camilerde hem diğer mekanlarda okuma alışkanlığının oluşmasına dikkat çekmek istedik. Okumaya ciddi ihtiyaç var. Düzenlediğimiz kitap okuma programına her yaştan insanın katılmasını görmek bizleri ayrıca sevindirmiştir. Okuma alışkanlığının küçük yaşlarda aşılanması gerektiğini düşünüyorum. Bu etkinliğimizi geleneksel hale getirmek istiyoruz.” şeklinde konuştu.

OKUDUĞU KİTAP MISIR’A GÖTÜRDÜ

Alaattin Turan isimli iş adamı, Zeynep Gazali’nin zindan hatıraları isimli kitabını 15 yaşındayken okuyunca kitapta adı geçen dava adamını görmek için imam hatip lisesini bitirdikten sonra Mısır’a gidip kitap kahramanıyla tanıştığını söyledi. Camide toplu kitap okuma projesinin çok güzel bir etkinlik olduğunu anlatan Turan, “Bu tür faaliyetler yaygınlaşarak devam etmeli. İş hayatında olduğumuz için sohbet veya kitap okumaya konsantre olamıyoruz. Bu program sayesinde bir saatliğine de olsa hayatımızın diğer bölümünü unutup bir başka dünyaya geçiş yaptık. Bu programı düzenleyen cami imam hatibine ve müftülüğümüze teşekkür ediyorum.” dedi.

Program sonunda kitap okuma programına katılan davetlilere kitap hediye edilmesinin yanı sıra çeşitli ikramlarda bulunuldu.

Cihan

Mimarlık Sanatının Doruğu “Koca Sinan”

Mimar Sinan’ı elbette en iyi anlatacak olan onun şu günümüze kadar ulaşan eşsiz eserleridir şüphesiz. Biz de merhum Ziya Paşa’nın dediği gibi; “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz, / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” diyoruz ve yazımıza başlıyoruz.

Sinan’ın bütün eserleri adeta bir sanat harikası… Ama bu eserler arasında bir eser var ki Mimar Sinan ‘375 sanat ve marifet üzerine yapılmıştır’ dediği Selimiye Camisi’dir. Aynı zamanda “Şehzadebaşı çıraklık, Süleymaniye kalfalık, Selimiye ise ustalık eserimdir.” der ve ekler “Süleymaniye’de yakalayamadığım sesin akustik sistemini Selimiye’de yakaladım.” Bu konuya aşağıda değineceğiz.

Dünyanın yedi harikası oylamaya sunulduğu zaman nedense hep Ayasofya’dan bahsedilir ülkemizin sınırları içerisinde. Mimar Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği Selimiye Camisi oylamaya bile dâhil edilmez. Seçimler biter ve yedi harika açıklandıktan birkaç gün sonra bazı gazetelerde “Yedi harikadan biri Edirne Selimiye Camii olması lazımdı” yazılarına rastlarız çoğu zaman. Bu da gösteriyor ki sadece yazarlarımız kendi imkânları ile tanımış bu harikulade eseri, hala vatandaşlarımıza tanıtamamışız.

Aslında Ayasofya’nın da hakkını yememek lazım. Çünkü Mimar Sinan’ı ateşleyen, bu eser için söylenen sözler olmuştur şüphesiz. “Ben Mimar Sinan” isimli yazısında Turgut Özakman şu ifadeleri kullanır:

“Tarih diyor ki: Doğu Roma İmparatoru Justinyanos, Ayasofya kilisesinin, eski İsrail Kralı Süleyman’ın Kudüs’te yaptırdığı ünlü tapınaktan daha büyük olmasını istemiş. Rivayet edilir ki bina bitince İmparator Justinyanos, kubbenin altında durmuş ve şöyle bağırmış: “Ey Süleyman! Seni yendim!

Mimar Sinan’ın zamanında ve öncesinde söylenen bazı sözlerse Sinan’ın dilinden şöyle yansır: Avrupa’nın mimar geçinenleri “Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbe İslam Âleminde yapılmamıştır. Müslümanlara karşı galebemiz vardır” derlerdi. Yanlış görüşlerince o kadar büyük bir kubbeyi durdurmak son derece zordur. “Benzerini yapmak mümkün olsa yaparlardı” dedikleri bu zavallının yüreğinde bir ukde olup kalmıştı.

İşte bu sözler Sinan’ın içindeki kıvılcımı ateşler, yine kendi ifadesiyle “Ayasofya kubbesinden altı zira daha yüksek ve çevresini dört zira daha geniş” olan kubbeli eseri Selimiye Camisi’ni yapar.

Cami yapıldıktan sonra ne yaptıran 2. Selim ne de Mimar Sinan cami içerisinde “Ey Justinyanos! Seni yendim!” diye bağırmamışlardır. Ve yine latif bir hatıradır ki 2. Selim Mimar Sinan’ı Ayasofya’nın tadilatı için görevlendirir. Sinan önce kubbede tadilat yapar ve daha sonra Ayasofya’ya minare yaptırır ve der ki “Ayasofya elbette ki çok ihtiyarlamıştı, yaptırdığım minareler ile kollarının arasına iki baston koymuş oldum, böylelikle Ayasofya da kıyamete kadar baki kalacaktır.

Bir Japon mimarı Edirne’ye geldiği zaman Selimiye Camisi’nde kubbenin altına uzanır, bunu gören görevliler Japon’un yanına gelir ve “Ne için burada uzanıyorsunuz” diye sorar. Japon ‘Kubbenin düşmesini bekliyorum’ der. Görevliler, yüzyıllardır kubbenin bu şekilde durduğunu anlattıkları zaman Japon mimar çok şaşıracaktır.

Caminin sanatını anlamak için mimar olmaya gerek yok. İsterseniz avam gözüyle camiye biraz bakalım. İstanbul istikametinden Edirne’ye girdiğimiz zaman Edirne semalarında iki minarenin yükseldiği görünür. Selimiye ise dört minarelidir. İki minare görünmesinin sebebi ise minarelerdeki simetridir. Dayezade Mustafa Efendi, Risale-i Selimiye‘sinde bu durumu “Seferlerde farzlar kısaltılır, bu da Cenab-ı Hakkın insanlara sunmuş olduğu kolaylıktır. Farzları dört değil iki kılabilirsiniz” diyerek bu dört minarenin iki görünmesinin hikmetini anlatır. Dört minare Edirne’nin çevresinden iki ve üç olarak simetrik bir şekilde görüldüğü ortaya çıkar, sanki bir kare çizilmiş dört köşesine aynı boyutta dört minare.

Şimdi caminin tam karşısındayız. Selimiye adeta maketten yapılmış büyük bir mimariyi andırıyor. İnsanın aklı almıyor böyle bir mimari sanat olabilir mi diye? Hatta Selimiye’yi gören bir kısım insanlar “Bu eser bir insan yapısı değildir, gökten inme bir mabettir” demişlerdir. Caminin bazı kapılarında zincirlerin olduğunu görürüz. Başını eğmeden geçemezsin o zincirlerden. Bu zincirlere bazıları “Enaniyet Zinciri” der. Eskiden padişahlar bile bu zincirlerden başını eğip geçerlermiş. Bu zincirler huzur makamına girişteki ilk adım olarak ifade edilir ayrıca padişahım sen büyüksün ama unutma ki senden büyük Allah var sözünün sembolik hali olmuştur. Bazı zamanlar bu sözleri padişah camiye girerken kenara dizilmiş küçük talebelerden işitirlerdi “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var.”

Şimdi içerdeyiz. İlk dikkatimizi çeken camideki ses sistemi oluyor. Küçük çocuklar sesten memnun kalmışlar ki içeride annelerin sinirlenmesine inat, bir köşeden bir köşeye bağıra çağıra koşuşturuyorlar. Sinan’ın “Sesin netliğini Selimiye’de yakaladım” dediği akustik harika. Süleymaniye Camisi inşa edilirken Sinan’ın mihrapta nargile içtiği söylentisi yayılır. Bu söylenti, Kanuni’ye kadar varır. Kanuni, söylentiyi duyunca pek ihtimal vermez. Sinan gibi muhterem bir insanın camimin inşaatı sırasında mihrapta nargile içmesi hürmetsizliktir, o bu hürmetsizliği yapmaz der, fakat buna rağmen bir gün ansızın inşaata baskın yapar. Bakar ki, Sinan gerçekten de mihrapta nargile tokurdatıyor.

Mimarbaşı ne yapıyorsun burada?” der Kanuni.

Sultanım, görüyorsunuz ya, nargilemi tokurdatıyorum” diye cevap verir Sinan.

Mimarbaşı, camide nargile içilir mi, sen bu işi yapmazdın?” diye Kanuni sinirli bir şekilde sorar.

Sultanım dikkat edin, nargilemde tömbeki, tütün yoktur. Sadece suyun kaynamasından meydana gelen sesin camii içerisindeki sesin dağılımını kontrol ediyorum. Bu sayede hoca mihrapta namaz kıldırırken sesi camii içerisinde her bir yandan rahatlıkla duyulabilecek.” der Sinan. Süleymaniye’de başladığı bu akustik sistemi Selimiye Camisi’nde tam manasıyla ve daha az küp kullanarak elde etmiştir. Yerden yükselen ses aşağıya doğru sekiz kat daha artarak iniyor. Ama ne yazık ki tadilatlar Sinan’ın ses sistemini hırpalamaya yetmiş artmış bile. Ama hala akustik sistem kendini hissettirmekte.

Kışın gittiyseniz caminin içi ve yerlerin soğuk olduğunu göreceksiniz. Hâlbuki Sinan camiyi yaptığı zaman yanına inşa ettiği hamamın sularını caminin altından borular vasıtasıyla geçirip camiyi ısıtıyordu. E cami kadar ömrü yokmuş hamamın, Balkan Savaşları, Dünya Savaşları derken hamam sizlere ömür. Şu sıralar hamamı tadil ediyorlar, ama eski sistem geri gelir mi, meçhul. Unutmadan bu borular ile caminin depreme karşı tedbiri de alınmış oluyor. Mihrabın yanında bulunan iki silindir ile caminin dengede olup olmadığını yani depremden sonra yerinden oynayıp oynamadığını tahmin edebilmek için yerleştirilmiş bir sistemde mevcut. Bu arada silindirler dönmüyor şimdi. Korkmayın cami yerinden oynamadı. Bizim meraklı milletimizin silindirle oynamasına dayanamayan görevlilerimiz silindirin arkasını harçla kapamışlar. Hem merakta etmeyin “Kıyamet kopsa bile cami çökmeyecek” diyor Sinan. Rivayetlere göre Selimiye kare gibi yana yatıp yıkılacak, şayia manasındaki rivayetlerden bu.

Tek parçadan olan 25 basamaklı şahane bir minber karşımıza çıkar. 2. Selim, Sinan’dan minberin altın yapmasını ister. Sinan ise “Padişahım! Bu devirde altının alıcısı çoktur. Bir bıçak tedarik edip az zamanda bu minberi harap eder çalarlar. Ben öyle bir minber yapayım ki altından kıymetli olsun.” der.

Caminin arka iki minaresinde üç değişik yol vardır. Birinci yol bir ve üçüncü şerefeye, ikinci yol iki ve üçüncü şerefeye, üçüncü yol direkt üçüncü şerefeye gider ve gidenler birbirlerini görmeden üçüncü şerefede buluşurlar. Bu sistemi Sinan yine Edirne’de bulunan Üç Şerefeli Camisi’nin minaresinden örnek almış. Ama o minareye göre daha narin bir yapıyla ve ince bir kavisle iki minare göklere yükselir.

Minareler ilk yapıldığı zaman bir çocuk minarelerden birinin eğik olduğunu söyler. Mimar Sinan’ın kulağına eğik sözü gelince çocuğu çağırtır. Çocuğa hangi minarenin eğik olduğunu sorar ve daha sonra o minareyi iple bağlattırır. Ustalara minareyi çekin diye bağırırken bir yandan da çocuğa sorar “Evlat, minare düzeldi mi?” Çocuk bir noktadan sonra “Evet, düzeldi” der ve bu hadise de burada kapanır. Sinan’a “Niçin böyle yaptın, iple minare mi düzelir” diye sordukları zaman “Yalan da olsa insanların aklında şüphe bırakmamak lazım, şüphenin küçüğü büyüğü olmaz.” der.

Bazen küçücük evimizin, küçücük odalarında bile örümcekler ağlarından şikâyetçi oluruz. Selimiye gibi büyük bir mekânda da örümcek ağlarının olması normal karşılanacaktır elbette. Ama oda ne! Cami görevlileri çok titiz, cami içerisinde hiç örümceğin ağı yok. Şaka şaka bu kadar büyük bir yerde örümcek ağı olsa tamam olabilir ama temizlemesi en büyük işkence olurdu. İşte Sinan’ın dehası burada ortaya çıkıyor. Süleymaniye Camisi’nde asılı olan devekuşu yumurtalarını çıkarırlar. Sonra bir de bakarlar ki camide örümcek ağları ortaya çıkmaya başlar. Mesele anlaşılmıştır örümcek ağ yapmasını engelleyen devekuşu yumurtasıdır. Selimiye de ise Sinan devekuşu yumurtası asmamış ama yumurtayı harcın içerisine karıştırmıştır. Bu sayede örümceklerin önü kesilmiştir. Yüzyıllarca önce yapılan bu sistem neden evlerimizde de yapılmıyor ki? Ev hanımlarımızın birazcık işini azaltmış olurduk.

Selimiye, 2. Selim tarafından yaptırılır ama 2. Selim camisinin açılışı için yola çıktığı zaman Çorlu’da hakkın rahmetine kavuşur. Caminin içerisinde bulunan ve meşhur ters lalenin bulunduğu müezzin mahfilinin yapımı ise caminin inşaatından yaklaşık yüz sene sonra 3. Selim tarafından yapılır. Niye mi bunu anlatıyorum diye merak edenleriniz olabilir. Çünkü camiye gelen birçok insan 375 sanat harikasından birisine bile bakmadan Selimiye ve Sinan’la hiçbir alakası olmayan tamamen uydurma bir kabartma olarak yapılmış ters bir lale motifine bakıp gidiyorlar. Son yüzyılımıza kadar lale hakkında bir yazı bile kitaplarımızda bulunmazken Selimiye’deki sanatın ve Mimar Sinan’ın önüne geçirmeye çalıştıkları bu hurafe inanç yüzünden “Ters Lale yere geldiği zaman kıyamet kopacakmış!” gibi uydurmalarla tam bir sanat katliamı yapılmaktadır. Üzerine basarak tekrar etmek istiyorum. Selimiye’nin yapımında yüz yıl sonra yapılmış bir müezzin mahfilindeki ters lale ve son yüzyılımıza kadar geçen zaman dilimi içerisinde bahsedilmeyen bir lale. Yapılan bu mahfil yüzünden cami içi estetiğin zarar gördüğünü söyler Selimiye Camisi eski müezzini Nadi hoca. Söylediklerinde de haksız değildir bence.

Gel zaman, git zaman, Edirne defalarca elden düşer, Yunanlar, Bulgarlar, Ruslar Edirne’yi birkaç defa işgal ederler. Hatta Ruslar Selimiye’deki çinilerin bir kısmını söküp memleketlerine götürürler ya da kaba tabiriyle çalarlar. Hepsinin gözü Edirne üzerindedir. Ama “Selimiye gibi bir eser varken bizler nasıl hak dava edip de Edirne bizimdir, bizim elimizde kalacak, sınırlarımızın içine dâhil olacak” derler ve Selimiye sayesinde Edirne ülkemiz sınırları içerisindeki yerini muhafaza eder.

Sadece gözümüzün ucuyla seyrettiğimiz manzaradan bunlar çıktı. İşte Sinan işte Selimiye. Arif olana tek işaret yeter, devamı size ödev olsun.

Son sözü Sinan’a bırakalım, bakalım ne diyor; “Selimiye sırlardan bir sırdır, onu ancak arif olan anlar.

Kaynak: turunç kültür-sanat dergisi (4. Sayısı Sayfa:21/22)

Bu Kapı Açılacak, Alem-i İslâm Açılacak

Said Özdemir Bediüzzaman’ı ziyaretini şöyle anlatır:

“Üstad Hazretleri’nin huzuruna girdik, elini öptük. Sarıldı bize ve beni görünce;
-Nerelisin..? dedi.
Tillo.. dedim.. dedi;
Ben tam 70 sene evvel Tillo’daydım.. Orada 20 bin büyük zat var. Onları şefaatçı kılarak. . Buradan bana bir yardımcı çıkar, diye Cenab-ı Hakk’a dua etmiştim.. .Demek Cenab-ı Hakk seni gönderdi. “

“Bu arada ben dedim ki;

Üstadım ben bu memleketten gideceğim...’

Nereye gideceksin..? dedi. Ben dedim

Ya Mekke-i Mükerreme’ye ya Medine’ye gideceğim.’

Niye gideceksin..? dedi.

Benim acizane kanaatime göre bu memleket gittikçe bozuluyor…’ dedim.

“Kardeşim” dedi. ‘Ben Mekke-i Mükerreme’de veya Medine-i Münevvere’de olsa idim Türkiye’ye gelirdim.. Çünkü âlem-i İslâmın kapısı Türkiye’dir..’

“Bu kapı açılacak, âlem-i İslâm açılacak’ dedi.  Onun için buradan gitmek katiyen caiz değil.

…….

Said Özdemir, Bediüzzaman vefat edene kadar tam yedi yıl boyunca onun çok yakınındakilerden biri olur, hatta o kadar güvenini kazanır ki, Said Nursi, ona bir vekaletname bile verir: Hem parmak izi var, hem eski yazıyla, hem de yeni yazıyla yazılmış imzası var.

Şöyle diyor ;

“Ben gayet hasta ve perişan olduğum için gayet müstakim ve sadık bir vekil isteyordum. Cenab-ı Hakk’a hadsız şükür olsun ki bana tam bir hakiki kardaş, müstakim ve sadık Tillo’lu Said’i verdi. Ben de onu hakiki ve her cihetle bana ve Risale-i Nur’a hizmet için tevkil ediyorum. Benim vekilimdir. O, ne yapsa ben yapıyorum gibi kabul ediyorum.”

8 Ekim 1953,

İmza: Said Nursi.
Bediüzzaman’la Yaşayan Hatıralar